Muneera Williams ve Sukina Owen-Douglas; Bristol’da doğup, büyümüş ve aynı zamanda Jamaikalı göçmen ailenin çocukları. Bu iki kadın; cinsiyet, inanç, vatandaşlık ve miras konularını sorgulayanPoetic Pilgrimageisimli rap grubunu 2002 yılında kurmuş.
Muneera Williams ve Sukina Owen-Douglas
Şu an 30 yaşında olan Muneera ve Sukina, lisede tanışır ve birlikte koroya katıldıklarında şarkı söylemekten ne kadar keyif aldıklarını keşfederler. Tarih, maneviyat ve siyahi kadınların medyada temsili gibi konuları tartışmayı sevmeleri gibi nedenler, Poetic Pilgrimage’nin temellerini oluşturur.
Kültürler kavşağı olarak Poetic Pilgrimage
Poetic Pilgrimage,rap müziğin karışık kimliklerini ifade etmek için en iyi yol olduğunu düşünüyor. İnançları ve atalarının mirasından ilham alarak; kimlik, küresel politika ve kadın sorunlarına güçlendirici bir perspektif getirdiğini ifade ediyorlar.
Williams ve Owen-Douglas, çok sayıda etnik ve millet vurgulamaları ile yaptıkları şarkılarına reggae, caz ve dünya müziğini aşılayarak, kültürler kavşağı olarak Poetic Pilgrimage’in yerini sağlamlaştırdı.
Online yayın yapan HipHopDX’e verdikleri röportajda Owen-Douglas şöyle diyor: “Bazı insanlar Batı ve İslam’ın anlaşamayacağını düşünüyor fakat bu bakış açısına asla sahip olamayız çünkü biz buyuz.”
Dünyanın kakao üretim merkezi Fildişi Sahili Cumhuriyeti, aynı zamanda barındırdığı eşsiz ve zengin biyoçeşitlilik ile de dikkatleri üzerine çekmeyi fazlasıyla hak ediyor. Ne yazık ki Sahraaltı Afrika ülkeleri arasında en yüksek oranda ormansızlaştırmaya sahne olan ülke de burası. Şimdilerde ise yasa dışı kakao üretimi sebebiyle ekosistemi tehlike altında. Tabiri caizse, bir çikolata için nice maymunlar ölüyor…
Fildişi Sahili Cumhuriyetiorta büyüklükte bir ülke, gökdelenleri de var kırmızı çamurdan duvarları, sazlık çalılardan çatıları olan doğal yerleşim alanları da. Çok güzel sahilleri var, berrak ve turkuaz. Ülkenin coğrafyası içerisinde bulunan 2 bin 250 bitki türünü, sadece bu coğrafyada bulabilirsiniz. 270 omurgalı hayvan türünü de aynı şekilde buradan başka bir yerde bulamazsınız.
Ülkede 2002-2007 arasında ve sonra 2010-2011 arasında çıkmış iki halk ayaklanmasından sonra ekonomileri tarıma dayalı bir patlama göstermiş ama ormansızlaştırma hareketleri de artmaya başlamış. Bu süre zarfında ülkenin primatlarında çok ciddi düşüşler baş göstermeye başlamış. Pek çok primatın (maymun) yok olmaya başlamasının sebebi de kakao tarımı. Yani anlayacağınız çikolata yediğimizde bu katliama destek vermiş olabiliyoruz. Öyle bir dünyadayız ki aldığımız her ürünle, bir yerlerde birilerinin veya bir şeylerin yıpranmasına ortak oluyoruz. Sistem öyle bir kurulmuş ki hem mağdur, hem suçluyuz.
Fildişi Sahilleri Cumhuriyeti’nde kakao üretiminde çalışan bir çocuk. (Görsel Kaynağı: http://awalnews.ir)
Belirlenmiş 23 alanın hepsinde, en az bir tür primat yok olma derecesinde zarar görmüş. Bu 23 bölgenin beşinde primat türlerinin yarısı, 13’ünde ise hepsi birden yok olmuş. Koskoca türden bahsediyoruz, bütün bireyleriyle bölgeden silinmesinden. Kakao tarımının yüzde 93’ü koruma alanlarında yasa dışı şekilde yapılıyor.
Yasa dışı avlanma ile baş etmeye çalışan ülke, eğer yasa dışı kakao tarımına da bir el atmazsa, koruma çalışmalarının hiç bir anlamı olmayacak. Peki diyeceksiniz “Bir tarımın yüzde 93’ü nasıl yasa dışı olur da hükumetin bundan haberi olmaz?” Hükumetin bundan haberi olmadığını söylediğimi hatırlamıyorum, anlarsınız ya.
