Ana Sayfa Blog Sayfa 718

Özgür keçinin bebeği Chrissy’den umut parıltısı

İki keçi arkadaşıyla birlikte, Avustralya’daki Edgar’s Mission Farm Animal Sanctuary tarafından et endüstrisinden kurtarılan sevimli keçi Antoinette şimdi anne!

Keçi eti popülaritesinin giderek artmakta olduğu Avustralya’daki bu çiftlik, endüstriyel hayvancılığın zalim ve insan dışı oluşumunu reddederek buradaki hayvanlara ömürlerinin sonuna kadar yaşayabilecekleri bir yuva sunuyor. Daha adil bir dünya hedefiyle yola çıkmışlar ve şu an 300’den fazla hayvanın bakımını üstlenmekteler.

Çiftlik hayvanlarına gıda gözüyle bakılırken, kedi ve köpek gibi hayvanların kayrılması, üstüne üstlük bunun hayvan sevgisi ile adlandırılması onların çöplüğünde yok. Hepimiz eşit haklara sahibiz mottosuyla yeryüzüne özgürlük dağıtmaktalar.

Antoinette bu nefis çiftliğe geldiğinde sonra onun hamile olduğu anlaşıldı. Kısa bir süre sonra Chrissy doğdu!

Keçiler harika annelerdir. Onların aile bağları son derece sıkı ve duygusaldır. Antoinette acılardan uzak yeni hayatında doğurduğu küçük kızı ile harika bir ikili olmuş durumda. Aralık ayında doğan minik Chrissy bunca yıl hiçbir çocuğuyla birlikte olamayan anne Antoinnette’in acılarını dindiriyor adeta. Pam Ahern’in dediğine göre, Noel’den sadece birkaç gün sonra doğan Chrissy, harika kulakları ve arsız gülümsemesiyle çiftliğin tüm sevgisini kazanmış.

Chrissy sevimliliği doruklarda muhafaza eden bir bebek. Yaramazca oradan oraya atlamakta ve annesinin sesisi duyar duymaz ona doğru koşmakta. Oyun oynamaya bayılıyor ve günlerini geçirmek için favori aktivitesi annesine sokulmak.

Diğer keçiler için bir umut!

Bu çiftlik harika işler çıkarıyor. Şu an Chrissy ve annesi çok kötü durumda olabilirlerdi. Hayvanların, duygularının ve varlıklarının hiçe sayılışı korkunç bir şey. Ama şu an ikisi de güvende ve Chrissy diğer çocuk hayvanların karşı karşıya oldukları acı ile yüzleşmeden büyüyebilecek.

Chrissy’nin kalbimize dokunan sevinci herkes tarafından öğrenilirse belki onlara olan sevgimizi yansıtan seçimler yapabiliriz hepimiz. Chrissy ve Antoinette hayvan endüstrisinin kısır döngüsünü reddederek “bütün canlara” hak ettikleri sevgiyi vermemiz için ilham olabilir.

Çiftliğin sloganı ile güzel bir kapanış: “Eğer başkalarına zarar vermeden mutlu ve sağlıklı yaşayabilseydik… Neden olmasın?

Çiftliğin internet sitesi için tıklayınız.

Şubat ayı içinde iki ayrı ekoloji meclisi toplantısı

Şubat ayı içinde, ekoloji adına iki farklı yerde iki ayrı ekoloji meclisi toplantısı gerçekleşecek. 

İlk toplantısını Ankara’da yapan Ekoloji Meclisi, 2. Genel Kurulu’nu 14 Şubat günü Mersin’de gerçekleşecek.

“Amacımız:
1. Son yıllarda yapılan tüm saldırıları bir araya getirdiğimizde doğayı; suyu, ormanları, meraları, kıyıları, denizi, tarım alanlarını ve yaşamı korumak için tüm mücadele odaklarının bir araya gelerek büyük bir direniş merkezi yaratma ihtiyacı açıkça ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle Ekoloji Meclisi çağrımızın bir zorunluluk olduğu açıktır.
2. Demokratik bir yapı etrafında hiçbir kesimin ötekileştirilmediği tüm mücadele odaklarının tam olarak söz, yetki ve karar süreçlerine katılabileceği bir örgütlenme yapısı oluşturulacaktır.
3. Ekoloji Meclisi; her il ve ilçelerden gelecek ekoloji mücadelesi veren demokratik kitle örgütlerinin, tümünün mücadelesini ve dayanışmasını büyütecektir.”

[ezcol_1half]Ekoloji Meclisi[/ezcol_1half] [ezcol_1half_end]HDK Ekoloji Meclisi[/ezcol_1half_end]


HDK Ekoloji Meclisi ise, 7 Şubat günü Ankara Aka-Der’de gerçekleşecek.

