Ana Sayfa Blog Sayfa 580

Bizi kör kuyularda merdivensiz bırakan açıklama: Yeşil Yol Rabb’e giden yolmuş!

Başbakan Ahmet Davutoğlu AKP’nin Trabzon mitinginde Yeşil Yol Projesi’ne değindi. Davutoğlu projenin “Doğaya ulaşıp Rabb’imize şükretmek için” yapıldığını iddia ederek son zamanlarda gerçekleştirdiği şaşırtmayan açıklamalarına bir yenisini daha eklemiş oldu.

Davutoğlu Trabzon’da yaptığı konuşmada, Karadeniz’in sekiz kentini birbirine bağlayacak ve doğaseverler tarafından talan olarak adlandırılan proje ile ilgili değişik bir açıklama yaparak olaya farklı bir boyut kazandırdı. Bizi kör kuyularda merdivensiz bırakan Davutoğlu ve bir cumhuriyet devletinin tüm hükûmet yetkililerinin açıklamaları, sonucu etkilemiyor. Kör kuyular gittikçe artıyor, merdiven üretimi durma noktasında. Umuda bir virgül koyup mücadeleye devam etmek gerekli.

davutoglu-trabzon

“Tek bir yaylanın tarumar edilmesine izin vermeyiz”

Turizmi geliştireceği gerekçesiyle yapılmak istenen ancak bölge halkının kesin olarak karşı çıktığı Yeşil Yol Projesi aslında “doğaya ulaşıp Rabb’imize şükretmek için” yapılacakmış. Davutoğlu, bu cümleyi sarfettiği konuşmada şu ifadeleri kullandı:

“Dünyanın her yerinden insanlar gelsin Karadeniz’in yaylalarına aşık olsun, havasında şifa bulsun diye bu projeyi yapıyoruz. Türkiye’nin her köşesindeki çevre aşıkları olan bizler adına söylüyorum; bizler sarı çiçekle konuşan Yunus Emre’den ilham almışız. Tek bir sarı çiçeğin ezilmesine izin vermeyiz. Tek bir yaylanın tarumar edilmesine izin vermeyiz. Kötü yapılaşmayla o doğanın bozulmasına izin vermeyiz. O yollar doğayı bozmak için değil, doğaya ulaşıp Rabb’imize şükretmek için yapılıyor. Yeşil Yol bu felsefeyle yapılmaya devam edecek.”

Davutoğlu’nun tek bir yaylanın tarumar edilmesine, kötü yapılaşma ile doğanın bozulmasına izin vermeyeceklerini belirttiği konuşmasında bazı bilgi eksiklikleri olduğu göze çarpıyor. Mesela kötü yapılaşmayı tanımlamak gerekir. Kötü yapılaşma nedir, kimler kötü yapılaşır, inşa edilen yapıların izni kimden ve nasıl alınır?

Karadeniz’in kalbine bir hançer: Yeşil Yol

Yeşil Yol’a tepki gösterilmesinin en büyük sebeplerinden biri yapılaşma. Karadeniz bölgesi gerek doğası gerek insanı ile el değmemiş ve sakin yapısını koruyor. Ancak bölgeye yapılması planlanan proje tamamlandığı takdirde peşinde asfalt, araç, egzoz ve fosil yakıtı da getirecek. Buna bağlı şekilde suyun kirlenmesi, doğa tahribatı ve kirli hava da Karadeniz halkına ızdırap olacak. Bu etkenler tanıdık geldi değil mi? Bz büyükşehirlerde temiz su, temiz hava ve üç-beş ağaca hasret kalmışken… Karadeniz; bir İç Anadolu, bir Marmara olmasın diye, sadece bunun için mücadele etmek hayati önem taşıyor. 

(Fotoğraf: Zete)
(Fotoğraf: Zete)

Halkın büyük kısmı yol istemiyor ama bir kısmı da istiyor. Peki, bölge halkını ayrıştıran nedir? Bölge halkını ayrıştıran tabii ki vaatler. Halka “siyah takımlılar” tarafından verilen turizm gelecek, refaha erilecek ve hayat canlanacak vaatleri nedeniyle halk geçim derdine bir umut olarak Yeşil Yol’u onaylayabiliyor. Ancak proje detaylandığı zaman, onaylayanlar bile yaylalarına bir müdahale yapıldığı takdirde en önde direneceklerini söylüyorlar.

Yeşil Yol Projesi bir talan, bir doğa katliamı projesidir. Bu konuda bu kadar açık ve net cümleler kurabilmem de tamamen projenin kendisinden ileri geliyor. Ortada bir proje yok, isteyenlere verilmeyen projenin her 19 kilometrelik kısmını bir müteahhit yapıyor. Yani birbirinden farklı kişilerin oluşturacağı bu “yol” doğaya ve birilerinin Rabb’ine değil, doğrudan talana ve pis bir doğa yaratmaya uzanıyor.

Erkek egemen topluma giriş 101: Fotoğraflarla kadının politikadaki yeri

1

Kadınların politikada da başarıyla hayatlarına devam ettiklerini günümüzde birçok örnekle görebiliyoruz. Lakin siyaset de dahil bütün konularda erkek egemen bir anlayışın oluşması dünyada her türlü ortamda karşımıza çıkıveriyor. Bu bakış açısına karşı olan Elle UK dergisi ise yayınladığı yeni bir kısa filmle adından oldukça söz ettireceğe benziyor.

Geçtiğimiz günlerde yayınlanan bu video, kadınların bu güçlü pozisyonlarda nasıl durduklarını sergiliyor. Alex Holder ile Alyssa Boni tarafından hazırlanan ve #MoreWoman kampanyasının bir parçası olan bu video, siyasi kadın liderlerin erkekler olmadan nasıl göründüklerini vurguluyor.

Elle UK yayınladığı sayıda, bir sayfasında #MoreWoman kampanyasından söz ederken; “Kadınların hikâyeleri, politikaları ve pozisyonları, herhangi bir yerde olsa bile bazen gözümüze çarpmayabiliyor. Kadınların insanlar üzerinde oluşturduğu bu yalın anlayışı değiştirmeyi ve onları daha güçlü göstermeyi planlıyoruz. Feminizmle bu olguyu oluşturabilir ve kadın gücünün temelini daha da sağlamlaştırabiliriz” diye belirtiyor.

kadin-liderler-feminizm-1kadin-liderler-feminizm-2kadin-liderler-feminizm-9kadin-liderler-feminizm-10kadin-liderler-feminizm-5kadin-liderler-feminizm-6kadin-liderler-feminizm-7kadin-liderler-feminizm-8kadin-liderler-feminizm-3kadin-liderler-feminizm-4kadin-liderler-feminizm-11kadin-liderler-feminizm-13kadin-liderler-feminizm-14kadin-liderler-feminizm-15kadin-liderler-feminizm-16kadin-liderler-feminizm-17kadin-liderler-feminizm-18

Kaynak: Bored Panda

“Neşeyi kaybetmiyoruz”: Meme kanserinin aşamalarını yaratıcı bir biçimde fotoğrafladı

0

32 yaşındaki aktris Aniela McGuinness, meme kanserine yakalandıktan sonra bu durum ile nasıl savaştığını göstermek için bir fotoğraf serisi hazırladı.

