Ana Sayfa Blog Sayfa 73

Color Out Of Space – Film İncelemesi – H.P. LoveCraft

0

Hikaye kendisini açar. Mandy’den göz aşınalığı içinde olduğumuz Nicolas Cage’i burada gördüğümüz için mutluyuz. Hanidir Mandy gibi film izleyemedik diyorduk Esra ile sonra pat diye Color Our Of Space geldi. Sonra yahu bi ağız tadıyla distopya izlemeyemedik hanidir, nerede o Snowpiercer’lar dedik hop! Dizisi çıkmış ve Jennifer Connelly baş rolde.

Bilimkurguyu sadece efektlere bağlayan ve bunu da bize alıştıran Hollywood abilerimizin üst akıllarına oynuyoruz bu film ile 51. Bölge’den bildiğimiz uzaylı konsepti filmde kendini var etmiş. Kozmik renkler dünyasal plana inmiş ve ele geçiren uzaylı fikrine bir yenisi eklenmiş. Organik beden taşıyan insan şuur’una vuruyorlar darbeyi. Düzen ve düzensizlik döngüsü iyi gidiyor.

Gardner ailesi, şehrin gürültülü yaşantısından uzaklaşıp göl kenarında çiftlikte yaşarken oluyor her şey. Kızımız Lavinia okült öğretilerin büyü tarafıyla ilgileniyor ve bol bol dört elemente sesleniyor. Kadın bedeni taşımasının da faydalı yanlarını kullanmaya gayret eden ergenimiz, büyülerini tam da geliştiremiyor. En son iş bedene geliyor ve kanlar, şekiller, ücgenler ile tesiri vermeye çalışıyor. Ancak kozmozun kadimdir, büyüktür yücedir. Bütün parçayı kapsadığı için, hanım kızımız “istencini” gerçekleştiremiyor.

 Hikaye ailenin huruz ile yaşadığı evlerinin bahçesine meteor düşmesi ile başlar. Bu durum sadece aileyi değil, dünyadaki tüm canlıları etkilemektedir aynı zamanda. Düşen meteor, yeryüzünde eriyip, yayıldığı bölgenin renk değiştirmesine ve uzay-zamanda kırılmaların meydana gelmesine neden olmaktadır (?). Filmde bu geçişleri çok güzel bir şekilde gösteriyor bizlere Richard Stanley. Her şey gittikçe daha tuhaf bir hal alırken, aile korkunç bir şeyin farkında varır. Meteor, dünyanın koşullarını değiştirip, insanları uzaylı istilasına açık bir hal gelmesine ve etkisi altına aldığı her canlının yavaş yavaş mutasyona uğramasına neden olur fark ederler.

Küçük oğlan Jack, kozmik renklerin harikalığı içinde yuvarlanırken cezbeye kapılıyor ve şuurunu kaptırıyor. Sonrasında Jung ve Freud karması bir hale geliyor. Kozmik renklerin cümbüşü elektriksel bir güç olarak geliyor üzerimize ve organik madde üzerinde kaynak etkisi yaratıyor. Güzelim kalpalar birleşip Starcraft-Brood Wars’taki zerg impratorluğunun altı yapısını oluşturuyor.

Anne ve baba arasındaki ilişki gözlemekte yarar var. Film, korku-bilim kurgu ve hafif gore türünde orjinal bir yerde. Değişik yorumlar gelmiş olabilir, tertemiz bol grafikli filmlere alışmışlar açısından filmin görselliği zayıf gelmiş olabilir. Ancak, Blood Drive tayfası olarak biz gereken yere koyduk kendilerini. Ahırdaki Lama’lara ayrıca dikkat edelim lütfen. Film detayları için imdb’ye bakabilirsiniz. Keyifli seyirler.

