Ana Sayfa Blog Sayfa 697

NBA’den doğa için “üçlük”

NBA, 22-29 Mart arasında “NBA Green Week” kapsamında ‘Tasarruf’, ‘Tekrar Kullanım’, ‘Geri Dönüşüm’ olmak üzere üç önemli konuya dikkat çekmek için atılan her isabetli üçlük için 3 ağaç dikecek.

NBA, 22 ve 29 Mart arasında Sprint’in katkılarıyla düzenlediği “NBA Green Week” (NBA Yeşil Hafta) programıyla basketbol severlere çevre bilincini aşılıyor. NBA, NBA takımlarının ve oyuncularının katıldığı çevreyi yeşillendirme programı kapsamında taraftarların dikkatini üç sayılık atışların her bir sayısı anlamına gelen ‘tasarruf’, ‘tekrar kullanım’ ve ‘geri dönüşüm’e çekiyor. NBA Green Week programı, taraftarları kendi çevreleri konusunda daha sağduyulu olmaya teşvik etmeyi hedefliyor.

NBA, hafta boyunca #NBAGreen etiketi her paylaşıldığında bir ağaç dikmek için (25 bin ağaca kadar) Arbor Day Foundation ile birlikte çalışacak. Ayrıca 22-29 Mart tarihleri arasında oynanan NBA maçlarındaki her isabetli 3 sayılık atış için de 3 ağaç dikecek.

NBA Yeşil Hafta
NBA basketbol liginde oynayan Steven Adams, Serge Ibaka ve Enes Kanter, Myriad Botanik Bahçesi’ne NBA Green Week kapsamında çilek ağacı diktiler.

Sprint işbirliğiyle, Green Sports Alliance ile ortaklaşa gerçekleştirilen NBA Green Week; insanların çevreye verdiği zararları en aza indirmeyi amaçlayan, tesis yeşillendirme programları, e-geri dönüşüm ve ağaç dikimi gibi çeşitli program ve aktiviteleri destekliyor. Program, taraftarları sürdürülebilirlik konusunda bilinçlendirmenin yanı sıra, çevrenin korunmasına nasıl destek olunabileceği konusunda farkındalık yaratmayı hedefliyor. NBA, bütün bir haftayı taraftarları bilinçlendirmeye ve çevre yönetimi konusunda sorumluluk üstlenmeye teşvik etmeye adayan tek spor ligi durumunda. Darısı bizim liglere.

NBA ve NBA Cares sosyal medya hesapları, hafta boyunca maç görüntüleri ve taraftarlara yol gösterecek. Uygulaması son derece basit tasarruf, tekrar kullanım ve geri dönüşüm tüyoları eşliğinde, #NBAGreen etiketi ile “üçlükler” yayınlayacak. 23 Mart itibariyle, taraftarlar #NBAGreenSweeps üzerinden aktiviteye katılıp ödüller kazanabilecek.

Daha fazla bilgi için, NBA.com/green veya NBA.com/livegreen sayfalarını ziyaret edebilirsiniz. İnternet sitesindeki verilere göre, şimdiye kadar 6 bin 455 ağaç dikilmiş.

NBA Cares hakkında

NBA Cares; NBA’in hem ABD, hem dünya genelindeki önemli sosyal sorunlara dikkat çekme misyonuna dayanan global bir sosyal sorumluluk programı. Program sayesinde; NBA, NBA takımları ve oyuncularından 242 milyon doları aşkın miktarda bağış toplanmış, 3 milyon saati aşkın süre doğrudan kamu hizmeti verilmiş, 5 kıtada 26 ülke ve bölgede çocukların ve ailelerinin yaşayabileceği, öğrenebileceği ve oynayabileceği 915’ten fazla alan inşa edilmiş. NBA Cares; gençler için hizmetler sunan ve eğitimi, gençleri, aile gelişimini ve sağlıkla ilgili girişimleri destekleyen, aralarında KaBOOM!, Engelli Olimpiyatları, YCMA, Boys and Girls Club of America, UNICEF, Make-A-Wish Foundation, Share Our Strength ve GLAAD’ın da bulunduğu uluslararası bilinirliğe sahip programlarla birlikte çalışıyor.

NBA Cares
NBA Cares; NBA’in hem ABD, hem dünya genelindeki önemli sosyal sorunlara dikkat çekme misyonuna dayanan global bir sosyal sorumluluk programı.

Green Sports Alliance hakkında

The Green Sports Alliance kar amacı gütmeyen, sporun kültürel ve pazar etkileri sayesinde yaşadığımız ve spor yaptığımız yerlerde sağlıklı, sürdürülebilir toplumlar yaratmayı teşvik eden bir oluşum. Alliance bunu, spor liglerini, takımları, spor sahaları, ortakları ve yenilenebilir enerji, sağlıklı besin, geri dönüşüm, su verimliliği, türlerin korunması, daha sağlıklı kimyasalların kullanımı ve diğer çevresel faaliyetlere gönül veren milyonlarca taraftarı sayesinde başarmaktadır. Mart 2011’de ABD çapında, NBA’den Portland Trail Blazers, WNBA’den Seattle Storms’un da dahil olduğu 6 takım, 5 spor sahasından oluşan kurucu ortakları ile yola çıkan Green Sports Alliance, 14 ülkedeki 20 farklı spor liginden neredeyse 300 takım ve spor sahasına ulaşmıştır. Şu anda NBA, toplamda 18 NBA takımı ve kortu Alliance’ın bir parçası durumunda. www.greensportsalliance.org adresinden daha fazla bilgiye ulaşabilir ve @SportsAlliance ve #GreenSports etiketleri üzerinden Twitter’daki yazışmaları takip edebilirsiniz.

Kaynak: Eurosport.com

İstediğin kadın olmayacağım ulan!

