Ana Sayfa Blog Sayfa 68

Kara vebaya şifa için getirilen, korsanların el koyduğu baharat; Safran

Su perisi Smilaks ve Krakos büyük bir aşk yaşamaya başlar. Bir mitoloji klasiği, belki de bir aşk hikayesi klasiği olarak tanrıların gazabına uğrarlar. Tanrılar, su perisini kendi adında bir bitkiye dönüştürürken Krakos’u ise safrana dönüştürür.

Bir aşk hikayesi sonucu oluşan mor çiçeğe sahip bu değerli baharat, çiçeğinin içindeki 3 adet stigmanın toplanıp kurutulmasıyla elde ediliyor.

Bu kadar pahalı olmasının sebebi tüm işlemlerin elle yapılabiliyor olmasından kaynaklı. Yarım kilo safran için 70 bin çiçek toplanılması gerekiyor. 

Tarihte “Safran Savaşları” çıkartabilecek kadar değerli olan bu bitki bir mite göre Zeus’un yatağına da serilirmiş.

Büyük İskender MÖ 334 yılında İran’ı ele geçirdiğinde safranla tanışmış. Savaş yaralarını tedavi etmek için safranla birlikte banyo kürü hazırlamışlar. Safranla banyo yapma alışkanlığını da Yunanistan’a getirenler Büyük İskender’in askerleri olmuş. Günümüzde lüks hamam alışkanlıkları arasında safran karıştırılmış sularda banyo yapmak var.

Persler’de ise safran melankoli krizlerini geçirmek için medikal amaçlı kullanılmıştır. Safranın Asya’ya gitmesinde de Perslerin işgalinin önemli bir rolü olduğu düşünülüyor. Perslerin orda yaşam kurması ve kendi kültürlerini taşımasıyla Asya da safran ile tanışıyor.

Mısırlı parfümcüler ve şifacılar Persliler gibi birçok merhem içine safranı karıştırıp şifa bulmaya çalışmışlardır.

Yunanlı tarihçi, gezgin ve filozof Strabon, Roma döneminde en iyi safranın Cehennem Mağarası yakınlarında yetiştiğini yazmış. Ne yazık ki şimdi Silifke yakınlarında safran yetiştiren kimse yok.

Çinli herbalist Wan Zhen safranın Buddha’ya sunulmak üzere yetiştirildiğini ve Buddha’nın ölümünden sonra keşişlerin safran rengi kumaşlar giydiğini yazmış. Fakat bir bilgide bu kumaşların safran ile değil zerdeçal ile boyandığı yazıyor.

Avrupa’ya safranı getirenlerin Haçlı Seferleri’nden dönen askerlerin olduğu düşünülüyor ama bununla ilgili sağlam bir kaynak bulunmuyor. Safranla ilgili benim en çok dikkatimi çeken yazılardan bir tanesi de Avrupa’yı kırıp geçiren Kara Veba salgını sırasında kullanılmış olması oldu. Kara Veba kaynaklı safrana talep artınca gemilerle getirmek için çok fazla sefer düzenlenmiş. Seferlerden bir tanesinde korsanlar gemilerin birisini ele geçirmiş. Haftalar boyunca korsanlarla “Safran Savaşları” yapılmış. Çözümü Avrupa, başta İngiltere olmak üzere safran yetiştiriciliğinde bulmuş.

Safranın Anadolu hikayesi ise Hititlere kadar uzanıyor. Osmanlılar döneminde safran ticareti kayıtlara da geçmiş. Ayrıca İstanbul ve Ankara’da bazı hanların adını safrandan alması da bu bilgiyi doğrular.

Bu arada safranın tadını biliyor musunuz?

Kaynak: Botoniyopya /Açık Radyo, Plinius/Naturalis Historia, Wikipedia, Theoprastus/Historia Plantarum

İnsanlar neden sosyal mesafeyi koruyamıyorlar?

Yeni koronavirüs dünyaya yayılırken, halk sağlığı yetkilileri karşı karşıya kaldığımız tehlike hakkında güçlü uyarılar yayınladı. Örneğin, kısa süre önce Dr. Ezekiel J. Emanuel, ABD’deki ölüm sayısının 2,2 milyon kadar yüksek olabileceği konusunda uyardı.

Ancak bu küresel pandemiden kaynaklanan hastalık ve ölüm derecesi, büyük ölçüde bizim bu yayılmayı yavaşlatmaya ne kadar kendimizi adadığımıza bağlıdır. Elimizdeki en güçlü araçlardan biri, sahip olanlar ile sahip olmayanlar arasındaki iletişimi sınırlamaktır – başka bir deyişle, sosyal mesafedir. Emanuel’e göre, bu önlemler 2 milyon kişinin ölümünü önleyebilir.

Birçoğumuz uzmanların sosyal mesafe çağrısına itiraz edenleri, inanamayarak ve dehşet içinde izledik. İnsanları, yalnızca kendilerinin değil, aramızdaki en savunmasız olanların da riskini artıracak şekilde hareket etmeye neyin motive edebileceğini merak edebiliriz. İnanamayarak “Ne düşünüyorlar?” diye sorabiliriz.

Bu tam olarak doğru soru. Bir kişinin ne düşündüğünü öğrendikten sonra, davranışlarına genellikle anlam verebiliriz. İnsanlar kendi nedenlerince bir şeyler yaparlar ve eylemleri de inançlarından gelir. Ancak davranış açıkça yanlış yönlendirildiğinde veya aptalca olduğunda, düşünce sürecinde bir şeyler açıkça yanlış gitmiş demektir. Bilişsel davranışçı terapisinde (BDT) bu tür düşünceleri “düşünme hataları” olarak adlandırıyoruz. 

Aşağıdaki beş tür düşünme hatası, bir kişinin sosyal mesafeyi uygulamamasına yol açabilir. (Bu hataların, kahraman hemşirelerimiz, doktorlarımız, posta işçilerimiz ve bakkal çalışanlarımız gibi işleri nedeniyle halka açık kalanlar için geçerli olmadığını söylemeye gerek yok. Hepinize minnettarım.)