Ameliyatından önce, II. Dünya Savaşı sırasında fabrikalarda çalışan ve birçoğu cephane ve savaş malzemeleri üreten Amerikalı kadınları temsil eden, ünlü mottosu “We can do it” (Yapabiliriz!) olan feminizm ve kadınların ekonomik gücünün sembolü Rosie the Riveter pozu veren McGuinness, ameliyatından sonra da Bride of Frankenstein (Frankenstein’in Gelini) pozunu verdi.

McGuinness, meme sağlığını kontrol ettirmek için bir görüşme ayarlamıştı, ancak 3 gün öncesinde meme kanseri olduğunu öğrendi. Annesini de 5 Temmuz 2013 tarihinde yumurtalık kanserinden kaybeden McGuinness, meme kanseri haberini öğrenen üzgün kadınların aksine tam bir neşe kaynağı olmayı seçti.

McGuinness açıklamasında, bu projenin hayatta kalmanın da ilerisine giderek iki ameliyatın ve kemoterapi süresinin ardından meme kanserinin bir kadının ruhunda ve vücudunda yarattığı etkileri mizahi ve dürüst bir biçimde ele aldığından bahsediyor. McGuinness bu süreçten geçtiği esnada yaratıcılığını açığa çıkartarak ve bundan faydalanarak kendini odaklayabileceği bir şeye de ihtiyaç duyduğundan ve “Benim Meme Tercihim” projesinin bunu sağladığından bahsediyor.

“Daha önce hiç meme ameliyatı geçiren kadınların öncesi ve sonrası fotoğraflarını araştırdınız mı? Floresan ışıklar altında, yürek burkan ve yüzü gözükmeyen kadınların yaralı memelerinin fotoğraf serileri”

McGuinness 1

“Memelerimi aldırmadan önce nasıl gözüktüklerinin belgelemek istedim, ancak bunu sabıkalı bir bireyin fotoğrafları gibi yapmak istemedim”

McGuinness 2

Bu fotoğraf meme ameliyatından 1 hafta önce çekildi. Cadılar Bayramı’na da yalnızca 1 hafta kalmıştı.

McGuinness 3

“Nasıl hissettiğimi gösteren fotoğraflar çektirmek istedim”

McGuinness 4

McGuinness vücudunda sahte meme uçları bulunurken oldukça rahatsız hissediyordu ve saçları daha uzamamıştı, bu yüzden vitrin mankeni pozu vermeyi düşündü.

McGuinness 5

“Memelerimi estetik bir operasyondan geçirmek ya da üzerine dövme yaptırmak istemedim, çünkü, onlar ile ilgili yapılan şakalardan oldukça keyif alıyordum”

McGuinness 8

“Meme aldırma ameliyatına giren kadınların internette dolaşan imajını değiştirmek istedim”

McGuinness 6

Kaynak: Bored Panda 

Hazırlayan: Burak Avşar

Biraz huzur, çokça doğa, komünal bir yaşam: Sanlúcar de Guadiana

Günümüzde birçok insan “gelişmiş” kentlerin aşırı yoğun yaşantısından kaçma planı yaparken; aynı zamanda bu düşüncelerin sadece hayalleri süsleyen birer ütopya olduğunu kabul ederek doğaya dönme arzusuna ket vurmuştur. Oysa ki düşlenenlerin gerçekleştiği ve sakinlerinin doğa ile iç içe komünal bir hayat yaşadığı bir ekoköy var uzakta: Sanlúcar de Guadiana!

Sanlúcar de Guadiana, İspanya’nın Endülüs Otonom Bölgesi sınırları içerisindeki Huelva’ya bağlı bir belediye. Nasıl bir yer ile karşı karşıya olduğumuzu ekoköy sakinleriyle söyleşi yapmak için Sanlúcar de Guadiana’ya giden Tim Romain şu şekilde aktarıyor: “Etrafıma baktım ve nehrin kıyısı boyunca sıralanmış okaliptüs ağaçlarını, beyaz duvarları çevreleyen hafif eğimli tepeleri ve turuncu çatılı köyleri gördüm. Portekiz bir taraftaydı, İspanya öteki tarafta… Neredeyse 100 derecede mavi gökyüzü… Burası gerçekten oldukça şirin bir yerdi ama tamamen hiçliğin ortasıydı: Yalnızca nehrin iki tarafındaki iki küçük köy ve bu köylerin etrafındaki terkedilmiş geniş alanlar…”

Küçük bir botla Guadina River’dan ekoköyün sakinlerinden Robert’ın çiftliğine geçen Tim Romain’in, Robert hakkındaki düşünceleri ise şöyle: “40’lı yaşlarının sonunda, rengi solmuş siyah bir atlet giyen, siyah güneş gözlükleri takan, Elvis (Presley) tarzı ak düşmüş favorilere sahip salaş bir adam.”

Robert’ın gençlik yıllarına göz gezdirdiğimizde o yıllarının oldukça ilginç geçtiğini görüyoruz. Robert, 80’lerin sonlarını Londra’daki işgal evlerinde gerçekleşen Free Party’lerde¹ takılarak geçiriyordu. Alman punk grubuyla müziğini icra ediyor ve aktivist/müzisyen Fela Kuti ile Kalakuta Cumhuriyeti’nde² de yer alıyordu. Lübnan’dan kibbutzlara³ kenevir bitkisi sokuyordu. Fakat, şimdi İspanya’nın Endülüs Otonom Bölgesi’nde bulunan, nüfusu 500 civarında ve İngiliz hippileri için bir sığınak kabul edilen Sanlúcar de Guadiana’da yaşıyor.

eko_pencere_3

1- Free Party / Squat Party: Kısıtlamalar ve toplumsal normlar olmayan parti.

2- Kalakuta Cumhuriyeti: Fela Kuti’nin temellerini attığı, müzik kayıtları yapan komünal bir topluluk.

3- Kibbutz: İsrail’de komünal yerleşim bölgelerine verilen ad.