“Kapitalizmin doğayı talan etmesi ve şehri işgal etmesi karşısında “Bir şey yapmalı!” diyorsan;

İnsanın doğaya yabancılaşmasına karşıysan;

Gezegendeki ekolojik krizler ve yıkım canını yakıyorsa;

Mahallelerin kentsel dönüşüm projeleriyle soylulaştırılarak, mahalle sakinlerinin mülksüzleştirilmesini, yoksulların kent merkezinden sürülmesini, kentteki farklı kültürlerin ve kimliklerin yok edilmesini istemiyorsan;

Doğayı yok sayan, emekçilere faydasının ne olduğu bilinmeyen bir “kalkınma” fetişinin araçları olarak enerji, maden, ulaştırma, turizm alanlarındaki yağma projelerinin hesabını sormak istiyorsan;

“En Büyük” değil, “En Ekolojik” çözümler üreten bir politik-ekonomik düzen çerçevesinde, üretim ilişkilerinin ve teknolojinin doğa-insan uyumu yararına yeniden kurgulanması gerektiğini düşünüyorsan;

Kurtuluşun dayanışmasını insan merkezci değil, doğa merkezci bir yaklaşımla örecek ve büyütecek; neoliberal kapitalist sistemin her tür muktedir aktörüne karşı mücadele edecek ve doğanın-iklimin değil, sistemin değişmesi için çalışacak bu Ekoloji Meclisi’ne sen de davetlisin!”

Buz dağının altında saklı bir ekosistem bulundu

0

Bilim insanları, Antarktika’nın en büyük buz sahanlığı Ross Buz Sahanlığı‘nın altında saklı muazzam bir canlı çeşitliliği buldular.

WISSARD adını verdikleri, sıcak su ile çalışan özel tasarım bir matkap kullanarak Antarktika’nın Ross Denizinin 740 metre derinliğindeki buz sahanlığını delerek işe başladılar. Buzun su ile buluştuğu yerden örnekler alan bilim insanları, karanlık ve soğuk sularda yaşayan çeşitli balık ve omurgasız canlılara rastladılar.

Buz dağının altında saklı bir ekosistem bulundu

WISSARD Projesi’nin yürütücüsü ve bilim insanı Ross Powell gelişmenin önemini şu sözlerle belirtti: “Kariyerim boyunca buna benzeyen ortamları inceledim ve zor olduğunu bildiğim halde, bu ekosisteme ulaşmayı çok önemsiyordum; çünkü bilimsel açıdan çok önemli bir sistem. Buz sahanı dinamiklerini ve okyanus ve sahanın kendi içindeki ilişkilerini inceleme şansı çok önemli, bu büyük bir gelişme.”

Ulusal Bilim Vakfı (The National Science Foundation) tarafından maddi destek sağlanan bilim insanları, elde ettikleri örnekleri inceleyerek, bu eşsiz ve güneş girmeyen ekosistemde deniz canlılarının hangi şekilde ortama uyum sağlayabildiklerini inceleyecekler. Bir diğer amaç ise, buz sahanlarının dinamiklerini derinlemesine incelemek ve deniz seviyesinin artışına olası etkilerini bulmak. Buradan elde edilecek bilgiler ışığında, ısınan havalara tepki veren ilk canlılar olan bu ekosistemin canlıları arasındaki ilişkiler ve üretkenliklerindeki değişimler de gözlemlenebilecek.

Kaynak: Nature World News

Bisikletler Afrika’ya

Çek Cumhuriyeti’nin Ostrava kentinde başlatılan Kola pro Afriku (Bisikletler Afrika’ya) projesi ile birlikte, Afrika ülkelerine bisiklet gönderme hareketi başlatıldı. Bu proje ile birlikte, binlerce çocuk okula yürüyerek gitme derdinden kurtulacak. Aynı zamanda, Milli Park görevlileri de bisikletlerle gezerek fillerin yasa dışı avlanılmalarını takip edebilecek.

Afrika’da fillerin fildişi için avlanmaları, fil popülasyonları için bir tehdit. Bunu önlemek amacıyla başlatılan proje kapsamında, Çek Cumhuriyeti’nden insanlar eski bisikletlerini Kamerun’a göndermeye başladılar. İlk 200 bisiklet Kamerun’a vardı bile. Daha öncesinde projenin başka bir kanadı için Çekler, Afrika’ya 15 bin bisiklet göndermişti. Eskiden gönderilen o bisikletleri Gambiya gibi ülkelerin kırsal kesimlerinde, çocuklar okula ulaşmak için kullanıyor.

Afrika için Bisiklet projesinin fikir babalarından Roman Posolda ile Çek radyo programcısı Ian Willoughby’nin sohbetini sizlere aktarıyoruz: 

Roman Posolda
Roman Posolda

Roman Posolda: İnsanlar bisiklet bağışı imkanını duymaya başladıklarında, hemen arayıp “Nereye getirebiliriz?” diye sormaya başladı. Bazı insanlar da “Bizde bisikletleri koyacak yer var” demek için bize ulaştı. Çek Cumhuriyeti’nde, kabaca 120 tane toplama noktamız vardı, bu sebeple insanların bağış yapması çok da zor olmadı.