Ülke her yıl, ormanlarının 265 bin hektarını kaybediyor. Her geçen gün ise dünya talebini karşılamak için kakao üretimi daha fazla, daha fazla artıyor. Çikolata çılgınları lütfen daha az yiyin, hem zaten size de zararlı, içerisindeki emülgatör katkı maddesinden de bahsetmiştik. Her gün reklamlarda yeni bir çikolatanın tanıtımını görüyoruz. Hatta bir tanesinin reklamında çocuk gorile dönüşüyordu ya, işte işin perde arkasında goriller ölüyor. Reklamlar bizleri aslında var olmayan bir dünyaya inandırdı ve farkında olsak da olmasak da hepimiz artık onun içinde yaşıyoruz. Gerçek dünyaya tekrar geri dönmeliyiz, lakin televizyonlar ne oksijen üretebiliyor ne de yiyecek.
Zor şeyler öneriyoruz biliyorum, bir çıkıyoruz şunu yediğimizde bu ölüyor, bunu yapınca şu oluyor. Bunca yıldır alıştığımız şeyleri taşlamak gibi; ama merak etmeye gerek yok, azar azar içimizdeki tüketim çılgınını öldürebiliriz. Düşünsenize dedelerimiz, çikolata mı yiyordu? Yılda birkaç kez belki… Sorun bizim neyi yiyip neyi yemediğimiz bile değil. Kendimize sürekli ihtiyaç yaratmamız. Belki biraz spor yaparsak veya hobiler edinirsek, aklımız sürekli tüketmeye gitmez. Kendinize iyi bakın.
Şimdi sizlere tanıştıracağım küçük tüylü hayvana eminim aşık olacaksınız. Büyük ihtimalle adını bile duymadığınız bu küçük sevimli varlık, Çin’e özgü yani endemik bir hayvandır. Adı ili pika (Ochotona iliensis) olan bu türün bir üyesi 20 yıllık bir aradan sonra ilk defa görüntülendi. Maalesef ili pikaların soyu tükenmek üzere.
Ili pikalar dünyanın en ender ve tehlike altındaki türlerinden biridir. Boyları 20 santim civarında olan bu hayvanların davranışları ve ekolojileri hakkında çok fazla bilgimiz yoktur; fakat otobur olduklarını ve çok az yavruladıklarını biliriz. Çin’deki popülasyonları binin altına düşmüş olan hayvancıklar, ilk defa 1983 yılında Çin’in Kuzeybatısında bulunan Tianshian Dağları’nda keşfedildi. O günden beri ili pikaların popülasyonu yüzde yetmiş oranında tükendi.
Yok oluşa doğru gidiyorlar
Soylarının neden tükenmekte olduğuna dair bilim insanlarının kesin bir yargısı olmasa da, küresel hava kirliliği ve otlak alanlarının tahribatı şüphelenilen sebepler arasında. Popülasyonlarının az bireyden oluşması, az ürüyor olmaları ve dağılım gösterme becerilerinin düşük olması onları yok oluşa götürecek gibi görünüyor.
Zamanında ili pikaları keşfetmiş olan ve şu anda da soylarının tükenmemesi için uğraşan koruma biyoloğu Li Weidong, CNN’e verdiği demeçte, “Bu türü ben keşfettim ve yok oluşlarını izliyorum. Eğer gözümün önünde soyları tükenirse, kendimi çok suçlu hissedeceğim” şeklinde üzüntüsünü ifade etti.
Koruma biyolojisi son 35 yılda gelişen canlılar dünyasını, onun biyolojik çeşitliliğini inceleyen ve korumayı ele alan bir bilim dalıdır. Son zamanlarda insanın doğaya verdiği zarar, geçmiş yıllara göre oldukça artmıştır.
Kapitalizmin biyolojik çeşitlilik üzerindeki etkilerinden birisi de yerel ve uluslararası pazarlarda modern teknolojiden yararlanarak bitki ve hayvanları çok sayıda toplamasıdır. Günümüzde de varlığını sürdüren mevcut dinlerin çoğunda insanlar, çevredeki bitki ve hayvanları, hem fiziksel hem de ruhsal olarak bağlantı içinde kabul ederler. Çin’in Tao, Japonya’nın Şinto, Hindistan’ın Hindu ve Budist felsefelerinde, kutsal yabanıl alanlar ile doğal ortamlara değer verilir ve bunlar yoğun manevi doyum sağlama özelliklerinden dolayı korunurlar. Ancak günümüz Endüstri Çağı’nda ve doymak bilmeyen bir kapitalizm canavarının karşısında, bu gibi felsefi inanışların da yapabileceği şeyler kısıtlıdır.
