Ana Sayfa Blog Sayfa 72

İntihar: Trajik Bir Başkaldırı Olsa Da

Bir intiharla aramızdan ayrılmayı seçmiş eski bir arkadaşım sabahtan beri dolaşıyor belleğimin kuytularında, onu ilkin dizeleriyle hatırlıyorum.

“nil güne akarken şubat gibi biriktim;

dört yıl topladığı acısını yirmi dokuzuncu 

adımında gösteren. ve çıktım yaşama 

onun sakladıklarını sunarak saklandığım

yerden. sonra kendime dönüp dinledim

yeniden acılarımı ve sordum:

yaşamın neresine saklanmalı ozan,

ya da nasıl saklamalı yaşamı?”*

Nasıl saklamalı yaşamı sorusunu bize bırakıp aramızdan ayrılması üstünden neredeyse on sekiz yıl geçti. Dört yılda bir toplanan Şubat bu yıl da yirmi dokuz çekti. Bundan olsa gerek bir de Şubat’ın o küçücük avuçlarına çok ölüm doldurmasının iç sıkıntısından, “bundan sonra ben yokum.” demeye bir tür isyan olarak bu yazıyı yazıyorum.

Takvimler Zamanı Saatler Gibi Ölçmez” (Benjamin) 

Cemal Süreya’nın “Her ölüm erkendir” dizelerine katılanlardanım. Gidenin hikayesi giden için bitiyor. Peki ya kalanlar? Onlar, tam da Nazım’ın dizelerinde söylediği:

Onlar ki toprakta karınca, suda balık,
                        havada kuş kadar çokturlar;
Korkak, cesur, hakim ve çocukturlar
                        kahreden ve yaratan ki onlardır,
Destanımızda yalnız onların maceraları
” olanlar sarp bir uçurumda zemheri ayazında koca dünyada kendi paylarına düşenle üşüyor ya da dinmeyecek yalımlı bir ateşle yanıyor olmalı diye geçiyor aklımdan. Tam da burada dil suskunlaşıyor, kelimeler kifayetsizleşiyor.  

Bu çıkmazdan uzaklaşıp, yaşamdan bir başkası tarafından koparılarak yitenlere değil, yazının başında dizelerinden alıntı yaptığım Zafer Ekin Karabay gibi hayata restini çekip, “artık ben yokum.” diyenlerin çıkmazına bakıyorum. Çünkü şair sabahtan beri bana; bizi yani kalanları, yine onun dizeleriyle söylersem; “karşıdan karşıya geçerken eli bırakılan çocuklar” gibi bırakarak gidişini hatırlatıyor.

Dizelerinin son zamanlarda sıkça duyduğumuz intihar haberleriyle bütünleşen bir yanı var.

“yara bandı alın” mı diyordu, yoksa

“beni sarın” mı? anlayamadım.”

İntiharlarını Anlamak Değil Ama Kalanlara İnadına Yaşamalı Kardeşim Demek Mümkün

Bir intiharı anlamak hergün yaşamayı seçen milyarlarca çokluk için yani senin ve benim için mümkün olabilir mi? Sanmıyorum. Bu nedenle bu soruyu bir kenara bırakıp, böyle trajik bir iradeye karşı biraz dertleşmek istiyorum.

Kavafis’in dizeleri geliyor hatırıma:

“Değil mi ki, hayatına kıydın burada
bu küçücük köşede, ona kıydın demektir bütün dünyada.” 

Bir şey anlatmak istiyorsa ne olabilir şairin söylemek istediği, bütün dünyada savaşlarla birbirini öldürmeyi uygun! bulan egemen söylemin intihar karşısında ağız birliği etmiş yasaklayıcı bakışının ortaklığını mı? Yoksa cennet olan dünyadan bir çeşit kovulma yasasını mı? Kavafis’in bu dizeleri yazarken aklından geçenleri bilme olanağım yok. Bildiğim tek şey tüm dünyanın “intihar” olarak adlandırılan cürete karşı hep bir ağızdan tekrarladığı o biraz da korku dolu kınama. 

Bu yazıyı yazma amacım kimseyi kınamak değil. 

Aklıma, Robin Williams’ın da intihar ederek yaşamdan ayrıldığı geliyor. Patch Adams filminde bize hayalci bir tıp öğrencisinin düşlerini, biraz hayal kırıklığı ama bolca umutla anlatan Robin Williams’ı, bu kez veda videosunda hâlâ öğretmenlik yapan İnan Avşar’a benzetiyorum. Oysa “umut yayan kahraman”ların yaşamasına gerçekten ihtiyaç duyduğumuz zamanlar bunlar. Belki de sadece “yaşadım diyebilmek için” yaşanmalı hayat.

Beşir Fuad’ın İntiharından Bu Günlere 

Beşir Fuad, intihar etmeden önce, “arzu ettim ki, bir insanın öldüğünü ve ölürken neler duyup hissettiğini bildirmek suretiyle insanlığa bir faydam dokunsun.” diyor. Bileklerini kestikten sonra yazarak hem kendi iradesini hem de “yaşadığı sürece ardına geçemeyeceği bir kapıda çaresizce bir anahtar deliği” arayışını son ana kadar kayıt altına alıyor. Böylece bir Osmanlı aydını olan Beşir Fuad’la, İnan Avşar’ın intiharları birbirine ilişiyor.

Son günlerde artan intiharlara bakıp,  “Tümüyle yoksayıcılık sıtmasına tutulmuş olan çağ” içerisinde kaybolmamak için bir şeyler söylemeli diyorum. Oysa yapabildiğim tek şey onların vedalarını biraz daha görünür kılmak. 

Yazıyı bitirirken diyebileceğim en yegane şey, insana insanın gerek olduğu bu çağda, Kavafis’in dizelerini, “Değil mi ki, yaşıyoruz burada / bu küçücük köşede, yaşıyoruz demektir bütün dünyada.” diye okumanın da mümkün olabileceği gerçeğidir. Elbette belki de sadece “yaşadım diyebilmek için.”

Nuh Tepesi’nin yönetmeni Cenk Ertürk: “Hepimiz sesimizi, dilimizi ve merkezimizi arıyoruz.”

Adını duyduğumdan beri “Nuh Tepesi” filmine karşı apayrı bir heyecanım vardı. Kısa filmlerini oldukça güçlü bulduğum Cenk Ertürk, bu kez ilk uzun metrajı ile karşımıza çıkıyordu. Haluk Bilginer gibi usta bir oyuncu rol alıyordu, Ali Atay zaten performansına hayran olduğum bir oyuncu, Hande Doğandemir ise uzun zamandır tanıdığım ve bir bağımsız filmde başarılı performansıyla gördükten sonra adına çok mutlu olduğum bir arkadaşım…

En nihayetinde 26. Adana Altın Koza Film Festivali’nde izlediğim filmi, olukça beğenmiştim. Sinemamız baba-oğul çatışmasına olukça alışık filmlerle dolu olsa da ‘Nuh Tepesi’, türevlerinden ‘adalet’ ve ‘intikam’ ögelerini irdelemesiyle ve güçlü bir anlatım diline sahip olmasıyla ayrılıyor. Festival gösteriminden sonra tüm ekibi kutlamış ve o gün bugündür, irtibatımız sürmekte sevgili Cenk ile…

Cenk Ertürk ile, filmin vizyona merhaba dediği bu günlerde birbirimizi yakalayabilme şansımız oldu. Sohbetimizde “Nuh Tepesi”ni detaylarıyla konuşurken, yönetmenlik hikayesini, sinemaya bakış açısını ve sinemaya dair daha bir çok şeyi konuştuk…

“Darren Aronofsky, Nuh Tepesi’nden övgüyle söz ettiği bir destek mektubu yazdı.”

Daha önce, 10’a yakın kısa filminle seni tanıyorduk. Ve karşımıza ilk uzun metrajlı filmin “Nuh Tepesi”  ile çıktın. İlk olarak merak ettiğim yönetmenlik sürecinin başlangıcı ve kısa filmden uzun metraja evriliş sürecin… Nasıl başladı?