Ian Willoughby: Bisikletlerin onarımını da, eski mahkumlar ve hala hapishanede olanlar yaptı değil mi?

R. P.: Evet, öyle. Bir de bunlara ek olarak evsiz insanlar. Projenin bu kısmını çok seviyoruz, aydınlık bir öz katıyor projeye. Evsizler ve mahkumlar toplum tarafından kabul görmekte zorlanıyorlar. Bu projeye katılımda bulunarak, toplumla tekrardan bağ kurma hissini yaşıyorlar.

I. W.: Bize projenin fillerin yasa dışı avlanması ile ilgili kısmından da biraz bahsedebilir misiniz?

R. P.: Ostrava yakınlarında Arthur Sniegon isimli Çek bir adam vardı ve “Filleri Kurtaralım” (Save the Elephants) projesini o başlattı. Bisikletiyle kabaca 5 bin kilometre katederek Çad’dan Kamerun’a seyahat etti ve dişleri için öldürülmüş yüzlerce filin bulunduğu yerler gördü. Bana “Bak, eğer birkaç bisikletimiz daha olsaydı, onları yerel insanlara verirdik ve onlar da milli parklarda gezip filleri yasa dışı avlanmaktan koruyabilirlerdi” dedi. İki yıl önce bu projeyi başlattık ve ilk etapta beş tane bisiklet gönderdik, ve dün yenilerini gönderebilmek için de fırsatımız oldu. Bu projenin çok iyi olduğuna inanıyoruz, gerçekten de iyi bir fikirdi.

I. W.: Afrika’daki binlerce okula bisiklet yolladınız. Bu hareketiniz nasıl karşılandı? Bisiklete kavuşan çocuklarla konuşma imkanınız oldu mu hiç?

R. P.: Evet, bisiklete kavuşmuş çocuklarla konuşmak projenin en güzel yanlarından biriydi. Yılda en az iki kez Gambiya’ya gidiyoruz ve elbette ki çocuklarla da görüşüyoruz. Okul müdürleriyle de görüşüyoruz; çünkü ailelere veya çocuklara değil, okullara bağışta bulunuyoruz. Bisikletlerin sahibi okullar oluyor ve en uzak yerlerde yaşayan çocuklar, bisikletleri kiralıyor. Böylece çocuklar okula yürüyerek değil, bisikletle gidebilme imkanını buluyorlar. Daha öncesinde okula gelmek için yorgunluktan ölmek zorunda kalan küçücük çocukların yüzlerinde o mutluluğu görmek gerçekten paha biçilemez bir his.

Kola pro Afriku projesinin internet sitesiwww.kolaproafriku.cz/en

Yazarın Notu: Belki benzer bir projeyi biz de ülkemizde başlatabiliriz. Eski bisikletlerimizi, maddi imkanı kısıtlı olan çocuklara ulaşması için okullara gönderip, çocukların yüzünü güldürebiliriz.

Kaynak: Radio.cz

Mucizevi zeytinin mitolojik hikâyesi ve tarihi

Eminim çoğumuzun gözüne takılmıştır organik zeytin, şık şişeler içindeki hediyelik zeytinyağları veya zeytinli yaşlanmayı engelleyen kremler… Tarihe tanıklık etmiş bu yüce ağacın, zeytinin hikâyesinden bahsedeceğim sizlere.

Zeytin ağacının insanlık tarihindeki yerini kavrayabilmek için 40 bin yıl öncesine kadar uzanmak gerekiyor. Zeytin ağacına ilişkin elimizdeki en kayda değer veri, Santorini Adası’nda yapılan arkeolojik çalışmalarda elde edilmiştir. Bu çalışmalarda 40 bin yıllık zeytin yaprağı fosillerine ulaşılmıştır. Aynı zamanda Kuzey Afrika’nın Sahra Bölgesi’nde gerçekleştirilen arkeolojik çalışmalarda da MÖ 12 bin yıllarına ait zeytin ağacı bulgularına rastlanmıştır. Fakat bu bulgulara ulaşılmasına rağmen ilk zeytin hasadının ne zaman yapıldığı hâlâ cevapsız bir soru olarak kalmıştır.

Bilim, zeytin ağacının tam olarak ne zaman ve nerede oluştuğuna dair bir açıklama getiremese de mitoloji buna kendince şöyle bir açıklık getirmiştir.

Seramikten sanatı ile zeytin ağacının tasfiri.
Seramik sanatı ile zeytin ağacının tasviri.