Koruma biyolojisi türlerin ve ekosistemlerin korunması mücadelesinin sonucunda gelişmiş, yekpare ve çoklu bilim alanına dayanan bir daldır.
Koruma biyolojisi:
♦ Yeryüzündeki biyolojik çeşitliliği belgelemek,
♦ İnsanın tür, genetik çeşitlilik ve ekosistemler üzerindeki etkilerini araştırmak ♦ Türlerin yok oluşunu önlemek, türlerin genetik çeşitliliğini korumak için pratik yaklaşımlar geliştirmek ve yaşam birlikleri ile onların bağlı olduğu ekosistem işlevlerini koruyup onarmak hedefleri üzerinden ilerlemektedir.
Doğayı, Dünya’yı, evimizi kendi ellerimizle ya da dolaylı yoldan yok ediyoruz. Bu artık geri dönüşü olamaz bir duruma doğru sürüklüyor bizleri. Dünyamız 4,6 milyar yaşında, bunu 46 yıl olarak ölçeklersek; insanlık sadece dört saattir dünyada, Sanayi Devrimi 1 dakika önce yapıldı. Ama bizler dünyadaki ormanların yarısından çoğunu kestik bile (!).
Dünyamız 4,6 milyar yaşında, bunu 46 yıl olarak ölçeklersek; insanlık sadece dört saattir dünyada, Sanayi Devrimi 1 dakika önce yapıldı. Ama bizler dünyadaki ormanların yarısından çoğunu kestik bile(!).
Göz göre göre katledilen doğaya bir başka saldırı da 1930’lu yıllarda piyasaya sürülen ve böcekler üzerinde etkili olduğu söylenilen DDT‘den geldi. DDT’nin zararları, besin zincirine girdiğinde çok büyük yok oluşlara neden olmaktadır. DDT suda çözülmediğinden dolayı tatlı sularda ve denizlerde etkisi çok uzun sürmektedir. Bu yüzden besin zincirine çok kolay bir şekilde girerek balıklarda, kuşlarda ve birçok su hayvanında toplu ölümlere yol açmaktadır. 1970 yılından itibaren zararları bilim insanları tarafından kanıtlanarak bir çok ülkede yasaklanmasına karşın doğada yok olmayan bir zehir olan DDT’nin etkileri, günümüzde halen devam etmektedir.
Küçük bir örnekle besin zincirinin içinde yer alan DDT’nin biyokütleye oranına nasıl yansıdığını görelim. Bitkilerde %0,00005 oranında DDT olduğunu varsayarsak, bitkileri yiyen çekirgede bu oran %0,0085’e yükselir. Ve çekirgeyle beslenen bir fare türünde bu oran artarak %0,43 olur. Fareyle beslenen bir yırtıcı kuşta ise bu oran %3,5’lere yükseldiğini düşünürsek küçücük bir miktarın besin zincirine girdiğinde tüm doğayı yok edecek bir güçte olduğunu görüyoruz.
Bu yüzden koruma biyolojisini benimsemiş biyologların insan emeğiyle birlikte, doğal kaynakları da sömüren ve doğanın kendisini yenilemesine izin vermeyen bu kapitalizm canavarına karşı yeterli sayıda olmaması yok oluşu önlemede yetersiz kalmaktadır.
İnsanlar genelde şehrin o gittikçe betona gömülen sokaklarından uzaklaşıp kendisini ormana ya da deniz kenarına atarlar. Ve son dönemde doğal kaynakların tükenmesiyle birlikte yaşam birliklerinin bozularak yok olması, ormanların tahribatı insanlarda doğaya karşı bir özlem ve doğa sevgisini arttırmıştır. Ve gelecek için dünyanın bizim evimiz olduğunu hatırlamamız lazım. Onun yok oluşunun bizi de etkileyeceğinin farkında olarak, çevrecilik hareketiyle onu kapsayan koruma biyolojisinin dünyanın kurtuluşuna giden yol olduğunu unutmayalım.
Bugün, burada, LGBT hakları için… Uzatmayalım. Birçok arkadaşımızdan duymuşuzdur: “Benim de eşcinsel arkadaşım var.” Peki, kim bu eşcinsel/transseksüel arkadaşlar? Eşcinsel nedir? Transseksüel nedir? Bir nesne midir? Ruh mudur? Mit midir? Bir dedikodu mudur? Kadın mıdır yoksa erkek mi? Bir şeye inanır mı? Yer mi, içer mi? Görünür mü? Görünmez mi? Sen mi? Ben mi? Yoksa üst komşun olabilir mi? Belki de bastırılmış duygularıyla ailen tarafından evlenmek zorunda bırakılan ablandır? Ya da abin mi?