Boğaziçi Üniversitesi’nde İktisat okurken Derviş Zaim’den seçmeli bir sinema dersi almıştım. Derviş Hoca, ilk dönem ders için yazdığımız senaryolardan ikisini seçip ikinci dönem verdiği derste sınıfın o senaryoları filme çekmesini istiyordu. Benimki de seçilen senaryolardan biriydi.  O yaz Derviş Zaim’in Nokta filminde asistanlığını yaptım. Köye gidip babamla bir kısa film çektim. Altın Portakal’a seçilmişti. Artık Ekonomi doktorası yapmak değil filmler yapmak istiyordum.

İlk uzun metrajlı filmin “Nuh Tepesi” nin hikayesi nasıl ortaya çıktı? Senaryo yazım süreci nasıl ilerledi?

New York Üniversitesi’nde sinema yüksek lisansı yapıyordum. Yüksek lisans öğrencilerinin ikinci sınıfta çektikleri filmler çok önemlidir. Martin Scorsese, Jim Jarmusch, Coen Kardeşler, Cary Fukanaga, Spike Lee bu ikinci sınıf filmlerinden sonra kariyerlerinde kırılmalar yaşamış olan, şimdi aklıma gelen isimler. Nuh Tepesi’ni 2013 yılında ikinci sınıfın ilk döneminde bir ders için yazmıştım. O zaman adı Nuh Ağacı’ydı. Daha sonra adını değiştirdim. Hocam bir kısa film olarak sunduğum projeyi uzun metraj yapmamı tavsiye etti, ben de bu tavsiyeye kulak verdim.

2014 yılında Darren Aronofsky NYU’da ders veriyordu, sınıfına 12 kişi seçti. Ben de o 12 kişiden biriydim. Sınıfında Nuh Tepesi’nden bazı sahneleri gerçek oyuncularla sınıfın önünde canlandırıyorduk. Projeyi çok sevmişti. İşlerimi kolaylaştırsın diye Nuh Tepesi’nden övgüyle söz ettiği bir destek mektubu yazdı. Sonrasında da projenin aşamalarını yakından takip etti. 2016 yılında Cannes Film Festivali’nin Cinefondation Rezidansı’nda kalırken senaryoya son halini verdim. Sonrasında Türkiye’ye gelip çekim hazırlıklarına başladım.

“Kimse Elimi Tutmasın’ı çekerken herkese bu filmin, Nuh Tepesi’nin hikayesinin başladığı yerin 15 dakika öncesinde geçen bir film olduğunu söylüyordum.”

Kısa filmlerine de “Nuh Tepesi”ne de bakarsak, aslında izleyiciye bir anda sert gelebilecek hikayeler örgüsü kuruyorsun, ama bir yanıyla da o ‘naif’ dokunuşu da hissettirebiliyorsun bence. Kendince bir sinema dili oluşturmayla ilgili bir çaban var mı?

Olmaz mı! Hepimiz sesimizi, dilimizi ve merkezimizi arıyoruz. Sertlik ve yumuşaklığın, karanlık ve aydınlığın, gücün ve zayıflığın, temiz ve kirlinin bir aradalığını çok seviyorum, sinemada. Senin de, kısa filmlerim ve Nuh Tepesi için böyle hissetmiş olmana çok sevindim.

Son kısa filmin ‘Kimse Elimi Tutmasın’ da sert bir filmdi. Bir yandan toplumsal bir sorunu ele alırken, bir yanıyla da elindeki güçle, mazlumu hor gören bir adam figürü vardı. Nuh Tepesi’nde ise baba-oğul ilişkisi görsek de; hakkını arayan bir baba, kendi benliğini arayan oğlu ve adalet-intikam sorgulamaları izliyoruz… Bir yanlarıyla çok benzer, bir yanlarıyla da sanki zıt gibi… Filmin oyuncu kadrosu da oldukça güçlü isimlerden oluşuyor. Oyuncu seçimi, hele ki ilk film için çok önemli olmalı. Cast süreci nasıl ilerledi?

Kimse Elimi Tutmasın’ı Nuh Tepesi’nden önce Türkiye’deki prodüksiyon dinamiklerini anlayabilmek için çekmiştim. Yapımcısı Fransız’dır o filmin. O kısayı çekerken herkese bu filmin, Nuh Tepesi’nin hikayesinin başladığı yerin 15 dakika öncesinde geçen bir film olduğunu söylüyordum. Dolayısıyla aslında onlar aynı hikayedir. O kısada da çok iyi isimlerle çalışmıştım: Sermet Yeşil, Rıza Akın, Şebnem Bozoklu, Ayça Damgacı…

Nuh Tepesi’ni yazmaya başladığım ilk günden itibaren Haluk Bilginer’le çalışmayı hayal ediyordum. Hayallerim gerçek oldu, ne mutlu bana. Ali Atay, Hande Doğandemir, Arın Kuşaksızoğlu, Mehmet Özgür yıllardır hayranlıkla takip ettiğim oyunculardı. Her biriyle tek tek buluştum. Saatlerce konuştuk. Birlikte sorular sorduk, karakterlerimiz hakkında meraklandık. İlk filmimde onlarla çalışabildiğim için kendimi çok şanslı hissediyorum.

“Haluk Bilginer’in ‘İbrahim’ ile ilgili sorduğu sorular sayesinde, ben de İbrahim hakkında bir sürü şey öğrendim.”

Filmde Ömer’in babası ‘İbrahim’ e hayat veren Haluk Bilginer, inandığının peşinden giden ama oğlu ile arasındaki sorunları da çözmek isteyen bir baba figürü çiziyor. Haluk Bilginer’in bu karakteri canlandırması ve senaryodaki varlığı sende neler hissettiriyor?

Çok özel bir sanatçı Haluk Bilginer. Onun özeninden, çalışkanlığından, aydın ruhundan her birimizin öğreneceği çok şey var. Filmi çekmeden önce bazı akşamlar Haluk Abi arardı, öyle güzel sorular sorardı ki bana İbrahim’le alakalı. O sorular sayesinde ben de İbrahim hakkında bir sürü şey öğrendim.

‘Ömer’ karakteri kendi içinde bir arayışta. Babasıyla ’ilişki’ denemeyecek kadar bozguna uğramış bir muhabbet var. Eşi Elif ile ciddi bir çatışma halindeler… Ömer’i yaratırken ilham aldığın birileri oldu mu, nasıl yarattın?

Ömer’i, tanıdığım bir kişiyi değil ama bir sürü kişi ve durumu göz önünde bulundurarak yazdım. Bütün arızalarına rağmen Ömer’de sevdiğim çok şey var.

Küfür, hayatımızın her şekilde bir yerlerinde var. Ancak Ömer’in filmde bu kadar küfür sarf etmesi, çok eleştirilmişti. Sen neler dersin?

Ömer’in marketteki sahnede çocuğa “Küfür etme!” dedikten sonra film boyunca sürekli küfür etmesine, buradaki çelişkiye dikkat etmemiz gerektiğini düşünüyorum. Filmdeki karakterlerin başka bazı çelişkilerini de ihmal etmeden…

Çekim sürecinde neler yaşadınız? Özellikle beğendiğim görüntü yönetimi konusunda taşrada nasıl bir çalışma kaydedildi?

Görüntü yönetmenimiz Federico Cesca, New York Üniversitesi’nden arkadaşım. Daha önce Türkiye’de Kimse Elimi Tutmasın’ı birlikte çekmiştik. Nuh Tepesi için de sözleşmiştik. Federico kendisini, filmi çektiğimiz köye götürdüğümde çok heyecanlanmış, renklere, doğanın ruhuna hayran kalmıştı. Bence filmin bütün o özel görüntüleri biraz da o hayranlığın bir sonucu.

“Film gösterimleri sonrasında boynuma sarılıp ağlayan da oldu, sadece uzun uzun sarılıp hiçbir şey söylemeden giden de…”

Filmin dünya prömiyeri Tribeca Film Festivali’nde gerçekleşti. Hatta iki ödülle ayrıldınız. İlk gösterimde ve ilk yurt dışında film nasıl karşılandı?