Antik Yunan’da tanrıların başı Zeus, insanlığa en değerli armağanı veren tanrı ya da tanrıçanın yeni kurulan şehrin hükümdarı olacağını vaat etmiştir. Bu haberi duyan deniz tanrısı Poseidon ve bilgelik tanrıçası Athena büyük bir mücadeleye girerler. Poseidon, insanları keşfedilmemiş, uzak diyarlara götürecek olan görkemli “Atı”; Athena ise insanlığa yüz yıllar boyunca bereket ve yaşam kaynağı olacak olan “Zeytin Ağacı”nı yaratır. İnsanların huzuruna sunulan bu armağanlardan ancak bir tanesi daha değerliydi ve şehir Zeytin’in gerçekten bir bereket kaynağı olduğunu kabul etmiştir. Bunun üzerine Athena’nın onuruna yeni kurulan şehre “Atina” ismi verilmiştir. Yani aslında bizim bugün hayatımızın neredeyse her yerinde kullandığımız zeytin yeryüzüne bir armağan olarak gönderilmişti.

Girit Adası'nda bulunan dünyanın en yaşlı zeytin ağacı. Ağacın yaşı tam olarak hesaplanamıyor; fakat yaşının 2000 ila 4000 arasında olduğu düşünülüyor.
Girit Adası’nda bulunan dünyanın en yaşlı zeytin ağacı. Ağacın yaşı tam olarak hesaplanamıyor; fakat yaşının 2 bin ila 4 bin arasında olduğu düşünülüyor.

Zeytin, hava kirliliğinden de koruyor

Zeytin o kadar marifetli bir meyve ki, bize aynı zamanda şifa kaynağı da oluyor. En baş sırada kalp ve damar sağlığını olumlu yönde etkilemesiyle bilinir. Hayvansal yağlar yerine zeytinyağı gibi doymamış yağları tüketmek kalp hastalıkları olanların yanı sıra normal bireylerin de daha sağlıklı olmasına katkı sağlar. Aynı zamanda kanser önleyicidir, günümüzde kanser vakalarının artmasının başlıca sebebi beslenme alışkanlıklarımızdır. Zeytin bu konuda bize önemli bir alternatif çözüm olabilir.

Zeytinin en ilginç yanlarından biri ise hava kirliliğinden koruyor olması. Özellikle büyük şehirlerde yaşayan insanlar olarak hava kirliliğinden oldukça şikayetçiyiz ve her konuda olduğu gibi, doğa bize bu konuda da meyvesini sunuyor. Eğer günde bir çay kaşığı kadar zeytinyağı tüketilirse bireyin kan dolaşımı dengeleniyor ve bunun sonucunda hava kirliliğinden korunmuş oluyor. Tabii unutmamak lazım, zeytin doğal bir yaşlanma karşıtıdır.

Zeytinyagi

Tomarlarca paralar akıtılan yaşlanma karşıtı kremler yerine kesinlikle alternatif ve doğal bir çözüm olan zeytin tercih edilebilir. Kozmetik kremlerinin pek çoğunun hayvanlar üzerinde test edilerek geliştirildiğini unutmayın. Bu sebeple, gençleşeyim derken bir canı soldurmayın…

Kaynak: Terramedi, Natural News

FLEX teknolojisi ile fotosenteze uzaydan bakmak

0

Avrupa Uzay Ajansı (ESA), yeni geliştirdikleri FLEX teknolojisiyle uzaydan bakıp, dünyadaki fotosentetik aktiviteleri ve bitki örtüsünün nerelerde toplandığını tespit edebilecek. Bu yeni teknoloji, bilim insanlarına dünyanın bitki sağlığını korumak adına çok büyük yardımlarda bulunacak.

İklim değişikliğinin eşiğinde olduğumuz şu günlerde, uzmanlar büyük bir telaş içinde, insan yapımı karbon salımlarına ve okyanus tabanından salınan doğal metan artışlarına bir çare bulmak için uğraşıyor.

Doğru hesaplamalar yapabilmek için ilk önce, gezegenin karbon döngüsünü ve bitkilerin ne kadar karbonu hapsedebildiğini ölçebilmek adına teknolojiler geliştiriyorlar. Bu amaçlarla NASA daha öncesinde fitoplanktonların yaygınlığını ve orman yoğunluğunu ölçmek için iki tane cihaz üretmişti.

ESA ise, “Biyokütle Görevi” (Biomass Mission) çalışmalarında kullanmak üzere yeni bir araç geliştirdi. Detaylı bilgi verecek bu araç, 2020 ile 2025 yılları arasında ölçüm yapacak.

“Biyokütle Görevi”nin amacı radyo dalgalarını kullanarak dünyadaki bitki örtüsünün detaylı haritasını çıkarmak; ancak ESA’nın üzerinde durduğu, sadece ağaçların sıklığının belirlenmesi değil. Bazı ormanlar veya bitki örtüleri, diğerlerinden daha çok karbon hapsetme özelliğine sahip. Fotosentez yaparken bitkiler bünyelerine karbondioksit alır ve ondan besin yaparlar; ancak her bitkinin fotosentez hızı ve verimi aynı değildir. Bu sebeple bazısı daha çok karbonu atmosferden uzaklaştırır.