İngilizler için İspanya önemli bir kaçış alanıdır. Burada tahmini olarak bir milyon İngiliz yaşar ve bu İngiliz vatandaşları genellikle Valencia, Malaga, Marbella ve Torremolinos’u mesken edinir. Buradaki kimse sandaletlerin içine çorap giyilmesine şaşırmaz! Buranın yerlileri; villa satın alır, kumsalda oturur, alışveriş yapar ve golf oynar. Fakat, Sanlúcar’daki küçük Hippi topluluğu, buranın yerlilerinden oldukça farklıdır: Nehre doğru yavaşça gidildiğinde onları üstsüz bir hâlde hasır şapkalarıyla; bitkilerle uğraşırken, koyun güderken veya kereste yontarken nehir kıyısında görebilirsiniz. Kısaca hepsi, terkedilmiş alanlar üzerine kurulan Finca’larıyla* ilgilenmektedir. Onlar, meyve ve sebze yetiştirirler ve kendi evlerini kendileri kurarlar.

* Finca: İspanya’da çiftlik evlerine verilen ad.

eko_pencere_2

Tim Romain, köyün yaşam tarzını ve dinamiklerini bir süre gözlemledikten sonra da şunları belirtiyor: “Bu, kulağa oldukça basit geliyor: Küçük bir bölgeye taşınmak ve sonrasında bir ev kurmak, bitkileri yetiştirmek… Ama bunlar gibi temel insani yeteneklerin çoktandır unutulduğu bir ekonomide yetişen benim gibi işe yaramaz bir Dijital Çağ çocuğu için bu insanlar çok cesurdu.”

Köy içerisindeki Fincalar neredeyse kendi kendisine yeten yaşam alanları sunuyor. Yerli halk, yiyeceklerini kendi kendilerine üretiyor. Elektrik üretimi, güneş panelleri ve rüzgâr jeneratörü yardımıyla sağlanıyor. Basit bir sulama sistemi ile su nehirden pompalanıyor ve bu suyla duş alırken ya da el yıkarken boşa akan su bitkilere ve ağaçlara ulaştırılıyor.

Köyün diğer sakinlerine kısaca göz atarsak:

Peggy: Köye 30’larının başlarında yerleşmiş. Bir sabah yanlış bir trene binerek kendisini birden alakasız bir yerde bulan Peggy, bunu bir işaret olarak görmüş. Bir dönem kaçamak yaşadığı adamı da yanına almış ve onunla dünyayı gezmeye başlamışlar; ta ki bu yeri bulana kadar! Şimdi çocuklarıyla çok mutlular! Peggy diyor ki, “Eve döndüğünde, kendi evini otoriterlerden izin almadan boyayamazsın. Burada ise; biz, diğer insanlardan izole edilmiştik. İstediğimiz her şeyi yapıyorduk.”

eko_pencere_5

Tony ve Jan: 70’lerine merdiven dayamış çiftin, nehrin aşağılarında birkaç tane Finca’sı bulunmakta. Çift, 42 yıl boyunca denizlerde dolaşmış, ta ki burayı bulana kadar! Kulübe yapımı bitene kadar çadırda, Finca yapılana kadar da kulübede kalmışlar.

Yerel bir çiftçi, Tony’e kuru taş duvarları yapmayı öğretmiş. Zeminleri döşemek için de profesyonel birini tutmuş. Onun dışındaki her şeyi kendisi yapmış! Tonlarca tuğlayı ve kumu nehre götürüp onları el arabasıyla çıkarmış. Yaşından dolayı artık yelkenli ile açılamıyormuş, ama kim 70 yaşında kendi evini yapamaz diyebilir?

Tony, “Herkes bunu yapabiliyorsa, sen veyahut ben de yapabiliriz. İngiltere’de bir paket sigara £9 (41,4 TL), büyük boy bira £5 (23 TL), İngiltere’nin havası berbat ve kimse birbiriyle konuşmuyor!”

Artık onlar için İngiltere’ye geri dönmek diye bir şey söz konusu olamaz!

eko_pencere_4

Düşlenenlerin gerçeğe dönüştüğü bu yer, bize; denizcilerin, hippilerin, geçmişinde hippi olanların, hatta eski askerlerin bile yer aldığı komünal bir hayatın olabilirliğinin portresini çiziyor. Toprağa dönüşün, yani başka bir dünyanın mümkünlüğünü bizlere adeta kanıtlıyor. Saçma sapan bir şekilde gelişen teknolojiden, her gün ayrı bir siyasi gündemden, egzoz kokusu solumaktan, korna seslerinden beynimiz yeterince uyuştu sanırım. Maalesef, bu yazıyı da yine “akıllı” telefonlarımızdan, bilgisayarlarımızdan okuyoruz. Bir gün gelişmişlikten, ilkelliğe dönebilmek dileğiyle…

Kaynak: Vice

NASA 2030’a kadar Mars’a kalıcı olarak insan göndermeyi planlıyor

0

İnsanlığın Ay’a attığı adımdan bu yana yaklaşık 50 yıl geçti. O günden beri uzay araştırmaları tüm hızıyla devam ediyor. Bir yandan yeni teknolojilerle daha rahat yaşam ortamları hazırlanırken, bir yandan da uzak gezegenler, yeni yıldızlar keşfediliyor. Günümüzde Uluslararası Uzay İstasyonu’nda sürekli yaşayan astronotlar mevcut.

Geçen ay içinde NASA’nın uzayda yaşam konulu yarışmasını kazanan 3B yapılar haberinden sonra şimdi de NASA, açıkladığı “Mars’a kalıcı insan yollama” planlarının detaylarıyla gündemde. Yayınlanan 36 sayfalık rapor, ihtiyaç duyulacak olan teknoloji ve alt yapıyı açıklıyor. Planlar; Dünya’dan bağımsız yaşamı hedefliyor, yani hedeflenen sadece gidip dönmek değil, orada dünyadan bağımsız yaşayabilmek ve kalıcı olabilmek.

EXOMARS ROVER

NASA’ya göre Mars’a yolculuk üç temel aşama içeriyor: Birinci aşama Dünya’ya Bağımlı Keşif”, Uluslararası Uzay İstasyonu Araştırmaları’na odaklı bir çalışma. Bu kısım 3B yazıcılar, yaşam destek sistemleri gibi test edilecek teknolojileri içeriyor. Bu amaçla geçirilecek ilk yıl büyük önem arz ediyor. Ardından “İspatlama Zemini” aşaması. Bu aşamada Dünya altındaki yörüngede çeşitli testlerin yapılması sözkonusu. NASA hâlihazırda insanları Mars’a taşıyacak büyük bir roket inşa ediyor. Bu iki aşamanın 2020 yılı sonunda yapılmış olması bekleniyor. Son aşama Dünya’dan Bağımsızlık”.

