Bilim; ağaçlardan süzülen güneş ışınlarını izlemenin verdiği ruhsal dinginliğin, uzun sinagog seremonilerine ya da pazar ayinlerine tercih edildiğini gösteriyor.
Baylor Üniversitesi’nin çalışması, doğa içerisindeki yerlerde yaşayan insanların, bir kilisede oturmaktansa bir dağın tepesinde durarak daha fazla ruhsal dinginlik bulduklarını doğruladı. Yapılan çalışmalara göre, doğa harikalarını içinde barındıran Amerika eyaletlerinin dine yatkınlık açısından düşük oranlara sahip olduğu görülüyor. Öte yandan daha soğuk mevsimlere ve kurak bölgelere sahip yerlerin dine yatkınlığı daha yüksek.
Sosyolog Todd Ferguson‘a göre “Güzel mevsimler, dağlar ve deniz kenarları tıpkı din adına yapılan diğer şeyler gibi kutsal birer araç olarak görülebilir.” Bu çok yanlış bir düşünce olmasa gerek. Çünkü birçok insan, ancak bunlar sayesinde huzur bulabiliyor.
Çalışma, toplumların kendilerinden büyük güçlerin varlığını anlamaları için dini ruhsal bir kaynak şeklinde kullanmış olabileceklerini de savunuyor. Din, çok fazla manevi eğitim çeşidinin olduğu, gitgide laikleşen bir dünyada toplumsal bağlar yaratmada ve sağlam değerlere dayalı bir kurum aşılamada bu kadar etkiliyken çok fazla insan kendini dini sisteme, idollere ve geleneklere bağlamayı zor buluyor ve dinden vazgeçip ilgilerini doğaya yöneltiyorlar. Bu illa ki kötü bir şey demek değil, birkaç savaşın Everest dağı adına çıkmışlığı var.
Ayrıca uzmanlar doğal keyiflerin -sörf yapmak, pikniğe gitmek ya da dalış yapmak gibi- dini deneyim olarak nasıl görülebileceği üzerine de araştırmalara başladılar.
Pamfilya’nın bizi, aslında mitolojik ve hatta fantastik kitaplardaki dünyalara götürebileceğini iyi araştırmamıza rağmen, tahmin edemedik. Pamfilya kentlerine bakan bir çift dikkatli gözün, dönemin mitolojik ruhunu hemen kapması ve yaşamsal faaliyetleri hayal etmesi hiç de zor değil.
Aslında dönemin insanları zorluklar arasında kendilerine yaşayabilecekleri rahat kentler yaratmışlar ve günümüz insanları onları ilkel gördüğü için bu kentlere hayret ediyor. Oysa hiç ilkel değiller ve mimarileri şu an yapılan ucubelere göre hem daha estetik hem de daha sağlam.
Bu konuda en iyi örnek yüzlerce yıl tüm doğal etkilere rağmen ayakta kalmayı başarmış Inca kentleridir. Unutmayalım ki, o dönem Incaların yaşadığı topraklar bugün Şili topraklarıdır ve ciddi bir deprem bölgesidir. Hatta şöyle anlatılır, 1960 yılındaki 9,5 şiddetindeki depremden etkilenen bölge insanları, Inca kentlerine sığınmak zorunda kalmışlardır. Bu da aslında büyük bir ironidir.
Sabah erken kalkıyor ve ikinci durağımızı Perge olarak belirliyoruz. Perge kaldığımız yere 120 km kadar uzaklıkta. Biraz uzun bir yol bizi bekliyor, ama buna değecek ve yol en çok merak ettiğimiz yere uzanacak. Sabah yollar daha boş ve turizmin gürültülü kalabalığı bizi karşılamıyor. Bunun yerine olması gerektiği gibi dalga sesi, deniz kokusu, zambak ve narenciyenin havaya bıraktığı ferahlık var. Yolda köylü muz satıyor, turistik de olsa bu hizmetten faydalanıyoruz. Bu yediğimiz muz ise endüstriyel tarımın tatsız muzlarına ne denir bilemiyoruz.
Kent Görünümü
Neyse ki ören yerinin tabelası görünüyor ve artık Perge’deyiz. Bir başkentten yola çıkıp seneler önceki bir başka başkentte ulaşmak bizi heyecanlandırıyor.
Başkent Perge
Perge’nin ismi geçen yazıtlardan bir tanesi MÖ 1235’ten hemen önceye tarihlenen bir anlaşmadır. Metinde şöyle yazar; “Parcha (Perge) şehrinin sahip olduğu bölgeyi Kaštarja (Aksu) nehri sınırlar. Eğer Hatti Kralı Parha Kentine saldırır silah zoru ile egemenliğine alırsa sözü geçen kent Tarhuntašša kralına bağlanacaktır.” Aslında Hititlerin Perge ile çok ilgilenmediği de bu metinden anlaşılabilir. MÖ 13’üncü yüzyılda Perge’nin kurulduğu ve Mopsus, Kalkhas, Riksos, Labos, Machaon, Leonteus ve Minyasas’ın şehrin kurucuları olduğu düşünülmektedir. Bu noktada Perge’nin bir Hitit Kenti olduğu anlaşılır.
Roma Kapısı
Fakat şehrin en önemli zamanları Büyük İskender’in şehri ele geçirmesinden sonra yaşanmıştır. MÖ 334 yılında Granikos Savaşı’nı kazanan Büyük İskender’in Pamfilya Bölgesi’ni Pers yönetiminden kurtardığından söz etmiştik.Bu sırada Phaselis Kenti ile iletişime geçen Pergeliler, Makedon krala kapılarını açmışlar ve şehri onun egemenliğine teslim etmişlerdir.
