Günlük hayatımızda pek düşünmeyiz belki; ama birisinin vejetaryen ya da vegan olduğunu öğrendiğimizde veya kendimiz böyle beslenmeye başladığımızda aklımıza bir kurt düşer; “Acaba yeterince protein alabiliyor muyum? Hasta olur muyum?”.
Birkaç ay önce ben de et yememeye başladım mesela, iki üç istisna dışında ağzıma bile sürmedim. İlk günler çok endişelendim, bilimsel makaleleri taradım durdum. Bir de ne bulduysam yedim. Et yemediğim için sanki bir şeyler eksik kalacak korkusuyla avuç avuç kuru yemiş yiyordum. Artık bir baktım ne zaman yemek yeme fırsatım olsa, sanki bir daha olmayacakmışçasına yiyordum. Aylar geçti, şimdi her şey normal. O kadar yememe rağmen bir de kilo verdim üstelik. Geçenlerde de kan değerlerime baktırdım, her şey fazlasıyla normal çıktı.
Et yememeye karar verdiyseniz, beslenmenize çok dikkat etmeniz gerekmektedir. Güzel bir beslenme biçimini takip ettiğinizde ve almanız gereken besinleri tükettiğinizde et yiyen insanlar kadar sağlıklı olabilirsiniz, hatta bağırsak kanseri ve kalp damar hastalıklarından da belli ölçüde korunacağınız, bilimsel çalışmalarda ortaya konulmuştur. Eğer beslenmenize dikkat etmemişseniz, herhangi bir eksikliğin ortaya çıkması çok uzun zaman alabilir. Eğer ki vücudunuzda protein eksikliği varsa, bunu hissedebilirsiniz.
Anksiyete ve depresyon çekiyorsanız mesela, başka etkenlere ek olarak protein eksikliği de buna sebep oluyor olabilir; çünkü serotonin ve dopamin gibi sinir sistemini düzenleyen sinir taşıyıcıların düzenlenmesi proteinlerin yapı taşı olan amino asitlere bağlıdır.
Yaralarınız normalden geç iyileşmeye başladıysa, bunun da sebebi yeterli protein almamanız olabilir; çünkü yaraların kapanmasında proteinlerin çok önemli bir görevi vardır. Kesilen bir yerde kabuk oluşması ve kanın durması da eğer normalden uzun sürüyorsa, pıhtılaşma proteinlerine bağlı bir eksiklik yaşanıyor olabilir.
Saç, tırnak oluşumu ve deri elastikiyetinde çok önemli yeri olan kolajen ve keratin de proteindir. Saçlarınız normalden fazla dökülmeye başladıysa veya tırnaklarınız çok çabuk kırılıyorsa, protein alımınıza biraz daha dikkat etmeniz gerekmektedir.
Başka bir sebep yokken dikkat dağınıklığı çekiyorsanız, belki de protein eksikliğiniz vardır.
Devamlı kas ağrıları ve egzersiz yaptığınız halde bile kaslarınızda gevşeklik hissediyorsanız, ya da sürekli yorgun ve üşengeçseniz, bitkisel protein kaynaklarına biraz daha yüklenmeniz gerekmektedir.
Sindirim sıkıntıları çekiyorsanız, bunun da sebebi yeterince protein almamanız olabilir.
Bunun dışında ara ara doktora gidip kan değerlerinize baktırmayı unutmayın. Eğer kendinize dikkat ederseniz, yeni beslenme şeklinizle de çok sağlıklı bir hayat sürebilirsiniz. Sizlere vegan hayatı seçmiş son derece sağlıklı insanların fotoğraflarıyla veda ediyorum. Kendinize iyi bakın.
Jim Morris 77 yaşında ve vegan diyetini uygulayan vücut geliştiricilerden biri. Kendisi pek de 77’lik gibi durmuyor.Tim Shieff de vegan sporculardan. Kendisi, Fransa’da meşhur olan ve dünyaya da giderek yayılan “Le Parkour” sporunu icra ediyor. Kolay bir spor değil, yetersiz protein ile yapılabilecek bir şey hiç değil.Alanis Morisette’i müziği ile bilirdik. Peki kendisinin de bir vegan olduğunu biliyor muydunuz?
Kadın doğduğunda bitkilerin çoğaldığı, tabiatın can bulduğu eski inanışlardandır. Uzak bir coğrafyadan gelen genç gelenek ise, bu inanışın yeryüzünde tekrar vücut buluşu adeta. Sürdürülebilir ve eşitlikçi yapısı ile ekofeminist gelenek de ne olurmuş? Büyük dünya kapımızı Hindistan’a açtık, burada her doğan kadın çocuk için 111 tane ağaçdikiliyor.
Toplumsal yapısı her ne kadar çaktırmasa da Hindistan’da kadınlar son derece değerli, kutsal ve önemlidir. Rajasthan’ın Piplantri Köyü’ndeki kadın cinsiyetli bebekler dünyaya gözlerini açtıklarında son derece ekolojik, bir o kadar da cinsiyet eşitliği mücadelesi veren bir gelenek ile kucaklaşır. Bu renkli gelenek senelerdir bölgenin ve dünyanın yararına bir seyir sürüyor.
Ekofeminist fidelerin ağaca, ağaçların da ormana dönüştüğü köyün mutlu ve huzurlu bir yaşayışı var. Suç veya şiddet oranının gözle görülmeyecek zerrelerde olması ince kültürel kararlarının, gezegeni okşayan hal almasına şaşırtmıyor insanı. Sürdürücüsü bir pozitif topluluk olan bu hareketle şu ana kadar çeyrek milyon ağaç dikilmiş.