Tarla
Farklı bitki örtülerinin floresan ışımaları. Resimler Dünya Kaşifi(Earth Explorer) FLEX görevinde, havadan çekim yapan Hyplant isimli bir sensör tarafından çekildi. (Fotoğraf: U. Rascher, Forschungszentrum Jülich/ESA)

Yeni geliştirilen FLEX (Floresan Araştırıcı), bitkilerin fotosentez yaparken çıkarttıkları floresan ışımalarını gözlemleyebiliyor. Çıplak gözle göremediğimiz bu ışımalar, FLEX sayesinde belgelenebiliyor.

ESA, FLEX ile yaptığı gözlemlerinde, stres altındaki bitkilerin (mesela, tarım ilacı uygulanmış) diğerlerinden daha parlak göründüğünü tespit etti. Bunun sebebi de zarar görmüş bitkilerin, sağlıklı olanlar kadar etkili fotosentez yapamaması ve kendisine gelen güneş ışınlarını yeterli derecede emememesinden dolayı kızılötesi parlaklık olarak geri yansıtması.

(Görsel Kaynağı: NASA)
ESA, FLEX ile yaptığı gözlemlerinde, stres altındaki bitkilerin (mesela, tarım ilacı uygulanmış) diğerlerinden daha parlak göründüğünü tespit etti. Bunun sebebi de zarar görmüş bitkilerin, sağlıklı olanlar kadar etkili fotosentez yapamaması ve kendisine gelen güneş ışınlarını yeteri derecede ememesinden dolayı kızılötesi parlaklık olarak geri yansıtması. (Görsel Kaynağı: NASA)

FLEX’in en güzel yanı ise sağlıksız bitkilerden yansıyan bu kızılötesi ışınları tespit etmesi. Böylece ormanlar, tarlalar ve bitki örtüsü bulunduran diğer büyük arazilerde var olan bitkilerin, ne kadar sağlıklı olduğunu, ne kadar boğulmakta olduğunu bilebileceğiz.
Milan Üniversitesi’nden Micol Rossini FLEX hakkındaki düşüncelerini şöyle ifade ediyor; “Bitki sağlığının ve bitki örtüsünün değişen çevre şartlarına göre detaylı ve küresel haritalarını yapmaya başlamamız, bilim alanında kuantum bir sıçrama olacak.”

Elde edilen bilgi ile ise FLEX ekibi, kurtarılacak bölgeler arasında bir önem sıralaması yapmayı ve daha zekice koruma politikaları izlemeyi, ayrıca kaynakları en uygun şekilde kullanmayı mümkün kılmayı planlıyor.

Kaynak: Nature World News  

Ender görülen yaban kedisi ölü bulundu

Sakarya’nın Geyve İlçesi’ndeki taş ocağında meydana gelen patlamada fırlayan bir taş parçası, doğada enden görülen ve fotokapanla görüntülenen bir yaban kedisinin ölümüne neden oldu.

Daha önce fazla patlayıcı kullandığı iddiasıyla bir işçinin yaşamını yitirmesiyle gündeme gelen Sakarya’daki taş ocaklarında yaşanan patlamaların ardından bölge sakinleri, çevredeki ormanlık alanda bir yaban kedisi buldu. 27 Ocak günü meydana gelen patlamadan iki gün sonra köpeğin havlamasıyla bulunan yaban kedisinin öldüğü anlaşıldı. Köylülerden Fevziye Ertürk, “Köpeğimi çağırdım. Gelmeyince havladığı yere geldim. Yerde bu hayvanı kanlar içerisinde buldum. Taş ocağındaki patlamada taş gelmiş ölmüş” dedi. Sakarya Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Biyoloji Bölümü, iki yıl önce 25 Haziran 2012 tarihinde, Doğa Koruma Milli Parklar Genel Müdürlüğü ile ortaklaşa sürdürdükleri çalışmada Akyazı Bölgesi’nde ormana yerleştirdikleri fotokapanla yaptıkları çalışmada Sakarya bölgesinde daha önce varlığı bilinmeyen yaban kedisine rastlamış ve kediyi fotoğraflamışlardı.

Ender görülen kedi
(Kaynak: Radikal)

Geyve Akıncı Köyü Şelalelerini Koruma ve Yaşatma Derneği Başkanı Kamuran Tan, köylülerin bulduğu yaban kedisini ilk olarak Sakarya Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Biyoloji Bölüm Başkanı Doç.Dr. Ali Uzun‘a götürdü. Bulunan hayvanın yaban kedisi olduğunu tespit eden Doç.Dr. Ali Uzun, çevreci Kamuran Tan’ı ünlü tahnitçi İhsan Yey‘e yönlendirdi. Yaban kedisini tahnit için derisini çıkaran İhsan Yey, kedinin başına aldığı taş darbesiyle kafatasının parçalandığını, beline gelen taş darbesiyle ise sol bacağının kırıldığını ve bağırsakları parçalanarak iç kanama sonucu öldüğünü tespit etti. İhsan Yey, “Ülkemizdeki endemik türlerden bir tanesi. Dünyada sadece Türkiye’de leopar, vaşak, karakulak, sas kedisi ve yaban kedisi bir arada görülebiliyor. Bu hayvan kafası ve karın bölgesine aldığı taş darbeleriyle ölmüş. Üreme açısından dişi olmaması sevindirici” şeklinde konuştu.