Bu işlemlerin zamanlaması tam olarak kesinleşmemiş olsa da 2030’larda Mars’a ulaşmadan önce insanların Mars yörüngesindeki uydulara; Phobos ve Deimos’a ulaştırması planlanıyor. Rapor, Mars’ta insanlar sayesinde bilim ve teknolojide büyük yollar kat edilebileceğine dikkat çekiyor. Bu projenin diğer ülkelerle birlikte yapılacak ortak çalışmalarla yapılacağı da vurguluyor. Son aşamada katılması beklenen ülkeler: Rusya, Japonya, Hindistan ve belki Çin. Anlaşılan 2040’larda bazıları için Mars’ta buluşmak için sözleşmek gayet gerçekçi olabilecek…

Mars'ta yaşam 3

NASA söz konusu projenin geliştirilmesine yıllık 4 milyar dolarlık bir bütçe ayırıyor. Bazıları bu projeye oldukça şüpheci yaklaşsa da NASA çalışmaları konusunda oldukça ciddi. Belki de sandığımızdan daha yakın bir zamanda, büyük uzay gemileri, uzaydaki yaşam alanları, uzay kapsülleri günlük konuşma konuları olacak.

Dünya’ya yaptıklarımıza bakınca “Kendini kolla sevgili Mars, insanlar yolda!” demek geliyor insanın içinden…

Kaynak: Elite Daily, Telegraph, IFL Science

Vincent van Gogh’un trajik yaşamı ve sanatsal kişiliği

“Elimde doğa, sanat ve şiir var, bu yeterli değilse ne yeterli?

Belki de hiçbir zaman Van Gogh’un iç dünyasında neler yaşadığını anlayamayacağız, yıldızlı bir geceden bizim anladığımızla kendisinin ne anlattığı arasında gidip geleceğiz. Belki de onun da dediği gibi, “Bir gün ölüm bizi bir başka yıldıza götürecektir.” Kim bilebilir, belki de…

van gogh
The Starry Night, Haziran 1889 (The Museum of Modern Art, New York)

Hollandalı ressam Vincent van Gogh, 1853-1890 yılları arasında yaşadı. Resimlerinin ardındaki gerçekler çok farklı işleyen Van Gogh, yaşamının özellikle son yıllarında epilepsi hastalığı ile mücadele etti.

Günümüzün tıp uzmanları tarafından da çokça incelenen Van Gogh’un kardeşi Theo’ya yazdığı mektuplarda, hastalığının seyrinin daha çok porfiriyi andırdığı gerçeği ile karşılaşıldı. Van Gogh; hazımsızlık, iştahsızlık, karın ağrısı, mide bulantısı ve kusma sıkıntısı çekiyordu. Bu belirtiler manik depresyon ya da epilepsi olabilir miydi? Van Gogh, vücudundaki değişimleri ve belirtileri kendi ağzından pek çok mektupta kardeşine anlatmıştı.

Belirtiler daha çok porfiriyi hatırlatır. Bu; fiziksel ve genetik bir hastalıktır. Hasta, hayaller ve halüsinasyonlar görür. Porfiride sık sık yinelenen karın ağrısı nöbetleri, kusma, kol ve bacaklarda halsizlik ya da felçler ve histeriyi andıran psikolojik değişiklikler görülür.

Hastalığının tedavisinde yüksükotu ve pelinotu kullanılmış ve bu tedavilerin yan etkileri resimlerinde etkilerini göstermiştir.

Vincent van Gogh’un Güney Fransa serüveniyle başlayan kronolojisini şöyle özetleyebiliriz:

(1888-1901)

20 Şubat:

Vincent, “Artist Colony” diye anılan bir sanat grubu kurmak düşüncesiyle Arles’a gitti. Orada The Yellow House’a yerleşti. Zamanla bölgeyi usta bir bir ressam gözüyle inceledi. Saint Maries-de-la Mer, Mont Major ve Crau Ovasını dolaştı. Bir dizi portre ve gece manzaraları yaptı. Kardeşi Theo’ya yazdığı mektuplarda, Gauguin’in iyi bir arkadaş ve iyi bir sanatçı olduğunu düşünüyor, çalışmalarından övgüyle söz ediyordu. Theo’ya, Gauguin’in Arles’a gelmesini ve onun, kurmak istediği “Artist Colony”ye öncülük yapmasını istiyordu. Theo, bu öneriyi her iki sanatçı için uygun bir deneyim olacağını düşünerek kabul etmiştir.

20 Ekim:

Theo, Gauguin’i Arles’a gönderdi. Kısa ve uyumlu bir çalışma sürecinin ardından Gauguin ile Vincent arasında tartışmalar başladı.

23 Aralık:

Vincent, o sıralarda, migren ağrıları içindeydi. Kronik uykusuzluktan (insomnia) muzdaripti. Bir tür manik depresif psikoza girmişti. Gauguin ile yaptığı tartışmaların ardı arkası kesilmiyordu. Bu tartışmaların birinde Van Gogh, Gauguin’e ustra ile saldırmak istedi. Hırsını alamayınca kulağının bir bölümünü kesti. Vincent, bölge hastanesine kaldırıldı.

Vincent van Gogh'un trajik yaşamı ve sanatsal kişiliği
Maison de Sante – Saint Paul de Mausole’de (Saint Remy de Provence’ta) Vincent van Gogh’un Karyolası

(1889)

6-18 Şubat:

Vincent ikinci kez ağır bir kriz daha geçirdi. Bir gün sonra hastaneye kaldırılan Vincent, orada Dr. Rey’in hastası olarak tedavi görüyordu. Baş ağrıları ve kronik uykusuzluk hali daha da artmıştı. Kardeşi Theo da ziyaret ediyordu. Resimlerini yaptığı Postacı Roulin’in yardımıyla daha geniş bir eve taşındı.

26 Şubat:

O gün, Vincent van Gogh, komşularını rahatsız etmekte olduğu gerekçesiyle Belediye Başkanı’na şikâyet edildi. Arles sakinleri, Belediye Başkanı’ndan, Vincent’in akıl hastanesine kapatılmasını talep ediyordu. Bu sırada Van Gogh üçünncü kez ve yine ağır bir kriz geçiriyordu. 24 Mart 1889’da tedavi görmek üzere, Saint Remy’de, halen bir müze olarak kullanılan “Saint Remy de Maison de Sante”ye yatırıldı.

21 Nisan:

Vincent kardeşi Theo’ya mektup yazarak kendisinin Saint Remy’de Saint Paul de Mausole’nin, Dr. Peyron tarafından yönetilen bölümüne, yatırılmasını istedi.

17 Nisan:

Theo, Jo ile evlendi.

Vincent van Gogh ve bandajlı kulağı ile otoportresi
Vincent van Gogh ve bandajlı kulağı ile otoportresi

8 Mayıs:

Vincent, Saint Remy’ye geldi. Hastane çevresinde resim yapmaya başladı ve ay sonunda Theo, Vincent’in, Gauguin tarafından düzenlenen Café Volpinf sergisine katılım isteğini reddetti.

5 Temmuz:

Jo, hamile olduğunu açıkladı. Doğacak çocuğun erkek olacağını düşünüyordu. Adının Vincent olmasını istedi.