Kızlar yasal reşit yaşlarına ulaşmadan evlendirilemez
Gelenek, sadece kadınlar için ağaç dikmekle yetinmiyor. Ebeveynler her doğan kadın bebeğin gelecekte devamlı bir eğitim alacağını gösteren bir beyanname imzalamak zorunda. Bu beyannameye göre, kızlar yasal reşit yaşlarına ulaşmadan evlendirilemez. Evet dünyanın bir yerlerinde “özgürlük sayan, hak gözeten ve cinsiyetçi ayrımlara düşmeyen gelene“ diye bir şey var.
Köy sakinleri doğan kadının yaşamını, koşullara ve şans faktörüne bırakmıyor, kendi aralarında topladıkları 21 bin Rupi’yi de (Hindistan para birimi) çocuk için sabit bir mevduata dönüştürüyor. 10 bin Rupi de (418 Türk Lirasına denk) ailesi tarafından eklenip, toplam 31 bin rupi gibi bir meblağ 20 yıl boyunca kadının alabileceği bir şekilde toplanıyor.
Köy, yaşam dolu kadının yaşam saklayan kadın çocuğuna; yaşatan ormanlar vermekten çok bir umut veriyor. Her kadın çocuk için dikilen 111 ağacın bakımı da ebeveynlerin sorumluluğunda oluyor. Ayrıca, ağaçların yanında diktikleri Aloe vera onlar için daha sonra bir ekonomik gelir getirebiliyor. Köylülerin çoğu bu iş ile geçimini sürdürmekte.
Yükselen bir insan popülasyonun asla gezegene mal olmaması fikri ile köy kadınları ile toprak kavuşuyor, ekofeminist gelenek o ya yer gök boyanıyor.
Köylüler burada 7-8 yıldır herhangi bir husumetin yaşanmadığını söylüyor. Huzur dolu, yeşil dolu, kadın dolu bu köye, genç ekofeminist geleneklerine hayranlıkla bakmaktan alıkoyamıyor insan kendini. Doğa kurtaran mis insanların hikâyesi ise herkese anlatılası. Yine bir dişil esinti ile donatılmış doğa, heyecan ile bekliyor sanki kadınları. Tabiata dokunabilen, kadını görememe hastalığından mahrum kalabilen Piplantri Köyü olamayı dilemez miyiz buralara da!
Polonya’yı anlamaya ve anlatmaya başlamadan önce, herkesin, konusu her açıldığında kendi kendine sorduğu ve belki de cevap alamadığı bir şeyden bahsedelim. Kendileri Leh, dilleri Lehçe, ülkeleri Polonya…
Osmanlı Devleti Polonya’ya Lehistan demiş. Bu, Slav ortak kültüründe kabul görmüş Lech, Czech ve Rus efsanesine dayanıyor. Üç kardeş olan Lech, Czech ve Rus, yaşadıkları birçok maceradan sonra, Polonya, Çek Cumhuriyeti ve Rusya’yı kurmuşlar. Osmanlı’da, ülkeyi kim kurarsa ülkenin adı odur gibi resmi olmayan bir anlayış sonucunda, bu ülkeye Lehistan adını vermişler.
18. yüzyılın sonunda, Polonya, 123 sene sürecek işgal ile birlikte Avrupa haritasından silindi. Bağımsızlığını ancak, 1918 yılında, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra geri alabildi. 20. yüzyılların başları, Türkiye’de batılılaşma ve Fransızca etkisi altında yaşandığından, 123 sene bu adı duyulmamış ve yeni kurulmuş ama aslında hala aynı olan ülkeye, bu defa Fransızca “Pologne” kelimesini alıp “Polonya” adını vermişiz. Her ne kadar, İstanbul’daki küçük Polonya köyüne Polonezköy desek de Polonyalılara Leh, dillerine de Lehçe demeye devam etmişiz.
Polonyalı astronom Nikolas Kopernik’in Varşova’daki anıtı.
Polonyalı bir düşünür şöyle demiş: “Başkalarını bilemeyiz ama, biz Polonyalılar bir geleneğe sahip olmalıyız. Bir geleneğimiz olmalı bizim. Eğer onun yokluğundan bahsediyorsanız, bir şekilde onu var etmeliyiz.”
Polonyalılar geleneğin, bir geleneğe sahip olmanın önemini, Avrupa halkları arasında herhalde en iyi bilenlerdendir. Polonyalılar, geleneklerine yaşadıkları topraklarda kendilerine mahsus acıyla yoğrulmuş tarihlerinden kaçabildikleri bir liman, nefer alabilecekleri bir bahçe, sığınabilecekleri bir kucak gibi bakarlar. Onlar, yüzyıllarca türlü sıkıntılarla baş etmek zorunda kalmış bu kuzey toprağının hüzünlü insanları, bütün yaşananlarını göğüsleyebilme imkanını geleneklerinden kopmamakta, toplumsal hafızalarını hep canlı tutmakta bulmuştur.
“Gelenek sana kim olduğunu öğreten bilgidir. Başka bir kültürü ve o kültürün neden başka bir kültür olduğunu biz ancak kendi kültürümüzü tanırsak anlayabiliriz.“ – Maria Pomianowska
Polonya’da ‘Wigilia’ ismi ile kutlanılan Noel Arifesi’nden bir görüntü.