0

Sana, ona, size inat; dışı anlayış içi maço sürpriz yumurtalara inat; “kadın dediğin”lere, “adam gibi”lere inat; patronluk taslayan sevgililer de dahil tüm patronlara inat; camdan tavanlara, cinsiyetçi meslekçiliğe ve tüm ev işlerine inat; Ben kadınım ulan! Ama senin kafandaki prenses, kraliçe, çiçek; şeytan, orospu, cadı değil; ben kadın gibi kadınım!

Kamyonum olursa en görünen yerine yazacağım Nora Ephron’un şu sözlerini: “Seçimin ne olursa olsun, ne kadar yol gidersen git; umarım bir hanımefendi olmayı tercih etmezsin. Umarım oralarda kuralları yıkıp az buçuk sorun çıkarabilmenin bir yolunu bulursun. Ve ayrıca umuyorum ki, çıkardığın sorunların bir kısmı da kadınlardan yana olur.”

Birey” kelimesi en sevdiğim kelimelerdendir. Bana bir tek olabilmenin, özgür olabilmenin, özgün olabilmenin getirdiği hürlüğü çağrıştırır hep. Birey olabilmek de iplerini kendin dışındakilerin elinden çekip, kendi kendini örebilmektir bana göre.

Nora Ephron: “Seçimin ne olursa olsun, ne kadar yol gidersen git; umarım bir hanımefendi olmayı tercih etmezsin. Umarım oralarda kuralları yıkıp az buçuk sorun çıkarabilmenin bir yolunu bulursun. Ve ayrıca umuyorum ki, çıkardığın sorunların bir kısmı da kadınlardan yana olur.

Biz; erkeklerin dolayısıyla patriyarkanın, devletin, patronun ve tüm maçoluk simgelerinin bizden istediği gibi giyinerek, konuşarak, yürüyerek, koşarak, gülerek özgür bireyler olamayız. Ne zaman ki bizden beklenilenle tamamen bağımızı koparırız, ne zaman ki çuvaldızı biraz da kendimize batırıp aydınlanmaya başlarız; işte o zaman hesabı, hayatı kendine olan, “bir tek” olabiliriz.

Bugün yapmanızı rica ettiğim tek şey var: gün içinde kendinizi takip edin.

Nasıl davranıyorsunuz? Zaman ve mekanın içinde neredesiniz? “Kalabalık” kavramı size kendinize dair neyi anımsatıyor? Başka bir kadın gördüğünüzde nasıl davranışlar sergiliyorsunuz; bakışınız, yanıt verişiniz, gülümsemeniz ne şekilde oluyor?

Kadın Hakları 55
“Kadınları eşleriniz olarak değil insan olarak değerlendirin.”

Bir kafede tek başımıza oturduğumuzda bacak bacak üstüne atışımızdan, saçımızın kıvrılış yönüne; dudağımızdaki rujdan, garsona ne cevap verdiğimize kadar her şeyi kontrol etmeye çalışıyoruz. Bunları düşünmek yerine anın tadının, güzelliğinin farkına asla varamıyoruz. Sürekli bir endişe, bir kabul görme vesvesesi içindeyiz. Peki neden?

Geçenlerde arkadaşlarla muhabbet ederken bir kadın arkadaş gülümseyerek selamladı bizi ve geçip gitti. Bu sabah gülümsemesinin bana verdiği tatlı hissiyatla birlikte gülümseme imecesini devam ettiriyordum ben de. Ta ki beyni maço kendi fitne bir erkek arkadaşın yaptığı hadsiz yoruma kadar: “İşte bütün kızlar böyle olmalı. Verdiğin selamı suratsızca alan kızlar çok itici.”

Bu arkadaşın memnun olması için ne yapsak yahu? Biz nasıl etsek de bu enayi dümbeleklerinin gönüllerini hoş tutsak hayatımız boyunca?

Tepeden inme kurallar, toplumdan öğrendiğimiz, kopyaladığımız düşünce ve davranış biçimleri bize gösteriyor ki: attığımız her adımda kendimizi birilerine beğendirme, kabullendirme telaşesi içindeyiz. Peki neden?

Feminist punk: Riot grrrl

Riot grrrl, müzik dünyası içindeki erkek egemenliğini kırmak için, 1990’ların başında Washington’da başlayan feminist punk hareketi olarak bilinir.

Kathleen Hanna (Bikini Kill, Julie Ruin, Le Tigre), Jen Smith (Bratmobile, The Quails), Tobi Vail (Bikini Kill, The Go Team, The Frumpies), Allison Wolfe (Bratmobile, Cold Cold Hearts), Erin Smith (Bratmobile, Cold Cold Hearts), Molly Neumann (Bratmobile) gibi isimler hareketi başlatanlar arasında. Erkeklerin sahnedeki üstünlükleri ve şovlardaki eril unsurların varlığına tepki göstermek için bu hareket oluşturuldu. Jen Smith’in Allison Wolfe’ye yazdığı bir mektupta geçen “This summer’s going to be a girl riot” (Bu yaz, bir kadın isyanı olacak) cümlesi akımın adını oluşturdu. 

Bikini Kill, feminizm, riot grrrl
Bikini Kill

Kadın müzisyenler tarafından altkültür olarak çıkartılan bu akım, üçüncü dalga feminizmle de ilişkili olduğu belirtiliyor. İkinci ve üçüncü dalga diye ayrılmaması gerektiği konusunda ufak bir eleştirisi de mevcut. Seksenler sonrası postmodernizmle etkileşen feminizm diye tanımlama yapılması gerektiğini düşünenler de var. Bu etkileşimden önce, savununun ırk, sınıf, etnisite ve cinsel yönelim farklılıklarına girmeden kadın olma çatısı bağlamında ele alındığını görüyoruz. Oysa postmodernist ve çok kültürlülük teorilerinin Josephine Donovan’ın deyimiyle “kışkırttığı” feminist teori daha özgülleşerek, seksen sonrası dönemde, kadınlar arasındaki farklara daha çok dikkat çekmeye başladı ve birbirinden farklı geçmişlere sahip kadınların farklı ezme/ezilme ilişkileri ile karşı karşıya olduğu irdelendi (Poetikhars). Feminist düşüncelerini ifade etmek için el yapımı fanzinlerden de yararlandılar.

riot grrrl, feminzm, punk

Her ne kadar 90’larda ortaya çıkmış olsa da 80’lerde ki punk oluşumundan ilham aldığı söylenebilir. Riot grrrl grupları, şarkı sözlerinde tecavüz, cinsellik, ırkçılık, ataerkillik gibi konuları kullanıyor. Bikini Kill, Huggy Bear, Bratmobile, Heavens to Betsy, Excuse 17, Skinned Teen, Calamity Jane, Emily’s Saasy Lime, Sleater-Kinney, quuercore, Riot grrrl gruplarından sayılabilir.