| imdb.com |

Charlotte Bronte / Tutku Dolu Bir Yaşam

İçinizde çok güçlü dürtüler taşıyor ve o dürtülere canı gönülden inanıyorsanız, hangi çağda yaşadığınızın, kadın veya erkek oluşunuzun, şartlarınızın hiçbir önemi olmuyor. Özellikle de kadınsanız, aile ve toplum nezdinde erkeğe nazaran 5/0 veya 10/0 geriden başlıyorsanız dürtüleriniz sahiciliği, inancınız şartlar ne olursa olsun size yapmak istediğiniz şey ne ise onu yapma konusunda destek veriyor. Birçok örnek verilebilir. Özellikle dönüştürücü gücü son derece etkin ve kuvvetli olan sanat dünyası içerisinde birçok isim sayılabilir. Fakat bu yazı Lyndall Gordon’ın biyografisini yazdığı 18. Yüzyılda yaşamış bir yazar üzerinden devam edecek. Biyografinin ilham verici özellikleri bir yana; Lyndall Gordon böylesine bir biyografiyi yazarken yaşanılan olayların yanı sıra, biyografisini yazdığı kişinin çok kıymetli olan suskunluklarına da değiniyor.

Charlotte Bronte biyografisi olan Tutku Dolu Bir Yaşam, 18. Yüzyılda yaşamış, hep çıkış yolları aramış bir kadının/bir yazarın çalkantılı yaşamındaki boşluklara ve suskunluklara odaklanıyor. 1816 yılında Yorkshire, İngiltere’de ailenin en büyük çocuğu olarak doğan Charlotte’nin babası İrlandalı bir rahip, annesi ev hanımıydı. Beş kız, bir erkek altı çocuklu Bronte ailesinde anne erkenden ölünce apar topar Haworth’ta yaşayan teyzelerinin yanına yerleşen çocuklardan ikisi yakalandıkları salgın hastalık sonucu hayata gözlerini erkenden yumarlar. Salgın hastalıklardan sağ çıkabilen dört kardeş Charlotte, Branwell, Emilly ve Anne kendilerini babalarının kütüphanesindeki kitapları okumaya adarlarken özellikle kız kardeşler eğitim sisteminden hiç hoşnut değillerdir.

Fakat Charlotte geçinmek zorunda olduğu yıllara geldiğinde mecburen öğretmenlik yapacak, gizli gizli yazma işine ise hiçbir zaman ara vermeyecekti. Onu dünyada tanıtacak olan klasik roman Jane Eyre’ı yazarken bu kadar tanınacağını tahmin etmiyordu elbet. Editörüne, “Görünmez olarak yürüme” arzusundan bahseden bu kadın kız kardeşi Emily’ye, “Özel bir mürebbiyenin hiçbir varlığı yok.” diye yazacaktı. Bu yüzden belki de durumu veya hissettiği duygu ne olursa olsun yazma eylemine hiçbir zaman ara vermedi. Çünkü yazmak onun için içinde bulunmak zorunda kaldığı sisteme bir başkaldırı, aynı zamanda bir tür görünürlük haliydi. Jane Eyre romanı mutlu bir sonla bitmiş olsa da döneminin tam tersine eşitlik talebi ve itaatsizlik tavrı, din adamlarının iki yüzlülüğünü sorgulayan satırlarıyla, otorite figürlerinin yaptıkları karşısında hesap sormak gerektiğini anlatan bölümleriyle bomba etkisi yaratacaktı.

Lyndall Gordon kitapta Jane Eyre romanını tüm ayrıntılarıyla incelerken özellikle, tüm klasik eserlerde olduğu gibi satır aralarına pek dikkat edilmediğini, dikkat edilse bile bu satır aralarının görmezden gelindiğini belirtiyor. Neredeyse tüm dünya dillerine çevrilen, sinemaya uyarlanan, tiyatro oyunu olarak sahnelenen romanın asıl teması çok uzak olan fakat bir gün kavuşulacağına inanılan özgürlük hissi.

Chorlette Bronte’nin temelde hayatı boyunca verdiği mücadelenin başında gelen toplum nezdinde erkeklerle eşit olmama hali; erkek kardeşi Brandwell’e eğitim imkanı verilip, sanatçı olması desteklenirken Chorlette ve kız kardeşlerine bu türde imkanların hiçbirinin verilmemiş olması idi. Nefret ettiği öğretmenliği yapıyor olması veya gizliden gizliye yazıyor olması hatta evli bir aile dostlarının kendisiyle metres olarak ilişkiye girmek istemesi (Hiçbir zaman onaylamayacak ve evlenmeyecekti) Charlotte’un “gerçekten özgür bir insan olmak” dışında en büyük dertleri olmayacaktı.