Fazla Genelleme

Aşırı genelleştirdiğimizde, geçmiş bir deneyimin her durum için geçerli olduğunu varsayarız. Bu mantığa dayanarak, COVID-19 krizi SARS ve H1N1 gibi önceki salgınlardan daha kötü olamaz. Ancak geçmiş tecrübe sadece konu ile ilgili olduğu kadar faydalıdır. Diğer virüslerle yapılan genelleme, bu koronavirüsün bulaşım kolaylığı ve asemptomatik insanların onu yayma yeteneği gibi benzersiz özelliklerini göz ardı eder. Daha iyi bir yaklaşım, “yeni başlayanların zihnini” benimsemek olacaktır, sanki bu belirli hastalıkla ilk kez karşılaşmışız gibi, ki aslında öyle.

Küçümseme

Koronavirüs hakkındaki birçok inanç krizin ciddiyetini hafife alıyor:

  • “Aslında grip gibi.” Bu açıkça çok yanlış olmasına rağmen çok fazla tekrarlanıyor – örneğin, koronavirüs için ölüm oranı çok daha yüksek görünüyor.
  • “Sadece yaşlıları etkiliyor.” Bu iki katı şaşırtıcı. Birincisi, bu doğru değil; gençler de risk altında. Ama doğru olsaydı bile, neden bu konuda rahat olmalıyız ki? Aramızdaki en savunmasızları korumak, kendimiz için biraz rahatsızlık getirse de buna değmez mi?
  • “İnsanların % 80’inde hafif semptomlar var.” Koronavirüse yakalanan herkesin bir solunum cihazına ihtiyaç duymayacağı doğrudur. Ancak, “hafif” olarak sınıflandırılan bir vaka bile yine de son derece tatsız olabilir. Hafif bir COVID-19 vakasını “kolay maraton” gibi düşünebilirsiniz – yine de hoş bir deneyim değil.

Duygusal Akıl Yürütme

Duygularımız bize neyin doğru olduğuna dair ipuçları verebilir, ancak çok güvenilmezlerdir. Örneğin, korku hissettiğimizden dolayı kötü bir şey olacağını varsayabiliriz, ama gerçekte bu yanlış bir alarmdır.

Bir kişi, “bunun için endişelenmiyorum, o halde çok da önemli bir şey değildir “ diye düşünerek COVID-19 hakkında ters bir çıkarımda bulunabilir. Ancak deyişe göre, “Gerçeklik duygularınızı umursamıyor” ve virüsten korkmamak onun hakkındaki gerçekleri değiştirmez.

Fal Bakmak (kişinin hayatı hakkında bilgi öngörme pratiği)

Bazı insanlar geleceğe bakabileceklerine inanıyor gibi görünüyor (belki de geçmişi aşırı genelleştirmeye dayandıklarından) ve günün sonunda bunca tantananın yok yere olacağına eminler. İnsanların bu sefer de ne olacağını bildiklerinden emin bir şekilde, önceki salgınlardaki deneyimlerini aktardıklarını duydum.

Bu tür kehanetler, her şeyin yoluna gireceğine dair güvence sunduklarından özellikle cazip olabilir (duygusal akıl yürütmeye bakın). Ancak hiçbirimizin bir kristal küresi yok. Bu virüs hakkında bizden çok daha fazla şey bilen insanların tahminlerine ve virüsün en iyi nasıl kontrol altına alınacağına dair söylediklerine güvenmeliyiz.

Yetki Verme

Son olarak, “İstediğimi yapma hakkına sahibim” inancı da sosyal mesafeyi uygulamamaya yol açabilir. Bazıları sosyal mesafe uygulamanın ‘Amerikanca’ olmadığını iddia ediyor gibi görünüyor, ortak bir düşmanı yenmek için bir araya gelmek oldukça vatansever görünüyor olsa da. Ya da bir kişi sosyal mesafe uygulamamanın emniyet kemerini çıkarmak gibi olduğunu düşünebilir – bu kararı sadece onları etkileyen kişisel bir seçim gibi görebilirler. Ama bu daha çok hem kendi emniyet kemerinizi hem de en fazla risk altında olanların emniyet kemerlerini çıkarmaya benziyor – büyükanne ve büyükbabanız gibi örneğin.

Bu inançlardan herhangi birini kendinizde görüyorsanız, onlar için kanıtları sorgulamaya başlayın: İnancınızı hangi veriler destekliyor? Göz ardı etmiş olabileceğiniz bir şeyler var mı? Durum hakkında daha çok farkındalık olduğuna dayanarak, inancınızı güncellemeye ve davranışınızı değiştirmeye değer mi?

Düşünme hataları yaptığınızı fark ederseniz, bu korkunç bir insan olduğunuz anlamına gelmez. (Bu başka bir tür düşünme hatası olur.). Bu sadece insan olduğunuz anlamına geliyor. Aklımızın bize söylediklerini sorgulamak ve inançlarımızı buna göre değiştirmek gerçekten insani bir hediye. İnançlarınızı bildiğimiz gerçeklerle hizalayın ve gerçeğin eylemlerinizi yönlendirmesine izin verin.

Kaynak: Psychology Today

12. “ROFİFE” Rotary Uluslararası Kısa Film Festivali kazananları, canlı yayında açıklanacak!

Düzenlendiği yıldan bu yana farklı şehirlerde gerçekleştirilen ve gençleri çağdaş sinemaya teşvik etmek amacıyla yola çıkan Rotary Uluslararası Kısa Film Festivali, 12. yılında yarışma sonuçlarını ve özel ödüllerini canlı yayında açıklayacak. 11 yıldır kısa filmcileri, sinema öğrencileri ve sinema sektörünün başarılı isimlerini bir araya getirmek amacıyla düzenlenen festival, bu yıl dünyada ve ülkemizde tehlikesini gösteren ‘Covid-19’ salgını nedeniyle düzenleyemediği ödül törenini, sosyal medya kanalları üzerinden takip edilebilecek bir canlı yayın düzeninde gerçekleştirecek.

16 Nisan 2020 Perşembe akşamı, saat 20.00’da özel ödüllerin ve ödül kazanan finalistlerin açıklanacağı canlı yayın, ROFIFE’nin YouTube kanalı ve Instagram hesabı üzerinden takip edilebilecek.

Festival kapsamında Türk Sinemasına destek veren sanatçılara verilen Ustaya Saygı, Onur, Emek, Başarı, Uluslararası Başarı ve Sanata Katkı ödüllerinin açıklanacağı canlı yayında; festivalin kısa film yarışmasında Kurmaca, Belgesel, Animasyon ve Deneysel kategorilerinin birinci, ikinci, üçüncü ve mansiyon ödülleri kazananları da açıklanacak.