Yıllardır ABD’de yaşadığım için, Amerikalıların filmi sinema salonunda izlerken nasıl seyirciler olduğuna dair bir fikrim vardı. Reaksiyonlarını açık açık, azaltmadan, saklamaya çalışmadan belirtirler. Bizim filmi izlerlerken de öyleydiler. Güldükleri, ağladıkları, koltuklarına sığamadıkları yerleri oturduğum yerden gözlemleyebiliyordum. Çok özel bir tecrübeydi. İlk gösterimden önce gerçekleşen kapalı basın gösteriminde filmi izleyen New York Times’tan bir eleştirmen filmi çok sevmiş ve festivalde görülmesi gereken 9 filmden biri olarak yazmıştı. Ekipçe çok mutlu olmuştuk, tabii. Film gösterimleri sonrasında boynuma sarılıp ağlayan da oldu, sadece uzun uzun sarılıp hiçbir şey söylemeden giden de.  İşlerini hayranlıkla takip ettiğim bazı isimlerden film hakkında çok güzel şeyler söyledikleri e-postalar aldım, sonraki günlerde. Gözlemlediğim kadarıyla Nuh Tepesi seyirciyle özel bir iletişim kuruyordu.

Türkiye’deki ilk gösterim Adana Altın Koza Film Festivali’nde gerçekleşti ve 4 ödülle ayrılmıştınız. Ardından Türkiye’de bir çok festivalin ardından vizyona giriyor film. Ülkesinde, özellikle festivallerde nasıl karşılandı “Nuh Tepesi”?

Türkiye’de seyircinin nasıl tepki vereceğini çok merak ediyordum. Kurgularken ve uluslararası festivallerde yüzlerce kez izlediğim için filmi görmekten çok yorulmuştum ama Adana’da bizim seyircimizin nasıl izlediğini gözlemlemek istedim. Salonda oyuncularla birlikte izledik. Gösterim sonrası soru cevap bittiğinde ekipçe gülümsüyorduk. Çünkü izleyicinin filmi kucakladığını görmüştük.

“Bazen kendimizle baş başa kalmayı ve bu sağlıklı yalnızlığımızdan keyif almayı öğrenmeliyiz.”

Yerli veya yabancı fark etmeksizin en sevdiğin yönetmenler kimler?

Bu soruya her röportajda farklı isimlerle cevap verebilirim. Yıllar önce işleriyle hiç iletişim kuramadığım bazı yönetmenlerin aynı filmlerinin şimdi hayranıyım. Bazı yönetmenlerin bir filmini çok severken, diğer filmleriyle o kadar da iletişim kuramadığım da oluyor.

İzlerken oldukça etkilendiğin ve ‘Hayatımın filmi’ diyebileceğin bir film var mı?

O kadar çok oldu ki…  Hayatımın filmi sürekli değişiyor ve bu çok güzel bir şey. Bu sıralar John Cassavetes’in Husbands ve Aki Kaurismaki’nin Drifting Clouds filmlerine kendimi kaptırmış durumdayım ama bu durum muhtemelen bir sonraki ay değişir.

Ülkemizde film yapmak isteyen çok genç var. Sen, kısa filmden gelen bir yönetmen olarak neler tavsiye edersin?

Tarkovski’nin tavsiyesini hatırlatabilirim: Bazen kendimizle baş başa kalmayı ve bu sağlıklı yalnızlığımızdan keyif almayı öğrenmeliyiz. Ve merakımızı diri tutmayı…

 “Nuh Tepesi” nin ardından ikinci uzun metrajlı bir film projesi daha var mı?

Evet, senaryosu biteli çok olduk. Şu sıralar takvimini belirlemeye çalışıyoruz.

Soluğuma tüneyen kuşlar yazı dizisi-1 AĞAÇKAKAN

‘Soluğuma bir küçük kuş tünemiş.’

Üniversiteyi bitirdikten sonra çeşitli kurumsal alanlarda çalışmayı denemiş, mutlu olamamış ve köyüme geri dönmüştüm. Alışmaya çalıştığım bu yaşam alanı bana doğayı gözlemlemek ve öğrenmek fırsatını verdi. Özellikle kuşları izlemek ve araştırmak oldukça ilgimi çekti. Bu yazı dizisinde de hobi olarak yaptığım kuş gözlemlerinden edindiğim bilgi ve tecrübelerimi paylaşmayı amaçlıyorum.  

Gözlemlediğim ve notlar aldığım kuşların isimlerini yöresel adlarıyla birlikte yazacağım. 

Ağaçkakan/Godara 

Doğal ortamında ilk ağaçkakanı şu an yaşadığım ama o zamanlar sadece yaz tatili için geldiğim bu köyde gördüm. Çocuktum ve arkadaşlarımla oyun oynuyordum. Bir yerlerden tıklatma sesi duyup sesin geldiği yöne baktık. Ve gagasıyla ağaca hızlı bir şekilde vuran bir kuş gördük. Şaşkınlığımızı ve mutluluğumuzu çok iyi hatırlıyorum. Çünkü büyükler tarafından oynadığım arkadaşlarım ve bana ‘godaranın palakları’ ismi takılmıştı. Ve biz ilk defa bir ‘godara’ görüyorduk. 

Not: Godara Gürcüce ağaçkakan, palak (bilmeyenler için) herhangi bir hayvanın yavrusu demektir. Yani biz üç arkadaş ebeveynlerimize göre ağaçkakan yavrularıydık. 

Küçük, açık renkli, ibibiği olan bir ağaçkakandı diye hatırlıyorum. Ama görüntüsü net değil, hemen uçup gitmişti zaten. Bize de- en azından bana da- bu anın mutluluğu kalmıştı. 

Şu anki bilgilerimi kontrol ettiğimde bu kuşun Küçük Sarı Ağaçkakan (lesser yellownape) olabileceğini düşünüyorum. Fakat bu ağaçkakan türünün tropik ve alt tropikal bölgelerde görüldüğünü de göz önünde bulundurmak zorundayım. 

Bu olaydan sonra uzun bir süre ağaçkakan görmemiştim. Ta ki bu yıl eve doğru yürürken yolun altındaki ağaçta aynı gaga taklama sesini duyuncaya kadar. Bu sefer gördüğüm Alaca Orman Ağaçkakanıydı. Siyah beyaz tüyleri olan, kuyruğunun alt kısmı ve kafası kırmızı, 20 santim büyüklüğünde bir kuştu. Daha önce kitaplardan resimlerine baktığım için türünü tespit etmem birkaç saniyemi aldı. Yanımda fotoğrafını çekebilecek makinem veya telefonum olmadığı için sadece hayranlıkla izlemekle yetindim. 

Kuş gözlemi yapanlar bilir. Yaşadığınız yerdeki kuşlar hakkında tahmin yapabilmeniz için en iyi yöntem bulgulardır. Bu karşılaşmadan aylar önce annem sonbahar yaprakları içinde bir tüy bulup bana getirmişti. 9 santim büyüklüğünde, beyaz benekleri olan siyah muazzam bir tüydü bu.

 Babam bu tüyün ağaçkakana ait olabileceğini söylemişti. (Benim bu konudaki en büyük şansım babamın birçok kuş türünü tanıyor olması.) Ben de bu Orman Ağaçkakanı görünce bu varsayım hakkında emin olmuş oldum. 

Bu kuşla karşılaştıktan birkaç hafta sonra aynı yerde aynı ağaçta kendisini tekrar görme şerefine erdim. Bu sefer sadece dallar arasında uçuyordu. Fakat yine fotoğrafını çekmeyi başaramadım. 

Daha sonra bir gün sabahın erken saatlerinde yeğenimle birlikte uzaktan kırmızı lekeleri olan fıstık yeşili bir kuş gördük. Çayıra inip daha sonra havalandı. Babam bu kuşun da yeşil ağaçkakan olabileceğini söyledi. 

Not: Sabahın erken saatlerinde daha çok kuş türüne rastlamak mümkün olduğunu fark ettim. 

Başka bir gün ise köyden araba ile Yusufeli’ne(ilçeye) inerken kayalıkta uçan küçük kırmızı kafalı siyah bir kuş gördüm. Rengi Kara Ağaçkakana benzese de küçük olması ve kayalıklarda uçuyor olması emin olmamı engelledi. 