Diyarbakır’da çoban tarafından öldürülen leoparı da tahnit etmesiyle tanınan tahnitçi İhsan Yey, öldükten iki gün sonra bulunan yaban kedisinin derisini kurtarmaya çalıştıklarını, işlemler bittikten sonra Sakarya Üniversitesi ile iletişime geçeceklerini söyledi.

Sakarya Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Biyoloji Bölüm Başkanı Doç.Dr. Ali Uzun ise, “Erkek bir yaban kedisi. Bu bölgede bulunan bir tür. Taş ocağındaki patlama anında havaya yükselen taşın isabet etmesi sonucu ölüyor. Risk sınırında olan bir hayvan. Diğer illerimizde de taş ocaklarının yaban hayvanlarının ölümüne sebep olduğunu gördük. İnsanların yaşam alanları genişledikçe yüksek kesimlere yerleşim alanları gibi taş ocakları da kuruluyor. Maalesef bu gibi durumlara yol açıyor” dedi.

GDO’yu yeteri kadar tanıyor musunuz?

Farkında olmadan kısa bir süre önce hayatlarımıza sokuldu ve o zamandan beridir düzenli olarak tüketiyoruz. Zararları veya yararlarıyla ilgili kesin bilgiler olmamasına karşın, GDO’lu ürünler ile ilgili pek iç açıcı şeyler de okuduğumuz söylenemez. Peki, nedir bu GDO’lu ürünler?

Açılımı “Genetiği Değiştirilmiş Organizma” anlamına gelir. İlk olarak 1972 yılında Paul Berg isimli Amerikalı bir biyokimyacının genetiği değiştirilmiş DNA molekülü üretmesiyle, bilim camiasının gündemine düşen bu olgu artan insan popülasyonundan doğan gıda üretimi ihtiyacına 2000’li yıllarda “çözüm” olarak getirilmiştir.

Paul Berg DNA üretiminin ardından bir yıl sonra ilk olarak bir de genetiği değiştirilmiş bir bakteri ürettiğini açıklamıştır. Bu olay zamanının bilim camiasında büyük bilimsel ve etik tartışmalara yol açmıştır. Tabii ki bu durum önlerinde bir engel oluşturmamış olsa gerek ki, Herbert Boyer‘in kurduğu bir şirkette Paul Berg’in yöntemleriyle GDO çalışmalarına başlanılmıştır. 1983 yılından 1995’e kadar çalışmalarını sürdüren şirket 1995 yılında genetiği değiştirilmiş mısır ekimi yapmıştır. 1998 yılında ise GDO’lu ürünler ile ilgili uluslararası etiketleme kuralları belirlenmiştir. Böylece ürünler uluslararası pazarlarda yavaş yavaş yerlerini almaya başlamışlardır.

Gen transferleri

Teknik bakımdan GDO olgusunun işleyişi belirli bir gen dizilimine sahip bir DNA’dan bazı genlerin çıkartılması veya dışarıdan bazı genlerin eklenmesiyle belirleniyor. Veya iki işlemi birden içerebilir. Bu durum çilekten ve balıktan alınan bazı genlerin domateslerin genleri ile harmanlanması kadar ileriye gidebiliyor. GDO’lu besinlerin ortak özelliklerinden biri ise genetik olarak tohumlanma özelliğinin olmaması. Yani GDO’lu bir besinin tohumundan mamül almanın olasılığı yok denecek kadar azdır. Ülkemizdeki bilinen “tohum probleminden” de bu durumu açıkça anlayabiliyoruz. Şayet yerli üreticilerin kendi tohumlarını üretmesinin yasa dışı olması ve İsrail menşeli tekel bir şirketin çoğaltılamayan tohum satıyor olması insana GDO’lu tohum fikrini anımsatıyor.

GDO'yu yeteri kadar tanıyor musunuz?

GDO’lu besinler üzerinde yapılan araştırmalar

Transyağların zararları ile ilgili yeterli bilgi sahibi olabilmemiz bile onlarca yıllık bilimsel çalışma ve deneyler ile sağlanabilmiş olmasına rağmen, GDO’lu besinlere bu denli ilgi gösterilememiştir bile. Yapılan son araştırmalardan birinde GDO’lu mısır tüketen deney farelerinin vücut yapısında ve kimyasal düzeylerinde anormal ölçüde gözlemlenen değişiklikler olmuştur. Ayrıca bu farelerin üreme düzeyi de yadsınamayacak seviyede düşüş göstermiştir.