Festivalin kısa film yarışmasında ise büyük jüri, uzun süren bir toplantı sonrası finalist filmleri sonuçlandırdı. Festivalin 12. yılında yarışacak filmler, kategorileriyle şu şekilde belirlendi;

 “Kurmaca” kategorisi

Aylin / Yönetmen: Ozan Yoleri

Fotoğraf / Yönetmen: Ozan Takış

Örtünün Altı / Yönetmen: Kardelen Eren

Servis / Yönetmen: Ramazan Kılıç

Meryem Ana / Yönetmen: Mustafa Gürbüz

“Belgesel” kategorisi

Kış / Yönetmen: Berrin Öz

İris / Yönetmen: Volkan Güleryüz

Pembe Kimlik / Yönetmen: Tolunay Tekmek

Uçan Adam / Yönetmen: Uğur Ersöz-Nusret Oğuzhan Yıldız

Sokağın Sesleri / Yönetmen: Haya Androon

“Animasyon” kategorisi

Aripi / Yönetmen: Dimitri Voloshin

Bitcoini olan Rakun / Yönetmen: Serdar Çotuk

The Flat / Yönetmen: Lev Volshin

Avarya / Yönetmen: Gökalp Gönen

Dreams in the Depht / Yönetmen: Reza Mohammad

“Deneysel” kategorisi

Beton Akvaryum / Yönetmen: Mert İnan

Deveran / Yönetmen: Feyzullah Erikli

İnsan Olmadan Üç Dakika / Yönetmen: Serkan Uzunyol

Seul(e) / Yönetmen: Nazif Can Akçalı

Vortex / Yönetmen: Cüneyt Işık

Tüm cevaplara inat, yaşasın “soru”nun gerçekliği

0

*Başlık görseli: Saniyede 200 katrilyon hesaplama yapabilen ‘Summit’ süperbilgisayar.

Enerji yapay zeka ve sağlık alanlarında bilim insanlarının kullandığı bu bilgisayar aynı zamanda geçtiğimiz ay ‘koronavirüs’ tedavisinde kullanılabilecek 77 kimyasal maddeyi tespit eden şaheserdir.

Tüm Dünya’da COVID-19, bir haber başlığından başlayıp, şu an hepimizin hayatını etkiler duruma geldi. Mart itibarıyla çoğu ülkede sokağa çıkmak, kahve içmek, hatta bazılarımız için sohbet etmek bile büyük bir lüks haline geldi. Her devletin farklı metodlarla önlem aldığını, bazı devletlerin yetersiz altyapılarından ötürü, bazılarının ise krizi yönetemeyip ona yenik düştüğünü gözlemlemekteyiz. Bu yüzden toplumlara, yani dünyada yaşayan her bireye (en küçüğünden en büyüğüne) büyük bir sorumluluk düşmekte. Bilgiye ulaşabilenlerin çoğunlukta olduğu bu dönemin avantajıyla, insanların bilinçlenmesine yardımcı olup belki de onbinlerce insanın hayatını kurtaracak güçteyiz. Bunlardan biri de bu yazıyı okuyan sizlersiniz. 

Bilgi Çağı

Bilgi bulunduğu yerde kendi iktidarını yaratır. Bu iktidarın misyonu ise, bilginin yönlendiriciliği ve bu erdeme sahip olanın onu nasıl kullandığıyla alakalıdır. Bu nedenle böyle bir enstrümanı elinde tutan, doğru sorumluluklar alarak, doğru zaman ve mekanlarda gücü ‘paylaşmalıdır’. Bir başkasını bu enstrümanla ezmek, yerine göre ahlaksızlık olsa da, değişmez bir şekilde ‘öğreticidir’. Çok sevdiğim bir benzetmeyi burada paylaşmak istiyorum: 19. ve 20. yüzyıllar, dünya tarihinde birçok soruya cevapların bulunmaya başlandığı yüzyıllardı. (özellikle sosyal bilim ve ‘laboratuvarda ölçüp-tartamayacağımız’ dallarda) 21. yüzyıl ise birden çok cevaba doğru soruyu bulacağımız yüzyıldır. 

Biz insanları belki de bu virüs krizinde yanılgıya düşüren budur. Birçok cevap duyuyoruz ancak o biricik soruyu, doğru olanı bulamıyor veya göremiyoruz. Toplumlar birçok yerden bilgiye ulaşabilirken, bu bilgiyi farklı cümlelerle anlatan ‘kaynak‘ların yarattığı kontrol edilemez panik, salgın zamanlarında en az ihtiyaç duyacağımız durumdur. 

Bilgi; eğer gerçekse özgür olmalı

Eğer bilgi iktidar kuruyorsa, çarpıtılmış, yalan ve yanlış bilgiler çarpık bir iktidar kurar, gerçek olmayanı yayar ve yanlış bir yapılanmaya sebep olur. Böyle bir gücün yanlış kullanımı ise toplumları kaosa sürükler. Yıllar önce ‘Kara Humma’ya insanlığın verdiği zaiyat bir yana, var olan panik, korku ve şüphelerden dolayı on binlerce insan yakılarak öldürüldü. Ne mutlu ki bugün insan hakları ve demokrasinin hüküm sürdüğü yerlerde bu olası bir sonuç değildir ancak sosyal medyada gerçekleştirilen linçler, özellikle küçük toplumlarda, köylerde ve mahalli bölgelerde etkili olmakta ve bu zor zamanlarda insan psikolojisine gereksiz ve ağır bir yük bindirmektedir. Bulduğumuz bir sorunun kendisinden öte, anlamını da sorgularken, cevap olarak bulduğumuz bilginin de gerçekliğini, referansını ve kaynağını sorgulamak da bu bolluk ortamında bizim sorumluluk alanımıza düşmektedir. Basit görünse de hayati olan, sosyal egzersizlerimizi bile gerçekleştiremediğimiz bu süreci; birbirimize sahip çıktığımız, hasta olanı suçlu yapmadığımız ve dünyaya, en karanlık günde bile bir mum ışığı yakmaya uğraştığımız zamanlar olarak hatırlayalım. 

Tüm cevaplara inat, yaşasın “soru”nun gerçekliği! 