Polonyalılar genel olarak hüzünlü insanlardır. Polonya insanının üzerine sinmiş genel bir hüzün duygusu vardır. Hafızalarında kendilerine ait sır gibi sakladıkları hikâyelerinin sonları hep hüzünle biter. Suskun insanlardır. Duygu, naif ve biraz da kırılganlardır.
“Polonya halk türküleri çok acıklıdır. Neşeli, mutlu eserlere pek rastlanmaz. Sanırım bu tarihle alakalı bir şey. Tarihin birçok döneminde erkekler yuvalarını terk edip düşmana karşı savaşmak zorunda kalmışlardı. Birçok genç savaşta canını kaybetmişti. Ülkemiz pek çok dönem düşman işgali altında kalmıştı. Almanların, Rusların, Avusturyalıların işgali altında. Trajik aşklar, hamile kaldıktan sonra erkeğini kaybeden kızlar, öksüzler, yetimler ve acının birçok türü daha…” – Maria Pomianowska
Polonya tarihi için bir işgaller tarihi denilebilir. Bu ülkede işgaller yüzyıllarca birbiri ardına gelmiş, tarihin bir yerinde kırılmış talihleri hiç düzelmemiş.
Polonyalılar 1700’lü yılların ikinci yarısına kadar o zamanki adı Lehistan olan büyük bir ülkeye sahiplerdi. Bu kudretli devlet o zamanların güçlü Avrupa imparatorlukları tarafından işgal edilmiş, Polonya toprakları bu krallılar arasında paylaşılmıştı. Polonyalılar Avrupa’da devletleri elinden alınan modern zamanlara karşı başsız bırakılarak kurban edilen ilk millet olmuşlardı. Polonya 1795 yılına gelindiğinde Almanya, Rusya ve Prusya tarafından işgal edilmiş ve ancak Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra –123 yıl sonra– 1918 yılında yeniden kurulabilmiştir.
Ancak, Birinci Dünya Savaşının ardından tam da yeni bir devlete kavuşmuşken bu sefer de 1939’da başlayan İkinci Dünya Savaşı ile yeni bir işgale uğradılar. Altı yıl süren bu savaşta da Avrupa’nın modern devletleri bir kez daha ama bu sefer daha da şiddetle bir paylaşım kavgasına girdiler ve yine ilk Polonya topraklarını işgal ettiler. Milyonlarca insanın öldüğü savaşta en ağır kaybı veren millet yine Polonyalılar olmuştu.
İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanya’nın esir aldığı Polonyalı savaş esirleri (Eylül, 1939)
Bazı şehir meydanlarında sürgünlerin simgesi olmuş temsili trenler yapılmış. Tren Polonyalıların toplumsal hafızasında savaşlarda alıp götürülen, çalınan hayatlarının simgesi olmuş adeta. Polonyalıların hüznünün, kırılgan oluşlarının nedenini art arda gelmiş işgaller dizisine bağlamak yanlış olmaz.
Polonya doğal sınırları olmayan bir ülke. Ülke sınırları ne dağlarla ne de nehirlerle çevirilidir. Bu durum Polonya’yı Avrupa’daki her siyasi karışıklıkta müdahaleye açık kılmıştır. Polonyalılar tarih boyunca kendilerini savaşçı Almanlar ve Ruslardan her zaman koruyamamışlar, Polen kimliklerini dinleriyle milliyetlerini muhafaza ederek koruyabilmişler. Bugün din, Avrupa’da terk edilmiş bir şeyken, Polonya’da hayatın her alanında varlık göstermektedir.
Polonyalılar Avrupa’da “Doğulu mu, Batılı mı?” tartışmasında tam ortada yer almaktadırlar. Biraz doğuludurlar, biraz da batılı. Doğulu olarak nitelendirilmekten pek hoşlanmaz Polonyalılar. Doğu onlara baskıyı ve Komünizm’i çağrıştırıyormuş.
Polonya, Hristiyanlığı 966 yılında kabul etmiştir. (Resim: Jan Matejko)
Polonyalılar, büyük acılar çekmiş bir millettir. Tarihleri acıyla yoğrulmuştur. İşgaller altında bir sır tutar gibi susmuşlar yıllarca ama kendi kimliklerini hiç unutmamışlar. Milli marşlarının adı, hüzünlü ama bir o kadar da kendi tarihlerine başkaldıran, “Polonya daha ölmedi.”
Polonyalılar, bir millet olabilmenin bedelini ağır ödediler. Yüzyıllar boyu süregelen işgaller dizisi ve İkinci Dünya Savaşı sonunda başlayan komünizm baskısıyla yaşamak zorunda kalmış olan Polonya, bugün 25 yıldır bağımsız ve tarihinin en parlak dönemini yaşıyor. Öyle ki, Polonyalılar bugün Avrupa Birliği’nin en büyük altıncı ekonomisine ve en iyi dördüncü eğitim sistemine sahip bir ülkenin vatandaşları.
Daha önceki haberimizde otizme sebep olduğu bilim insanlarınca ortaya çıkarılan Monsanto’nun Roundup tarım ilacından ve Monsanto’nun “Tarım ilacımız zararlı değildir” şeklinde karşı çıkışından bahsetmiştik. Monsanto’yu savunan Dr. Patrick Moore kendisiyle yapılan söyleşide “Bir bardak Roundup içseniz bile size zarar vermez” iddiasında bulununca bakalım neler olmuş.