Patti Smith, The Runaways (Joan Jett) gibi 80’lerin önde gelen kadın punk ve rock müzisyenleri de daha sonra Riot grrrl ortamından etkilendiler. 1989’da Puncture tarafından yayınlanan “Women, sex and rock and roll” bu hareketin ilk manifestosu sayılır. (Manifestonun Türkçesi için tıklayınız.)

manifesto-riot-grrrlEn iyi 10 Riot grrrl şarkısı

Bikini Kill – Rebel Girl
Bratmobile – Cool Schmool
Heavens to Betsy – Terrorist
L7 – Pretend We’re Dead
Huggy Bear – Her Jazz
Sleater-Kinney – Dig Me Out
The Frumpies – I Just Wanna Puke on the Stereo
Le Tigre – Hot Topic
The Gossip – Standing in the Way of Control
Perfect Pussy – Driver

Kaynak: Wikipedia, the Guardian, Poetikhars

Objektifin derinlerinden: “Trans Evi”

Bir güzel proje olan ”Trans Misafirhanesi”nden, hikayeler Ömer Tevfik Erten ile, görünmez istenenleri görünür kılmaya devam ediyor. Sanatçının 15 Kasım tarihinde başlayan serüveni, şimdi de Mamut Art Project ile 26-29 Mart tarihleri arasında KüçükÇiftlik Park’ta olacak.

Kentsel dönüşümün hedefindeki insanları duyup, trans misafirhanesindeki dayanışmanın dokusunu hissettiren ”Trans Evi Sergisi” yeniden İstanbul’da. Şiddet her zerresiyle kirpiklerimize kadar konmuş iken, ”normatif cinsiyet kimlikleri ve cinsel yönelimler şiddeti nasıl besliyor?”, ”Transfobik şiddete karşı mücadelede karşımıza çıkan farklı dinamikler nelerdir?” sorularıyla Erten, ”nefret suçlarını”, ”trans misafirhanesindeki meydan okumaları” gözler önüne seriyor.

Transfobi
Kentsel dönüşüm sadece kenti değil, bizleri, kim olduğumuzu, ait olduğumuz alanları da dönüştürüyor. Bu dönüşüm, kimlerin neler görmesi gerektiğine karar veren bir mekanizma haline gelirken, kimilerimizi de şehir merkezinden uzaklaştırıyor ve “görünmez” kılıyor. Trans bireylere yönelik sistematik şiddet ve transfobiye karşı alternatif bir barınma alanı yaratma amacıyla kurulan misafirhanede çekilen bu seri, ‘’görünmez” ve ‘’görünen” kılınanları aynı anda gözlerimizle buluşturuyor.

Sağlık, hukuk ve eğitim gibi en temel insani haklara erişimleri kısıtlı trans bireylerin, mahrum bırakıldıkları barınma imkanlarına kısa vakitli kavuşturma projesi olan Trans Misafirhanesi 2012 yılında kurulmuştu.

İstanbul LGBTİ Dayanışma Derneği tarafından hayata geçirilen misafirhaneyle, ötekileştirmelerin dart tahtası olmuş, kırılması ne güçtür ki o nefret duvarları içerisine hapsolmuş homofobikler tarafından gün yüzü gördürdürülmeyen translar yuva buldu. Misafirhane, son bir buçuk yıldır cinsiyet kimlikleri sebebiyle yardıma ihtiyaç duyan birçok bireyi ağırladı.

ed69d93b6720feed0916e529bcf5a4b6
Fotoğraf: Ömer Tevfik Erten

Erten, sergisi ile transfobik suçlara karşı çarpıcı bir kompozisyon oluşturmuş; dışlayan, yok sayan varoluşları karşısına alırken, trans cephesinde geliştirilen kutsal mücadeleyi gözler önüne seren bu barınma alanlarının gerekliliğini vurgulamış. Samimi kareleri ile; kendi ”Konunuz her ne ise ona dokunmazsanız fotoğrafınız da kimseye dokunmaz” cümlelerinin karşılık bulduğu sergisi, 25 Mart Çarşamba günü saat 19:00’da açılış yapacak. 

Etkinlik sayfasına buradan, sanatçının internet sitesine şuradan ulaşabilirsiniz.

Jîn: Kadının gözünden doğaya ve ataerkil düzene yeniden bakış

İdea, yani fikir kelimesi Latince “eidein” yani görmek kelimesinden gelir. (Peters, 1967:46-47) Platon, eserlerinde zaman zaman idea yerine “eidos” yani görünüm kelimesini kullanır. Fikir, önce gözle ulaşır zihne. Göz, sinemayı kitlelere ulaştıran biricik duyu organıdır. Sinema da pek çok kez kıyıda/marjda kalanları göze görünür kılma imkânı verdiği için bizce kıymetlidir…

Jin ya da Jın Kürtçede “kadın” demek. Noktayla yazıldığında “kadın”, şapkayla yazıldığında ise “hayat” anlamına geliyor… Genel bir perspektiften bakacak olursak, film ana karakter olan Kürt-gerilla kızı Jin’in yolculuğu üzerine kurulu. Bu yolculuk fiziksel bir yolculuk değil sadece. Bir anda dağdan kaçıp evine dönmeye karar veriyor Jin ve çetin yolculuğu başlıyor. Dağların, ormanların ortasında vahşi hayvanlarla karşılaşan, düze indiğinde iki anlamda da “er-kek”ler tarafından yolu kesilen, kovalanan, taciz edilen, dayağa maruz kalan Jin, adeta bir kıskacın içinde sıkışıp kalıyor ve bu coğrafyada “hayat”a tutunmaya çalışıyor.