Keçiboynuzunun uygarlıkların büyümesindeki etkisinden haberiniz var mı?

0

Antik çağa ışınlansam agorada ilk tanıyacağım meyvelerden bir tanesi keçiboynuzu. Birçok deyimin çıkış noktası olan keçiboynuzu Anadolu’da harnup adıyla biliniyor. 

Arkeobotanik verilere göre neredeyse 5000 yıllık bir geçmişi olan keçiboynuzunun yüzyıllarca ölçü birimi olarak kullanıldığını daha önce duymuş muydunuz?

Keçiboynuzunun en önemli fiziksel özelliklerinden bir tanesi çekirdeklerinin kuru haldeyken hep aynı ağırlıkta olmasıdır. Kentleşme ile birlikte insanlığın tarıma geçmesi, ticaretin yapılması, mal değiş tokuşu, mesafelerin ölçülmesi ile matematiksel bir ihtiyaç doğar.

İnsanlığın doğayı gözlem zekası ile bu ihtiyaç giderildi. Yüzyıllar önce keçiboynuzu çekirdeklerinin kuru haldeyken ağırlıklarının değişmemesi onlar için harika bir çözüm yolu oldu. Doğa onlara bu konuda yardım etti. Alışverişlerde keçiboynuzu çekirdeklerini ölçü birimi olarak kullanmaya başladılar.

Batı dillerine “carob” adı ile geçen keçiboynuzu aynı zamanda elmas ayarı için kullanılan “kırat/karat” sözcüğünün kökeninde yer alır.Ayrıca Yunancada boynuz anlamına gelen kelime “keras/keration”  bu tezi doğrular niteliktedir.

Ticaretin gelişmesi ile uygarlıkların büyümesi kaçınılmazdı. Doğru bir şekilde ilerleyebilmesi için ölçü birimi en önemli detaylardan birisiydi. Öyleyse keçiboynuzun uygarlıkların büyümesindeki yardımının sadece tadındaki şeker olmadığını söylemek yanlış olmaz.

Hesaplara göre 4 çekirdek 1 dirhem ediyordu. Mücevher satıcısı iyi bir alıcısı var ise 2 dirhemlik değerli taşı satarken bir çekirdek daha koyarmış. Böylece alıcının aldığı değerli taş 2 dirhemden fazla çekermiş. “2 dirhem 1 çekirdek” deyimi çıkış miti bu şekilde. Fazlası var eksiği yok demek. 

Osmanlı da keçiboynuzunu ölçü birimi olarak kullandı mı derseniz, Osmanlı döneminden önce aynı topraklarda varlığını sürdüren Yunan-Roma-Bizans üçlüsünün kullanıp kullanmadığını bilmeliyiz. Roma dönemi parasına baktığımızda keçiboynuzu yine karşımıza çıkmaktadır. 1.Constantinus döneminde “solidus” adı verilen altın sikkeler 24 kırata yani 24 keçiboynuzu çekirdeğine eşit. Roma sonrasında ise aynı coğrafyada yaşayan uygarlıklar birbirinden bu ölçüyü devir almışlardır. Osmanlı’nın kullandığı ağırlık birimi olan “miskal” 24 kırata eşittir. 24 rakamı size tanıdık geldi mi? Saf altın için keçiboynuzu mirası olarak hala kullandığımız ayar tanımıdır.

Keçiboynuzunun faydaları dışında tarihte oynadığı rol benim kalbimi fethetti. Gördüğünüz ilk yerde satın alıp keyfini çıkarmanız dileğimle. 

Kaynak; encyclopedia Britania-plant

History and cultere/Carob

Elektromanyetik dalgalarla uzay zamanda geçmişi ve geleceği görmek

Uzayda bulunan herhangi bir yüklü nokta uzayın niteliğini değiştirir. Yakınında bulunan başka bir nokta bulunduğu yerden alınırsa, bu nokta üzerine etkiyen kuvvet yok olsa da elektrik alan varlığını korumaya devam eder. 

Beynimizin yaydığı elektromanyetik dalgaları düşünelim. Beynimiz elektro-kimyasal bir makine. İçeride gerçekleşen elektriksel ve kimyasal olaylar çevreye elektromanyetik saçılım yapar. Ayrıca hepimiz birer yüklü cisimiz. Hepimiz birbirimize elektriksel kuvvet uygularız. Bu elektriksel kuvvet, elektrik alandan kaynaklanır. Bulunduğumuz yerden başka bir yere gitsek de yanımızda bulunan cisim ya da kişiler de başka yere gitse de manyetik alan hep orada kalır. Manyetik alan o anın bilgisini taşır. 

Herhangi bir şey düşündüğümüz anda, beş duyu organı ile algıladığımız her şey, orada (geçmişte) oluşmuş olan manyetik alanın, beynimizdeki manyetik alan ile etkileşime geçmesi ile oluşur. Bu şekilde zamanda geçmiş ile gelecek kalmaz.

Bu olayın devamı da var. O an, bulunduğumuz uzay zaman koordinatına kazınıyor; ancak daha sonraki süreçlerde bu alanlar başka elektromanyetik alanlarla da etkileşime geçiyor, bu durumda alanın enerjisi değişiyor. Bizler zihinsel olarak beyin makinemizi geliştirmiş, yeni donanımlar eklemiş isek daha önceden bulunduğumuz uzay zaman koordinatına şu an ile gidebiliriz. Bu durumda o zamanki kesişim alanımızda bulunan kişi ya da nesnelerin, şu anki enerjisel boyutlarını algılayabiliriz. Bunu bir kısmımız bilinçli, bir kısmımız ise bilinçsiz yapar. Kimi insanlar da psikolojik ya da bilişsel gelişim süreci ile bağlantılı olarak bu cisim ya da kişilerin şu anki enerjisini okuyamaz, yine geçmiş uzay zaman koordinatına takılır.

Temelde olacakları algılayabilmek ya da çevremizdeki insanların yaşadıklarını, yaşayacaklarını tahmin edebilmek bu elektromanyetik alan içinde yolculuk yapabilmekten geçer. Bunun için de kilit nokta, elektromanyetik saçılımları, o düzeye gelerek, konsantrasyon yani yoğunlaşma ile algılayabilmektir. Bu yoğunlaşma aslında, sürekli yaşadığımız mekan (beden) boyutundan çıkıp zaman boyutuna geçmektir. Zaman da geçmiş, şimdi ve gelecek ile iç içe geçmiş olduğundan yoğunlaşma ile bu düzeye erişilebilir.