Tüm bu tuhaf soruların aslında ne kadar figüratif olduğunu bilen bilsin. Biz bilmeyene bakalım. Zaten, en basitinden okul toplulukları gibi yerel topluluklarda, kendi içinde takılmanın biterek artık başka başka kimselere anlatılmasının gerekliliğinden hareketle; azıcık bilgilenmek isteyen, kulaklarını biraz olsun açıp anlamayı, empati kurmayı yeğleyen okuyuculara ithaf edelim bu yazıyı.
Ben, bir ibne olarak yazıyorum ve bunu söylemekten zerre kadar çekinmiyorum, utanmıyorum, sıkılmıyorum! Şimdilerde olmasa da çocukluk zamanlarımdan travmatik nitelikte sayılabilecek şekilde arkamdan “ibne” diye de bağırıldı, alay konusu da oldum, şiddete de maruz kaldım! İşte tam olarak bu yüzden bir aradayız ve örgütleniyoruz! “Ben şiddete ve ayrımcılığa maruz kalmadım, arkamdan kimse ibne diye de bağırmadı”(*) diyerek kenara çekilmiyoruz!
LGBTİ Rusya (Kaynak: NBC News)
Mevzu şu ki yukarıda bahsettiğim üzere eşcinsel insanlar, çoğunlukla böylesine travmalarla büyümüş insanlar. Yaralılar, dolayısıyla yaralıyorlar. Kendi adıma söyleyeyim, yaralamaya devam edeceğim! Lafım, sözüm ona o çok ahlaklı anne ve babaların oluşturduğu toplumumuza: Yani herkese. Siz evinizde bacakları uzatmış, çayınızı yudumlamış, TV’de zaplarken ve üzerine heteroseksist bakış açınızın size bahşettiği o küfürlerinizi döktürürken, birileri sizden daha fazlasını yapıp LGBT bireylere hakaret ediyor, aşağılıyor, dövüyor, hastanelik ediyor, bazen de onları “canı istediği için” öldürüyor! Sonuç olarak, hiçbir işe yarayamayacağı düşünülen “ibne” milletimiz göz göre göre, feryat figan içinde can veriyor! Bir allahın kulu da engel olmuyor! Aksine, “Bir ibne silindi yeryüzünden, daha ne?” diyor. İbne öldüğüyle kalıyor, sevenlerinin gözü de yaşlı… Katili bir şekilde haksız tahrik indirimi ve tazminat gibi ayrıcalıklarından(!) yararlanıyor ve sonrasında elini kolunu sallaya sallaya dolaşabiliyor. Ve dünya, o andan itibaren biraz daha yaşanılamayacak bir yere dönüşüyor.
Meksika’da LGBTİ karşıtı şiddete tepki için düzenlenen protestodan bir görüntü.
Nerede kaldı insan hakları? Birileri sizin çocuğunuzu öldürse ne yapardınız? İnsan hayatı bu kadar ucuz mu? Bu soruya, bütün kimliklerinden arınmak suretiyle kendini en başında “insan” olarak tanımlayanlar cevap vermeli.
“Sana ne ki benim giydiğim dar pantolondan? Sana ne benim yüzümdeki fondotenden? Sana ne gözümdeki takma kirpikten? Niye gözlerin silikon memelerime takılıyor? Niye mini eteğim, herkes giydiği halde, odak noktan? Niçin önce yüzüme bile bakmadan başka yerlerimi düşünüp iğrendiğini gerekçe gösteriyorsun? Niçin erkek gibi görünmeme saydırıyorsun? Niçin ‘kadın kadına nasıl oluyor ki?’ diye alay konusu oluyorum? Neden ‘heteroseksüel’ erkeklerin fantazi dünyasını renklendiren bir metaya dönüştürüyorsun?”
“Ben seni, kendini heteroseksüel olarak tanımlıyorsun diye ve –en başında, toplumun en küçük yapıtaşı olan ailende dışlanmamak olmak üzere ve parlak bir geleceğe sahip olabilecek niteleliklerin en baş belası olan yönelimini toplumsal normlara uydurabildiğin üzere- heteroseksüel olmanın avantajlarını kullanıyorsun diye yargılamadım. Annem ve babam da muhtemelen heteroseksüeldi ama emin olamıyorum. Çünkü cinsel yönelim skalası çok geniş. Kaldı ki bilsem ne olur bilmesem ne? Odaklandığımız yerler başka, anlıyor musun? Ben bilmediğim şeyler hakkında yorum yapmazken, sen bilmediğin/bilemediğin/bildirilmediğin şeylere sayıp sövüyorsun! Eşcinsel/transseksüel insanlar da o bilmediklerin arasında, fakat bunu kabul dahi etmiyorsun! Biraz olsun ön yargılarını kenara bırakırsan, bizlerin de birer seks makinesinden ve sadece eğlence sektörüne “malzeme” olmaya değer, heteroseksizmi eğlendirecek nitelikte insanlar olmadığımızı anlayabilirsin bence. Anlarsın anlarsın. Sen de insansın!”