Jin, bir anlamda sinemamızdaki farklı temsillerden biri. Terör meselesine de tersten bir bakışı yansıtıyor. Ataerkil sistemin merceklerini çıkarmış ve normatif olmayan bambaşka bir bakış ölçeği kullanmış Reha Erdem. Bir nevi yapısökümcü bir teknikle aktarılmış tema ve olay örgüsü. Jin’le bir kadının gözünden ve bu kadını merkeze alan bir noktadan bakıyoruz kaosa…

Önce elinde silahı ve gerilla kıyafetleriyle çıkıyor karşımıza Jin. Özellikle insanın aklına “Nefes: Vatan Sağolsun”daki tek boyutlu, bireyin-varlığın iç dünya dinamiklerine pek dokunmamış militarist tema geliyor akla. Reha Erdem, bu doğayla resmen hemhal olmuş -hatta doğanın kendisi gibi yakışık duran- kadın yoluyla hafızalarımıza belletilmiş tek boyutlu imgelerin katmanlarını tek tek açıyor.
Jin Reha Erdem 2

Filmi bir de ekofeminist bir yorum olarak izlemek mümkün. Çünkü bombalamalarda, yıkımlarda, ormandaki patlamalarda devlet yalnızca “düşman”ı değil aynı zamanda orada yaşayan bütün canlıları öldürüyor. Fakat, doğanın ve içinde yaşayanların ölümü Jin’den asla bağımsız değil; yönetmen özellikle bunları eş zamanlı ya da yer yer ardıl bir biçimde sunuyor. Jin ve asker-gerilla karakterler dışında diğer karakterler neredeyse tümüyle hayvanlar. Kırkayaktan, ayıya, eşeğe, yılana, vaşağa kadar bir çok hayvanı Jin’le olan iletişimleri bağlamında kalp atışlarına kadar detaylı bir sekans içinde görmek mümkün. Jin, bu militarist ortamda ne kadar sertse; bir bitkiye, çiçeğe ya da en vahşisinden hayvana kadar bütün sözde ikincil canlılara karşı bir o kadar “anaç” ve merhametli. İşte bu açılardan bakıldığında ekofeminist bir duruşun olduğunu da söylemek mümkün.

Jin Film 2

Jin bir sahnede tanımadığı bir eve giriyor. Biraz yiyecek almak ve üzerini değiştirmek istiyor. Tam çıkacakken gözüne ilişen bir coğrafya kitabını da çantasına koyuyor. Ormanda coğrafya kitabını okumaya başlıyor Jin. Hikayenin bu kısmı oldukça sembolik. Rastgele bir sayfa açıyor Jin ve içinde “enlem” ve “boylam” terimlerinin olduğu bölümü algılamaya çalışıyor. Zaten bozuk olan Türkçe’siyle “Ben evrenin neresindeyim?” sorusunu soruyor. Bu soru, Jin’e yönetmence kasıtlı olarak sordurulmuş gibi geliyor. Tıpkı “Korkuyorum Anne”’deki “İnsan nedir ki?” sorusu gibi. Jin gibi hem kadın hem Kürt hem de gerilla olan bir kadının tıpkı siyahi kadınlar gibi “double jeopardy/çifte ikincillik” konumunda olduğunu varsayarsak kendi toprağında sürgün olmuş bu kadının özgürce dolaşacağı enlem ve boylam aralıkları o kadar dardır ki…

Erkek vs. Dişil Doğa: Erkeklik Bağlamında Jin’in ve Özdeşi Doğanın İstismarını Anlama Çabası

Reha Erdem’in Jîn’inde -ve pek çok filminde- gerçekten uzaklaştığını görmek mümkün. Masalsı ve yer yer mitolojik öğelerle donatılmış bir anlatı. Masalsı havaya katkıda bulunan bir öge, Jin’in tıpkı Reha Erdem’in Kozmos filminde gördüğümüz gibi karakterini, mistik, aziz/e benzeri bir dokuyla bezemesi. Jin de Doğa Ana’nın ete kemiğe bürünmüş, İsa gibi toplumda kurban edilmiş, çarmığa gerilmiş hali gibi. Zira en sonunda Jin’i askerlerin silahla taraması ve devasa ağacın kollarından yere düşmesi; bir çok evrensel bir kurban arketipini anımsatıyor. Tırtılından, vaşağına kadar film süresince karşımıza çıkan bütün hayvanlar başına toplanıyor en sonunda. Sessiz bir ağıt yakılıyor sanki ve bu andaki muazzam bir görüntü çıkıyor karşımıza.

Bu noktada, ataerkil sistemin kültür ya da militarist sistemler dolayımıyla ilk istismar ettiği şeyin “doğa” olduğu bir kez daha hatırımıza geliyor. Kadın erkek eşitsizliğinin, erkek tahakkümünün de öncesinde ilk eşitsizlik doğa ile insan arasında belirir. Yani tarihsel bir iktidar olarak erkeklik de bu ilk eşitsizlik döneminde yavaş yavaş köklerini salar. İnsanın kültür dolayımıyla ilk iğfal ettiği doğadır. Bu durum tarımın keşfiyle başlar. Tarımın keşfi hem insanın önünde yeni ufuklar açmış, hem de ondan bazı şeyleri götürmüştür. Mülkiyet, eşitsizlik ve tahakküm de yine bu dönüşümün sonunda ortaya çıkmıştır. (Atay,14-15)