8 Temmuz:

Vincent’in Arles ziyareti dördüncü krizle son buldu. Kriz, ağustos ortalarına kadar devam etti. Brüksel’de açılan “The XX in Brussels” sergisine katılım daveti aldı.

24 Aralık:

Beşinci kriz. Albert Aurier’in “Les Isoles” başlıklı makalesi Mercure de France’ta yayımlandı Makalede, Vincent’in resimleri ilgi odağı olmuştu. “Kırmızı Üzüm Bağı” adlı tablosu 400 Frank’a satıldı.

23-30 Ocak:

Bu tarihler Vincent van Gogh’un 6. kriz dönemi olarak anılır.

31 Ocak:

3.Vincent’in doğumu. Şubat ayında başlayıp Nisan ortalarına kadar süren yedinci kriz döneminde, bir hasta bakıcının tanıklığına göre, Vincent kullandığı yağ lıboya tüplerinin bazılarını ağzına sıkıp yutuyordu.

Vincent van Gogh'un trajik yaşamı ve sanatsal kişiliği
Vincent van Gogh’un tedavi gördüğü hastanede, (Saint Remy-Maison de Sante – Saint Paul de Mausole’de) kullandığı banyo küvetleri

19 Mart:

Vincent’in 10 yağlıboyası Paris’te, “Independants”ta sergilendi.

17 Mayıs:

Vincent, Saint Remy’den ayrılıp Paris’e gitti.

21 Mayıs:

Auvres sur Oise’te doktor gözetiminde “Ravuox Cafe”ye yerleşti.

27 Temmuz:

Vincent’in intihar girişimi; kendisini göğsünden vurmak suretiyle öldürmek istedi, fakat yaralandı.

29 Temmuz:

Sabaha karşı vefat etti.

Dönemin birçok sanatçısı gibi o da çevreyi ve kendini duyumsama yetisine sahipti. Kayıt tanımaz düşüncelerin ardından giden, hayatın çıkar gözetir düzenine karşı gelen, romantik ruhlu bir insandı. Öyle ki Vincent van Gogh, başlangıçtan itibaren birçok yapıtında hiç kimsenin resmetmeye değer bulmadığı, huzur dolu sıradan insanın dramatik gerçekliğini yansıtmıştır. “The Cafe Terrace”, “Dut Ağacı”, “Saint Paul Hastanesi”, “Yıldızlı Sema”, “Siyah Üzüm Bağı” ve daha birçok eseri…

Vincent van Gogh'un trajik yaşamı ve sanatsal kişiliği
The Cafe Terrace

Tablolarını sadece “Vincent” diye imzalayan Vincent van Gogh, yaşamının da kısa olacağını hissediyordu. Ölümünden 7 yıl önce kardeşi Theo’ya yazdığı bir mektuba ilave edilen notlarda şöyle diyordu: “İçimden gelmemekle birlikte, sık sık aklıma takılan bir şeyi de ilave etmekten kendimi alamıyorum. Resim yapmaya geç başladım, bunu biliyorum, ama söylemek istediğim şey sadece bundan ibaret değil; erken öleceğim (…) Öyle sanıyorum ki sağlıklı bir tahminde bulunabilirim. 6 ila 10 yıl arasında bir ömrüm kaldı.(…) Bu nedenle, sadece tek bir şeyi düşünen, bir kara cahil gibiyim: Birkaç yıl içinde belli sayıda resim yapmalıyım. (…) Benim amacım bu. Bu düşünce benim bütün rutin işlerimi öteliyor.” (Quense,1982:68)

Van Gogh’un da dediği gibi:

“Bir sanatçının yaşamında ölüm muhtemelen en zor şey değildir.”

Kaynak: Journal of Social Sciences 3(1), 2009, 110-131

Hazırlayan: Ece Çekiç

Eymir Gölü’nde “diplomatik otele” geçit verilmedi

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Eymir Gölü’ne 150 metre mesafe uzaklıktaki alana “diplomatik otel” yapılmasına izin vermedi.

TMMOB Çevre Mühendisleri Odası’nın (ÇMO) çeşitli platformlarda sürdürdüğü mücadele sonuç verdi. Bakanlık Eymir Gölü yakınına yapılması planlanan “diplomatik otel” projesinin iptaline karar verdi. Bakanlık kararında, “Tabiat Varlıkları Koruma Genel Müdürlüğü’nün ilgi yazısı uyarınca ve adı geçen projenin Gölbaşı Özel Çevre Koruma Bölgesi sınırları içerisinde yer alması nedeniyle projeye ilişkin ÇED Raporu özel formatı bu aşamada oluşturulamamakta olup projeye ilişkin ÇED süreci sonlandırılmıştır” ifadeleri kullanıldı.

Eymir Gölü 33

Birinci derece doğal sit alanı olan; yüzlerce kuş, bitki ve hayvan türünü ekosistemininde barındıran Eymir Gölü, Mogan Gölü ile birlikte Ankara’nın önemli doğal gölü çeperine yapılması planlanan otel projesi hakkında çalışmalar başlatıldığını ilk kez ÇMO duyurmuştu. Konu hakkında toplumsal hareket başlatan ÇMO, proje hakkında plan farklılıklarını ve mevcut çelişkileri anlatmış, İl Müdürlüğünün “1. derece doğal sit alanına yoğun baskı yapacağı ve yapılaşma getireceği, bölgenin teknik ve sosyal alt yapısının yetersiz olduğu” gibi önemli gerekçeler belirtilerek ÇED sürecinin yürütülmesi istediğini anlatmış, proje bölgesi ile ilgili birçok şaibe bulunduğunu bölgenin bir üst ölçekli planında ağaçlandırılacak alan olarak görüldüğünü belirtmişti.

Baran Bozoğlu 155

Daha sonra Ocak ayında Mühye Köy kahvesinde yapılan halkın katılım toplantısında bulunan ÇMO Çevre Sorunları Araştırma Merkezi Başkanı Baran Bozoğlu, proje hakkında firmanın anlattıklarını dinleyip itirazlarını dile getirmiş ve bölge halkını bilgilendirmişti.

Bozoğlu, yaptığı açıklamada şu ifadeleri kullandı: “Ankara halkı ile birlikte yürüttüğümüz mücadeleyi bugün kazanmış olmanın mutluluğunu yaşıyoruz. Toplumsal destek olduğu sürece çevre hakkı ve kent mücadelesi mutlaka kazanılır. Biz de mücadele ettik ve kazandık. Ancak herşey bitti diye düşünmemek gerekir. Eymir çeperi ağaçlandırılıncaya kadar mücadelemiz devam edecek. Eymir Ankaralılarındır, hiç kimsenin özel mülkiyeti olamaz. Bugün bir kez daha, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Orman ve Su İşleri Bakanlığı, Ankara Valiliği ve tüm belediyeleri Eymir ve Mogan Göllerini korumaya ve çeperlerini ağaçlandırmak için biran önce çalışma yapmaya davet ediyoruz.”