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in, Soçi Olimpiyatları öncesi, “Eşcinsellik pedofiliden farksızdır” açıklamasından sonra düzenlenen protestodan.
“Eşcinsel nedir? Transseksüel nedir?” sorularına en güzel yanıtı yazayım: insandır. İnsan, insan… Ötesi yok. Bırakalım bu cinsiyet meselelerini. Kadınsa kadındır, erkeğim diyorsa erkek… Ya da belki hiçbir şey… Sana, bana mı kaldı kimin ne olduğunu sorgulamak böylesine kişisellik kokan şeylerde?
(*) Heteroseksüelmiş gibi görünüp, yeri gelince eşcinselleri utanmadan yeren samimiyetsiz ve ikiyüzlülükte sınır tanımayan gizli eşcinselleri kastediyorum. Böylelerinden her şey beklenir! Aman ha, dikkat!
Mart ayından itibaren Ankara’nın futbol severlerinin dayanışmasıyla oluşan endüstriyel futbola karşı Özgür Lig, Pazar günü Ankara’da açılıyor.
“Baştaki fikrimiz boş bir arsayı işgal edip buraya kendimiz bir toprak saha yapmak ve maçları da bu sahada oynamaktı. Şimdilik, en azından ilk ligimizi halı sahada oynamaya; kendi toprak sahamızı yapma fikriniyse bu lige katılan herkesin vizyonu olarak hazırda bekletmeye karar verdik. Böylece halı saha ligimiz aracılığıyla birbirimizi tanıyıp, kendi toprak sahamızı yapmak için organize olabileceğiz.“
Cinsiyetçi, türcü, homo/transfobik, etnik ayrımcılığa yer veren her türlü söylem ve tavır, oyundan ve ligden çıkartılma sebebi
Cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği ayrımcılığının ligden çıkarılma sebebi olarak kabul edildiği ligde, LGBTİ’ler de kendi takımlarıyla yer alacak.
Erkek egemen futbol dünyasını kırmak için kadın katılımı önemli
“Katılımcıların tamamı lige kadın katılımının önemli olduğu, bunun erkek egemen futbol dünyasını kırmanın ve kadınların rahatça girebileceği bir alana dönüştürmenin önemi konusunda hemfikirdi. Ancak bu konuda bir zorunluluk getirip getirmeme hususunda bir anlaşmaya varılamadı. Bir grup katılmak isteyen kadınların zaten katılacaklarını, dolayısıyla zorunluluk getirmenin gereksiz olduğunu savunurken; diğer grup zorunluluk getirmenin “zaten katılacak” kadınlar dışında başka kadınların da rahatlıkla takımlara girebilmelerini, “ben oynamayı bilmiyorum” gibi nedenlerin önemini yitirmesini sağlayacağını, böylece gerçekten kadınlara açık bir futbol ortamı yaratılabileceğini savundu.
Fotoğraf: Ebru Durupınar
Sonuç olarak bu konuda kesin bi karara varılamadı. Bir öneri kararı olarak her takımda en az bir kadın oynamasında uzlaşıldı. Ancak bunun zorunluluk olarak ifade edilip edilmeyeceğine tüm takımlar belli olduğunda, hep birlikte tekrar konuşulmasına karar verildi.”
Buluşma ve toplantılar sonucu, Özgür Lig dün itibariyle kurallarının da bulunduğu manifestosunu yayınladı:
ÖZGÜR LİG ANKARA UZLAŞISI
1. Futbol borsada değil arsada oynanır. Özgür lig, maçların toprak sahada oynanmasını tavsiye eder. Ancak bu yıl toprak saha bulamadığımız için ve bir aradalığımızı artırmak amacıyla şimdilik maçlarımızı halı sahada oynama kararı aldık. İşgal edebileceğimiz bir arazi bulunur bulunmaz maçlarımız toprak sahada oynanmaya başlanacaktır.
2. Özgür Lig’de kararlar her takımın en az 1 temsilcisinin bulunduğu toplantılarda alınır.