İnsanlık tarihindeki bu ilk eşitsizliğin türevi olduğu söylenebilecek ikinci eşitsizlik, erkekle kadın arasında beliriyor. Özellikle saban tarımı döneminden itibaren kendini gösteren bu eşitsizlik, kadını erkeğe bağımlı, tabi ve mahkûm kılarken “erkek iktidarı” tam da bu noktada belirginleşiyor.
Jin Reha Erdem 3Öte yandan, daha sonraları bu dişil bereket tanrıçasından, eril göktanrıya doğru bir toplumsal yol alış başlıyor. Bu geçiş aslında toprağa kendisine bereket sunduğu için tapan insandan, onu çitle çevirip mülk edinen insane geçiş. Birincisinin (dişil olanın) dünyasına hala büyük ölçüde “doğal”, eşitlikçi ve özgür bir insanlığın simgesel dışa vurumu olan dişil kutsallık hakim olurken, ikincisinin dünyası eşitsizliğin, ezikliğin ve esirliğin belirdiği bir hayatın eril tanrısını barındırıyor.

Toprak, özne iken nesne olur. Kadın(lık) da öyle. Kadın artık yaşamın kaynağı, cömert ve bereketli toprak değil, erkeğin yarattığı canı içinde tutup büyüten bir taşıyıcıdan (konteynırdan) ibarettir. (Berktay, 2000: 59)

Lafı uzatmadan eklemek gerekiyor; Reha Erdem, mevcut normatif bakış rejimini es geçerek öyküsünü dişil bir mercekten akıttığı ve biraz da “yamuk” baktırdığı için “düpedüz” bakmaktan yorulanların bir hayli keyifle izleyecekleri bir film…

Düzene karşı bir direniş: Prometheus

Adaletsizliğe, zalimliğe, despot düzene karşı başkaldıran ve yeni bir düzen kuran mitolojik kahramandır Prometheus…

Antik Yunan mitolojisinde, evrenin yaratılışında her şeyin başlangıcında Khaos vardır. Khaos’tan Gaia (Toprak) ve Eros (Aşk) doğar. Toprak ana, kendini koruyacak ve örtecek bir varlık ortaya çıkarır; Uranos (Gök). Onunla birleşerek devler ve azmanlar doğurur. Bunlar üç cinstir; Titanlar (Devler), Kyklopslar (Tepegözler), Hekatonkheirler (Yüz kollu ve elli kafalı devler). Uranos, Gaia’nın yarattığı bu yaratıklardan tiksinir, onun için her birini doğar doğmaz ana karnına tıkar. Şiştikçe şişen toprak ana sonu gelmeyen doğum sancılarından kurtulmak için bir çare arar. Babalarından öç almaları için çocuklarına ak çelikten yapılmış bir tırpan verir; fakat hiçbiri buna yanaşmaz. Ta ki son doğurduğu Kronos tırpanı alıp Uranos’un cinsellik uzvunu kesip tahta oturana kadar. Bu tarihteki ilk isyan ve ilk devrimdir.

Kronos ve Uranos
“Ta ki son doğurduğu Kronos tırpanı alıp Uranos’un cinsellik uzvunu kesip tahta oturana kadar. Bu tarihteki ilk isyan ve ilk devrimdir.”

Egemenliği Uranos’un elinden alan Kronos da tıpkı babası gibi davranır. Kronos’un karısı Rheia bu duruma üzülür ve Uranos ile Gaia’nın yardımlarıyla bir çare bulur. Oğlu Zeus doğar doğmaz onu Girit Adası’na kaçırır ve Gaia ile Uranos’a emanet eder. Kronos’a da kundaklanmış bir taşı çocuğu olarak yutturur. Günü gelince Zeus bütün kardeşlerini babasına kusturur. Akıl ve kol gücüyle Kronos’u devirip Tanrılar tahtına oturur. Bu da tarihteki ikinci isyan ve ikinci devrimdir. İkinci devrim bir akıl işidir. Kaba kuvvetten zarar gördüklerini anlayıp başlarına gelenlerden ders alan birinci kuşak Tanrıları, kendilerini deviren ikinci kuşağı alt etmek için aklın temsilcileri olarak yol göstericilerdir. Birinci devrim kaba kuvvetin kendi kendine yenilmesi, ikinci devrimse kaba kuvvetin akla yenilmesi anlamına gelir.

Zeus, Kronos ile birlikte kuşağını da devirdiği zaman, Titanlar ayaklanır. İki Tanrı kuşağı arasında yaman bir savaş başlar. Kronoslar, büyük bir savaştan sonra Titanları alt eder. Böylece Titanların egemenliği sona erer. Zeus, Tanrılar tahtına oturur ve sağlam bir düzen oluşturmak için dünya egemenliğini kardeşleri ve çocukları arasında dağıtmıştır. Bütün Tanrılar paylarına düşen alanı yönetirken Zeus’un buyruğuna da uymak zorundadırlar. Bu düzene tek başkaldıran Prometheus’tur.

Pandora
Pandora

Prometheus, Titanlar soyundandır ve üç kardeşi vardır: Atlas, Menoitios ve Epimetheus. Zeus, Atlas’ı dünyanın ucuna dikip gök kubbesini omuzlarına yükler, Menoitios’u yıldırımla çarparak yerin dibine kapatır, Epimetheus’un başına bir kadını (Pandora) bela eder, Prometheus’u da zincilerle kayalara bağlar ve karaciğerini kartala yedirir. Zeus’un bu dört Titana özel bir hıncı vardı, dördü de akıldan yana üstündürler ve bu üstünlükleri ile övünüp Zeus’a karşı gelmeye yeltenmişlerdir. Bu gücü başkasında görmek dinmez bir öfke doğurur içinde, Prometheus da bu öfkeyi körükler.