Aslında Roma ve Hadrian Dönemleri’nde çok önemli bir yer olan Perge, Doğu Roma İmparatorluğu döneminde Piskoposluk düzenlemesinde Pamfilya’da özel bir durum ile Side ilk Piskoposluk merkezi, Perge de ikinci Piskoposluk merkezi olarak açıklanmıştır. Burada yeniden gelenek hâline gelmiş iki kent arasındaki rekabet görülmektedir. Kesinlik kazanmayan tek konu, hangi şehrin Pamfilya’nın başkenti olduğukonusudur. 7’nci yüzyılda bölgeye Arap akınları başlamıştır. Geç antik ve bizans döneminde Perge’ye ait doğrudan bilgiye rastlanmamaktadır.
Şehre girince, başka bir dünya olduğunu varsayıyoruz
Şehrin kapısı bizi tarihin içerisinde daha fantastik, daha kurgusal ve mitolojik bir dünyaya götürüyor. İskender zamanında yapılmış iki kuleye karşıdan göz atıyorum, “Bunlar da ne?” diye soruyorum. “Sırası var. Önce kentlerin kurallarına uyalım” diye cevap alıyorum.
Hızla içeri dalıyoruz. Aklımızda yine tarihi mitolojik hikâyeler… Ancak kahramanlık ve savaşı anlatan hikâyeler değil, tamamen günlük yaşamla ilgili olanlarını görüyoruz. Kendimi bir anda sanki bir kervanda tacir gibi hissediyorum. Büyük taklı bir kapıdan geçerken, kendimizi rahatlamış hissettiğimiz bile gerçek gibi. Bir liman kentine en yakın mesafe 35 kilometre. Yani ortalama hızda bir kervanla gelmiş olsak 18 saatimizi yolda geçirmiş olmalıyız. Yolun hikâyesini hemen birine anlatmalıyız.
“Liman kentinden ayrıldığımızda Güneş, dağların arkasından kızıl parlaklığını gösteriyor. Kentin ana caddesinin kapısı tarafındaki çeşmede yüzümü yıkıyorum. Kervansa hemen oracıkta toplanmaya başlamış bile. Toplanmayı kervanbaşı kontrol ediyordu. Bir gün önce ona sikkeyle ödeme yapanların listesini dikkatli bir şekilde inceliyor, gardların yerlerini alıp almadığına tekrar tekrar bakıyor.
Sütunlu Cadde
Arabamı kervandaki orta sıralarda bir yere doğru çekip beklemeye başladım. Kervan listesine en son adını yazdıran en arkaya geçer, kural budur. Yola çıkmadan bu dizilişin doğru olduğu kontrol edilir ve kurala uymayanlar kervandan atılır. Çünkü en çok koruma öne dizilir, arka taraftakiler ise daha az güvenliklidir. Ancak şehirlere uğradıkça kervana yeni eklenenler olur ve tabii ki yolculuğunu o şehirde bitirenler. Böylece arka taraftaki yolcular da bir zaman sonra öne doğru geçmeye başlar.
Yola çıktığımızda güneşle dağlar arasından görünmüş, hatta kesişim çizgileri ayrılmıştı. Çok sıkıcı başlayan yolculuk, çalgıcıların kendi arabaları üzerinde çalıp söylemeye başlamasıyla eğlenceli hâle geldi. Burada söylenen şarkıların çoğunu bilmiyorum. Ama yine de bizden gibiler… Unutmayın Pamfilya Bölgesi birçok halka ev sahipliği yapıyor.
Bir kadını görüyorum, kuzeyli veya batılı olmadığı kesin, Mare Nostrum’un güney yakasından gelmiş olmalı. Gözleri sürmeli, koyu tenli ve saçları kömür karası. Gözleri içimi çekiyor, ama kervanlarda -en azından kısa yolculuklarda- böyle yakınlaşmalar çok onaylanmaz. Önüme bakıyorum.
Güneş tam tepeye çıktığında, kervan yavaşlıyor, ama durmuyor. Yemek saati geldi. Oldukça acıkmıştım. Karnımı yanıma aldıklarımla doyuruyorum. Yanıma daha fazla yiyecek alamadım. Bir öğün daha yiyeceğim var. Zaten kötü kokulu kervan yükleri yüzünden canım çok fazla yemek istemiyor.
Roma yolu bizi doğru Perge’ye götürecek, fakat güneş batı bölgesinin yüksek dağlarının arkasına geçmeye başladı. Kente çok az bir mesafe kalmışken olan oluyor. Bölge, korsanlarla ünlü… Bir korsan çetesi kervana saldırıyor. Arabam ağır olmayan fakat değerli bir yükle dolu. Onları riske atmayacağım. Silahıma ve zırhıma davranıyorum. Her şeye rağmen onları kullanmama gerek kalmıyor. Korumalar, küçük grubu uzaklaştırıyor. Bu saldırı iştahımı kapadı, akşam sadece kuru mısır ekmeği ile karnımı avutuyorum.
Roma Kapısı
Neyse ki, yükümüze ve başımıza bir şey gelmeden kenti görüyoruz. Kentin görünmesi kervanda büyük bir neşeyle karşılanıyor. Çalgılar yeniden çalmaya başladı, artık bütün kervan şarkılara eşlik etmeye başladı. Tüm kervan Dionisos’a şükran borçlu. Şehrin kapısından geçer geçmez, yükümü kent görevlilerine emanet edip hamama gideceğim.”
Kule
Tacirimiz, yorgun bir yolculuktan geldiğinde oldukça kirlenmiş ve acıkmış olmalı. Onun kendisini suya bıraktığını düşünerek kentin kapısına yöneliyoruz. Kenti çevreleyen surlarda dört yöne doğru kapılar var. Bizim girdiğimiz güney yönüne bakan kapı. Bu kapıya Roma Kapısı deniyor. Bu kapı 3’üncü yüzyılın sonunda ve 4’üncü yüzyılın başında baş gösteren kargaşa ve harp tehlikesi üzerine yapılan surlardan geçmek için dört yoldan bir tanesi.