Not: Kara Ağaçkakanların boyutları 46 cm civarındadır ve kayalıklarda ağaçkakana rastlansa da bu çok sık görülen bir durum değildir. 

Son olarak bir Orman Ağaçkakanını da köyün çıkışına doğru yolun üstündeki çalılıkların arasında gördüm. Fotoğrafını çektim ama fotoğraf çekmek için elimde sadece telefonum vardı, kuş çok belirsiz çıkmıştı.

Ağaçkakan gözlemimde genel sonuç: 

*Esendal köyünde yaptığım kuş gözlemlerinde gördüğüm bütün ağaçkakanların mutlaka kırmızı bir lekesi vardı. 

*Emin olmamakla birlikte yıllar öncesinde bir kez ibibikli ağaçkakana rastladım.  

*Gördüğüm ağaçkakanlara oranla en çok Alaca Orman Ağaçkakanı bulunmakta.  

Not: Ağaçkakanların en bilinen rengi de orman ağaçkakanı olmalı. Yani siyah beyaz renklerde ve kırmızı kafalı olanları. Hatta bilinen çizgi film kahramanı Ağaçkakan Woody de bu renklerdedir. 

Not: Hiç ağaçkakan tarafından oyulmuş bir ağaç kovuğuna rastlamadım. 

Bir not daha: Babam fotoğrafta gördüğünüz 27 Eylül 19 tarihinde bulduğum bu tüyün bir ağaçkakana ait olduğunu söylese de ben fazla büyük olduğu ve kahverengi olduğu için (13 cm) emin olamadım. 

Ağaçkakanlar hakkında bir takım bilimsel bilgiler 

Ağaçkakan gerçekten tabiatta var olan mükemmel canlılardan biri. Muazzam renklerinin yanı sıra diğer kuşlarda olmayan bir yeteneği var. Gagasını saniyede 18-22 kez ağaca vurduğu halde beyin sarsıntısı geçirmez mesela. Ağaçlara oyuklar açarak kendisine yuva yapan ağaçkakanlar bu oyma işlemi için gagalarını saatte 100 kilometreden daha büyük bir hızla çalıştırır. Normal şartlarda bu hızlı vuruş kuşun beyninin ciddi sarsıntı geçirip hasar görmesine neden olur. Ancak ağaçkakanlar da bu böyle olmaz. Çünkü gaga ve kafatası vuruş sırasında oluşan şoku emen süngerimsi bir madde ile birbirinden ayrılmıştır. Bu madde her vuruşta oluşan şoku emip sonraki şoku karşılayacak duruma gelir.

 İşte bu doğa mucizesini keşfeden bilim insanları bazı çalışmalarında bu bilgiden faydalanmıştır. Nasıl mı? Paramparça olan uçaklardan bile sağlam kurtarılan ‘kara kutu’ sistemini yaparken ağaçkakanlardan ilham aldıklarını söylesem. 

Peki ağaçkakanların 10 santimetreye kadar uzanan dilleri gagasının uzunluğunun 3 katı olduğundan bahsetsem? Ekosistemin tuhaf türlerinden biri bu kuşlar. 

Ayrıca çok anti sosyal kuşlar oldukları bilinir. Kendi türlerine karşı da çok agresif olabilirler. Belki de bu yüzden bu kadar sevdim bu canlı türünü. Bir kuş olsam ağaçkakan olurdum herhalde. 

Dünya çapında yaklaşık 200 farklı türü olan bu kuşu hemen hemen yılın her döneminde görmek mümkün. Yaşam süreleri vahşi doğada 4 ile 12 yıl arasında değişiyor. Bir ağaçkakan yıl boyunca aynı bölgede yaşar ve bu konuda çok ısrarcıdır. Çok önemli bir tehdit olmadığı sürece yuvasını terk etmez. Tek eşli kuşlardır. Hayatın müşterek olduğunu savunup yuvalarını dişi ve erkek birlikte yaparlar. Dişi 2 ile 5 yumurta arasında yumurtlar. Kuluçka süresi 11 ila 14 gün sürer. Yavruları yuvadan ayrılmaya hazır olması yaklaşık 18 ile 30 gün sürer. 

Ve ne yazık ki biz insanlar doğadaki birçok canlıya yaptığımız gibi ağaçkakanların da yaşam alanlarını yok ettik. Bu sebeple onların da türlerinin devamlılığını tehlike altında bıraktık. 

Belki de bu gerçeğin farkında olduğu için yaşam mücadelesini vermek adına yuvasını kurmaya çalışan bir ağaçkakanın taklama sesini dinlemeniz için aşağıya bıraktık. 

 Aslında bir sonraki yazı için en sevdiğim kuş türü olan Robin kuşunu seçmiştim. Fakat ben bu yazıyı yazarken minik bir mavi baştankara pencereme konup kaçtı. Romantik davranıp birden bire baştankara ailesini yazmaya karar verdim… Sevgiyle ve sevdiğiniz şeylere ilgiyle kalın. 

1. Diyarbakır Kısa Film Festivali’ne başvurular başladı!

Türkiye’nin en eski kentlerinden biri olan Diyarbakır, bir kısa film festivaline ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. İlk kez bu yıl düzenlenecek olan Diyarbakır Kısa Film Festivali, 16 – 19 Haziran tarihleri arasında sinemaseverlerin karşısına çıkacak. Serhat Gönen ve Mehmet İsmail Çeçen direktörlüğünde gerçekleştirilecek olan festivalin genel koordinatörlüğünü ise Elif Yıldız üstleniyor. Festivalin danışmanları ise yönetmen-yapımcı Tayfur Aydın, Marmaris Kısa Film Festivali Direktörü Şeref Öztürk ile yapımcı ve aynı zamanda Sabancı Kısa Film Platformu Artistik Direktörü Zeynep Atakan olacak.

Diyarbakır’da, günümüze kadar sürekliliği olan bir festival olmamasının eksikliğini tamamlamak amacıyla yola çıkan festival; Türkiye başta olmak üzere Dünya’daki kısa filmcileri, sektör profesyonelleriyle Diyarbakır’da bir çatı altına toplamayı hedefliyor. Diyarbakır’ın tanıtılmasına çok büyük bir zemin hazırlaması planlanan festival, logosunda da Diyarbakır’ın tarihi yapıtlarından olan ve 500 yıllık tarihe sahip dört ayaklı minareyi sinemayla bir araya getiriyor. Festival kapsamında ise atölyeler, söyleşiler, toplu film gösterimleri ve seremoniler de yapılması hedefleniyor.

Festivale film başvuruları ise, Mart ayı itibarıyla başladı. Ocak 2018 yılı itibariyle çekimleri gerçekleşmiş filmlerin kabul edileceği festivale başvurular, filmfreeway.com/DiyarbakirShortFilmFestival web sitesi üzerinden gerçekleştirilecek.

Kurmaca ve Belgesel kategorilerinde toplam 14 ödül verilecek olan festivalde, toplamda 30.000 TL maddi destek verilecek. Kurmaca kategorisinde; En İyi Film, Yönetmen, Senaryo, Görüntü Yönetmeni, Sanat Yönetmeni, Kurgu, Kadın Oyuncu, Erkek Oyuncu ve Jüri Özel ödülleri verilirken, Belgesel kategorisinde ise; En İyi Film, Yönetmen, Senaryo ve Jüri Özel ödülleri verilecek. Diyarbakır İş Kadınları Derneği (DİKAD) tarafından ise, kadın konusunu ele alan kurmaca ve ya belgesel kategorisinden bir filme ödül verilecek.

Festival hakkında daha fazla bilgiyle, festivalin web sitesi olan www.diyarfilmfest.com üzerinden ulaşılabilir.

31. Ankara Film Festivali Kısa Film Jürisi Belli Oldu

Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından desteklenen 31. Ankara Uluslararası Film Festivalinin Ulusal Kısa Film Yarışma Jürisinde bu sene yapımcı Bulut Reyhanoğlu, oyuncu Şenay Gürler, medya sanatçısı, film yapımcısı ve akademisyen Andreas Treske yer alacak.