Vücudumuzun her bir parçası beyinde işlenir. Sadece beş duyu organımızı (ki bunun daha fazlası da var) bile en yüksek performansı ile kullanmak için elimizden geleni yapsak dahi bilişsel algımızda birçok şeyin değiştiğini görürüz. Bunların kullanımını iyileştirme, otomatik olarak beyindeki aktivasyonu arttırıp yoğunlaşmayı güçlendirerek, beynimizin yaydığı elektromanyetik alanı kuvvetlendirecektir. 

Her gününüzü tat almanız, duymanız, görmeniz, dokunmanız ve koklamanız üzerine daha farkında olarak yaşamaya başladığınızda birçok şeyin bakış açınızda değiştiğini de göreceksiniz. Olan ile olmayanı ayırt edebilecek, daha öngörülü olacak, zaman ve madde üzerine etki etmeye başlayacak hatta duygu ve düşüncelerinizin bile değiştiğini göreceksiniz.

Bedeninizle yaptığınız her şeyi gerçekten atomlarından başlayıp enerji boyutuna kadar algılamaya çalışın. Bunu gerçekten, isteyerek ve önemseyerek yapın. Hayatınızda ve bakış açınızda nelerin değişmeye başladığını gördükçe siz de kendinize şaşıracaksınız…

Hepimiz, birlikte, yüksek frekanslarla ve çözüm odaklı, iyi niyetlerle ilerlemeye çalıştıkça emin olun bu dünya elbet değişecek. Tüm elektromanyetik alanlar burada ve burada olmaya da devam edecek.  Hep yaşadık ve hep yaşayacağız. Bunu nasıl gerçekleştirmiş olduğumuz ve olacağımız tek değerli nokta… Her bir nefesi bunun bilinci ile alıp vermek de yaşamı anlamlandırmakta… O zaman haydi şimdi hep beraber yaşamı anlamlandırmaya…

Karantina günlerinde ‘öteki’ kadınların edebiyatı!

Bazen hayat, öyle bir noktaya gelir ki bir kez daha hatırlarız içimizdekileri, sakladıklarımızı, o hep kursağımızda kalan sözü. İşte böyle bir süreçte çıktı Karantina Günlerinde ‘Öteki’ Kadınların Edebiyatı fikri. Aslında ben pek bir şey demeyeceğim, en güzelini çağrı metni söyleyecek. Ben sadece şunu eklemek istiyorum; haydi, ‘öteki’ hissettirilen tüm kadınlar kocaman harflerle yazalım; Biz de varız! 

Dijital platformda yayınlanacak Karantina Günlerinde ‘Öteki’ Kadınların Edebiyatı çağrı metni ise şöyle;

“Merhaba içinden taşan sözcüklere yuva arayanlar,

Bireysel kaygılarımız dışında, sarsıcı günlerin karmaşasına düştük son zamanlarda. Gelecek hayalleriyle envaiçeşit endişenin yerini yaşamak arzusu, sevdiklerini yitirme korkusu aldı. Bir de geriye dönüp bakınca; ertelediklerimizin sesini, içimizden sürekli yükselse dahi duymadığımızı, geride durmamızı isteyen hayatı dinlediğimizi fark ettik. Ve işte bu farkındalık çok güzel bir şey hatırlattı bize; sesimizi ve kalemimizi.

Herkesin içindekileri döktüğü karantina günlerinde, “öteki” kadınlar olarak yine hayatın biraz dışındayız. Oysa ne çok birikmiş sözümüz var, yıllardır görünmez kılınma çabasına inat!

Bir kadın olarak nasıl görünmemiz gerektiğinden kime aşık olmamız gerektiğine, nerede, nasıl, kiminle yaşamamız gerektiğinden nasıl düşünüp, ne hissedeceğimize kadar bizim adımıza karar veren ve konuşan herkes için dinleme zamanı geldi de geçiyor. Artık biz konuşuyoruz, anlatıyoruz, yazıyoruz.

Ayrımcılığa uğratılan, “öteki” hissettirilen tüm kadınlar, haydi gelin dökelim eteğimizdeki taşları. Hayata karış derken görünmez olmamızı isteyenlere, kadın olarak verdiğimiz mücadelenin iki kat zorlaştığını yok sayanlara, bizi bizsiz savunmaya çalışanlara, edebiyat dünyasına adımızı yazmayanlara ya da ötede oynayıp yazmamızı isteyenlere kalemimizin gücüyle cevap verelim. Öykü yazalım, deneme yazalım, içimizden geldiği gibi yazalım. Bu süreçte hissettiklerimizi, yaptıklarımızı, içimizden geçenleri yazalım. Yazdıklarımızı bir araya getirelim. Karantina günlerinden bugüne ve geleceğe izimizi bırakalım: Farklı etnik kimliklerde kadınlar vardır! Trans kadınlar vardır! Mülteci kadınlar vardır! Lezbiyenler vardır! Engelli kadınlar vardır!

Öykülerimizi, düşüncelerimizi, şiirlerimizi, içimizden geçen her şeyi, kısacası sözümüzü, [email protected] adresinde biriktirmeye hemen başlayalım;

karantinagunlerindeotekikadinlarinedebiyati.wordpress.com

adresinden başlayarak her yerde yayınlayalım, beraber üretelim, beraber okuyalım.

karantinagunlerindeotekikadinlarinedebiyati.wordpress.com adresinden başlayarak her yerde yayınlayalım, beraber üretelim, beraber okuyalım.

Meral Sözen-EEEH Dergi Editörü/Zozan Çetin-Gaia Dergi Yazarı

2019 Yılında Translara Yönelik Gerçekleşen Hak İhlalleri Raporu yayında!

0
Pembe Hayat Derneği Sosyal Araştırmalar Departmanı, Sosyal Hizmet Departmanı ve Hukuk Departmanı’nın İrlanda Büyükelçiliği desteği ile medyaya yansıyan ve derneğe ulaşan başvurular ışığında hazırladığı hak ihlali raporu yayımlandı.
Sosyal Hizmet Uzmanı Şennur Ören ve Av. Emrah Şahin’e gelen başvurular ve medyaya yansıyan hak ihlalleri üzerinden hazırlanan 2019 hak ihlalleri raporu, translara yönelik işlenen hak ihlallerini derleyerek trans kimliklere yönelik işlenen suçları görünür kılmayı ve alana veri sunmayı hedefliyor. 2019 yılı boyunca transların maruz kaldığı hak ihlallerinden biri olan Örgütlenme Özgürlüğü’ne yönelik saldırı ve söylemler de getirilen yasaklar ve oluşan hak ihlalleri özelinde raporda yer alıyor.
 