Roundup çok etkili bir tarım ilacıdır; ama aynı zamanda içeriğinde bulunan glifosat, zararları çok tartışılan ve kanserojen olduğu da bilimsel açıdan desteklenen bir bileşiktir. Ne hikmetse Monsanto bunu kabul edip uyguladığı tarım ilacını değiştirme yoluna gireceğine, hala ilacın insan sağlığına zararsızlığını savunmaktadır.
Monsanto ile resmi bir bağı olmadığı bilinen bilim insanı Patrick Moore, Fransız Kanalı Canal+‘da katıldığı bir televizyon söyleşisinde Monsanto’yu savunmak amacıyla, insanların defalarca Roundup’la intihar ettiklerini; ama ölemediklerini, Roundup’un içildiği takdirde bile insan sağlığına bir zarar vermeyeceğini savundu. Bunun üzerine sunucu kendisinden bir bardak Roundup içerek iddiasını kanıtlamasını istediğinde, Moore; “Hayır ben aptal değilim” diyerek programı terk etti.
Patrick Moore: “Bir litre glifosat içebilirsiniz ve bu size zarar vermez.”
Şimdi burada aptal biz mi oluyoruz anlayamadım tam. Bir bilim insanı olarak televizyona çıkılıyor ve Monsanto’yu savunmak adına tarım ilacının içilebilecek kadar zararsız olduğu iddiası ortaya atılıyor. Moore’un ne sebeple Monsanto’yu bu kadar bağrına bastığını kesin bir şekilde söyleyecek bilgiye şu an sahip değilim; fakat belki “duygusal” bir takım sebepleri vardır. Anlarsınız ya. Önemli olan bu değil. Sunucu kendisinden böyle bir kanıt istemeseydi, Moore’un sözleri bir bilim insanı olduğu için ciddiye alınabilirdi ve eminim denemek için tarım ilacını içenler bile olurdu. Kendisini buradan kınıyoruz. Bilim insanısın Moore, biz seni ciddiye almayalım da kimi alalım, sen de böyle yaparsan…
Konuşmanın metni ise şöyle, Moore’un sadece iddia ettiği; fakat iddiasını kanıtlamak için hiçbir kanıt öne sürmediği konuşmayı okuyalım;
Patrick Moore: Bir litre glifosat içebilirsiniz ve bu size zarar vermez.
Canal+: İçmek isterseniz, bizde biraz var.
PM: Tabii memnun olurdum; ama pek de değil, yine de içsem zarar görmeyeceğimi biliyorum.
Canal+: Öyle diyorsanız, elimizde şu an biraz var.
PM: Hayır, hayır. Ben aptal değilim. İnsanlar Roundup’la sık sık intihar ediyorlar; ama ölmüyorlar.
Canal+: Hayır, hayır. Hadi gerçekleri konuşalım.
PM: İnsanlara zararlı değil. Hayır, değil.
Canal+: O halde bir bardak glifosat içmeye hazır mısınız?
Doğa ve insan dostu gıda tüketmek isteyen, gıdasının tüm üretim aşamalarını öğrenmek isteyen tüketiciler, bahçesinde veya arazisinde organik gıda yetiştirmek ve doğayla dost üretim yapmak isteyen meraklılar, organik üretim/satış/pazarlama yapmak isteyen girişimcileri için, Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği tarafından“Organik Tarıma Giriş”eğitimi verilecek.
Baharın gelişiyle uyanan doğadan ilhamla başlayacak olan bu eğitim, 4-5 Nisan tarihlerinde İstanbul’da gerçekleşecek.
Eğitime ek olarak, Buğday’ın bereketli kesesinden katılımcılara hediye edilecekler ise şöyle;
♦ Katılımcılara viyöl, organik kompost ve atalık tohum dağıtılarak tohumdan fide yetiştirme çalışması yapılacak. ♦ Türeticinin El Rehberi, Atalık Tohumlar için Yetiştirici Rehberi, Doğa Dostu Turist ve Gönüllü Olma Rehberi kitapları, organik kumaştan bez çanta içerisinde ücretsiz verilecek. ♦ Buğday Derneği’nden eğitim katılım belgesi verilecek.
Peki, bu eğitim neler içeriyor?
Organik Tarım Nedir?
* Organik tarım ilkeleri * Organik tarım ile konvansiyonel tarım arasındaki farklar * Organik tarımın ortaya çıkışı * Sayılarla organik tarım * Organik tarımın standartları * Tarım ilaçlarının zararları ve vücudumuza etkileri
Organik Tarım Uygulamaları
* Bitki koruma * Toprak işleme metodu * Tohum ekimi, tohumdan fide yetiştirme,fide ekimi * Atalık, Hibrid ve GDO’lu tohumlar * Atalık tohum nereden bulunur? Nasıl çoğaltılır? * Kompost hazırlama * Zararlılarla, yabani otlarla ve mantarla organik mücadele * Entegre mücadele * Arazi seçimi, organik tarımın yapılabileceği araziler * Örnek münavebe (rotasyon/ekim nöbeti) planları * Arazilerde iyi uygulama örnekleri
Türkiye Yönetmeliklerine Göre Organik Tarım Sertifikasyonu
* Sertifikasyon süreci * Sertifikasyon firmaları * Kriterler * Müteşebbis ve ürün sertifikaları * Organik tarımda devlet destekleri * Organik tarım yönetmelikleri * Et besiciliği * * Tavukçuluk * * İşleme ve paketleme * Kozmetik ve temizlik ürünleri * Tekstil * Seracılık * İzlenebilirlik
Türkiye’de Organik Tarım Pazarı ve Pazarlama Yöntemleri
* % 100 Ekolojik Pazarlar * Perakende * Zincirler * İnternet * Kutu servisleri * Katılımcı onay sistemleri ve topluluk destekli tarım
Organik Tüketicisi Olmak
* Satın aldığımız ürünlerin organik olduğundan emin olabilir miyiz? * Organik ürün etiketleri * Organik ürün alırken neye dikkat etmeliyiz?