İşletme eğitiminin ardından tekstil ihracat sektöründe 30 yıla yakın sürede çalışan Bulut Reyhanoğlu halen danışman olarak da bu sektörde faaliyet göstermeye devam etmektedir. 2011 yılında Caner Alper ve Mehmet Binay’ın yönettiği Zenne filminde dışardan yapım desteği vermiş, Çekmeceler filminde ise yürütücü yapımcılık yapmış ve festival sürecini yönetmiştir. 2018 yılında Anons filminde Executive Producer olarak yer almıştır. Kısa film online izleme platformu olan “Shortbyshort” sitesinin sahibidir. 2019 yılında Kısa filmlerin üretilmesine katkı sağlamak amacıyla ortak bir çalışma grubu kurarak bu filmlerin kolektif birlikte çalışarak üretilmesi için Yapımcılık Akademisi ile birlikte Yapımcı-Yönetmen Buluşmaları adı altında bir çalışma grubu başlatmıştır. Şu an çekilmiş ve çekim aşamasında olan 5 kısa film vardır. Okan Üniversitesi ile birlikte FİLM YAP atölyesini gerçekleştirmiştir.

İzmir doğumlu olan Şenay Gürler Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema Bölümünden mezun oldu. Oyunculuğa İzmir Sanat Tiyatrosunda başlamış, 1993 yılında İstanbul’a geldi. Birçok tiyatro oyunu, dizi ve sinema filminde rol alan aynı zamanda dublaj da yapan sanatçı birçok ünlü ismin sesi oldu. “ Kara Melek”, Biz Size Aşık Olduk” gibi dizlerde yer aldıktan sonra “Avrupa Yakası”nda canlandırdığı “Fatoş” karakteri ile hafızalarda yer etti. Yer aldığı dizi projelerinin yanı sıra Reha Erdem’in yönettiği “Korkuyorum Anne” adlı sinema filmindeki performansı ile 2006 SİYAD En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ödülünü aldı. Ayrıca 2017 yılında Çiğdem Sezgin’in Yönettiği “Kasap Havası” sinema filmindeki performansı ile 22. ‘Sadri Alışık En İyi Kadın Oyuncu’ ödülüne de layık görüldü. Son olarak “Şahsiyet” ve “Çukur” dizilerinde rol adı. Serinin ilk filmi Mucize’de yer aldıktan sonra “Mucize 2” sinema filminde oynadı.

Medya sanatçısı ve film yapımcısı kimlikleriyle tanınan Bilkent Üniversitesi İletişim ve Tasarım Bölüm Başkanı Andreas Treske, Münih Sinema ve Televizyon Üniversitesi mezunudur. Etkileşimli medya enstalasyonlarıyla uluslararası sergilerde yer aldı, filmleri Cannes, Berlin ve Venedik gibi prestijli festivallerde gösterildi. The Inner Life of Video Spheres ve Video Theory: Online Video Aesthetics or the Afterlife of Video başlıklı kitapların yazardır. Video Vortex ve CILECT üyesidir. Sinema, belgesel, kısa film prodüksiyonu, video sanatı ve dijital medya alanlarında çalışmalarını sürdürmektedir.

31. Ankara Uluslararası Film Festivaline başvurmak isteyen sinemacılar başvurularını 25 Mart 2020 tarihine kadar gerçekleştirebilirler.

8 Mart Haftasında Kadınlar Sahnelerde

Kadıköy Emek Tiyatrosu’nda “Kadınlar Şenlikte”

Kadıköy Emek Tiyatrosu tarafından düzenlenen şenlikte yola çıkış noktası, tanrıça Demeter ve kızı Persephone onuruna düzenlenen eski bir Yunan dini festivali olan Thesmophoria Bayramı ruhu olmuş. Bereket/tahıl tanrıçası olan Demeter için düzenlenen bu bayrama yalnızca kadınlar katılabilir ve birtakım dini ritüeller yerine getirilirmiş.

Kadıköy Emek Tiyatrosu 8 Mart’a kadar her günü kapsayan dopdolu bir programla kadınları bir araya getiriyor. Oyunlar, atölyeler, söyleşiler, konser ve performanslarla dolu bu haftada her etkinlik için öğrenci kadınlara ayrılan askıda biletler de mevcut. Seyircilerden oyunlara giderken kadın pedi, kişisel temizlik ürünleri, bebek bezi gibi ürünler götürmeleri bekleniyor. Toplanan bu ürünler ihtiyaç sahibi kadınlara ulaştırılacak.

GİRLZ NIGHT OUT 2020

Beyoğlu İnfiniti Sahne’de gerçekleşecek olan etkinlikler ile 8 Mart haftasında kadınların bir araya gelip kendini iyi hissedeceği bir program düşünülmüş. Yazarlar, oyuncular, gösteri sanatlarında yönetici kadınlar ile söyleşiler, masal anlatımları, okuma performansları, farkındalık çalışmaları ve kadınlar kahkahalarını birlikte büyütsün diye keyifli Stand-Up geceleri… 7 Mart kapanış partisi ile sonlanacak programın detayları için @girlznightout2020 Instagram sayfasını ziyaret edebilirsiniz.

Monologlar Müzesi: KADIN

Tiyatromuzun şansı, üretken Ahmet Sami ÖZBUDAK’ın proje direktörlüğünü yaptığı, TwoTwo Production yapımı olan Monologlar Müzesi, tiyatro seyircisine alışık olmadığı bir mekânda, keyifli bir deneyim sağlıyor.

8 Mart’ta, Monologlar Müzesi’nde 7 ayrı kadın ile tanışabilirsiniz.
-Sen de Benim Kızım Gibisin
-Tüm Şiirleri(m)
-Açlıktan Öldüm
-Derin Derin Derin Derin Nefesler
-Burada Oyun Yok
-Hiç-Biri
-Islık

Hepimizin öyküsünün aynı olduğunu biliyoruz. Anlatılan hayatlara ortak olmak için 8 Mart’ta müzeye bekleniyorsunuz.

Kadınların yalnızlıklarının, acılarının, uğradıkları haksızlıkların…
Sanatta, siyasette, iş hayatında karşılarına çıkan engellerin…
Erkek dünyası tarafından konumlandırılmalarının…
Erkek terörünün, katledilmelerin…

Hiçbirinin değil; yaşamın ve eşitliğin konuşulduğu 8 Mart’ların umudu ile, sanat ile, dayanışma ile…

Aslı Tohumcu Söyleşisi: Kötü Kalp/Haykırmak Adına Atıyor Artık.

Aslı Tohumcu’nun Kötü Kalp romanı ile kadına dair, kadına şiddete dair, her gün ve her gün toplum içerisinde çoğalarak kendine yeni yaşam alanları bulan kötü düşünce, kötü muamele, kötü söz ve nihayetinde kötü kalplerin ürettiği kötü şiddete dair kalplerimiz ve hafızamız çok ciddi şekilde uyarıldı. Sarsıldık. Kötü Kalp hafızası gereğinden az çalışan bizleri omuzlarımızdan tutup kendine çekerek “Farkında mısınız gerçekten ne olup bittiğinden?” dedi ve unutmamamız adına tüm çıplaklığıyla ne var ne yoksa işte siz busunuz, işte biz buyuz tam olarak diyerek haykırdı.

Aslı Tohumcu ile yeni romanı Kötü Kalp üzerine bir söyleşi gerçekleştirdim. Tabii ki sadece Kötü Kalp’i konuşmadık. Edebiyat dünyasında neredeyse yirmi yılı bulacak olan, yayıncılık dünyasında ise yirmi yılı geçkin bir süredir çalışmalarına devam eden, özellikle kadının varlığına, kadın meselelerine, kadına uygulanan psikolojik ve fiziksel şiddete tanıklık etmiş, insan varlığının yıkıcılığını tüm çıplaklığıyla görmüş Aslı Tohumcu ile kadına ve insana dair göremediğimiz tüm karanlıkta kalmış noktaları ele alarak çok kapsamlı bir söyleşi gerçekleştirdim.