Yapılan ayrı bir araştırmada ise GDO’lu besinlerin polenlerinin doğada bulunan diğer tür bitkilerle melezlenebildiği, mutasyonel özellikler gösteren bitki türlerinin oluştuğu ve kontrolsüz bir biçimde çoğaldıkları gözlemlenmiştir. Çoğu durumda ise böceklere karşı bağışıklığı olan GDO’lu türlerin yerel bitki türlerini mutasyona uğrattıkları ve o türlerin de aynı özellikleri göstererek yerel bitki örtüsü ve böcek popülasyonunda kontrolsüz değişikliklere sebebiyet verdiği gözlemlenmiştir.

2011 yılında yapılan bir araştırmada Kuzey Amerika bölgesinde yetişen Vahşi Kanola bitkisi popülasyonunun yüzde 80‘inde GDO’ya rastlanmıştır.

GDO'yu yeteri kadar tanıyor musunuz?

GDO her yerde

İstatistiklere bakıldığı zaman dünya genelinde hemen hemen 30 bin farklı türde GDO’ya rastlanabiliyor. Türkiye’de ise 200‘e yakın farklı türde GDO olduğu varsayılıyor. Bu durumda marketlerde satılan ürünlerin yüzde 70‘i GDO’lu olabilir. Yani, aslında hemen hemen her gün GDO’lu besinler tüketiyor olabiliriz. The Huffington Post‘un yaptığı bir araştırmaya göre; süt ürünlerinde, asitli içeceklerde, mısır içeren ürünlerde, elmada, tüketilen etlerde, dondurulmuş ürünlerde ve hatta ekmekte bile GDO bulunma olasılığı hayli yüksek. Dünya genelinde birçok ülkede bu konuya yasal düzenleme getirilmemiş olması da işin aslında “ne” yediğimizi bilemememize neden oluyor.

2011 verilerine göre Amerika’da üretilen soya fasulyesi, pamuk, kanola ve mısırların ortalama yüzde 90’ı GDO’lu.

Yapılan bir ankette ise Amerikan halkının yüzde 87‘si tükettikleri ürünlerin GDO’lu olduğundan haberdar ve bu durumda herhangi bir sıkıntı görmüyor. Kalan yüzde 13‘lük bir kesim ise GDO olgusuna tamamıyle karşı durumda. Bu noktada ABD sınırları içerisinde GDO’ya herhangi bir yasal düzenleme getirilmemiş olmasının altını çizmek isterim. Ancak Avrupa Birliği’ndeki bazı ülkeler ile Japonya, Avusturalya ve Yeni Zellanda’da GDO’ya karşı ileri düzey yasal kısıtlamalar getirilmiş durumda. Türkiye’de ise, Tarım Bakanlığı’nın mevcut yönetmeliğinde GDO’lu gıda ve yem maddeleri yasak. Ancak bu denetlemeyi yapacak kuruluş Türkiye’de mevcut değil. Ayrıca yönetmeliğin AB mevzuatına göre ciddi eksikleri var.

Bu noktada, mümkün mertebe organik ürün tüketmeye özen göstermeliyiz. Halihazırda ülkemizdeki organik gıdaların fiyatının yüksek olması da diğer ürünlerin GDO’lu olabileceğini açıklar nitelikte. Lakin, geçerli olan tohum yasaları değişir ise bu durumdan hem yerli üreticiler kendi tohumlarını üretebilecekleri için kârlı çıkacaklar hem de biz aslında ne yediğimizin, nereden geldiğinin ve ne derece sağlıklı olduğunun bilincinde olabileceğiz.

GDO'yu yeteri kadar tanıyor musunuz?

Kaynak: Başkent Üniversitesi, Avustralya Bilim Medya Merkezi, Avustralya Yeni Güney Galler Parlamentosu, Ekopolitik, Peeltheorange.com

Araç paylaşım hareketi: Yoldaş Araba

Özellikle soğuk kış günlerinde durakta otobüs beklerken boş geçen arabalara az laf etmedim. Soğukta donduğuma mı yanayım yoksa kaç kere yarım saat beklediğime mi! Hayatının bilmem kaçını bekleyerek geçirince insanın uzun uzun düşünmeye vakti kalıyor. Bu sorgulamalarımın birine benzer bir hareketi gerçekleştirmişler: Yoldaş Araba…

“Bugünlerde caddelerde, ön camında Yoldaş Araba çıkartması olan araçlar görmeye başlayacaksınız. Durakta beklerken göreceğiniz bu araçlara hiçbir ücret ödemeden binebilecek ve sürücünün güzergahı boyunca şehirde istediğiniz yere kadar yolculuk yapabileceksiniz. Tamamen gönüllü bir paylaşım hizmeti verecek olan bu araçlara Yoldaş Araba adını uygun bulduk. İşi gereği kendi aracını kullanmak zorunda olan, ama bu mülkiyeti hemşehrileri ile paylaşmak isteyen gönüllü sürücülerin talepleri Yoldaş Araba fikrini doğurdu. Kapitalizmin bizleri yalnızlaştıran ve bireyselleştiren çabalarına karşın, inatla kent ve dayanışma kültürünü canlandırmak ve yükseltmek. Bu yolla kent içinde kördüğüm haline gelen toplu ulaşımda vatandaşlarımızın mağduriyetlerini bir nebze olsun gidermek.”