Ilık banyo
Girişinde gözümüze çarpan kuleler surun biraz gerisinde, ortasındaki meydana ise Septimius Severus Meydanı deniyor. Kapıdan geçer geçmez, Severus zamanında yapılan çeşmelerle karşılaşıyoruz. Çeşmelerin biraz ilerisi ise hamam…
Sıcak Banyo
Güney Hamamı, Perge’nin en iyi korunmuş yapılarından bir tanesi ve anıtsallığıyla dikkat çekiyor. Soyunma alanı (Apodyterium), soğuk banyo (Frigidarium), ılık banyo (Tepidarium), sıcak banyo (Caldarium) ve egzersiz alanından (Palaestra) oluşuyor. İçeri girdiğimizde bu alanların tamamını görebiliyoruz. Soğuk banyoda bizi bir havuz karşılarken, ılık ve sıcak banyodaki yapı daha ilginç… Külhandan gelen sıcak hava, kontrollü olarak ılık ve sıcak banyo havuzunun altındaki tünellerden geçip suyu ısıtıyor. Günümüze bu bölümdeki havuzun tam hâli kalmasa da yer altındaki sıcak hava tünelleri hâlâ korunmuş. Bazı bölümlerde mermer yer döşemeleri sergileniyor.
Mermer Döşeme
Kapı girişinden görünen iki kulenin yanına geliyoruz. Kuleler, İskender döneminde yapılmış. Bize bir mitolojik çağda yaşadığımız izlenimini veriyor. Kulenin ortasındaki meydanda dolaşırken, birazdan Perseus’un uçan atıyla bu meydana ineceğini düşünüyoruz. Yaşadığımız deneyim, bir mitolojik kitap okumaktan farksız.
Yazıt
Ama kulelerin arkasındaki ana caddeye çıktığımızda, artık bir roman kahramanı olduğumuza inancım giderek artıyor. Çok geniş iki araba yolu, onların yanlarına usulca yerleştirilmiş geniş yaya yolları, yolların kenarındaki dükkanlar ve iki şeridi birbirinden ayıran su havuzları, fantastik filmlerde kurgulanmış bir şehrin yıkılmış platosunda izlenimi veriyor. Kent o kadar iyi korunmuş ki, dükkan kapılarını bile inceleyebiliyoruz. İlerledikçe sütunlu caddedeki sanatsal detaylarla karşılaşıyoruz. Ortada bizimle birlikte ilerleyen havuzların üzerinden geçen köprüler, korunmuş ion başlıklar, sütunların üzerindeki kabartma ve yazılarla burası estetik algımızı doyuruyor.
Agora
Sütunların yanı başında bir Agora var. Şehir, bir politik merkez olduğu için bu meydanda konuşulan fikirlerden bazıları tarihimizin en önemli mihenk taşlarından birileri olabilir.
Akropol Çeşmesi
Uzun sütunlu caddeyi aştıktan sonra, Akropol Çeşmesi’ne varıyoruz. Bu anıtsal yapı, Akropol eteğinde ve kentin kuzey girişinde. Buradan gelen su, caddedeki havuzları doldurarak güney girişindeki kulelere kadar uzanıyor.
Kule arkasındaki meydan
Dönüşte sütunlu caddeyi kesen başka bir sütunlu caddeye sapıyoruz. Bu cadde kemerli geçişleriyle önümüze bir mimari güzelliği sunuyor. Buradaki heykel kaideleri bile korunmuş. Perge, heykelciliği ile ünlü bir sanat kenti. Fakat heykeller, Antalya Müzesi’nde sergileniyor. Kentte çok fazla heykel yok. Bu yüzden gelecek haftalarda Antalya Müzesi’ni anlatırken heykellerden bahsedeceğiz. Bu doğu-batı yönlü caddenin iki ucu, kentin diğer kapılarına açılıyor.
İkinci cadde
Bütün bu güzellikten sonra, antik kentlerin en önemli yapıları olan stadyum ve tiyatroya gitmek için can atıyoruz. Fakat tiyatrodaki arkeolojik çalışma nedeniyle içeri giremiyoruz. Elimizde stadyum var. Stadyum, olimpik bir müsabakayı bize anlatıyor. Bir süre oturup hayalimizdeki müsabakaları izliyoruz.
Stadyum
Coşkulu kalabalığın gürültüsü kulaklarımızda. Tarihteki spor müsabakalarını hissetmenin keyfi ile yeniden günümüze dönmeye hazırız. Pamfilya ve Likya Bölgeleri’nde görülecek çok fazla kent var.
Gelecek hafta okuyabileceğiniz, Aspendos Antik Kenti’ne doğru yola çıkıyoruz. Muhteşem kent yapısıyla orayı da sade bir insan gözüyle inceleyeceğiz.
Bu kumsal, esrarengiz görüntüsüyle görenleri kendine hayran bırakıyor. Kumsaldaki kumlar adeta örgütleniyor! Fakat dalgaların ve kumsalın şeklinin neden böyle olduğuna dair bilimsel bir açıklama henüz yapılamadı.
İngiltere, Dorset-Jurassic Sahilikıyılarında bulunan bu kumsalın, yapısı ve dalgaların kıyıya düzenli aralıklarla vurması sonucu oluşan görüntüsü, fotoğraf üzerinde oynanmış hissi veriyor.
Plaj tüberkülü adını verdikleri bu kumsalın fırtına sonucu oluşması gayet yüksek bir ihtimal. Fakat bu kumsalı uzaylıların şekillendirdiğine inanmıyorsak, o zaman bilim insanlarının üzerinde durduğu iki ihtimal var: Bunlardan birincisi, kenardan gelen dalgaların arkadan gelen dalgaların önüne geçmesi olabilir. Kenar ayağıdenen bu olaya sebep olan şey ise dalgaların düzensiz ve farklı boyutlarda gelmesi.
İkinci ihtimal ise dalgaların geriye doğru giderken yaptığı hareketle kumları örgütlemesiolabilir. Böylece dalgalar, kumsala belirli aralıklarla vurabilir. Bu iki teori için de bilim insanları, belirli bir açıklama getiremiyor fakat iki teoriyi de birbiriyle bağlantılı açıklamaya çalışıyorlar.