Çünkü susmamalı, çünkü konuşmaya devam etmeli, çünkü unutmaya çok elverişli hafızalarımızı yenilemeli, çünkü yeri geldiyse eğer haykırmalıyız.

Buyurun lütfen.

Aynur Kulak: İlk olarak sizinle başlamak istiyorum. Edebiyat ile olan bağınız tam olarak ne zaman şekillenmeye başladı? İlk çocukluk yıllarınızdan itibaren mi başladı (aile içerisinde yani) yoksa daha sonraki zamanlarda okul dönemlerinizde mi şekillendi?

Aslı Tohumcu: Okumayla ilişkimi anneme, onun düzenli okumasına ve gayretine borçluyum. Annemin bana üşenmeden defalarca okuduğu resimli kitapları hâlâ hatırlarım. Kitaba mutlaka bütçe ayrılan, bütçenin aşılmasına seve seve izin verilen bir evde büyüdüm. Okumayı öğrendiğimde Bursa’da Ekin Kitabevi’ne (bugünün Ezgi Kitabevi) gider, istediğim kitabı alır, dönerdim eve. Odam çatı katındaydı ve yaz kış fark etmez, çatıya çıkar aldığım kitaplara kapanırdım.

Jules Verne’i keşfettiğimde işin rengi de değişti benim için. Verne’in Karpatlar Şatosu adlı kitabını okuyup bitirdiğim gün, o kadar etkilenmiştim ki, annemin karşısına dikilip “Anne ben yazar olacağım,” dedim, “Verne gibi insanları etkileyen hikayeler yazacağım.” Annem de ne yapsın, deli kızına ertesi gün Bursa Kapalıçarşı’dan bir daktilo ile bir top samanlı kağıt aldı. On beş yaşındaydım. Kapalıçarşı’dan eve döndük ve o gün bugündür yazıyorum.

Aynur Kulak: Kötü Kalp romanınıza geleceğim fakat öncesinde Aslı Tohumcu’nun şimdiye kadar yayınlanan romanlarına baktığımızda çok ciddi bir kadın hassasiyeti içerisinde olduğunuzu görüyoruz. Düşüncenizi ve dilinizi hiç esirgemeksizin kadına yönelik olumsuz ne varsa en ince ayrıntısını atlamaksızın anlatıyorsunuz. Abis’te, Şeytan Geçti’de, Durmadan Leyla’da. Bu hassasiyetinizin oluşum sürecini merak ediyorum. Ailenizdeki kadınlar nasıldı mesela? O dönemlerden itibaren mi oluştu bu hassasiyet ya da çalışmaya başladıktan sonra, dışarıda kadına karşı yapılan bin türlü taciz şeklini göre göre, şahit ola ola mı oluştu Aslı Tohumcu’daki bu kadın meselelerini odak noktaya taşıyan romanlar yazma mevzuu?

Aslı Tohumcu: Ailemde idealimdeki kadın-erkek eşitliği vardı diyemem ama kız çocukları çok kıymetliydi. Evlenip anne ve eş olmak için değil, okumak ve hayal kurmak için yetiştirildiğimi söyleyebilirim. Yani başıma ne geldiyse sonradan, ailemin evinden ayrılınca geldi. Bursa’da fantastik hikayeler yazan bir çocukken, kişisel deneyimlerim, kadınların maruz bırakıldığı katliam beni bambaşka bir insan ve yazar haline getirdi. Kadınlardan esirgenen insanlığı, eşitliği, özgürlüğü düşünürsek, bakışlarımı zaman zaman başka yerlere çevirsem de, kalemimi çevirmem zor.

Aynur Kulak: Kötü Kalp kadınlara yönelik işlenen aklımıza gelebilecek her tür suça dair birkaç ana damar üzerinden şekilleniyor. İçinde kadınlara yönelik yapılan her tür olumsuz davranışın şekillendiği bu büyük manzaranın içinde, suçu işleyenler, suçu işleyenlerin vicdanlarının sesi (bazen, her zaman değil), suçu işleyenlerin izini sürenler (polis teşkilatı) suçu işleyenleri savunan avukatlar, yargıçlar, savcılar ve suçu işleyenlere kendi adalet anlayışı üzerinden cezasını veren biri, yani Kötü Kalp. Kadına yönelik ortaya çıkan, her tür şiddeti ele almak istediğiniz böyle bir roman yazma fikri kafanızda nasıl oluştu?

Aslı Tohumcu: Kötü Kalp ağırlıklı olarak kadınlara yönelik kıyımı ele alıyor, evet, ama yakın dönemde yaşanmış, vicdan sahibi her insanı rahatsız eden, adalete inancını sarsan başka suçları da ele alıyor. Nefret suçlarını, hak yemeyi, çocuk tacizlerini… Kendi adaletini arayan bir baş kahraman, onun peşine düşen emniyet güçleri ve suçlular üzerinden, üç koldan, üç sesten ilerleyen bir roman. Tabii şunu belirtmek isterim, romanda duyduğumuz suçluların vicdanın sesi değil, suçluların iç sesi sadece. Kötü Kalp’te bir vicdandan bahsedeceksek, baş kahramanın vicdanından söz edebiliriz sadece, çünkü onun vicdanı bu ülkede eşitlik, adalet ve özgürlük içinde yaşamak isteyen insanların vicdanı. Romanı yazma fikrinin nasıl geliştiğine gelirsem… Durmadan Leyla’yı yazmadan aklıma düşen bir fikirdi bu. Nereden, nasıl yazacağım konusunda kararsızlığa düştüğümden bekledi üç sene. Bunca haksızlığın, kötülüğün, zalimliğin ortasında nahif protesto ve tepkilerle yaşayıp gidiyoruz. Bu suçların faillerine ve onların değişik mevkilerdeki destekçilerine, bu kötülükleri destekleyen dile, ifadelere, hatta eylemlere bakarken insan çileden çıkıyor. Özellikle kadın katliamı öyle bir hal aldı ki, bende ‘elimize bıçağı alıp sokağa fırlamadıkça bitmeyecek mi bu zulüm’ duygusu uyandı. Bu öfke ve hayal kırıklığını, benim yerime intikam alacak bir kahramanın yolculuğuna dönüştürmeye karar verdim. Böylece çıktı Kötü Kalp ortaya.

Aynur Kulak: Romanda kendi adaletini kurgulayan Kötü Kalp bize şunu mu söylemeye çalışıyor: Artık umutsuzum, bu toplumdan da, kamu oyundan da, sizlerin vicdanlarından ve adalet anlayışında da, eğitimlisiniz veya değilsiniz hiç fark etmez, umutsuzum. Katılır mısınız bu yorumuma? Hukuksal anlamda yasalar yenileniyor, cezalar uzuyor, emsal kararlar çıkıyor fakat genel kötülük hali tüm bunlara rağmen devam ediyor, bu romanda zaten o yüzden kendi adaletini yaratma amaçlı yazıldı mı dersiniz?

Aslı Tohumcu: Kötü Kalp, tecavüzcü müvekkilini yalan beyanlarla hapisten kurtaran bir avukatın dilini ya da hak yiyen birinin işçilere salladığı parmağını keserek, kadın ve lgbti düşmanı bir blogger’ın parmaklarını klavyesine çivileyerek söylüyor söyleyeceğini. Kısasa kısas mantığıyla kendi adaletini uyguluyor. Herkesin değil ama ürkütücü ve üzücü bir çoğunluğun aynı vicdana, aynı adalet, eşitlik ve özgürlük anlayışına sahip olmaması, yanı başlarında yaşanan ve insanları işsiz, güvencesiz, çaresiz bırakan politika ve yaklaşımlardan rahatsız olmamasına, insanların intihara sürüklenmesine, ortadan kaybedilmesine, öldürülmesine ses çıkarmamasına tepkisini böyle koyuyor ortaya. Adaleti ve demokrasiyi işletmesi gereken kurumların ısrarla aksi yönde çalışmasına isyan ediyor, bazılarımız gibi. Sadece bazılarımızdan farklı olarak isyanını şiddet eylemlerine döküyor. Ama o kötü kalbi taşıyan kahraman(ım) iyilikleri, sabırları ve mücadele güçleriyle vicdan sahibi insanlara umut veren isimlerin varlığını unutmuyor. Rakel Dink ve Emel Anne ilk akla gelenler. Bunun çelişkisini yolculuğu boyunca yaşıyor zaten. Tabii, en son Meksika’da yaşanan olay, Meksikalı kadınların Anayasa Mahkemesi’ni yakmaları, insanın aklına çılgınca fikirler getirmiyor değil. Deli deliyi görünce sopasını saklarmış diye boşuna dememişlerdir herhalde!