Eğitimle ilgili detaylar, kayıt ve iletişim için buradan buyurun.
[vc_accordion][vc_accordion_tab title=”
Editör Notu:Et besiciliği ve tavukçuluk gibi sektörleri desteklemediğimizi, bu sektörlerin hayvan haklarını açıkça ihlal ettiği düşüncemizi belirtmek isteriz. Fakat eksik bilgi vermemek adına bu bilgileri de sizinle paylaşmak mecburiyetindeyiz.
Çöp problemimiz var! Dünya birçok şeyi çöpe atıyor. 2013 yılında günde yaklaşık 3,5 milyon ton katı atık atıldığı ölçüldü. 2025 yılında bu sayının 6 milyon ton olacağı tahmin ediliyor. Dünya Bankası, 1,5 yıl önce bir rapor yayınladı 2100 yılı civarında günlük 11 milyon ton çöp atığı gezegenin en üst sınırına çıkabilir.
Dünya Bankası’na göre yüksek gelirli ülkeler genellikle daha fazla atık üretiyor. Fakat Hindistan ve Çin‘in bir kısmı, diğer düşük gelirli milletler ile karşılaştırıldığında orantısız bir şekilde yüksek oranda çöp üretimine sahip. Mumbai sakinleri, günde bir kilodan fazla malzeme çöpe atıyor. (Amerika ile karşılaştırıldığında günde 4,3 kilodan fazla) Şehrin yakınındaki Deonar çöplüğü, dünyadaki en büyük çöp havuzu.
2011 ile 2012 yılları arasında, ülkenin bütün çöpünün yüzde altısından fazlasına tekabül ediyordu. Her gün, 500’den fazla kamyon, atığını dökmek için çöp dağında sıraya giriyor.
Mumbai’deki Deonar depolama sahasında çocuklar oynuyor. Mumbai, kendi atık alanını tüketiyor ve Deonar, Asya’nın en eski ve geniş çöplüğü artık sınır noktasına geldi.
Dale Vince, Britanya’nın en büyük yeşil enerji üreticisi Ecotricity‘nin CEO’su ama bildiğimiz multimilyoner şirket sahiplerine hiç benzemiyor.
15 yaşındayken okulu terk eden Vince, bir hippie topluluğuna katıldı ve bir itfaiye aracı içinde yaşamaya başladı. Çevre aktivistliği boyunca tekerlekler üzerinde eve geri dönüş macerası için elektrik üreten derme çatma türbinleri, şimdilerde 155 bin müşterisi olan devasa yeşil enerji imparatorluğunadönüştürmeyi başarabildi.
Vince, aynı zamanda hukuki atışmalarıyla da ünlü. Yakın zamanda, Elon Musk’un Tesla’sını, Ecotricity’nin fikirlerini çalma iddiasıyla dava etti. Aynı zamanda eski eşi Kathleen Wyatt, 1992’de yani Vince’in Ecotricity’yi kurmasından dört yıl önce boşanmalarına rağmen, Vince’ten milyon Pound’lar tutacak çocuk nafakası talep etmeye çalışıyor.
İşte Vince’in sıra dışı biyografisi:
* Vince’in çocukluğu hakkında bilinenler pek fazla değil ama küçük yaştan itibaren Yarmouth’un resmiyetten uzak sahil çevresinden büyülenmiş olmalı. 15’inde iken, hippilerin Peace Convoy diye adlandırdıkları barış gezilerine katılmak için okulu terk etti.
* 1981’de Vince, Kathleen Wyatt ile tanıştı ve evlendi. Vince 19 yaşında, Wyatt 21 yaşındaydı ve önceki ilişkisinden bir çocuğu vardı. * Yeni Çağ Gezginleri olarak, ikisi de beş kuruşsuz ve büyük oranda devletin imkanlarıyla hayatlarını geçindiler. * 1983 yılında bir oğulları oldu: Dane! * Sonrasında yıllarca ayrı yaşadılar, çiftin çocuğunu yetiştiren de Wyatt oldu. Vince, bu sırada, yeni partneriyle 30 yaşındaki bir itfaiye aracını İspanya’ya doğru sürüyordu.