3. Özgür Lig, endüstriyelleşmeden sahada kalabilmeyi hedefler. Amatörlük temel esastır. Bu sebeple ve amaçla, kati suretle futbol lisansına sahip oyuncu ve antrenörleri takım kadrolarında kabul etmez. Ligin kendisi, takımlar ya da tek bir oyuncu bile reklam amaçlı sponsorlukları kabul edemez.
4. Özgür Lig’de maçlar 60 dakika sürer.
5. Her maça iki takım da 3’ü yedek olmak üzere 10 oyuncuyla sahaya çıkar. Oyunculardan herhangi bir yeterlilik beklenmez oynamak isteyen herkes oynar. Oyuncu değişikliği sayısı iki takımın kararına göre değişebilir.
Fotoğraf: Ebru Durupınar (Kaynak: Kaos GL)
6. Katılımcı takımların, önceden belirlenen tarihe kadar oyuncu kadrosunu bildirmesi gereklidir. Belirtilen tarihten sonra transfer yapmak yasaktır. Takım kadroları maksimum 14, minimum 7 oyuncuyla oluşturulur. Oynayacak takımlar arasındaki iletişimle bu kuralda esnemeler yapılabilir.
7. Ligin açılış tarihi kesinleştirildiğinde kura çekimi ile lig takvimi kesinleştirilir. Maçlar önceden belirlenen tarihlerde ve sahalarda oynanır. Tarih ve yer değişikliği sadece maçı oynayacak 2 takımın ortak kararıyla, mazeret bildirilerek yapılır. Bu kural katılımı artırmak amaçlıdır.
8. Özgür Lig maçlarında önceden belirlenmiş hakemler yoktur. Eğer takımlar isterlerse ortak belirledikleri, eşi/dostu hakem yapabilirler. Hakem olmadığı sürece de kararlar ortaklaşa alınır. Oyuncun böyle dedi kuralı geçerlidir.
9. Maç esnasında plastik ya da metal çivili krampon giymek olası sakatlıkları engellemek adına yasaktır.
10. Oyuncuların, rakip oyuncuları ya da takım arkadaşlarını rahatsız edecek/sakatlayabilecek özellikte takılarla sahaya çıkmaları tavsiye edilmez. Buna aynı zamanda ağır kokulu parfümler ve kremler de dahildir.
11. Oyuncular sahaya kendilerinin veya diğer oyuncuların sağlıklarını tehlikeye atacak düzeyde alkol veya uyuşturucu madde etkisi altında çıkmamalıdır.
12. Sahada olan sahada kalır. Yengi ve yenilgilerin kanıtladığı bir şey yoktur.
13. Özgür Lig her türlü cinsiyet kimliği ve cinsel yönelimden kişileri ligde yer almaları için davet eder. Özgür Lig’de cinsiyetçi, türcü, homo/trans fobik, etnik ayrımcılığa yer veren her türlü söylem ve tavır oyundan ve ligden çıkartılma sebebidir.
14. Puanlama sistemi; kazanana 3, beraberlikte 2, kaybedene 1 puan şeklinde olacaktır.
[ezcol_1half][/ezcol_1half]
[ezcol_1half_end]Özgür Lig, Facebook grubu üzerinden, Maçların Dikmen’deki halı sahada, 5 Nisan’dan başlamak kaydıyla, her pazar, saat 17:00-20:00 arasında yapılmasına karar verdiklerini açıkladı. Takımlar ise şöyle:
FC Bakunin
KaraKızıl
Ankara Ekspresi
100. Yıl Bostan Korkulukları
100. Yıl Garipspor
Gelengiler
Tek Yumruk
Solfasol
Hayalgücü
Atletik Baraka
Sosyologlar
Kaos LB[/ezcol_1half_end]
Turnuva usulünün play-off şeklinde değil lig şeklinde olması gerektiğini ve futbolun amatör ruhunu koruması gerektiğini savunan Özgür Lig, endüstriyelleşen futbola karşı duruşuyla, her takımda kadın, erkek, transseksüel, interseksüel bireylerin katılımını teşvik etmesiyle, tepeden inme değil hep birlikte alınan kararlar esasına dayalı manifestosuyla şimdiden geniş bir kitlenin odağı haline gelmeye başlamış, futbol severlerin dikkatini çekmiş görünüyor.
Yalnız dikkat, “ben oynamayı bilmiyorum” mazaretten kabul edilmiyor! Herkes sahaya!
Moda, pençesini kadının yollarından çekmemekte ısrarcı. En yeni trendlerin, sezondaki popüler renklerin, bu sene en çok kullanılan ayakkabıların, şortların, eteklerin tutsağı olmak; hastalık gibi yayılmış dünyanın dört bir yanına. Sürekli yenilenme, doyumsuzluk ve tutumsuzluk rüzgarlarını eksik etmeyerek kadının başından, hayasızca modern lanetimiz “tüketim çılgınlığı“nın içine sürüklüyor onu. Hammadde doğa tüketimini doruklara taşırken, kadın da kapitalizmle el sıkışmış gibi gözüküyor. Peki niye?