“Pembe Hayat Derneği olarak 2006 yılından bu yana düzenli olarak lezbiyen, gey, biseksüel ve trans kimliklerin insan hakları ihlallerini izlemek ve raporlamak için çalışıyoruz. Geldiğimiz noktada sizlerle ‘’2019 Yılında Translara Yönelik Gerçekleşen Hak İhlalleri Raporu’nu paylaşıyoruz. Raporda bulunan hak ihlalleri daha önceki raporlarda olduğu gibi medyaya yansıyan vakaların haberleri ile birlikte Pembe Hayat’ın yaptığı internet taraması ve yaşadığı hak ihlali sonucu Pembe Hayat’a bireysel başvurucu olarak gelip bir profesyonelle birlikte başvurucunun yaşadıklarını raporlaştırdığımız vakalardan oluşmaktadır. Bu yönünden bakıldığında bu rapor, translar açısından Türkiye’de yaşanan hak ihlallerinin Türkiye genelindeki durumunu yansıtmamaktadır. Raporun bu kapsayıcılığa sahip olmamasının temel nedeni, hem derneğin faaliyet gösterdiği alanların sınırlı olması hem de transların yaşadıkları her hak ihlalini bildirmemesidir. Bu davranışın altında yatan temel neden yargıya olan güvenin az olması, kişilerin cinsel yönelim ve cinsiyet kimlikleri yönünden ayrımcılığa uğrayacakları ön kabulü ve sanıkların gerekli cezaları almadığını gördükleri pratiklerdir.”

PDF versiyonunu indirmek için tıklayın.

Dr. Oğuzcan Kınıkoğlu ile söyleşi: “Korona virüsün etkilediği popülasyonda olmak istemiyorsak hayvansal ürünlerden de uzak durmalıyız”

Tüm dünyaca oldukça zor bir süreçten geçtiğimiz bu günlerde COVID-19 (Korona) virüsü ve bu durumun bize verdiği stres ve korku ile  savaşmaya çalışıyoruz… Aslında ilk başta pek ciddiye almazsak da  Koronanın bu kadar çabuk yayılması ile gerçeklerle yüzleşip durumun ciddiyetinin farkına varabildik!

Korona ile savaşmanın yollarına odaklanmışken, Korona virüsünün ve bugüne kadar var olan diğer hayvan temelli salgın hastalıkların asıl çıkış noktası olan ve virüslerin ortaya çıkmasına en uygun zemini hazırlayan hayvan üretim çiftlikleri ve pazarlarına yeteri kadar dikkat çekilmedi! Konu sadece yaban hayvanlarının pazarlanması ve tüketilmesi gibi algılansa da, geçmişten günümüze aslında dünya, çiftlik hayvanlarının endüstriyel hayvan çiftliklerinde kalabalık ve sağlıksız ortamlarda bulundurulması ile ortaya çıkan bir sürü salgın hastalık ile savaştı. Brusella, tüberküloz, domuz gribi, BSE (deli dana), kuş gribi, salmonella, leptospirosis hatta şarbon gibi hastalıklar hayvanlardan ve  hayvanların sütünden dahi bulaşmaktadır. Bu konuyu göz önünde bulunduracak olursak özellikle şu anda nasıl beslendiğimiz çok önemli bir rol oynuyor.

Bir yandan bağışıklık sistemimizi güçlendirirken diğer yandan vücudun direnç sistemi üzerinde büyük etkisi olan stres faktörü ile nasıl başa çıkabiliriz? Bu konular ile ilgili en çok merak edilenleri sizler için İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Oğuzcan Kınıkoğlu’ya sordum. Kendisine ve bütün sağlık çalışanlarına buradan bir kez daha teşekkür ediyorum.

Güçlü bir bağışıklık sisteminin tüm hastalıklarda olduğu gibi korona virüsü ile de savaşmak için en önemli etken olduğunu biliyoruz. Bağışıklık sistemimizi güçlendirmek için hangi gıdaları tüketebiliriz?

Bu konuda çeşitli doktorlar ülkemizde televizyonlarda çıkıp insanların kelle paça yemesini yumurta tüketmesini söylediler. Bu önerilerin bilimsel dayanağı yoktur! Bilimsel çalışmalar influenza virüsünden korunmak için sebze ve meyve tüketmeyi öneriyor. Yapılan bir çalışmada, daha çok meyve yiyen insanların daha az influenza virüsüne yakalandığını göstermiştir. Yeşil çay içmekle ilgili de çalışmalar mevcut. Yeşil çay içmenin yine soğuk algınlığının sıklığını azalttığı ve çocuklarda influenza riskini azalttığına dair çalışmalar mevcut. O yüzden bu korona virüs salgınında insanlara önerim bol sebze ve meyve tüketmeleri, yeşil çay içmeleri. Bir de şunu unutmamak gerekir ki korona virüsün etkilediği  popülasyon genellikle kronik hastalıkları olan insanlar. Diyabeti, hipertansiyonu, kalp damar hastalığı olan insanlar. Bu hastalıkların hayvansal ürün tüketimi ile yakın ilişki içerisinde olduğunu unutmamak lazım. Bu yüzden korona virüsün etkilediği popülasyonda olmak istemiyorsak hayvansal ürünlerden de uzak durmalıyız.

Son günlerde çok fazla duyduğumuz alkalen gıdalarla beslenmek gerçekten faydalı mıdır?