Vietnam’ın Ho Chi Minhşehrindeki FPT Üniversitesi, bina tasarımındaki kuralları yıkan ve ekolojik çözümlerin peşinde koşan Vo Trong Nhgia isimli mimarlık şirketiyle anlaştı. Anlaşmaya göre şirket, 22 bin 500 metrekarelik kampüsün tamamını ağaçlarla donatacakve bitkinin olmadığı kuytu köşe kalmayacak. Vietnam’daki bu üniversite, öğrencilerine yemyeşil bir kampüs yaratıyor
Kampüsün yeşile boyanması sadece estetik olarak değil aynı zamanda temiz hava ve gölgelik de sağlayacak; hava sıcaklığının düşmesine katkıda bulunurken ağaçlar sayesinde yağmur suyu da birikecek.
Yatay bahçeler ve yeşil çatılar, yüksek enerji tüketimi ve şehir yaşamıyla artan hava sıcaklıkları gibi çevre ve altyapı sorunlarının artmasıyla daha da önemli hâle geliyor. Okul ve otel gibi büyük alanlara uyguladıkları çevre dostu yeşil mimariyle ün kazanan şirket, bu sorunlara çözüm üretmek için yola çıktı. Geçen sene ise yine Vietnam’daki Hanoi Üniversitesi’ni yeşillendirmek için kolları sıvamıştı.
Şehri başka bir yoldan yaşamayı amaçlayan bu yapı ile yeşil yok edilmiyor, çevresel sorunların bir nebze de olsa önüne geçiliyor. Aynı zamanda sürdürülebilirlik için yeni alternatifler de üretiliyor.
Bu girişimler, şehirlerdeki yeşil alanların yıllar geçtikçe daha da azalmasının önüne geçmek için bir adım olabilir. Üniversitenin bulunduğu şirkete göre, Ho Chi Minh şehrinin sadece 0,25’i yeşil alana sahip.
Bina tasarımındaki yeşil alan kullanımı hem görsel hem de işlevsel yararları düşünüldüğünde önümüzdeki yıllarda özellikle şehirlerde çok daha yaygınlaşacak gibi görünüyor.
Latin Amerika’dan yaklaşık 150 sanatçının işbirliği ile ortaya çıkardığı “Invisible a los ojos” projesi, efsane eser Küçük Prens’e bir övgü niteliği taşıyor.
Arjantin, Şili, Kolombiya, Meksika, Ekvador, Kosta Rika, Brezilya, Uruguay, Porto Riko ve ABD’li sanatçıların mükemmel çizimleriyle yeniden renklenen Antoine de Saint-Exupéry’nin eseri, bu proje ile bir kez daha anıldı.
Küçük Prens’in her bölümünü 4 ila 6 sanatçının birlikte hazırladığı illüstrasyonlar, farklı çizim teknikleri ve tarzlar ile bir araya geldi.
Projeyi hazırlayan sanatçılar yarattıkları Küçük Prens dünyalarını interaktif bir yol ile kullanıcılara sunuyor. Sıradaki hedefleri ise bu illüstrasyonların süsleyeceği basılı kitap projeleri.
Projenin interaktif haline erişim için buraya tıklayınız.
Karşınızda birbirinden güzel çizimlerle Küçük Prens illüstrasyonları:
Fransa’nın tarihinde bir ilke imza atıldı. Tours şehri yüksek mahkemesi 64 yaşındaki interseks bir bireyin kimliğindeki erkek hanesini, nötr olarak değiştirdi.
Kendisinin interseks olduğunu mahkemeye beyan eden 64 yaşındaki bir vatandaş, kimliğindeki erkek hanesini nötr olarak değiştirilmesini talep etti. Talebi değerlendiren mahkeme, karara onay verdikten sonra interseks birey, kimliğinde nötr cinsiyet bulunan ilk bireyolarak Fransa’nın tarihine geçti.
RT’nin haberine göre, kararın ardından 20minutes’e konuşan birey, “Gençlik dönemimde bir erkek olmadığımı farkettim. Sakalım yoktu, vücudumdaki kaslar belirginleşmemişti. Aynı dönemde bir kadın olacağıma inanmak bana imkânsız geliyordu. Bunun için aynaya bakmak yeterliydi” dedi.
İnterseks bireyler hem erkeksi hem de kadınsı cinsiyet özelliklerine sahip insanların durumunu belirtiyor. Bazı reşit olmayan bireyler, toplum tarafından daha kabul edilebilir olmak adına ameliyat oluyor. Bazı bilim insanları, toplumdaki interseks bireylerin oranı her ne kadar oldukça az da olsa bu bireylerin anatomilerinin diğer bireylerin anatomileri gibi normal karşılanması gerektiğini belirtiyor.
Hürriyet’in haberine göre, Almanya bu alanda adım atmış ilk Avrupa ülkesi. Ülkede 2013 yılında çıkarılan yasaya göre, iki cinsiyetin özelliklerini de taşıyan bebekler, üçüncü cins olarak kaydediliyor ya da cinsiyeti belirlenmiyor.
Hindistan’da interseks ve hijraların yaptığı ayrımcılık karşıtı eylem, 2014. (Fotoğraf: Slate)
Alman pasaportlarında da uygulanmaya başlanması ile M ve F harfleriyle ifade edilen erkek ve kadın cinsiyetlerinin yanında interseks bireyler X harfi ile belirtiliyor.
Nötr cinsiyet daha önce Hindistan, Tayland, Avustralya, Japonya, Yeni Zelanda ve Pakistan’da da yasalarla tanınmış bir hak.
Hepimizin bildiği üzere, sıklıkla çöplük ya da gübreyle bağdaştırılan ve atmosferde karbondioksitten yirmi beş kat daha fazla ısı hapseden metan, zararlı bir gazdır. Ancak bazı girişimcilerin yardımı metan gazının bu kötü şöhretini değiştirmek üzere.