Kaplanlar, çocuk evlilikleri ve yükselen deniz seviyesi: Bangladeş’in en uca itilmiş hayatları

Bangladeş’teki çevresel kirliliği ve verem hastalığının sonuçlarını belgelemeye çalışan Bangladeşli fotoğrafçı Probal Rashid, objektifini şehrin en marjinalize edilmiş topluluğu üzerinde küresel ısınmanın etkilerini, hâlâ devam etmekte olan “Bangladeş’te İklim Krizi” adlı çalışmasında ortaya koyuyor.

Bangladeş; tropik kasırgaları, akarsu erozyonunu, taşkınları, toprak kaymalarını ve kuraklığı düzenli yaşayan bir yer olarak küresel iklim değişikliğine karşı oldukça savunmasız hâlde. Deniz seviyesinin yükselmesi ise ancak, en üst risk seviyesinde bulunan nüfusun mecburi olarak yer değiştirmesi anlamına gelebiliyor.

Rashid, sayıları kesin tahmin etmenin imkânsızlığını belirtmekle beraber, en iyi tahminlere göre deniz seviyesindeki yükselme, önümüzdeki 40 yılda Bangladeş’in yaklaşık 18 milyon vatandaşını yerinden edecek. Bu insanların çoğunun, ülke sınırlarının dışına değil, ülke içerisindeki başka bölgelere yerleşeceğini belirten Rashid, bunun ülke yönetimi için de çok zorlu bir görev olacağını söylüyor.

Bangladesh is one of the countries most vulnerable to the effects of climate change. The regular and severe natural hazards that Bangladesh already suffers from – tropical cyclones, river erosion, flood, landslides and drought – are all set to increase in intensity and frequency as a result of climate change. Sea level rise will increasingly inundate coastal land in Bangladesh and dramatic coastal and river erosion will destroy lands and homes. These and the many other adverse effects of climate change will severely impact the economy and development of the country.One of the most dramatic impacts will be the forced movement of people throughout Bangladesh as a result of losing their homes, lands, property and livelihoods to the effects of climate change. While it is impossible to predict completely accurate figures of how many people will be displaced by climate change, the best current estimates state that sea level rise alone will displace 18 million Bangladeshis within the next 40 years. The vast majority of these people will be displaced within Bangladesh – not across international borders – presenting the Government with enormous challenges, particularly when it comes to finding places to live and work for those displaced.
Selden etkilenmiş bir adam, bulduğu yükseltinin üzerinde bir tekneyi bekliyor.

Sanatçı, 2011 yılında taşkınlardan etkinlenmiş bölgeleri incelemek için ziyaret ettiği Sathkira’ya bir göz atmamız için bizlere ilham veriyor. Shatkhira, Bangladeş’in küresel ısınmayı en yakından tecrübe eden düşük rakımlı bölgelerinden biri. Köylüler, 2007 yılındaki Sidr kasırgasından sonra ardı ardına pek çok felaketle cebelleşiyor. Her yıl, muson yağmurları sırasında, dört-beş aylığına rehabilitasyon kamplarında ya da geçici yerleşkelerde hayatlarını sürdürmek durumunda kalıyorlar. Rashid, 2012 yılında geri döndüğünde durumun acil olduğunu ve değişim için derhal bir şeyler yapması gerektiğini anladı.

Proje, kısmen, Almanya merkezli bir toplumsal refah organizasyonu olan “Dünya ve Toplumsal Refah” adlı STK tarafından yürütülüyor. Rashid, LIGHTHOUSE (Deniz Deneri) adlı uzun vadeli küresel ısınmaya adaptasyon ve zararlarını hafifletme projesine fotoğraflarıyla katkıda bulunuyor.

RIZIA (40), her husband MAZED GAIN killed by tiger attack in 2012, she has three children. Thousands of men and women go into the Sundarbans forest in Southern Bangladesh every day to gather honey, collect firewood, or catch fish, crabs and putting themselves at great risk for a tiger attack. Bangladesh is one of the countries most vulnerable to the effects of climate change. The regular and severe natural hazards that Bangladesh already suffers from – tropical cyclones, river erosion, flood, landslides and drought – are all set to increase in intensity and frequency as a result of climate change. Sea level rise will increasingly inundate coastal land in Bangladesh and dramatic coastal and river erosion will destroy lands and homes. These and the many other adverse effects of climate change will severely impact the economy and development of the country.One of the most dramatic impacts will be the forced movement of people throughout Bangladesh as a result of losing their homes, lands, property and livelihoods to the effects of climate change. While it is impossible to predict completely accurate figures of how many people will be displaced by climate change, the best current estimates state that sea level rise alone will displace 18 million Bangladeshis within the next 40 years. The vast majority of these people will be displaced within Bangladesh – not across international borders – presenting the Government with enormous challenges, particularly when it comes to finding places to live and work for those displaced.
Bu Rizia, eşi Mazed 2012 yılında bir kaplan tarafından öldürüldü. Üç çocuğu var. Canlıların gittikçe azalan toprak için verdiği mücadelede, bu tarz saldırılar (elbette kaplanların öldürülmesi de) gelecekte artacak gibi görünüyor.

Doğal afetlerin yanı sıra, ülke içinde göç etmek zorunda kalan birçok insan, yerleştikleri yeni ortamlarda pek çok yeni sorunla yüzleşmek durumunda kalıyor. Bu proje için Rashid tarafından fotoğraflanan Rizia adlı kadının eşi, 17 Ekim 2012’de Satkhira’daki Sundarbans Ormanı’nın yakınında balık avlamaya çalışırken bir kaplan tarafından öldürülmüş.

Rashid ekliyor: “Her gün binlerce insan Bangladeş’in güneyindeki Sundarbans Ormanı’na bal ve çalı çırpı toplamaya ya da balık ve yengeç avlamaya gidiyor. Bu, onları kaplan saldırılarının kucağında bırakıyor. Neredeyse her köyde “Bagh Bidhoba” (kaplan dulu) şeklinde tarif edilen ve eşini bu saldırılardan birine kurban vermiş bir kadın var. Bazı insanlar Gabura’yı (Satkhira’daki köylerden biri) ‘Kaplan Dullarının Köyü’ olarak anıyor; zira bu köyde bu saldırılar çok olağan.”

Rashid, erkeklerin genelde birkaç ay içerisinde tekrar evlendiğini ama kadınların bunu yapmadığını da ekliyor. Kadınların çoğu henüz birer çocukken (genelde 9-14 yaşları arası) evlendirildiği için ev işleri dışında pek bir beceri edinemiyorlar; bu da onların yoksulluk içinde ve çocuklarının yardımıyla ancak hayatta kalabilmesine neden oluyor.