Prometheus, dedelerinin (Titanların) öcünü almak ve sert, amansız, insafsız bir zorba gibi dünyayı keyfine göre yöneten Zeus’un egemenliğine son vermek amacıyla, kendi gözyaşı ile yoğurduğu balçıktan insanı yarattı. Prometheus’un kurduğu düzen Tanrılar için küçük düşürücü olmuştur. Bu onur yarasından öç almak içindir ki Zeus insanlara ateşi vermez. Prometheus Tanrısal düzene karşı çıkmış sonunda Zeus’u aldatıp insanlara ateşi yani aydınlığı, uygarlığı vererek düzeni değiştirmeyi başarmıştır. Artık üçüncü isyan ve üçüncü devrim gerçekleşmiştir.

Zeus, Prometheus’u Kafkas Dağları’ında yalçın kayalıklara zincire vurmuştur. Tanrılarca görevlendirilen bir kartal, her gece yeniden oluşan Prometheus’un karaciğerini kemirmektedir. Onu Kafkas Dağları’ında bu işkenceden Zeus’un oğlu yarı Tanrı, yarı ölümlü Herakles kurtarır. Prometheus işkence hayatı boyunca hep şunu söyler: “Zeus tahtından düşmedikçe benim işkencelerimin sonu yoktur.

Prometheus Herakles
Prometheus ve Herakles (Christian Griepenkerl, 1878)

Prometheus efsanesinde, insan uygarlığını bulup yaşatmak isteyen düşünce sahipleri ile bütün olanakları elinde tutan gücün sonsuz çatışması söz konusudur. Prometheus’un insana yapıcı ve yaratıcı güç olan ateşi vermesi, yani insanın kendi yaratıcı gücünü fark etmesi ve uygarlığın bir simgesi olan ateşin insanlara geçmesi, evrensel büyük bir devrimin başlangıcını da ifade eder. Prometheus’un önderliğinde insanlık, her şeyi elinde tutan güçlere direnerek, kendi uygarlığını yaratıp özgürlüğünü kazanmıştır ve kazanmaya da devam edecektir…

İstanbul Üniversitesi yemekhanelerinde artık vegan menü de çıkacak!

Bir süredir yemekhanelerinde ortak yemeklere bile katılan et suyu/bulyon/tereyağı benzeri hayvansal içerikli besinlerden dolayı vejetaryen öğünlerin çok az, vegan besinlerinse neredeyse hiç çıkmamasından şikayetçi olan ve Change.org’da ‘İstanbul Üniversitesi yemekhanesine vegan menü eklensin’ imza kampanyası başlatarak uzun bir süre vejetaryen/vegan yemek hakları için ısrarla mücadele veren İstanbul Üniversitesi öğrencileri sonunda başarıya ulaştı.

Öğrenciler, “Vegan/vejetaryen öğrencilerin de tercihlerine uygun beslenme hakkı vardır ve üniversitemizin, vegan/vejetaryen öğrenciler, akademisyenler ve okul çalışanlarına uygun yemek sağlanması gerekmektedir” diyerek başlattıkları kampanyayla yüzlerce üniversiteliye ve akademisyene ulaşmış, sosyal medya üzerinden ve fakültelerinde açtıkları standlarla imza toplamış, rektör vekilleriyle iletişime geçmiş, yemekhane toplantılarına katılmışlardı. Bu uzun süreç içerisinde, kararlıkta ısrarcı olan öğrenciler boş durmuyor, 1 yıldan bu yana pek çok kez okul kampüslerinde “Bombalara Karşı Sofralar” etkinlikleri düzenliyor, bu etkinlik adı altında katılımcıların ortak dayanışmasıyla vegan yemekler pişiriyor ve bunu katılan herkesin ücretsiz yiyip-içimini sağlıyordu. Şubat ayı itibarıyla rektörlerinden gelecek ay vegan menü koyulacağının haberini de alan öğrenciler, merakla son gelişmeleri takip ediyorlardı. Haklarına kavuşan öğrenci, akademisyen ve çalışanlar bugünden itibaren çıkan menüyle yaşam tarzlarına uygun bir şekilde beslenebilecek.

Bombalara Karşı Sofralar 2
Okuldaki öğrenciler “Bombalara Karşı Sofralar” ile son 1 yıl içerisinde pek çok kez yemek etkinliği düzenlemişti. (Görsel Kaynağı: Agos)

Bu süreci kampanyayı başlatan Yunus Emre Özdiyar şöyle anlatıyor:

 
Change.org’da bir imza kampanyası başlattım. Ulaşabildiğim herkese bu imza kampanyasını yönlendirdim. Ardından Rektör Vekili’ne bir mail gönderip durumdan haberdar ettim. Talebimi ve o zamana kadar imza kampanyasına destek verenlerin sayısını kendisine ulaştırdım. Rektör Vekili beni Sağlık Kültür ve Spor Daire Başkanlığ’ının müdürüne yönlendirdi, onunla da konuştum o da yemekhane müdürüne yönlendirdi. Ben de gidip onlarla konuştum. Yemeklerde nelerin olup olmayacağını anlattım, bu kadar kişi internetten destekliyor diye söyledim. Gıda mühendisi ve aşçı da bunları yapabileceklerini söyledi. Neyin ne olması gerektiğini tam bilmiyorlardı ancak öğrendiklerini umuyorum. Gelecek hafta yapacaklarını söylediler ancak aradan 3 hafta geçti. Ben de hep gelişme var mı diye söylenirken bugün vegan menü haberini aldık.” (Kaynak: Yeşilist)

İÜ Beyazıt Kampüsü’ndeki Turan Emeksiz Yemekhanesi’nde öğlen ve akşam olmak üzere bütün hafta çıkacak olan menü için hafta sonu talebe göre devam etme ya da durma kararı alınacak. Öğrenciler vegan/vejetaryen olan olmayan herkesi menünün devamlılığı ve emeklerinin karşılığı için yemekhanelerine davet ediyor, desteklerini beklediklerini söylüyorlar.