Çöp sahaları, doğası gereği katı atıklardan bakteriyel yollarla metan gazı sızdırır. Bu durum bazen talihsiz sonuçlar doğurabilir. Pacific Standard‘ın bir raporuna göre 1980’deWashington‘da bir çöp sahasından yeraltına sızan metan gazı yakınlardaki bir kasabada patlamalara yol açmış; yirmi yıl sonra ise Meksika’da bir çöplük, birikmiş gaz nedeniyle büyük bir patlamaya sebep olup yüzden fazla binaya zarar vermiştir.
Amerika’daki çöp sahası sahiplerinden, artık bu felaketlere bir son vermek ve sera gazı salınımını durdurmak için metan sızmasını engellemeleri istendi ki bu pek de ucuz sayılmazdı. Ancak devlet yardımı ve teknolojideki ilerlemelerin sayesinde atık şirketleri, ürünlerini kâra çevirme şansına sahip.
Amerika Birleşik Devletleri Çevre Koruma Ajansı,çöp sahası sahiplerine maddi teşviklerle destek çıkarak metan gazını enerjiye çevirmeleri hususunda güç sağlıyor. Metanı bir enerji kaynağına çevirme süreci pahalı olsa da ABD Çevre Koruma Ajansı bu işlemi gerçekleştirilmeye değer görüyor.
Metan gazı yeraltına sızıp patlamalara sebep olabilir.
Çöpler, birkaç hafta içinde metan gazı üretmeye başlar. Çöplerden ayrılmış ve bir vakuma bağlanmış metan, borularla biriktirilir. Vakum gazı ayırır ve gaz saflaştırılmak için bir tesise alınır. Metan su ısıtmak için yakılabilir, böylelikle elde edilen buhar türbinlerin elektrik üretmesini sağlar veya bunun yerine saflaştırılmış metan, doğalgaz olarak kullanılabilir. Bugün ABD’de 6 bin çöp sahası metan gazından fayda sağlıyor.
Metan gazını kullanılabilir hâle getirmek çok pahalı bir iştir. Pacific Standard’ın açıklamasına göre, 3 MW’lık elektriği üretecek ekipmanı içeren bir tesis, beş milyon dolardan daha fazla tutar. Gaz sıkıştırıcı ve tedavi sisteminin de içinde bulunduğu diğer ekipmanlar da yaklaşık olarak beş milyon dolara mâl olacaktır. Bu sebeplerden ötürü devlet yardımı çok önemlidir. Sistemin değeri şirketlerin doğal gaz satarak ödeyebileceğinden çok daha fazladır, ancak devletin desteğiyle metanı kullanılabilir hâle getirmenin ederi azaltılabilir.
Teşvik tedbirleri bunlarla da sınırlı değil, Yenilenebilir Yakıt Standartları‘nın (RFS) devlet destekli programıyla rafinerilerin, çöp sahası sahiplerinden gaz alarak bunları taşıt yakıtına dönüştürmesi sağlanıyor. Bu gelişmeyle ülkede yenilenebilir yakıt kullanımının 2022 itibariyle 36 milyar galona yükselmesibekleniyor.
Gaz sızıntıları devam ettiği sürece, metan daha temiz ve kolay ulaşılabilir olduğundan kömürün önüne geçecek bir enerji kaynağı gibi görünüyor. Ayrıca karbondioksit ve su gibi daha basit maddelere ayrılması yönünden yanmış metan, gaz olarak salınmasıyla kıyaslandığında çevreye daha az zarar vericidir. Tüm bunlar göz önüne alındığında Güneş ve rüzgâr enerjisi gibi temiz enerjilerin yaygınlaşmasıyla birlikte metan kullanımı da dünyaya birçok fayda sağlayabilir.
Kış dönemi, sera inşa etmek için mükemmel bir zaman. Sera ürünleri dışarıda çok pahalı olabiliyorken kendi inşa ettiğimiz sera evinde büyüttüğümüz sebzeler, bizim için hem daha sağlıklı hem de daha ucuz olacaktır.
Bu inşalara “hoop house“ (Sera evi) deniyor. Luke Richman-Zonka, Bellingham’da Fairhaven Üniversite’nde insan ekosistem yönetimi bölümünde öğrenci. Aynı zamanda, başlangıç düzeyinde basit bir sera evi inşa etmiş. Richman-Zonka, iyi drenajlı ve güneşten ısıyı en üst seviyede elde edebilmek için güneye karşı bir alanda sera evinin inşa edilmesini öneriyor.
Malzemeler:
9 kazık (Kısa betonarme demirlerinden bambuya kadar her malzeme olabilir)
5 adet 3 metre uzunluğunda, 2,5 cm kalınlığında PVC boru (Eğer daha geniş sera evi inşa ediyorsanız daha kalın borular kullanın)
Halat
En az 4,5 metreye 9 metre boyutunda branda naylonu
Torba kıskacı veya tel
Talimatlar:
1. Dört tane bir tarafta, dört tane karşı tarafta olacak şekilde, aralarına 1 metre ara koyarak kazıkları toprağa çakın. 2. PVC borularının uçlarını bir taraftaki kazıklara sokarak sabitleyin, daha sonra boşta kalan uçlarını da karşı taraftaki kazıklara geçirip sabitleyin. Böylece güzel bir yay şeklini almış olacaklar. 3. Bir kazık yardımıyla halatın bir ucunu yere çakıp sabitleyin ve gergin bir biçimde getirip, ilk yayın tepe noktasını sarıp bağlayın. Bağladıktan sonra kesmeyin, aynı gerginlikle, her yayın tepe noktasına işlemi uygulayın. 4. Bütün yayların tepe noktalarını halat ile sabitledikten sonra, ipin diğer ucunu da gergin bir biçimde toprağa sabitleyin. 5. Plastik brandayı yapmış olduğunuz iskeletin üzerine örtün ve tel veya poşet kıskacı ile iyice sabitleyin. Gergin olmasına dikkat edin ama plastiği de yırtmamaya özen gösterin. 6. Her tarafını plastikle kapladığınız seraya bir kapı yapmanız gerekecek. Seranın doğuya bakan kısmındaki plastiği yukarı doğru kıvırarak açabileceğiniz şekilde kesin ve PVC’nin artan kısmını, bunun alt kısmına sabitleyin. Böylece kapıyı PVC’nin etrafına sararak yukarıya kadar açabilir ve tutturabilirsiniz, çıkarken de tekrar açıp yere sabitleyebilirsiniz. Seranın girişini Doğu tarafına açmanız önerilir. 7. Diğer tarafların da rüzgarda açılmasını engellemek için, plastik brandanın uçlarına ağırlık tutturabilirsiniz veya PVC borunun etrafına sararak kanca gibi bir şey ile yere çakabilirsiniz, PVC kancanın uçları yırtmaması için tutuş alanı yaratacaktır.