MONOWARA KHATUN (50) lost her husband during the cyclone Sidr in 2007. Since then she has been in trouble to manage her life with 3 children. Bangladesh is one of the countries most vulnerable to the effects of climate change. The regular and severe natural hazards that Bangladesh already suffers from – tropical cyclones, river erosion, flood, landslides and drought – are all set to increase in intensity and frequency as a result of climate change. Sea level rise will increasingly inundate coastal land in Bangladesh and dramatic coastal and river erosion will destroy lands and homes. These and the many other adverse effects of climate change will severely impact the economy and development of the country.One of the most dramatic impacts will be the forced movement of people throughout Bangladesh as a result of losing their homes, lands, property and livelihoods to the effects of climate change. While it is impossible to predict completely accurate figures of how many people will be displaced by climate change, the best current estimates state that sea level rise alone will displace 18 million Bangladeshis within the next 40 years. The vast majority of these people will be displaced within Bangladesh – not across international borders – presenting the Government with enormous challenges, particularly when it comes to finding places to live and work for those displaced.
Monowara Khatun. 50 yaşında. Eşini 2007 yılındaki Sidr kasırgasında kaybetmiş. Üç çocuğu var. Hayat o felaketten beri oldukça zorlaşmış.
Bangladesh is one of the countries most vulnerable to the effects of climate change. The regular and severe natural hazards that Bangladesh already suffers from – tropical cyclones, river erosion, flood, landslides and drought – are all set to increase in intensity and frequency as a result of climate change. Sea level rise will increasingly inundate coastal land in Bangladesh and dramatic coastal and river erosion will destroy lands and homes. These and the many other adverse effects of climate change will severely impact the economy and development of the country.One of the most dramatic impacts will be the forced movement of people throughout Bangladesh as a result of losing their homes, lands, property and livelihoods to the effects of climate change. While it is impossible to predict completely accurate figures of how many people will be displaced by climate change, the best current estimates state that sea level rise alone will displace 18 million Bangladeshis within the next 40 years. The vast majority of these people will be displaced within Bangladesh – not across international borders – presenting the Government with enormous challenges, particularly when it comes to finding places to live and work for those displaced.
Selden etkilenen insanlar bambu ve tentelerden yapılmış bu kulübelerde konaklıyor.
Bangladesh is one of the countries most vulnerable to the effects of climate change. The regular and severe natural hazards that Bangladesh already suffers from – tropical cyclones, river erosion, flood, landslides and drought – are all set to increase in intensity and frequency as a result of climate change. Sea level rise will increasingly inundate coastal land in Bangladesh and dramatic coastal and river erosion will destroy lands and homes. These and the many other adverse effects of climate change will severely impact the economy and development of the country.One of the most dramatic impacts will be the forced movement of people throughout Bangladesh as a result of losing their homes, lands, property and livelihoods to the effects of climate change. While it is impossible to predict completely accurate figures of how many people will be displaced by climate change, the best current estimates state that sea level rise alone will displace 18 million Bangladeshis within the next 40 years. The vast majority of these people will be displaced within Bangladesh – not across international borders – presenting the Government with enormous challenges, particularly when it comes to finding places to live and work for those displaced.
Muz ağacından yapılmış salıyla sel altında kalmış bir köyden geçen bir erkek.
A boy with his goat at Shyamnagar in Satkhira. Bangladesh is one of the countries most vulnerable to the effects of climate change. The regular and severe natural hazards that Bangladesh already suffers from – tropical cyclones, river erosion, flood, landslides and drought – are all set to increase in intensity and frequency as a result of climate change. Sea level rise will increasingly inundate coastal land in Bangladesh and dramatic coastal and river erosion will destroy lands and homes. These and the many other adverse effects of climate change will severely impact the economy and development of the country.One of the most dramatic impacts will be the forced movement of people throughout Bangladesh as a result of losing their homes, lands, property and livelihoods to the effects of climate change. While it is impossible to predict completely accurate figures of how many people will be displaced by climate change, the best current estimates state that sea level rise alone will displace 18 million Bangladeshis within the next 40 years. The vast majority of these people will be displaced within Bangladesh – not across international borders – presenting the Government with enormous challenges, particularly when it comes to finding places to live and work for those displaced.
Keçisiyle gezen bir çocuk. Ayaklarındaki çamurlu su tuzlu bir bataklık ve kesinlikle içmeye uygun değil.
Women going back to their home after a day long work in Shyamnagar, Satkhira. Bangladesh is one of the countries most vulnerable to the effects of climate change. The regular and severe natural hazards that Bangladesh already suffers from – tropical cyclones, river erosion, flood, landslides and drought – are all set to increase in intensity and frequency as a result of climate change. Sea level rise will increasingly inundate coastal land in Bangladesh and dramatic coastal and river erosion will destroy lands and homes. These and the many other adverse effects of climate change will severely impact the economy and development of the country.One of the most dramatic impacts will be the forced movement of people throughout Bangladesh as a result of losing their homes, lands, property and livelihoods to the effects of climate change. While it is impossible to predict completely accurate figures of how many people will be displaced by climate change, the best current estimates state that sea level rise alone will displace 18 million Bangladeshis within the next 40 years. The vast majority of these people will be displaced within Bangladesh – not across international borders – presenting the Government with enormous challenges, particularly when it comes to finding places to live and work for those displaced.
Shyamnagar’da uzun bir iş gününden sonra evlerine dönen kadınlar.
Bangladesh is one of the countries most vulnerable to the effects of climate change. The regular and severe natural hazards that Bangladesh already suffers from – tropical cyclones, river erosion, flood, landslides and drought – are all set to increase in intensity and frequency as a result of climate change. Sea level rise will increasingly inundate coastal land in Bangladesh and dramatic coastal and river erosion will destroy lands and homes. These and the many other adverse effects of climate change will severely impact the economy and development of the country.One of the most dramatic impacts will be the forced movement of people throughout Bangladesh as a result of losing their homes, lands, property and livelihoods to the effects of climate change. While it is impossible to predict completely accurate figures of how many people will be displaced by climate change, the best current estimates state that sea level rise alone will displace 18 million Bangladeshis within the next 40 years. The vast majority of these people will be displaced within Bangladesh – not across international borders – presenting the Government with enormous challenges, particularly when it comes to finding places to live and work for those displaced.
Tala’da sel suyunun kapanında kalmış bir aile.
People gather to collect drinking water from Reverse Osmosis Plant of an NGO's Project in Shyamnagar, Satkhira. Bangladesh is one of the countries most vulnerable to the effects of climate change. The regular and severe natural hazards that Bangladesh already suffers from – tropical cyclones, river erosion, flood, landslides and drought – are all set to increase in intensity and frequency as a result of climate change. Sea level rise will increasingly inundate coastal land in Bangladesh and dramatic coastal and river erosion will destroy lands and homes. These and the many other adverse effects of climate change will severely impact the economy and development of the country.One of the most dramatic impacts will be the forced movement of people throughout Bangladesh as a result of losing their homes, lands, property and livelihoods to the effects of climate change. While it is impossible to predict completely accurate figures of how many people will be displaced by climate change, the best current estimates state that sea level rise alone will displace 18 million Bangladeshis within the next 40 years. The vast majority of these people will be displaced within Bangladesh – not across international borders – presenting the Government with enormous challenges, particularly when it comes to finding places to live and work for those displaced.
Yerel bir STK’nın tersten-ozmos yöntemiyle su üretmesi için ektiği bitkilerden gelen içme suyu için toplanan insanlar. Sulak bir yer olmasına rağmen içme suyu bulmak oldukça zor.
Rani Begum is 15 years old who was married at the age of 12, stands beside her child in Shyamnagar, Satkhira. Natural disasters in Bangladesh and the lack of an adequate government safety net for families affected by them, compound the poverty that drives child marriage. Bangladesh is one of the countries most vulnerable to the effects of climate change. The regular and severe natural hazards that Bangladesh already suffers from – tropical cyclones, river erosion, flood, landslides and drought – are all set to increase in intensity and frequency as a result of climate change. Sea level rise will increasingly inundate coastal land in Bangladesh and dramatic coastal and river erosion will destroy lands and homes. These and the many other adverse effects of climate change will severely impact the economy and development of the country.One of the most dramatic impacts will be the forced movement of people throughout Bangladesh as a result of losing their homes, lands, property and livelihoods to the effects of climate change. While it is impossible to predict completely accurate figures of how many people will be displaced by climate change, the best current estimates state that sea level rise alone will displace 18 million Bangladeshis within the next 40 years. The vast majority of these people will be displaced within Bangladesh – not across international borders – presenting the Government with enormous challenges, particularly when it comes to finding places to live and work for those displaced.
Rani Begum. 15 yaşında. 12 yaşında evlendirilmiş. Kendi bebeğinin yanında duruyor. Doğal afetlerle gelen yıkım, yetersiz hükümet desteğiyle de birleşerek, halkın fakirleşmesine ve genç kadınların çocuk yaşta evlenmesine yol açmış.