Moda, hakkında nice derin duygulara sahiplik ettiğimiz bir kavram. Nefret ve sevgi bunlardan en yoğunu… Oluşumunu ayrılıkçı bulmalarımız, estetik tutkusu bu kadar da korkutur mu diyenlerimiz olmakla birlikte belli ki modayla kafalarımız karışık. Varlığı ile kolektif bir duruş yaratırken, bireysel sesi kıstığı açıkça görülen modanın incelikleri düşünmeye değer.
Öncelikle tam karşılığının “en çok beğenilme üzerine ortaya çıkan geçici yeni tarzların tümü” olduğunu okuduğumuzda oluşan hayal baloncuklarımızın içini doldurmakla başlayabiliriz. Bende tekabül ettiği ekran; vitrin camları, şuursuzca savrulmalar, indirim yazıları ve kalıplaşmış bir güzellik anlayışından fazlası değil. Sosyo-kültürel olarak da incelesek, psikolojik açıdan da ele alsak böyle bir varoluşun insanın içinde yatan daha güzel olma yahut beğenilme arzusu ile açıklayamayız.
Karl Lagerfeld’in, Chanel defilesini sokaklara taşıyarak, feminist bir yürüşe çevirdiği fotoğraf. Mankenler, Chanel kıyafetlerinin yanı sıra, farklı sloganlar içeren pankartlarla son yıllarda dünya genelinde yeniden yükselişe geçen cinsiyet ayrımcılığına ve kadın-erkek eşitsizliğine dikkat çekmişti (!) Acaba öyle mi? Düşündürücü…
Kitlesi sadece biz kadınlar olmamakla birlikte, istatistiklere baktığımızda (kadın ve modayı) özdeşleştirmekte neden sorun yaşamadığımızı görmüş oluruz. Kadının moda ile öyle bir yürüyüşü var ki sanıyorum akıllara zarar. Bunun temeline indiğimizde de kadının buna yönlendirilmiş olduğunu görmek hiç de zor olmasa gerek. Tarih boyu bolca ötekilenmiş, azıcık da tahrik etmiş kadın için gün gelmiş bir seçim istenmiş ki “ötekileştirilmemeyi” seçmiş belki de.
İşte o zaman, birilerinin zevkleri, görsel eğlenceleri bizi çizmek isterse, ortaya ’’moda’’ çıkar demek yanlış değildir. Bu zevklerle çizilmiş olmayı (en çok bu halde olanlar olsak bile) her ne kadar reddetsek de tercihleri belirleyenin erkekler olması ile bu durumun var olduğunu biliriz.
Aksi halde suçlanıyorlar
Aksi halde bu zevkler ile çizilmeyen kadınlar (feminist falan), Marjorie Jolles ve Shira Tarrant diliyle “demode giyimli, gösterişsiz bir biçimde sütyensiz ve affedilmeyecek şekilde kıllı“ olmakla suçlanıyor. Bu durumda yine ithamcı erkekler analiz etmekte ve sınıflandırmakta olan ustalıklarını müthiş eleştirel bakışlarıyla yansıtıyorlar.
2013 yılında Bangladeş’te Walmart, Mango, Bonmarché ve Benetton gibi firmaların, gün geçtikçe vahşileşen hızlı moda üretimlerinin sebebiyet verdiği kazada bin 129 kişi öldü. Bangladeş’in gelmiş geçmiş en büyük trajedilerinden biridir.
Çizginin ne tarafında olursa olsun hiç kimseye yetemeyen kadın, bu mevzuda da hakkına düşen suçluluğu alıyor.
Bir diğeri ise (bu perspektifte bakmaya programlanmışçasına) ayrı düzlemlerde var olmayı hiçbir zaman başaramamış moda ile doğanın hayli ilginç ilişkisi. Bunca sürekli üretimin harcı tabii ki doğadan çıkıyor. Moda ile paralel duruş gösteren giyim sektörü için, kastettiğimiz “üretim” muhteşem zararlara sebep oluyor. Gündelik değişen trendler, gündelik sömürülen doğa ile eş anlama geliyor. Ne giyeceğini kendi bilmeli olan biz kadınlar için hayli hassas bir durum halini alıyor böylelikle.