Pera Fest Başladı! (Dikkat: “Şiddete Karşı Sanat” içerebilir)

0

Bu sene 13. kez sahne alan Pera Fest, tiyatro, film ve söyleşi üçlemesiyle “Şiddete Karşı Sanat” diyor. Sonbahar aylarında vuku bulan festival yeni bir eylem planı hazırlayarak artık ilkbaharda açmaya karar verdi ve 21 Mart Dünya Şiir Günü’nde başladı.

Bağımsız tiyatroları destekleme amacı güden festival; AKM, Taksim Sahnesi, Muammer Karaca Tiyatrosu gibi tarihsel değeri olan mekanların elimizden alınmasına inat sayıları her geçen büyüyen ve takdiri hak eden bir çabayla tiyatroya katkı sağlayan sahneleri kapsıyor. Tiyatro Pera, Şermola Performans, Bi Sahne, Küçük Sahne, Maya Cüneyt Türel Sahnesi, Tiyatro Pol, Sekizinci Kat, Rampa Tiyatro, İkinci Kat, Garajİstanbul, Kumbaracı 50, Tiyatro Hal, Tatavla Sahne ve Salt Beyoğlu programa dahil olan yegane sahneler.

pera fest

Rezervasyon ve bilet için adresler şöyle:

21 Mart Cumartesi 16.30
Şermola Performans
 / Oyun : “Çenadengızi (Deniz Kızı)”
Şermola Performans – İstiklal Cad. Nane Sok. No: 5 Beyoğlu, İstanbul (0212) 243 7436

22 Mart Pazar 18.30
Bi Sahne 
/ Oyun : “Kırmızı, Siyah ve Cahil”
BiTiyatro – Kumbaracı yokuşu, Camcı Feyzi Sok. 34/A Beyoğlu, İstanbul (0533) 425 60 40

23 Mart Pazartesi 20.00
Küçük Sahne /
 Oyun : “Sevgili Hayat” / İstanbul Devlet Tiyatrosu
Küçük Sahne – İstiklal Cad. Atlas Pasajı No. 131 Beyoğlu, İstanbul

24 Mart Salı 18.00
Maya Cüneyt Türel Sahnesi
Söyleşi : “Yitirilen Kültür Mirasımız”
Maya Cüneyt Türel Sahnesi – İstiklal Cad. Halep Pasajı Kat 2, Beyoğlu, İstanbul (0212) 252 74 52

24 Mart Salı 20.30
Tiyatro Pol 
“Teklif”
Tiyatro Pol – facebook/tiyatroPOL (0545) 516 88 26

25 Mart Çarşamba 19.00
Tiyatro Pera / 
Söyleşi : “Seyirci Gözüyle : Tiyatroya Disiplinlerarası Yaklaşımlar”
Tiyatro PERA – Sıraseliler Cad. No 70, Beyoğlu, İstanbul (0212) 244 52 03

26 Mart Perşembe 18.00
Sekizinci Kat 
Söyleşi : “Kadına Karşı Şiddet ve Tiyatro”
Sekizinci Kat – İstiklal Cad. No.108 Aznavur Pasajı Kat 8, Beyoğlu, İstanbul (0544) 527 25 69

27 Mart Cuma 17.00
Rampa Tiyatro
 “Tiyatroya Yönelen Şiddet – Sansür ve Baskılar”
Rampa Tiyatro – Sıraselviler Cad. Hocazade Sok. 20, Beyoğlu, İstanbul (0533) 623 06 01

28 Mart Cumartesi 16.00
Salt Beyoğlu
 / Film : “Beyaz Tanrı”
Salt Beyoğlu – İstiklal Cad. 136, Beyoğlu, İstanbul (0212) 377 42 00

28 Mart Cumartesi 20.30
D22 / 
Oyun : “Bent”
D22 –Şair Ziya Paşa Yokuşu 13/A Galata Kuledibi, Beyoğlu, İstanbul (Eski Hamursuz Fırını) (0212) 249 38 43

29 Mart Pazar 16.00
Salt Beyoğlu
 / Film : “Sivas”
Salt Beyoğlu – İstiklal Cad. 136, Beyoğlu, İstanbul (0212) 377 42 00

29 Mart Pazar 18.00
Rampa Tiyatro / 
Oyun : “Kadın Oyunları”
Rampa Tiyatro – Sıraselviler Cad. Hocazade Sok. 20, Beyoğlu, İstanbul (0533) 623 06 01

30 Mart Pazartesi 20.30
İkinci Kat, Karaköy / 
Oyun : “Üst Kattaki Terörist” / İkinci Kat
İkinci Kat – Karaköy SarıZeybek Sok. Demirci Fettah Çıkmazı, No: 2, Karaköy, İstanbul (0544) 527 25 69

31 Mart Salı 18.00
Salt Beyoğlu / 
Film: “Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek” (Belgesel)
Salt Beyoğlu – İstiklal cad. 136, Beyoğlu, İstanbul (0212) 377 42 00

31 Mart Salı 20.30
Garajİstanbul / 
Oyun :“Aşk ve Faşizm” / GalataPerform
Garaj İstanbul – Kaymakam Reşat Bey Sokak No:11, Galatasaray, İstanbul (0212) 244 44 99

1 Nisan Çarşamba 18.00
Salt Beyoğlu
 / Söyleşi : “Binbir Renk, Binbir Çiçek – Yaşar Kemal’li Anılar”
Salt Beyoğlu – İstiklal Cad. 136, Beyoğlu, İstanbul (0212) 377 42 00

2 Nisan Perşembe 20.30
Tiyatro Hal
 / Oyun : “Kırmızı” (+16) / Tiyatro Hal
Tiyatro Hal – Eski Osmanlı Sokak No:3, Şişli, İstanbul (0212) 274 74 78

3 Nisan Cuma 20.30
Tatavla Sahne 
“Uçlar” (+16) / Tiyatro Martı
Tatavla Sahne – Firuzağa Mah. Taktaki yokuşu No. 2B Cihangir, İstanbul (0212) 245 21 09

Daha fazla bilgi için tıkla.