* 1992’de Wyatt ve Vince boşandı. Söylentilere göre Vince, itfaiye aracını eski bir ambulansla takas etti. Yeni aracını ise daha sonra kendisine gelecek şirketi için ilham verecek, geri dönüşümden ürettiği el yapımı rüzgar türbinleriyle aracına güç kaynağı yaptı. * 1994’te Glastonbury festivalinde yaptığı deneyde, cep telefonu bataryalarını, direğe sabitlediği rüzgar gülleriyle şarj etmeyi başardı. * Daha sonra bankadan aldığı açıklanmayan miktarda kredinin yardımı ile 1996 yılında rüzgar türbinleri işletmesi Ecotricity’i kurdu. * İlk olarak, Nympsfield’daki (Costwolds’ta) bir tepeye rüzgar türbinleri kurdu. Sadece enerji üretmekle kalmadı, aynı zamanda önemli miktarda gelir de üretti. * 2015 yılı itibariyle, Ecotricity 155 bin müşteriye sahip; neredeyse bir yıl önceki sayının iki katı kadar. * Vince’in an itibariyle değeri 107 milyon Pound. Ecotricity’nin değeri ise 57 milyon Pound. Oğlu Dane ise, şu anda şirkette çalışıyor. * Vince, parasını aynı zamanda siyasi partileri desteklemek için kullanıyor. Bu yılın şubat ayında, İşçi Partisi’ne 250 bin Pound vereceğini çünkü Tory hükümetinin ikinci döneminden kalan varoluşsal bir tehdit olduğunu söyledi.
* Ama aynı zamanda Birleşik Krallık’ın tek yeşil parti milletvekili Caroline Lucas’ın, yeniden seçilmesi için arkasında duruyor. * Bu süre zarfında Vince, sıkı bir şekilde vegan diyetini uygulamaya devam ediyor. * 2004 yılında, çevreye yaptığı hizmetlerden dolayı Kraliçe tarafından ünvan aldı. * 2010 yılında, İngiltere Konferans Premier Liginde yer alan Forest Green Rovers Kulübünün hissesine ortak oldu. Üç ay sonra da kulübün başkanı oldu. * Vince aynı zamanda kırmızı eti yasakladı ve sahanın zeminine organik futbol çimi yerleştirdi. Kulüp, solar enerjiyle çalışan çim biçme makinesi kullanıyor ve kimyasalların kullanımından kaçınıyor. * Vince’in başı dertlerden de pek eksik olmuyor: Ecotricity ve Tesla şirketleri arasında süren dava, Vince’in eski eşi Wyatt’la olan davası…
Belki onların dilinden konuşamıyoruz veya onlar bizim dilimizden konuşamıyor ama hepimiz öyle ya da böyle hayvanlarla bir şekilde iletişim kurmaya çalışıyoruz. Köpeklerle insanların arasındaysa ayrıca kuvvetli bir bağ olduğu açık. Köpeğiniz, yememesi gereken bir yiyeceği siz yokken yediğinde ve siz ona kızdığınızda suçluluk duyduğunu gösteren bir takım şeyler yapıyor; peki bir kitabı sesli okuduğunuzda kelimeleri anlıyor mu? Hı, ne dersiniz?
Sussex Üniversitesi’nde yürütülen bir araştırma, köpeklerin insan konuşmalarının her bir kelimesini anlayamazken o kelimelerin ardında yatan duyguyu ve ifadeyi eksiksiz bir şekilde kavramada usta olduklarını öne sürüyor. Bu, bir bakıma yurt dışına çıktığımızda gittiğimiz yerin dilini bilmemek gibi; yine de yeterince duyguyla anlatmak istediğimiz şeyi ifade edebiliyoruz. (Ve şanslıysak kadınlar tuvaletinin yerini bulabiliyoruz!)
Araştırma şu şekildeydi:
-Her türden, yaştan ve boyuttan 250 köpek laboratuvara getirildi. -Köpekler, kafalarına takılan hoparlörlerle bir odaya yerleştirildiler. -Hoparlörlerden bir takım ses klipleri oynatıldı:
İlk klip, sahiplerinin (yoldaşlarının) “Hadi bakalım!” dediği bir ses kaydı, ama elektronik ortamda duygunun kaldırıldığı ve sesin değiştirildiği haliyle. Yani cümleyi “kimin” söylediği ya da komutun “nasıl” verildiği anlaşılamıyor.
İkinci klip, sahiplerinin (yoldaşlarının) aynı şeyi söylediği ama bu sefer de kelimelerin değiştirildiği hali. Yani “ne” söylendiği anlaşılamıyor ama duyguya dikkat edebiliyorlar.
Sonuncu ise sesin normal hali.
Bilim insanlarının tespitine göre, köpekler bir şeyi duyduklarında sol kulaklarıyla duyuyorlarsa bu ses beynin sağ lobunda işlenir. Köpek kafasını sola çevirdiğinde bilgi beynin sağ kısmında, sağa çevirdiğindeyse sol kısmında işlenir. Kafalarındaki hoparlörlerin hem sağ hem sol tarafından eşit ve standart bir şekilde verilen seslerin sonucunda, köpeklerin birinci klibi (duydukları, yalnızca değiştiren kelimeler) dinlediğinde sağa, ikinci klibi duyduklarında sola (duydukları, duygu ve değiştirilen kelimeler) doğru, üçüncü ses oynatıldığında ise köpeklerin her iki tarafa da baktıkları gözlemlendi. Peki tüm bunların konuyla ilişkisi ne? Şöyle ki… Köpekler dili beyinlerinin sol lobunda işlerler, sağ lobta ise duygusal anlamı idrak ederler.
Ve…
Bil bakalım…
Başka kim aynı lob görevlerine sahip…
BİZ!
Evet, bu doğru, köpekler ve insanlar aynı basit beyin özelliklerine sahip.