Hadi o zaman, mankenlerin altın, mükemmel, harikulade oranlarıyla iç gıdıklayan vücutlarını geçip de dergilerde, modanın kadın için tek çare olduğu dünyaya, ”ya güzel olacaksın ya da yok olacaksınlara” inat, sömürmüyoruz dünyayı diye fısıldayalım vitrinlere.
Dipnot: Bu esnada sürdürülebilir moda bir çare olarak görülebilirse eğerYeşeren Modailginizi çekebilir.
Endüstriyel tarım, baz istasyonları, her milimde şehirleşme, bağışıklıklarını katleden yapay katıklar… Çiçeğini tozlaştıran, besinini sağlayan hayat borçlu olduğu kutsal canlı arıları yok etmek için neden bu kadar gayret eder insan?
Yaşamımızın bağlı olduğu minik böceğin yok oluş yönünde attığı adımlar ne yazık ki hızlanmakta. Doğal alanlarının tahribatı, böcek ilaçları, parazitler, milenyum çağının batmayan güneşi teknoloji akabinde radyasyon gibi etmenler ile yaşam mücadelesi vermek zorunda kalan arıların durumu, insanın bir eseri. Hayvanlar ile güçlü bir ilişkisi olan sokak sanatçısı Louis Masai Michel, bu tehlike altındaki arıların kurtarılmasını dileyen gönlü ve güçlü resim hakimiyeti ile bir duvar projesi başlatmış. Michel arıların bu ürküten durumuna farkındalık yaratmak için “#Save the bees“i yaratmış.
Daha önceki çalışmaları tehlike altındaki hayvanlardan oluşan Michel, Güney Afrika seyahati dönüşünde arılarla ilgili bir şeyler yapması gerekliliği ile karşılaşmış. ”Koloni Çöküşü Sendromunun” vahim sonucu, sevgisi ve iç güdüleriyle birleşince harap haldeki duvarlar canlanıvermiş. Kent duvarları üzerindeki arılara ilgi büyümüş ve çalışmaları Bristol, Devon, Glastonbury, Hırvatistan, New York, Miami ve New Orleans gibi birçok yere yayılmış.
LGBT bireylere yönelik sağlık hizmetlerinin geliştirilmesi için hazırlanan LGBT Health dergisi, en çok okunan makalelerini 27 Mart Cuma gününe kadar ücretsiz erişime açtı.
LGBT Sağlığı Farkındalık Haftası dolayısıyla makalelerini ücretsiz erişime açan dergi, üç ayda bir yayımlanıyor ve bu konuda başarılı makaleleri kapsamında bulunduruyor. Erişime açılan makaleler arasında meme kanseri, tütün kullanımı, HIV, cinsiyet kimliği ve intihar gibi konular dikkat çekiyor.
LGBT Sağlığı Farkındalık Haftası’ndan bahsetmek gerekirse; bu hafta 2003 yılından beri kutlanıyor ve amacı LGBT’lerin sağlığına yönelik farkındalık yaratmak ve sağlık hizmetlerin geliştirilmesini sağlamak.
LGBT Sağlığı Farkındalık Haftası’ndan bahsetmek gerekirse; bu hafta 2003 yılından beri kutlanıyor ve amacı LGBT’lerin sağlığına yönelik farkındalık yaratmak ve sağlık hizmetlerin geliştirilmesini sağlamak. Bu yıl 13’üncüsü düzenlenmekte olan LGBT Sağlığı Farkındalık Haftası, 23-27 Mart tarihleri arasında kutlanıyor. 2015 yılı için seçilen tema ise şu: “Birleşme Zamanı Geldi: Güven, Şeffaflık ve Gerçek“.
Bağlantı adresinden ulaşabileceğiniz makalelerin tamamı, İngilizce dilinde yazılmış makalelerdir.
Bilim ve sanatın birleştiği yerlerde var olmayı seven Amerikan sanatçı Emily Stoneking, örme tekniklerini kullanarak laboratuvarlarda öğrencilere hayvanların anatomisini öğretmek için yapılan parçalama işlemini (diseksiyon) canlandıran sanatsal eserler ortaya çıkartmış.
Sanatçı örgü örmeye 2001 yılında başlamış ve o günden beri de hiç durmadan örmüş.
Şimdilerde ise Vermont Üniversitesi’nde yarı zamanlı olarak Alman Dili ve Tarihi eğitimi görüyor.
Aynı zamanda da bir cam atölyesinde ve yerel sanat ve antropoloji müzesinde yarı zamanlı olarak çalışan sanatçıda anlayacağınız yok yok.
Kendisine ait dükkanında satışa sunduğu eserlerine bir göz atalım bakalım…
Bu tasarımları çok beğendiyseniz, sanatçının eserlerinin satıldığı siteye buradanulaşabilirsiniz.