Fotoğrafçılığa ömrünü veren bir isim, hayatı boyu insanlığa; insana objektifini çevirmiş bir sanatçı, beşeriyetin can çekişmelerini; acılarını bizlere en yalın haliyle 40 yıl boyunca sunan usta o; Sebastião Salgado. Toprağın Tuzu isimli bu belgeselde bir insan yaşamına sığdırılamayacak 40 yılı adım adım Salgado ile birlikte yaşıyoruz.
Otobiyografi tadındaki belgeselin yönetmenliğini oğlu Juliano Riberio Salgado ve Wim Wenders üstlenmişler.
Objektif karşısına geçen fotoğrafçımız objektif arkasında olduğu kadar etkileyici bir sunum ortaya koyuyor. Gençlik yıllarından başlayarak takip ediyoruz yaşamını. Yıllarca süren seyahatlerini tanık olduğu ve fotoğrafladığı acıları kendi sesinden anlatıyor bizlere. Savaş mültecilerinden yerlilere, açlıktan ölen çocuklardan soyu tükenen canlılara kadar dünyanın çığlığını sunuyor kadrajından. Savaşların açtığı yaralara ışık tutuyor sanatçı. İnsanlığın doğada açtığı yaralara dokunuyor kendi tarzıyla. Kirlenen, kirlettiğimiz, öldürdüğümüz dünyayı gözlerimizin önüne seriyor her karesiyle.
Sadece bir fotoğraf sanatçısı olarak bakamıyorsunuz Salgado’ya. Ömrünü dünyayı dünyalılara anlatmaya adamış bir kâşif o. Sıtma, açlık ve ölüm riski ile evinden ailesinden uzakta geçen bir hayat başka türlü açıklanamaz.
İzlerken duygularınıza hakim olamayacağınız, gerçekliğin içinden gelen bir baş yapıt Toprağın Tuzu. Oscar almamış olmasına şaşırdığım bu eser müzikleri, görselleri ve anlatımıyla sizleri görmekten çekindiğimiz dünyaya davet ediyor. Siyah-beyaz fotoğrafların büyüsünde gerçekliği yakalamanız dileğiyle.
Aslında çay işin esprisi, amaç yeni inanılmaz insanlarla tanışmak. Açtığı Facebook sayfası üzerindeki projeye ise şimdilik yaklaşık 90 ülkeden davet mesajı geliyor. Tıp fakültesinde öğrenim gören 21 yaşındaki Doğuş Kökarttı, “A Tea With 10.000 People” projesi ile kendine yeni otostop maceraları oluşturuyor. Doğuş ile hem “yol” hem de projesi hakkında konuştuk.
Yeşim Özbirinci: Doğuş, önce kendinden biraz bahsedebilir misin?
Doğuk Kökarttı: Aslında bu gibi tanımlamalarda tam bir felaket olduğum söylenebilir ama neler yapabileceğimizi görelim. Bazen ama çoğunlukla 21 yaşındayım. Zonguldak doğumluyum. İlköğretimde ve lisede normal bir öğrenci hayatının dışında çok farklı şeyler yaptım, güzel zamanlardı sanırım, biraz da başarılı dönemlerdi. Tıp fakültesinde okuyorum. Tam anlamıyla okuyorum dersem haksızlık olur, geri kalan hayatımın yanında üniversiteyi de getiriyorum denebilir. Yerleşik hayata geçtiğimde üniversite için geldiğim İstanbul’da yaşıyorum. Kadıköy aşığıyımdır. Hayatımın birçok ana odağı var ve bazen bu, hepsini bir arada götürmek konusunda beni zorluyor
Edebiyat benim için çok canlı bir yaşam formu, yolun ve an’ın en dolaysız, samimi yansıması belki de. Ben kendime yazar demezdim ama yayımlanan bir şiir kitabım var, ismi Üzüm Dalları, Güneş ve Güz; bir de yazımı kısa süre önce biten, basım için bekleyen bir şiir kitabı var. İsmi Nehir Yolcusu olacak. Bunların dışında bir yol romanı yazıyorum. Öyle bir hikâye var ki geride, bunu anlatmasam olmayacak. O yol romanı, bitirmeyi en çok istediğim şey bugünlerde.
Müzik ise benim nefes alış verişimin birincil nedeni. Birkaç enstruman çalıyorum, şarkı söylüyorum. Şarkı söyleyip gitar, keman çaldığım müzik grubumuzda albüm çıkarmak için beste yapmakla uğraşıyoruz ama bu grup, tam olarak henüz insanlığa sunulmadı. Sunulduğunda hep beraber o güzel şarkıları dinleyebiliriz. Evrenin dilini müzikle bağdaştırırım.
Profesyonel olarak satranç oynuyordum ama artık o kadar ciddi değilim. Şiir, düzyazı, kitap seslendirmeleri yapıyorum bazen. Seslendirme sanatı bir şeye yeniden hayat vermek gibi hissettiriyor bana. Tiyatro oynuyordum ama sanırım bir süre ona da ara verdim. Bunun gibi şeyler.