Köpeklerin, dilleri ne boyutlarda anladığı henüz tam olarak belli değil. Ama, “Sözel ve duygusal zekânın ikisine de yatkın olduklarından ikisini de anlamaya meyilli olduklarını söyleyebiliriz en azından” diyor araştırmada görevli Ratcliffe. Takım, araştırmalarını spesifik köpeklerin sözel algıları üzerine derinleştirmeyi düşünüyor ve çalışmalarına devam etmeyi planlıyor.
Ankara’daki homofobi ve transfobi karşıtı hayvan özgürlüğü savunucuları toplaşıyor! ”En güzel pazar”a bir gün kaldı.
Kaos GL‘nin organize ettiği buluşma 29 Mart Pazar günü saat 14:00’da, Kaos Kültür Merkezi’nde gerçekleşecek. Homofobi ve transfobi karşıtı vegan ve vejetaryenlerin tanışıp, yürüttükleri çalışmaları paylaşacakları, ortak kararlar alıp birlikte yeryüzünü değiştirecekleri buluşmada çeşitli atölyeler yapılacak.
Bilgi alışverişinin kucaklar dolusu olacağı, hep beraber eğlenmenin tadından yenmeyeceği, hep birlikte eyleme geçebilme imkanlarının yaratılabileceği pazar günü bir arada orada olmalı! Hayvan özgürlüğü ve ekoloji rüzgarlarının eseceği buluşma, farklı sıfatları kullanan bireyler arasındaki etkileşimin kuvvetlenmesi için bir fırsat olacak.
İnanmak çok acayip olmakla beraber, biraz da şans işidir. Bazen neyin gerçek ve doğru olduğunu öğrenmeye gereken zamana sahip olamayabilirsiniz. Ezberci olabilirsiniz veya gezgin, belki bir zeka küpü veya bir zihinsel engelli. Ancak hepimiz bir şeylere inanmakla meşgulüz. Meşgale edinmeye “müsaitiz” ama biraz tembeliz. Hayatı boş yaşamaktansa bugün ölmeyi yeğleyen bir politika mücadele etmek. Çok yönlü, biraz zor ama asla rutin değil; dinamik ve özgür!
Bir dinin mensubuysanız, dininizin söylediklerine inanırsınız. Bir yakarma söz konusu bunun içinde. Koşulsuz beklemeyi gerektirir tek tanrılı dinler. Kurcalamadan itaat yerine okuyup sindirmek gerekir.
Bir insana inanırsınız; bir devlet insanı, bir devrimci, bir arkadaş veya sevgiliye mesela. Hayal kırıklığı bunun kuvvetle muhtemel bir sonucudur. Birine inanmakta kararlıysanız adanmamanız gerekir. Yoksa çamurun üstüne dikilmiş bina gibi çökersiniz kat kat. Bu koltuk sevdasından, para aşkından veya başka herhangi bir sebepten olabilir. Birlikte yaşamak inanmayı güvenmeyi gerektirir.
Bir putperest olabilirsiniz. Ellerinizle baştan yapabildiğiniz ve keyfiniz kaçtığında kırıp parçalayacağınız bir puta inanıyor olabilirsiniz.
1989 yılında Tiananmen Meydanı’nda tanklara karşı o meşhur pozu vermiş duran adam. Tarihin pek çok “duran adamlarından biri”.
Doğaya inanabilirsiniz. Doğalın faydasına, doğanın gücüne, tabiatın kanunlarına. Ama doğaya inanıyorsunuz diye de her otu yemezsiniz, yerseniz zehirlenebilirsiniz. Sel doğanın bir kanunu diye kendinizi selin suyuna bırakmazsınız değil mi?
İnanç umuttur, her şeyden önce bir soluktur. Evet her anlamında soluk. İnanmak nefes almaktır mesela; ya da bir rengin artık parlamayan umutsuz eskimişliği olarak aynı zamanda.
Umut ettiklerinizin gerçek olması sadakatinizin alevini coşturur. Ayrıca inanç soyağacı çok geniştir. Melezdir. Renkli ve çok karakterlidir. Akrabadır ama benzemez biri diğerine. Tanımak için bakmak, görmek, anlamak gerekir. Bakarken hep doğruyu görmeyiz, yanlış giden bir şeyler, aksi yaşanmışlıklar söz konusu olabilir.
Eğer içinize bir kuşku düştüyse artık önünüze koyulanları gözü kapalı yemek çok da mümkün değildir. Durumlar değişir kuşkuyla, hayat oldukça zorlaşır.
Dünya’yı bir öküzün boynuzları arasında duran düz bir tepsiye benzetiyorlarmış mesela. Öküz sinirlendirilince sallayıverirmiş kafasını. Al sana deprem açıklaması. Dünya’nın yuvarlak olduğunu söylemiş sonra birileri; Pisagor, Heraklides, Galilei, Ferdinand Magellan… İlk keşfedenin kimliği biraz muamma. Sonuçta bir inancı yıkıp yerine yenisini koymuş birileri. Bu bir mücadele.
Giardano Bruno da direnenlerden. Doğru bildiğinden bir kez dönmedi. Açtı gökyüzü battaniyesini arkasına baktı. Kimsenin göremediğini gördü. Gördüklerini anlattı. Yaktılar Bruno’yu; fakat hiç geri adım atmadı düşüncelerinden.