Alkalin beslenme genel olarak hayvansal ürünlerden uzak, bitkisel ağırlıklı bir beslenmedir. Alkalen diyet, ash diyeti diye adlandırılan beslenme şekli, farklı uygulamaların olduğu ancak temelinde bitkisel ağırlıklı ve hayvansal ürünlerden uzak durulduğu bir beslenme şeklidir. Yararları da tamamen bitkisel beslenmek ve hayvansal ürünleri tüketmemekten gelir. Buradaki yarar ve zarar söylemi kanın pH’ının yükselmesi ya da azalmasından kaynaklı değildir. Hayvansal ürünlerin farklı mekanizmalarla vücudumuza zarar verdiği bilimsel çalışmalarla ispatlanmıştır. Örnek olarak hayvansal protein tüketimine bağlı oluşan TMAO kalp damar hastalıkları ve rektum kanseri riskini artırır. Bu hastalıkların kan pH’ıyla ilişkili olduğu ile ilgili bilimsel bir veri henüz yoktur. Bitkisel beslenmenin kalp hastalıkları, şeker hastalığı, hipertansiyon, kanser ve romatizmal hastalıklara karşı koruyucu olduğunu biliyoruz. O yüzden hem bu pandemi (salgın hastalık) sürecinde hem de sonrasında bitkisel beslenmeye yoğunlaşmalı hayvansal ürünlerden uzak durmalıyız.

Özellikte bu dönemde birçoğumuz yoğun stresle mücadele ediyoruz. Yediklerimizin ruh halimize bir etkisi var mı?

Mutlaka var. Hatta bunun 2 farklı mekanizma ile çalıştığını söyleyebilirim. Öncelikle hayvansal ürün tüketmeyen kişilerin yediklerinin zulme yol açmadığını  bilmek manevi anlamda büyük bir rahatlık verir. “Zarar vermiyorum, öldürmüyorum” Öte yandan hayvanların mezbahalara zorla sokulması, oradaki atmosfere tanık olmaları, bağlanmaları gibi etkenler hayvanlarda strese yol açar. Stres hormonu devreye girip hayvanın bütün dokularına işlemektedir! İnsanların et yemesi, zararlı olan doymuş yağlar ile birlikte stres hormonunu da vücutlarına almaları demektir.

Yapılan bir çalışmada hayvansal ürünleri yemeyi bırakan insanların kısa zamanda daha iyi bir ruh haline sahip oldukları gösterilmiştir*.

İçinde bulunduğumuz belirsizlik haliyle ruh halimizi de etkiliyor! Depresyon ile savaşmak için hangi gıdalara ağırlık vermeliyiz?

Elimizdeki bilimsel verilerden de yola çıkacak olursak, gerek kronik hastalıklardan korunmak, gerek modumuzu yükseltmek için olsun anahtar yine bitkisel beslenme! Burada önemli olan omega 6 alımımızı düşük tutmak omega 6 /omega 3 oranını 4’ün üzerine çıkarmamaktır. Bu yüzden yağlardan olabildiğince uzak durmak temel hedefimiz olmalı. Omega 3 alımını artırmak için ise kuruyemişler, koyu yeşil yapraklı bitkiler, dutsu meyveler, fasulye, turpgil sebzeler, chia, keten tohumu, kenevir tohumu gibi yiyeceklerden faydalanabiliriz.

Son yıllarda ve günümüzde savaştığımız virüslerin hayvansal gıda tüketmek ile ilişkisi nelerdir?

Covid-19 Pandemisi hepimizin bildiği üzere Çin’de bir hayvan pazarında ortaya çıktı. Binlerce hayvanı aynı yerde tutarak virüslerin antijenik değişimlerini başka türlerde yapabilmeleri için onlara mükemmel ortamı insanlar sağladı! Yalnız Covid-19 pandemisi için değil, daha önce görülen kuş gribi, domuz gribi, İspanyol gribi gibi salgınlar da yine hayvan çiftliklerinde ortaya çıktı. Bu tabii ki de rastlantı değil. 1 milyon tavuğun aynı ortamda bulunduğu devasa çiftlikler var ve yalnızca Çin’de bu çiftliklerden 70.000 tane olduğu söyleniyor. Bu tarz pandemilerin önüne geçmek için bir an önce endüstriyel hayvancılığı sonlandırmalıyız. En kötü senaryolardan biriyle örnek vermek gerekirse, H5N1 virüsü kuş gribine yol açar ve kuştan insana bulaştığı zaman %60 öldürür. Neyse ki insandan insana bulaşma özelliği yoktur fakat  H5N1 virüsünün (kuş gribi) bu çiftliklerde insandan insana geçebilecek bir forma evrilmesi dünyada milyarlarca insanın ölmesine sebep olabilir.

Zeki insan problemi çözen, bilge insan ise önleyendir.
Albert Einstein

Kaynaklar :

https://nutritionj.biomedcentral.com/articles/10.1186/1475-2891-11-9

https://tr.wikipedia.org/wiki/Ku%C5%9F_gribi

https://ankara.tarimorman.gov.tr/Belgeler/liftet/zoonozhastaliklar.pdf

Kafamda ünlem ve soru işaretleri

COVİD-19 virüsü özellikle son bir aydır dünyanın tüm düzenini değiştirdi, bir sürü insanın sağlığına zarar verdi ve hepimizi endişeye sürükledi. Panik içindeyiz çünkü bizi neyin beklediğini ve bu alışılmadık sürecin ne kadar süreceğini bilemiyoruz. Okuyacaklarınız kişisel deneyimlerimden yola çıkarak bu süreci daha faydalı değerlendirmek, farkındalık ve zihin rahatlığı yaşatmak amacı ile yazılmıştır…

Tüm bu yaşananların kabulünde olmakla başlamak istiyorum anlatacaklarıma. Herkesin bu süreçte kendi yaşadıkları ile ilgili bir sorgulama içinde olduğunu ve bu sorgulamanın ne kadar normal olduğunu hep birlikte kabullenip fark edelim! 

Pandemi her gün yaşanan bir durum olmadığı gibi bu konuda kaygılı ve panik durumunda olmak kaçınılmaz! 

Unutmamamız gereken önemli faktörler var, dünyada buna benzer olaylar bu pandemi yaşanmadan önce vardı ve devam ediyordu. Bazı ülkelerde malum yaşanan açlık ya da deprem gibi. İnsanların yaşamlarını ciddi şekilde etkileyen bu gibi felaketler bir iki gün aklımızda dönüyor sonra unutuyor muyuz yoksa yaşamın hızından unutulmaya mahkûm mu bırakılıyoruz bilmiyorum ama hiç bitmeyen sorunlarla o şekilde yaşamaya mahkûm edilen insanlar ve yaşamlar var!