Bu garip anlatı biçimlerinin dışında ben kaldırımlardaki yansılarımı izlediğimde tam olarak başıboş bir aylak görüyorum. Yani bunun dışında bahsettiklerim o kadar da önemli değil. Her zaman sırtçantasına bütün sahip olduklarını sığdırıp, dünyanın sonuna gitmeye hazır; yol ve getirdikleri için heyecandan yanan, yanan ve otobanın sonsuz ruhuyla birleşmeye can atan bir aylak.
Y. Ö.: Yol senin için ne anlama geliyor, yol anlayışın nedir?
D. K.: Muhtemelen çocukluğumda okuduğum Jules Verne ya da diğer yazarların macera kitaplarının etkisiyle ve nedensiz olarak içimden gelen bir istençle “macera” kelimesi beni her zaman heyecanlandırmıştır. Sakin ve normal geçirdiğim bir 18 yılın ardından üniversiteye başladığımda bende bir şeylerin değişmeye başladığını fark ettim. Sanırım “yaşamak” deneyiminin bende ifade ettiği üzerinde farklılaştım. Geleneksel hayatlar, garip toplum normları, para, ün, mülk edinimi, güç benim için varolmuyor, bunu anladım.
Yol düşüncesini kuvvetlendiren farklı etmenler de oldu; bunların arasında Beat Kuşağı deneyimi ve Kerouac’ı sayabilirim. Yolda tanıştığım farklı ülkelerden insanlar beni Kerouac’la yakınsadıklarını söylese de günümüzde onun gibi bir deneyimi yaşamak mümkün değil. Herkes yanlış yüzyılda doğduğunu ve geçmişe dönmek istediğini söylese de ben bunu doğru bulmuyorum. Benim için önemli olan yüzyıl değiştirmek değil, yüzyılı kendine çevirebilmektir. Ayrıca bugün insanların bu kuşağa yoğun bir ilgisi var gibi gözükse de bu deneyimlerin tam olarak kavranıldığını zannetmiyorum. Popüler kültür’leşiyor ve içi boşalıyor. Bütün bunlardan sonra, içimdeki yoğun arayış, macera yakınlığı ve merak duyusunu bastırmak istemedim ve kendimi yola vurdum.
Yolda olmak, bir harekete sahip olmak; benim için hayatın ilk özlerinden biri. İnsan gerekli farkındalığı yakalayabilirse anlayabilir ki her şey hareket eder. Ben de kendimi olabildiğince buna yaklaştırıyorum. Yol olasılıkların ötesindedir. Olasılık dışıdır, çizginin dışıdır. Her şeyin mümkün olması, otostop çektiğimde yedi milyar insandan rastgele birinin durabilecek olması beni inanılmaz cezbediyor, bütün hücrelerimi yakıyor. Yol Zen’dir. Yol meditasyondur. Yol bilgeliğe gider. Arındırır, gölgeler kalkar. Yolda mutlak özgürlük vardır. Yolda aşk ve macera, doğanın mütevaziliği, çılgınlık, aklın damarlardan dışarı sızımı vardır. Yolda arayış vardır. Yolda belki de hayatın hiçbir kısmında kolayca karşılaşılamayacak kadar yoğun dostluklar vardır. Yolda mutlak samimiyet vardır.
Benim yolum ise belki de çoğu yolcudan farklı. Ben paraya inanmıyorum. Hiçbir zaman yeterli parası olan bir adam olmadım zaten ama aslında düşünce olarak inanmıyorum. Yolculuklarda ölüme çok yaklaşmadığım sürece para kullanmıyorum. Sadece uçak bileti için ve bazı ekipmanlar için para lazım oluyor bunun için de öğrencim olursa keman dersi veriyorum.
Aslında sponsor arıyorum bu tip şeyler için ama sanırım kapital sisteme hizmet etmediğim için kimse basit otostopçu bir gezgine sponsor olmak istemedi şimdiye kadar. Bir gün bulursam belki işler daha kolay olabilir. İlk dönem yolculuklarımda tren ve otobüs kullanırdım ama sonra sürekli otostop çekmeye başladım. Otostop size hayal edemeyeceğiniz hikâyeler verir. Muhteşem insanlarla tanıştım, belki de binden fazla insanla tanıştım otostoplar sırasında. Otostop kesin bir olasılıksızlıktır. Otostopta yaşama dair aldığım ilhamı ve mutlak özgürlük hissini çok az yerde hissedebildim. Uzun sırtçantalı yolculuklarımda bütün ülkelerde gezginlerin ya da gezginlere yardım eden insanların evlerinde kalıyorum. Otostopta ya da evlerinde kaldığım insanlar çokça yemek ısmarlıyorlar, bunun dışında gittiğim yerlerde küçük işlerde çalışıyorum. Bazen masa temizliyorum, bazen garsonluk yapıyorum. Böylece yemek buluyorum. Ya da keman çalıyorum, ama bu henüz aşırı yemek yedirmedi bana. Sanırım kemanla sokakta daha uzun kalmalıyım ama ben yola devam etmeyi seçiyorum.
Bütün yolculuklarımda anladım ki aslında her şey mümkün ve paraya çoğunlukla ihtiyacım yok. Para samimiyeti yitirtiyor. Bunların dışında doğada kamp yapmayı çok seviyorum. Kuzey ülkelerine son yolculuğunda 6 bin km otostop yaptım; Norveç ve İzlanda’da ama bunun yanında yaklaşık 30 gün de doğada, ormanların içinde, okyanusların kenarında, hiçbir yerin ortasında kamp yaptım. Kendimi ait hissedebildiğim sanırım tek yer doğa. Şehir bana çok samimiyetsiz ve aceleci geliyor. Ateş yakıp, alevlere dalarak Pink Floyd dinlerken gezegeni anladığımı hissediyorum. Arada sırada arkadaşlarımla şakalaşırken gittikçe ilkel bir doğa adamına dönüştüğümü ve kişilik olarak aslana benzediğimi söylüyorlar. Bilemiyorum ama hayatımın uzun dönemlerini doğada geçirmeye çok uzak biri değilim. Şunu da ekleyeyim, yolda olmak eğer gerçekten yolda olmak ise bir amaca hizmet etmez. Yolda olmak, bir yere varmaktan yücedir. Benim yolculuklarım binalara, şehirlere ya da ülkelere değil genelde maceranın kendisine ve insanlara doğru oluyor.