Şimdilik dört aracın “Yoldaş Araba” çıkartmasına sahip olduğu bu harekette, araçların plakalarını bu linkten görebilirsiniz. Eğer başvuru yapmak istiyorsanız bu linkten gerekli adresleri öğrenebilirsiniz. Başvuru sırasında, ruhsat ve kimlik bilgileri iletilerek bir form doldurulacak.

Diğer kentlere ve araçlara örnek olmasını diliyorum. Bu şekilde insanlara kolaylık sağlamış ve doğayı daha az kirletmiş olacağız.

Kurallar:

1. Yoldaş Araba yol güzergahı üzerinde bulunan duraklardaki yolcuları arabasına alarak gideceği yere bırakır.
2. Yoldaş Araba yolcuların kendini güvensiz hissetmelerine neden olacak hareketlerden kaçınır.
3. Kent Kültürü ve hemşehri dayanışması içerisinde hareket eder. Yolcuların güvenini hiçbir şekilde kötüye kullanmaya çalışmaz.
4. Yoldaş Araba bu hizmet karşılığında yolculardan hiçbir suretle ücret talep etmez.

Şirin mi şirin internet sitelerine bakmayı ihmal etmeyin: www.yoldasaraba.net

Galaktik bir yamyamlık

0

Hubble teleskobu tarafından çekilen bir fotoğraf, bir galaksinin yanındaki daha büyük başka bir galaksi tarafından bir çırpıda yenilip yutulma anını gösteriyor.

Uzayın sonsuz olması (teorik olarak), oradaki her şeyin düzenli bir şekilde yerleşik olması anlamına gelmiyor. Ufak cisimlerin diğer cisimlere şiddetle çarpmasından, galaktik ölçekteki cisimlein birleşmesine kadar her şey birbiriyle etkileşim halinde olabilir.

NGC 7714, Dünya’dan kabaca 100 milyon ışık yılı uzaklıkta bulunan bir sarmal galaksidir. Kendine oranla daha küçük olan komşusu NGC 7715’e biraz fazla yakınlaştığı için, tabiri caizse, bu galaksiyi mideye indiriyor.

100 milyon ile 200 milyon yıl arası bir zaman önce, bu iki galaksi o kadar çok yaklaştılar ki, birbirlerinin toz bulutlarına zarar vermeye başladılar.

Normal bir sarmal galaksinin aksine, bu galaksinin kolları uzadı ve merkezden dumanlı, altın rengi bir sis oluşmaya başladı.

Ayrıca, bir halka ve iki uzun yıldız yolu NGC 7715’e doğru uzayıp, iki galaksi arasında bir köprü oluşturdu. Bu köprü, NGC 7715’ten NGC 7714’e, merkezinde olması gereken yıldız oluşumuna gerekli materyali iletiyor.

Ortadaki parlak yıldızın hemen üzerinde; sağda NGC 7714, solda ise NGC 7715'i görüyoruz. ( Fotoğraf kaynağı: www.cnet.com)
Ortadaki parlak yıldızın hemen üzerinde; sağda NGC 7714, solda ise NGC 7715’i görüyoruz. ( Fotoğraf kaynağı: www.cnet.com)

Yeni oluşan bu yıldızların çoğu Wolf- Rayet olarak bilinen, evrim geçirmiş olağanüstü büyüklükte yıldızlardır. Yüzey sıcaklıkları 30.000 ile 200.000 Kelvin aralığında seyreder. (Güneş’in yüzey sıcaklığı 5,778 Kelvin’dir)

Büyük yıldızların evrim sürecinde, Wolf- Rayet yıldızları “hızlı yaşa, genç öl” aşaması olarak nitelendirilebilirler. Fazla sıcak ve parlak bir ışık saçsalar da; bu yıldızlar güneş rüzgarlarından dolayı artan bir ivmeyle hacim kaybederler. Dolayısıyla, yıldız materyalini yitirdiği için hayatına bir süpernova patlamasıyla son verir.

Yıldız oluşumundan dolayı, NGC 7714 bir Wolf-Rayet yıldız yağmuru galaksisi olarak sınıflandırıldı.

Kaynak: Cnet
Başlık Görseli: Spacetelescope.org