Kaynak: The Feature Shoot

Doğru yerde ve zamanda: 2015’in en iyi vahşi yaşam ve doğa fotoğrafları

Londra Doğa Tarihi Müzesi, vahşi yaşam ve doğa alanındaki fotoğraf yarışmasında 2015 kazananlarını açıkladı.

Kazanan fotoğrafların her biri dünyayı paylaştığımız diğer canlıların güzelliğini ve mücadelelerini gözler önüne seriyor. 96 ülkeden 42 bin üzerinde fotoğraf yarıştı ve her kategoriden toplamda 10 kişi seçildi.

“Tale of Two Foxes” (İki Tilkinin Hikayesi) – Tüm kategorilerin birincisi

1-tale-of-two-foxes
“Ruffs on Display” (Dövüşken Kuşlar Sahnede) – Genç kategori birincisi

2-ruffs-on-display
“Flight of the Scarlet Ibis” (Kızıl Aynakların Uçuşu) – Kategori: Genç 15-17 yaş

3-flight-of-the-scarlet-ibis
“The Company of Three” (Üçlünün Arkadaşlığı) – Kategori: Kuşlar

4-the-company-of-three
Still Life –  Kategori: Amfibiler ve Sürüngenler

5-still-life-amp-reptile
“A Whale of a Mouthful” (Bir Balina Dolusu Ağız) – Kategori: Sualtı

6-a-whale-of-a-mouthful
“The Art of Algae” (Alg Sanatı) – Kategori: Gökyüzünden

7-the-art-of-algae-from-the-sky-cat
“Shadow Walker” (Gölge Yürüyüşçüsü) – Kategori: Kent

8-shadow-walker-urban-category
“Life Comes to Art” (Hayat sanata geldi) – Kategori: Impresyon

9-life-comes-to-art
“Broken Cats” (Umutsuz Kediler) – Kategori: Vahşi Yaşam Fotoğraf Gazeteciliği

10-broken-cats-the wildlife

Kaynak: The Plaid Zebra 

Meksika’dan Alaska’ya: Grafiti sanatçısı, trenlerin üzerinde geçen yolculuğunu fotoğrafladı

Grafiti sanatçısı Swampy’nin hayatı vagonların tepesinde geçiyor. Meksika’nın Oaxaca Eyaleti’nde gün ışığının selamladığı ovaların arasından geçerken köydeki çocuklara el sallamayı ve tanıştığı insanları fotoğraflamayı da ihmal etmiyor.

Gündelik hayatın yüklerinden sıyrılmış, vagonlardan sarkarak eşsiz manzaranın ve özgürlüğün tadını çıkarıyor: “Gezginlerin ormanlarda ya da daha geriye gidecek olursak su tanklarında iz bırakmaları bir tür gelenek. Adınızı kazımanın en yaygın yolu da gittiğiniz yönü belirtmek, doğu için EBD, batıya gidiyorsanız B.W. kullanmak gibi.

Bu yaz batı yakasında keşfettiğim yerlerde NBD kısaltmasını kullandım. Yolculuğumun bir bölümü Britanya Kolumbiyası’nın sisli kıyılarında geçti. Çamura bulandım ve yağmurun altında uyudum, paslanmış trenler ise oldukça moral bozucuydu. Tüm bunlara rağmen, trenin üzerinde körfezi aşarken yaşadığım heyecan her şeye değerdi.”

Swampy’i trenlerin tepesine iten ise özgürlüğe duyduğu özlem, konfordan ve banka hesaplarının kısıtladığı hayat düzeninden kaçabilmiş böylece. Feature Shoot ile yaptığı bir röportajda treni kapitalist sistemin doğal bir sembolü olarak gördüğünden bahseden Swampy, kendini sistemin karşısında buluyor: “Bir canavarın sırtında, seni göremeyeceği yerdesin.”

Günbatımı eşliğindeki romantik maceraların yanı sıra, tren üzerinde seyahat etmek yasadışı oluşuyla da cezbedici. Ülkedeki yeni yasalar durumu zorlaştırsa da Swampy’nin en iyi yaptığı şey otoriteye karşı durmak.

“Alaska’ya doğru ilerlemek bir dağın tepesinden aşağı bakmak gibiydi. O yükseklikten bakıldığında yola çıktığım Meksika küçük bir düzlük gibi görünüyordu. Fotoğraflar ise kuzey sınırından başlayan ve bir sene süren yolculuğumu belgeliyor.”

Swampy 1

Swampy 2Swampy 3Swampy 4Swampy 5Swampy 6Swampy 7Swampy 8Swampy 9

Kaynak: The Plaid Zebra