Sizin bu dönemde yaşadığınız kaygıyı daha da artırmak değil amacım, sadece gerçeklerin biraz daha farkında olmamız gerektiğinin bir diğer boyutu aslında!

Evet kabulde olmalıyız! 

Böyle bir dönemde zihnimizin stabil olamayışını sağlayan birçok etken olabilir; bu psikolojik, ekonomik ya da sadece evin içinde aynı kişileri görmekten bile kaynaklanabilir. Ha pandemiden mi diyorsunuz? Yok sanmam. 

Özgürlüğümüz kısıtlanıyor, tüm mesele de oradan kaynaklanıyor. Sen kendi konfor alanından çıkmaya kendin karar verebilirsin ama kendi öz iraden dışında bazı olaylar farklı gelişiyor ve kontrol edemiyorsun, tüm kaygı kendi özgürlüğümüzü kontrol edemediğimizden kaynaklanıyor aslında! 

BULDUK! Bencilliğimizden mi yani? EVET! 

Zor bir süreçten geçiyoruz ve bu sadece evde kalarak kolaylaştırabileceğimiz bir süreç. Abarttığımız kadar can sıkıcı olmamalı, yani ne kadar zor olabilir yaşamını sürdürebilmek için konfor alanımız olan evimizde kalmak?

Evet her gün bir diğerinin aynısı olmaya başladı, aynı döngü içinde ne kadar dönebiliriz? ‘Sevdiğim şeyleri bile yapmaya motivasyonum yok!‘ dedirten günler yaşıyoruz, o döngüyü değiştirmen gerektiğinin bir isyanı aslında bu.

Belki de şunu düşünen olabilir, ‘dünyada neler yaşanıyor bu, ne diyor’, aslında bu vakti değerlendirmeni söyleyen bir ses varsa onu duy! Doğa biz evlerde kaldığımız günden beri mutlu, bunu bize hissettiriyor, o yüzden dünyada neler oluyor değil de senin kendi içinde neler oluyor sorusunu keşfetme zamanı!

‘Kendimi bu kaygının ve paniğin içinde nasıl keşfederim?’ sorusu oluştuysa eğer verilecek olan cevap belli: zaten günün her dakikası evdesin, kendine ayırabileceğin on dakika olduğunu biliyorsundur!

Düşüncelerinle kalacağın on dakika… Düşüncelerinde kaybolacağın on dakika… 

Kaybolmak kimsenin sevdiği bir his değildir belki, fakat düşüncelerinde yolculuğa çıkmakta endişe duyulacak bir şey olmamalı, ya da olmalı mı? En fazla ne olabilir ki? Kendin için bir adım atıp o döngüden biraz uzaklaşmak… Yok yok sakın yapma, çok kötü duyuluyor!

Bu söylediklerim sadece evden çalışma imkânı bulan bireyler için geçerli değil tabii, herkesin bu panik durumundan uzaklaşıp kendiyle bir nefes almaya ihtiyacı var! 

Zihnimizin nelerle dolu olduğunu bilmek çok ilginç. Bir düşüncenin davranışımızı nasıl etkilediğini gözlemlemek daha da ilginç! Peki neden bu düşüncelerle baş başa kalmaktan kaçınalım ki? Yüksek fonksiyonları olan tek canlılarız ve düşünmemek için elimizden geleni yapıyoruz!

Öyle bir çağda yaşıyoruz ki Netflix’te düşünmekten kaçınmak için izlediğimiz film ve diziler bizi özümüzden uzaklaştırıyor!

Tamam izle filmini ama kaçınmaktan da vazgeç… 

Sorgula! Zihnim sağlıklı değilse hayatımda gelişen olayların kabulünde olamayabilirim. 

Yaratıcı tarafını kullan! Zihnimi bu günlerde nasıl sağlıklı tutabilirim?

Herkese göre farklılık gösteren bir soru; tutku duyduğun, zevk aldıklarını bir düşün, sorgula. Bir günlük tut! Her güne bir not bırak. Motivasyonunu artırmanda yardımcı olabilir.

Her şey alıştığımız düzenle alakalı aslında, o alıştığımız düzen şimdi karmakarışık. Monotonluğa geri dön demiyorum asla ama sabahın beşinde yatmanın zihnimize pek de iyi geldiği söylenemez. Araştırmalar söylüyor ben değil! Yoğun olduğum günler hatırına evde kaldığım ilk hafta Netflix’te ‘bir sonraki bölümde ne oluyor?’ diye diye sabahladım tabii ben de! Sonra bir bakıyorsun bu durum stresine stres katmana daha da yardımcı oluyor çünkü bildiğiniz gibi uyku bizim her şeyimiz, eksikliğini göstermesin AMİN!

Bir de sürekli internette ‘poğaça nasıl yapılır?’ diye araştırmaktan vaz… VAZGEÇME! Yemek yapmak birçok insana terapi gibi geliyor. Sadece rutin düzeninden ödün vermemeye çalış, normalde bu kadar ters saatlerde kek, börek yapıp yemiyorduysan şimdi de çok abartmanın bir anlamı yok.

Bilinç altından mesaj var! Rüyaların normalden daha aktif olduğu bir dönemdeyiz, içeriği seni düşündürüyorsa rüyandaki sembolleri bir yere yaz bir anlam çıkarmaya çalış ya da bir hikâye yaz. 

Aksiyona geç ve hareketlen! Aktif olman gereken bir dönem olduğunu biliyorsun, her şeyi kendi hızında gerçekleştir.

Haberleri okuyan ve takip eden herkes bu dönemde kendini nasıl koruması gerektiğini biliyordur. Benim söylemek istediklerimi anlamışsınızdır.                                                    

Evdeysen ve her günün bir sonrakiyle benzerlik göstermeye başladıysa döngüyü boz ve kendini keşfet! Öyle herhangi bir ‘keşfet’ değil, öylesine söylenmiş bir söz de değil; bu sürecin kendine faydalı olmasını sağla, başka yolu yok! 

İnsanın kendine yaptığı haksızlığın yanında virüsler masum kalır…

(Okuyucuya not: Yazdıklarıma ünlem eklemeyi seviyorum, anlattıklarım daha da anlam kazanıyormuş gibi hissediyorum, kişisel algılamayın tamamen motivasyon.)