Etkinliğin şehir şehir yaygınlaşması dileğiyle… İyi seyirler.

Doğa dostu bir mimari ve 2050 Paris’i ile tanışın

2007 “Paris İklim Hareketi” planına; sera gazı salımı, doğa dostu, enerji tüketimi ve yenilenebilir enerji kaynakları kullanımı konularını da içeren 2050 yılına kadar şehrin karbon ayak izini yüzde 75 oranında düşürme hedefi konuldu.

Aynı zamanda Paris Belediyesi, Vincent Callebaut Architectures‘i çevreye faydalı bir dizi bina tasarımı için görevlendirdi.

Sürdürülebilir şehirler yeni bir fikir değil; fakat Callebaut’un geçen ay açıkladığı ve Paris Smart City 2050 adlandırdığı bu fikri, mimariyle ilgisi olmayan kişilerin bile “yeşil mimari” anlayışına kolaylık sağlayacak bir bütünlük sunuyor. Parislilerin enerji tüketimi ve şehrin mimari estetiğini yeniden yapılandıracak bu fikrini görselleştirdiler bile.

Paris Smart City 2050 projesinin planı, sekiz farklı tipte kule içeriyor. Kısaca anlatmak gerekirse:

♦ Rue de Riveli’de konumlanacak olan Dağ Kuleleri, enerji üretimi ve su arıtımı için güneş enerjisi kullanacak.

Anti Hava Kirletici Kuleler, eski rayların bulunduğu alanlar, yeşil bahçeler ve evlerle yeniden yapılandırılacak; bunların enerji ihtiyacı ise rüzgârdan elde edilecek.

Fotosentez Kuleleri, Montparnasse kulesinin değiştirilerek karbonsuz dikey bir parka çevrilmiş hali olacak.

eko mimari, paris, 2050

Paris, Fransa, eko mimari, 2050

Bambu Yuva Kuleleri, Massena bölgesindeki ekolojik şekilde yeniden yapılandırılmış binaların dış iskeleti olacak.

Paris, Fransa, eko mimari, 2050

Petek Kuleleri, düşük maliyetli evler barındıracak, bu kulelerin sakinleri de sebze bahçesi, bostan ve güneş enerjisine sahip olacak.

Paris, Fransa, eko mimari, 2050,

Farmscrappers Kuleleri, adından da anlaşılacağı üzere besin yetiştirilecek alanlar barındıracak.

Paris, Fransa, 2050, eko mimari

Mangrave Kuleleri, her gün 700 bine yakin yolcunun uğradığı Gare du Nord tren istasyonunun ekolojik etkilerini nötralize etmeyi hedefliyor. Foto-elektrokimyasal deri ve titanyum-dioksit materyalleri aslında kirli hava moleküllerini süzebiliyor ve ayrıştırabiliyor.

Paris, Fransa, 2050, eko mimari

Son olarak da Köprü Kuleleri, şehrin farklı bölgelerini birbirine bağlayacak olan yeni yerleşim, iş ve transit alanları sağlayacak.

Paris, Fransa, eko mimari, 2050

Paris Smart City 2050; geleceğe uygun, tatmin edici ve çok yeşilci bir proje izlenimi bırakıyor. Tabii bu tür projeler gerçekten öyle olsa da iklim değişikliği kanseri için küçük bir yara bandı olduklarını hatırlatmak akıllıca olur. (Son açıklanan rapora bakınız.) Yine de Paris Smart City 2050’deki hayat tarzı, enerji tüketimi ve yapısal değişiklikler çok fazla değer arz ediyor ve bu doğrultuda çok kolay bir şekilde hayata geçirilebilir. İşte planın basit bir hali ve hükümetin ekoloji dostu olmayı ilke edindiği “yeşil bina” girişimlerinin nasıl görünebileceğine dair fikir edinmeyi sağlayacak bir ilk adım.

Fransa, Paris, eko mimari, 2050
Panoramik bakış

Kaynak: Hyperallergic
Hazırlayan: Alican Anay

Lambaların uyku vakti: 28 Mart’ta “iklim” için ışıkları kapat!

Dünya Saati’ne çeyrek var! Gezegenini seven koşsun gelsin, 28 Mart 2015 akşamı 20.30’da karanlıkla aydınlatacağız!

Ülkemizde 2008 yılından beri WWF-Türkiye tarafından yürütülen Dünya Saati’ne 1 hafta kaldı. Birçok ülkenin katılımcısı olduğu bu küresel hareket için kollar sıvandı. ”Dünya Saati” bu sene ”iklim değişikliğine” dikkat çekmeyi hedefliyor.

Geçtiğimiz sene ülkemizde 400’den fazla kurum, valilikler, belediyeler, camiler, içerisinde Boğaziçi ve Fatih Sultan Mehmet köprüleri, Dolmabahçe ve Topkapı Sarayları ve 17 tarihi bina daha, ışıklarını kapatarak kampanyaya katılmıştı. Kurumsal ve bireysel desteklerle bu sene yüz milyonlarca insanı birleştirecek etkinlik dünyanın en büyük çevre hareketi olarak anılıyor.

Dünya Saati 2015

Küresel ısınma gerçeği; kuraklık, sel, aşırı sıcaklık ve şiddetli kasırgalar gibi aşırı hava olayları ile baş ucumuzda. Hayvanların, bitkilerin ve bizim karşı karşıya olduğumuz tehdidin artık farkına varmalı herkes. Harekete geçmek için vakit kalmadı.

[iframe src=”https://player.vimeo.com/video/122573968″ width=”665″ height=”400″ frameborder=”0″ webkitallowfullscreen mozallowfullscreen allowfullscreen></iframe]

150’den fazla ülkede milyonlarca insan 28 Mart 2015 akşamı 20.30’da ışıklarını bir saatliğine kapatacak! 2 milyar insanın katıldığı ortak mücadelenin bir parçası ol.

Sen de katıl!