Almanlar, Heidelberg’den
Y. Ö.: “A Tea With 10.000 People” fikri nasıl doğdu?
D. K.: İzlanda otobanlarında yürüdüğüm bir gün, son yirmi günde otostoplarda ve gittiğim yerlerde tanıştığım inanılmaz insanları düşünüyordum. Sonra bütün yolculuklar boyunca tanıştığım o güzel insanları düşündüm. Daha fazla insanla tanışmanın, daha fazla hikâye ve deneyime ulaşmanın mümkün olduğunu anladım. Oradan otostop çekip vardığım ilk kasabada en ucuz not defterine benzeyen şeyi aldım ve yazmaya başladım. Beynimde bir şeyler çakıyordu. Sayılar dönüp duruyordu en son 10.000’de karar kıldım. Olasılığı yüksek geldi. Bir isim bulmam gerekiyordu A Tea With 10.000 People koydum.
Aslında bir amacı yok çünkü felsefe olarak bir amaca bağlı olan şeyleri samimi bulmuyorum. Gezegenin hikâyesine katılmak, insanların hikâyelerine katılmak, yeni bir hikâye yaratmak istedim. Hâlâ insanlığa inanabileceğimizi göstermek için de bunu evrensel bir paylaşım alanına dönüştürdüm. Biraz önce söylediğim gibi toplumsal ve geleneksel yaşamın getirdiklerine inanmayan bir adam olarak dostluğa ve samimiyete önem veriyorum. Gezegendeki en değerli varlık insan ve aslında canlılık.
Bu proje nereye gider bilmiyorum ama benim hayatımın önemli bir bölümünü paylaşacak gibi gözüküyor. Eğer tamamlayabilirsem bir gün üzerine bir kitap yazmayı ve filmini çekmeyi düşünüyorum. Neler olacak göreceğiz.
Çinliler, Urumçi’den
Y. Ö.: Şu an kaç insanla çay içtin?
D. K.: Bu röportaj gerçekleşirken sayı sanırım 58 idi. Daha yeni başladı aslında, fikri ortaya çıkaralı bir buçuk ay oldu. İlk zamanlarda fazla insanla tanışmaya çalışıyordum ama artık yavaş gitmeyi, bir insanla beş altı dakika muhabbet etmek yerine onu daha yakından tanımayı istiyorum. Sayıların bir önemi yok aslında, insanların var.
Y. Ö.:İnsanlar seninle çay içmek isterse sana nasıl ulaşabilirler? Süreç nasıl işliyor?
D. K.: Bunun çok çeşitli yolları var. Projenin Facebook sayfasından ulaşabilirler. Tanıştığım insanlar ve yer bildirimine dayalı duyurularım önce orada yayınlanıyor. Genelde buradan, kişisel facebook hesabımdan, InstagramveTwitter hesaplarımdan buluşma teklifleri geliyor. Ana trafik buralardan ve Facebook’ta A Tea With 10.000 People diye bir etkinlik var oradan sağlanıyor. Şu an ana sayfada yaklaşık 130 ülkeden insan var ve bana yaklaşık 90 ülkeden davet mesajları geliyor. Bunun ne kadar inanılmaz bir şey olduğunu ve bu kadar kısa sürede böyle bir reaksiyon almanın ne kadar güzel olduğunu anlatamam. Ben ulaşılması çok kolay bir adamım. Bahsettiğim yerlerin herhangi bir tanesinden bana kolaylıkla ulaşabilir insanlar. Gelen mesajlardan sonra buluşmayı ayarlıyoruz ve sohbet ediyoruz. Her şey böyle oluyor. Şimdilik yerleşik yaşamda olduğum için böyle aslında, otostoptan tanıştıklarım tamamen spontane oluyor ve kısa süre sonra yola çıktığımda da her şey olasılıkların getirdikleriyle olacak.
Y. Ö.: Peki, neden çay?
D. K.: Bunu çok soruyor insanlar aslında özel bir sebebi yok. Sadece bütün insanlığın sıkıntı yaşamadan içebileceği ortak bir içecek olarak düşündüm. Ama çay aslında bir sembol, bugüne kadarki insanların çok azıyla çay içebildim. Çaydan ziyade asıl olay sohbet etmek.
Y. Ö.: 10.000 insanı tahmini bir tamamlama süren var mı?
D. K.: Başta beş yıl olarak düşündüm ve böyle duyurular yaptım ama yavaş gitme kararımla birlikte bunu daha da yayabileceğimi anladım. Aslında bunun bir sonu da yok. 10.000; beş yıl, on yıl sayıların bir önemi yok. Gelen davet mesajları çıkacağım uzun yol, rotalarını belirliyor. Yoğunluk olan bölgelere ağırlık veriyorum. Yakın zamanda gideceğim rota var. Kuzeydoğu Avrupa, Rusya ile Finlandiya’yı birleştireceğim bir rota var; buradan çok davet var. İngiltere ve İrlanda’dan çok davet var. Sanırım buradan otostopla çıkıp Hindistan’a gideceğim. Asya’dan takip etmesi çok zor bir istek kitlesi var. Doğu Asya, Avustralya. Afrika’nın küçük ülkelerinden mesajlar geliyor. Herkesi bulmak istiyorum. Davet eden bütün insanlara ulaşmak istiyorum.