Şimdi birileri çıkıp yerçekiminin bir yalan olduğunu söylese çok şaşırırız. İddiasını kanıtladığında da bocalarız fazlaca. Neye inanacağını bilmek, kestirmek, koşulsuz inanmak, kanıtlı inanmak, kaynak güvenilirliği ve içerik analizi yapmak çok zor. Fikrimce; bu çelişkiye düşmek ise paha biçilemez. Çünkü dünya bir alacalı çelişkiler yumağı. Onu düz mantık anlamaya çalışıp öğretilen her yalana inanmak boşa geçmiş bir hayatın portresi olur. Çelişkiyi görüp ona dahil olmaksa; ilahi veya bilimsel, maddi veya manevi gerçekten döngünün içinde olmak demek. Ya dışındasındır çemberin, ya da içinde. Olmak ya da olmamak meselesi işte. Dışındaysan çemberin, soldaki sıfır gibi yer kaplarsın, anlamsızsın. İçindeysen mutlaka bir etkin olacaktır hayatın akışına. İşgal ettiğin yerin hakkını verebilmek ne büyük övünç kaynağı mesela.
Öğrenme dürtüsünü kamçılayan bu süreç merak etmeye ve araştırmaya sevk eder. Tarih hakkında bir şeyler öğrendikçe, karşı tarihle tanışırsınız. Onu öğrenince bir başka şey çıkar karşınıza, yanılırsınız ama merak ateşi yandıkça yıkılmazsınız. Bilgi o kadar sonsuz ki, öğrendikçe parça parça azalırsınız. Bir kitap okuyup ona sarılmak, akıllı olduğunu düşündüğünüz birinin iki cümlesini ezberleyip kendi fikriniz gibi ısıtıp ısıtıp başkalarına sunmak, bir filme inanıp başka bir olasılığın varlığını inkar etmek, bilmiyorsa biliyor gibi gözükmek için uydurmak her cahilin yaptığı basit eylemlerdir. Neden birinin nevrotik fikirleri senin anlık hayal dünyana hitap etti diye hayatını şuursuz bir şeyler yönlendirsin ki?
“Bildiğim bir şey varsa, o da hiçbir şey bilmediğimdir” diyen Sokrates’e burdan, sevgilerimi, dualarımı ve minnetimi yolluyorum. Bilgeliğine ışık tuttu. Ama, “Hiçbir şey bilmiyorum ben zaten her şeyi nasıl öğreneyim” diyerek boş boş oturmak da değil mevzu, çok derin. Hiçbir şey bilmediğini ancak evrendeki sonsuz bilginin farkına varınca anlayabilirsin. Sonsuz bilginin farkına varmak için de merak etmekten vazgeçmemek gerekir.
Her inançta, her yaşam felsefesinde ve her meraklandıran mevzuda tek bir nokta var ki, hepsinin de ortak özelliği!
Mücadele etmek!
Rachel Corrie de zulme karşı duranlardan. Gazze’de İsrail buldozerine karşı durdu; ama ne duruş. Öyle güzel durdu ki Corrie. Yaşamıyla ödedi belki; fakat pek çok kişiyi uyandırdı.
Insanın sürekli mücadele etmesi gerekiyor. İnandığı Allah için, yaşadığı doğa için, yaşamak için, öğrenmek için, hatta birine güvenmek için bile mücadele etmeliyiz. Mücadele, insanı hayata bağlayabilecek yegâne eylemdir kanımca.
Haksızlıkla mücadele edin mesela, hiçbir öğreti haksızlığı öğütlemez. Siyasi olarak, etik olarak ve bir sosyal sorumluluk alarak mücadele edin!
Mücadele hayata bağlar. Mücadele hayat bağışlar. İnsanı yaşatır, hayvanı yaşatır, yeşili yaşatır. Mücadele zorbalığı sonlandırır, zalimi uzaklaştırır, kişiliği korur. Disiplinli olur direnenler. Taviz, ödün vermezler karakterlerinden.
Belki soğuk algınlığına engel olmaz; ama mücadele insan kalmayı sağlar. Hepimiz insan doğuyoruz ancak çok zor insan kalmak. Hiç mücadele etmeden insanlıktan çıkmak ise en kolayı. Hepimiz iyiyiz aslında, ama lekeleniyoruz gün geçtikçe. Kimi güneş lekesi, kimi insanlıktan çıkartan yolun çamurlu lekesi.
İnsansı canavarlık bu işin fıtratında var.
Vietnam Savaşı protesto ediliyordu Washington’da. Askerler Jan Rose Kasmir öncülüğünde diğer eylemcileri Pentagon’dan uzak tutuyordu. Kasmir’in istediği ise tek bir şey vardı. Meşhur süngüye karşı çiçek.
Mücadele ise zor olanı. Mücadele ile yaşamak, direnerek kazanmak bir lütfu evrenin. Eğer sahipseniz sıkıca sarılın mücadelenize. Eğer hâlâ yaşamak için direnmediyseniz, bir yola meyletmediyseniz şimdi durun ve bir düşünün. Her yer şiddet, her yer zulüm, canlılık belirtisi gösteren her şeyde bir soykırım tehdidi, her an bir zehirli politika.
Mücadele alanı çok geniş. Bir fikir dünyayı değiştirebilir. Şikayet etmeyi bırak ve harekete geç.
Hayat kısa ve aslında çok da değerli değil bu hâliyle. Şimdi; direnmek çok güzel, sen de gelsene.
Başlık Görseli:Vietnam’ın Budistlere uyguladığı işkenceleri kendini canlı canlı yakarak protesto eden Budist rahip. Tarihin en dokunaklı karelerinden biri olduğu şüphesiz.