Aynur Kulak: Tecavüz eden (kadına veya erkek ya da kız çocuğuna) sözlü veya fiziki şiddet uygulayan (kadına veya çocuklara) hakaret eden, her tür kötü muameleyi yapan kişiler bunun yanlış bir davranış olduğunu düşünmeksizin, aksine sanki normal bir şey yapmışçasına bir algı ile aramızda dolaşıyorlar. Kötü Kalp toplumun her kesiminde yaygın olan bu algıyı tüm çıplaklığıyla, lafını hiç esirgemeksizin ortaya koyuyor. Yani avukattan tutun, savcıya, komiserinden tutun, polise, adli tıp görevlisine, doktora vb… Kamuda önemli yerlerde görev alan herkes bu kötü algıyı, kötü sistemi, kötü toplumu ucundan kenarından ya da direkt ortasından, ulu orta bir şekilde besliyor. Ne söylemek istersiniz?

Aslı Tohumcu: Bunun hakkında üzüntüyle, öfkeyle saatlerce konuşabilirim, ancak bu ne kadar umutsuz olduğumu ve umutsuzluğumun beni ne kadar karanlık bir yere yerleştirdiğini göstermekten başka bir işe yaramaz. Oysa karanlığımı zaten Kötü Kalp’le serdim ortaya, vurdum kağıdın üzerine. Edebiyat da dahil olmak üzere hayatın her alanında isyan etmeye, yanlışların doğrusunu göstermeye çalışmaya, kendi küçük mücadeleme devam etmeye devam….

Aynur Kulak: Romanda çok rahatsız edici şiddet sahneleri var. Okurken arada nefeslenip, tekrar okumaya döndüğüm yerler oldu. Sanki sizin bu normal olarak nitelendirdiğiniz ve yapmaktan çekinmediğiniz, duyduğunuzda duymazlıktan geldiğiniz, gördüğünüzde görmezlikten geldiğiniz tacizler, tecavüzler bakın görün işte tam da böyle oluyor diyorsunuz. Bu sahneleri gerçek, yaşanmış olaylardan alıntılayarak mı kurguladınız? Eğer böyle ise korkunç. İnsanın şiddeti böylesine rahat karşısındakine uygulayıp, hiçbir şey olmamış gibi devam ediyor olması mı desem…; ne söylesem bilemiyorum.

Aslı Tohumcu: Romanda karşılaştığımız suçları işleyen suçlular ve onlara hak verebilen insanlarla bir arada yaşıyoruz. Bu ülkede, bu dünyada. Bu açıdan bakınca, bunları hayal etmek ve bir romana dökmek büyük bir yaratıcılık gerektirmiyor bence. Ne de olsa bu olayların bazıları yaşandı, bazıları şu an yaşanıyor, yakın zamanda yaşanacak ya da. Yaratıcılık gerekmiyor ama yazım süreci boyunca ruh sağlığınızdan ödün vermek gerek diyeceğim, o da ayıp kaçacak. Ayıp kaçacak çünkü insanlığını yitirmemiş bireyler için mesela, bir Emine Bulut cinayetini, Emine Bulut’un son sözlerini unutmak, o sözleri duymamış gibi mutlu mesut yaşamaya devam etmek mümkün mü? Ya da… Atanamadığı için intihar eden, ağaçlar kesilmesin istediği için dövülerek öldürülen insanları unutmak mümkün mü? Böyle böyle unutmayalım, kayda geçirelim, hiçbirini unutmayalım.

Aynur Kulak: Kötü Kalp sanki okuyucusuna, bir şeyleri sorgulamanız gerekiyor; susmamanız, konuşmanız gerekiyor, diyor. Hatta anlatıcı şöyle bir söz söylüyor; “Bırakıyor kötü kalbi konuşsun.” Bile bile susuyorsanız ve göz yumuyorsanız yapmayın konuşun ve bilinçlenin diyor bize Kötü Kalp. Sizce, Kötü Kalp’i dinleyip, okuyup, onu anlayabilecek miyiz?

Aslı Tohumcu: Romanın kendisinden göz yummayın, susmayın gibi bir mesaj çıkarmak isteyen çıkarabilir elbette. Bahsi geçen olaylar, yani erkek şiddeti, hak yemek, sivil ölüme terk edilmek sessiz kalınacak olaylar değil. Ama alıntıladığınız cümle, anlatıcının, baş kahramanın yani, kendini kötü kalbinin intikam isteğine bıraktığını ifade eden bir cümle. Her insanın aklından kötü, karanlık, tehlikeli düşünceler geçebilir ancak bir kısmı bunları fiiliyata döker. İnsanları birbirinden ayıran, onları olumlu ya da olumsuz sıfatlarla nitelememize neden olan da bu seçimlerdir. Ben de bir ekmek bıçağı kapıp sokağa fırlayarak, yakalanana dek doğrayabildiğim kadar adam doğrayabilirim mesela ama onun yerine roman yazıyorum. Ve elbette bu romanı, o korkunç suçları işleyen insanların okumayacağını, bana benzer, kardeşlik kurabileceğim insanların okuyacağını biliyorum. O kardeşlik duygusunu kurmak, yüreğimizin yangınında, acımızda, öfkemizde, umudumuzda ve umutsuzluğumuzda ortak olduğumuz duygusunu uyandırmak, kahramanımın eylemleriyle de birkaç saatliğine de olsa okuyanın yüreğini soğutmak istiyorum. Ama her roman gibi bu roman da artık okuyana ait, benim ne istediğimin, neyi amaçladığımın bir yerde önemi kalmıyor.

Aynur Kulak: Kötü Kalp polisiye unsurların da olduğu bir roman. Başkomiser ve yardımcılarının olduğu bir ekip bir takım mesajlarla dolu olayları bir türlü çözemiyorlar. Bu da romana farklı bir boyut, heyecan ve merak katıyor. Romanı kurgularken baştan beri var mıydı kafanızda bu bölümler yoksa salt yapılan suçları yazmak, kötü kalbin sesini dinlemek bunaltıcı olabilir düşüncesiyle mi bu bölümleri eklemek istediniz? Aslında dikkatimi çoğunluğunu erkeklerin oluşturduğu yozlaşmış bir kurumun kadınlara yönelik şiddeti nasıl çözeceği yönünde oldu. Biraz bu yönden okudum aslında bu bölümleri.

Aslı Tohumcu: Biri çıkıp da gerçekten adaletin terazisini dengelemeye kalkışsa, suçlulara mahkeme salonlarından çıkmayan cezaları kendi vermeye kalksa, bunun elbette emniyet güçlerinde bir yansıması olacaktır. Nasıl ki roman adalete inancımızı sarsan olaylar üzerinden, gerçekçi bir hattan ilerliyor, o gerçekliğin bir kısmı da, emniyet güçlerinin bu cezaları veren, bu şiddeti uygulayan kişinin peşine düşmesini gerektiriyor. Dolayısıyla Başkomiser ve iki yardımcısı bu amaçla, gerçekliğe katkıda bulunmak için.

Aynur Kulak: Artık kadına karşı yapılan her tür şiddete karşı seslerin daha fazla yükseldiği, farkındalıkların arttığı ve bu yönde romanların, öykülerin, hikayelerin yazıldığı bir dönem yaşamaktayız. Sosyal medya başta olmak üzere, ikinci sırada edebiyat bu yönde farkındalığımızı en fazla yükseltecek seçeneklerin başında geliyor. Biz fazla okuyan bir toplum değiliz maalesef fakat siz mesela inatla ve ısrarla bu konu ile ilgili yazmaya devam ediyorsunuz. Ne yapılması gerekiyor sizce edebiyatın bu anlamda değerinin gerçekten yerini bulması için?

Aslı Tohumcu: Herhangi bir edebiyat eserinin değeri önce yazanın, ardından okuyanın gözünde belirleniyor. Edebiyatın bu anlamda değeri derken kastettiğiniz, hayatta başka türlü bir karşılık bulması, hayatı değiştirmesiyse, maalesef bu mümkün değil. Ancak verilen mücadeleye katkıda bulunabilir sanırım. 

Ella Hickson oyunu “Yazar” Türkiye’de ilk kez sahnede!

0

İngiliz tiyatrosunun yükselen yazarlarından 
Ella Hickson’ın #MeToo hareketi kapsamında da çok ses getiren oyunu “Yazar”, Türkiye’de ilk kez Pürtelaş Tiyatro tarafından sahneleniyor. Yazarın sahnelendiği yıl İngiliz eleştirmenleri ikiye bölen, sert yüzleşmelerle ve yapbozlarla dolu oyunu, Ali Yalgın’ın yönetmenliğinde 3 Mart’ta Feriye’de prömiyerini yapacak.

Ella Hickson’ın Londra’daki Almeida Tiyatrosu tarafından sahnelenen ve oyun yazarı genç bir kadının, tiyatro dünyasındaki cinsiyet ayrımcılığına karşı verdiği mücadeleyi anlatan oyun, ilk kez sahnelendiği 2018 yılında İngiliz eleştirmenleri ikiye bölmüştü. Bazıları Yazar’ı, fazla öfkeli ve kendini beğenmiş bir oyun olarak tanımlarken, diğerleri, sisteme karşı direnen ve isyan ede göz kamaştırıcı bir yapı bozumu olarak gördü.
 
Yazar, 2019’da 1978’den beri her yıl İngilizce olarak kadınlar tarafından yazılan tiyatro oyunlarının yarıştığı Susan Smith Blackburn Ödülleri finalistlerindendi.
 
Time Out’un “Heyecan verici… Oldukça punk rock! Egemenliğe karşı engellenmemiş, etkiletici bir miting.” olarak bahsettiği Yazar, alaycı ruhuyla her bir sahnesinde bir öncekini irdeliyor.
 
Telegraph “Eğlenceli, çiğ, sonsuz bir yaratıcılık… MeToo jenerasyonu için sofistike bir oyun.” olarak yorumluyor. 

“Dünyanın şekil değiştirmesini istiyorum.”

Öfkeli genç bir kadın, yazdığı tiyatro oyunuyla dünyaya haykırmak, insanları sarsmak, güç dinamiklerini, eski kuralları yıkmak, asırlardır ata erkilliğin ve paranın hüküm sürdüğü düzenekleri kökten değiştirmek ister. Her sahnesinde koyduğu kuralları acımasız bir mizahla yıktıkça, genç yazarla birlikte tiyatroyla, sahneyle, sanatla ve kendinizle bir münakaşa içine girecek, öfkelenecek ve güleceksiniz.
 
Prodüksiyonunu Pürtelaş Tiyatro’nun üstlendiği, yürütücü yapımcılığını Gizay Akdoğan’ın, dekor ve kostüm tasarımını Gamze Kuş’un, hareket tasarımını Dicle Doğan‘ın ve ışık tasarımını Cem Yılmazer‘in yaptığı oyunda; Büşra AlbayrakSinan ArslanSevda Baş ve Ömer Güneşrol alıyor.
 
Oyun, 3 Mart’ta Feriye’de seyirciyle buluşacak. Biletler Biletix ve Feriye’de!

Ella Hickson Kimdir?
 
Oyun yazarı ve tiyatro yönetmeni Ella Hickson, 1985 yılında Surrey, İngiltere’de dünyaya geldi. Hickson’ın Edinburgh Üniversitesi Tiyatro Şirketi tarafından üretilmiş ilk oyunu “Eight” (Sekiz), en büyük tiyatro festivallerinden Edinburgh Fringe’den 2008 yılında üç ödül kazandı. 2011 yılında The Guardian’ın hazırladığı izlenmesi gereken dört genç oyun yazarından biri olarak öne çıktı. Oxford Üniversitesi’nde oyun yazarlığı üzerine eğitim vermektedir. Nick Hern Kitapları’nda şimdiye kadar kitabı yayımlanmış en genç yazardır. Londra’da yaşamaktadır.

Color Out Of Space – Film İncelemesi – H.P. LoveCraft

0

Hikaye kendisini açar. Mandy’den göz aşınalığı içinde olduğumuz Nicolas Cage’i burada gördüğümüz için mutluyuz. Hanidir Mandy gibi film izleyemedik diyorduk Esra ile sonra pat diye Color Our Of Space geldi. Sonra yahu bi ağız tadıyla distopya izlemeyemedik hanidir, nerede o Snowpiercer’lar dedik hop! Dizisi çıkmış ve Jennifer Connelly baş rolde.

Bilimkurguyu sadece efektlere bağlayan ve bunu da bize alıştıran Hollywood abilerimizin üst akıllarına oynuyoruz bu film ile 51. Bölge’den bildiğimiz uzaylı konsepti filmde kendini var etmiş. Kozmik renkler dünyasal plana inmiş ve ele geçiren uzaylı fikrine bir yenisi eklenmiş. Organik beden taşıyan insan şuur’una vuruyorlar darbeyi. Düzen ve düzensizlik döngüsü iyi gidiyor.

Gardner ailesi, şehrin gürültülü yaşantısından uzaklaşıp göl kenarında çiftlikte yaşarken oluyor her şey. Kızımız Lavinia okült öğretilerin büyü tarafıyla ilgileniyor ve bol bol dört elemente sesleniyor. Kadın bedeni taşımasının da faydalı yanlarını kullanmaya gayret eden ergenimiz, büyülerini tam da geliştiremiyor. En son iş bedene geliyor ve kanlar, şekiller, ücgenler ile tesiri vermeye çalışıyor. Ancak kozmozun kadimdir, büyüktür yücedir. Bütün parçayı kapsadığı için, hanım kızımız “istencini” gerçekleştiremiyor.

 Hikaye ailenin huruz ile yaşadığı evlerinin bahçesine meteor düşmesi ile başlar. Bu durum sadece aileyi değil, dünyadaki tüm canlıları etkilemektedir aynı zamanda. Düşen meteor, yeryüzünde eriyip, yayıldığı bölgenin renk değiştirmesine ve uzay-zamanda kırılmaların meydana gelmesine neden olmaktadır (?). Filmde bu geçişleri çok güzel bir şekilde gösteriyor bizlere Richard Stanley. Her şey gittikçe daha tuhaf bir hal alırken, aile korkunç bir şeyin farkında varır. Meteor, dünyanın koşullarını değiştirip, insanları uzaylı istilasına açık bir hal gelmesine ve etkisi altına aldığı her canlının yavaş yavaş mutasyona uğramasına neden olur fark ederler.

Küçük oğlan Jack, kozmik renklerin harikalığı içinde yuvarlanırken cezbeye kapılıyor ve şuurunu kaptırıyor. Sonrasında Jung ve Freud karması bir hale geliyor. Kozmik renklerin cümbüşü elektriksel bir güç olarak geliyor üzerimize ve organik madde üzerinde kaynak etkisi yaratıyor. Güzelim kalpalar birleşip Starcraft-Brood Wars’taki zerg impratorluğunun altı yapısını oluşturuyor.

Anne ve baba arasındaki ilişki gözlemekte yarar var. Film, korku-bilim kurgu ve hafif gore türünde orjinal bir yerde. Değişik yorumlar gelmiş olabilir, tertemiz bol grafikli filmlere alışmışlar açısından filmin görselliği zayıf gelmiş olabilir. Ancak, Blood Drive tayfası olarak biz gereken yere koyduk kendilerini. Ahırdaki Lama’lara ayrıca dikkat edelim lütfen. Film detayları için imdb’ye bakabilirsiniz. Keyifli seyirler.

| imdb.com |