Biyografi Charlotte Bronte üzerine yazılmış olsa da, kitap ilerledikçe Bronte ailesinin tüm üyeleri ile bir biyografi yolculuğuna çıkıyoruz. Kız kardeşlerden Uğultulu Tepeler’in yazarı Emily Bronte mesela. Erkeklerle ilişkisi olmadığı ve hiç evlenmediği halde tutkulu ve ihanetlerle dolu bir aşkı ve insan ilişkilerinin kötücül doğasını anlatan Emily, Uğultulu Tepeler ile o çağın toplumu üzerinde şok etkisi yaratmıştır. Tüm yaşam dinamiklerini başkaldırı ve sonucunda özgür olma edimi üzerine kuran Bronte kardeşler kendi çağlarına edebi sanat üzerinden damga vurmuşlardı.

Lyndall Gordon’ın Charlotte üzerine yazdığı şu satırlar gerçekten çok etkileyici.

“Ölümsüzlük nerede başlar? Hangi koşullar, onun yeteneklerini ilerletmesi için bir araya geldi? Charlotte Bronte, bir yazarın yoluna çıkan önlenemez engeller söz konusu olduğunda payına düşenden fazlasıyla karşılaştı. Kendi ihtiyaçlarını önde tutan zor bir baba, depresyonlar, kadınların yazmasına konulan yasaklar, ve buna rağmen yazmaya neredeyse sonuna kadar devam etti. Onu ilerleten yenilenen bir ifade, dürüstlük, tutku kapasitesiydi. Onun üzüldüğünü, endişelendiğini geri çekildiğini söylemek 1840’lardaki diğer kadınlar gibi olduğunu söylemektir. Ancak onlara benzemiyordu. Geri çekildiği de oldu, bazen, ama aynı zamanda ifade gücü yüksek, cüretkar ve kararlıydı.”

Charlotte Bronte – Tutku Dolu Bir Yaşam tüm hayalleri ve imkansızlıklarıyla, eşitlik hakkı istemesi, özgürlük mücadelesiyle tutku dolu bir hayatı anlatıyor gerçekten de. Okunmalı. Okuyun lütfen.

Charlotte Bronte – Tutku Dolu Bir Yaşam

Yazar: Lyndall Gordon

Yayınevi: Alfa Yayınları

Çeviri: Selin Demirci

Türü: Biyografi

Yayın Tarihi: Ocak 2020

Sayfa Sayısı: 582

Kaybedilen ve Katledilen Kadınlar İçin Atıyor Kalbimiz…

0

Alışmak ve kanıksamak belki de içinden geçtiğimiz dönemin en korkutucu yanı. Koca koca sosyal siyasal ve ekonomik gelişmeler yaşanıyor. Bunlar yaşanırken birer birey, birer topluluk, birer örgüt olarak ne hissediyoruz? Faşizmin ve baskı ortamının zoruyla etkisi azalmış yapılar olarak mı görüyoruz kendimizi yoksa örgütlenmenin, dayanışmanın, inancın ve sosyal medyanın gücüne inanan ve kartopu etkisiyle kötüye dair olan şeyleri değiştirmeye olan umudu veren yeni bir yol mu? Bu soruya verdiğimiz yanıt olarak ikinci seçenekte buluşma ihtimalimiz arttıkça geleceği tüm kadınlar, LGBTİ+, yoksullar, işçiler, bil cümle tüm ezilenler için inşa etme olasılığımız da artacak.

Gülistan Doku… Kaybedileli 52 gün oldu. Hala haber yok. Bu salt bilgilendirici bir haber mi?

Yoksa bir çağrı mı?

Peki, Nadira’ya ne oldu? Şirin Ünal nerelerde? 

Liste uzayıp giderken biz kahroluyoruz!

Son zamanlarda bu soruyu ne kadar çok sorduğumuzu hatırlayalım. Her kaybın ardından “nerede” ve “ne oldu” sorusunu soruyoruz. Kadın dayanışmasının gücüyle kamuoyu yaratıyoruz. Hesap soruyoruz. Sormaya da devam edeceğiz. Ancak kayboluşlarının üzerinden geçen her gün ile birlikte toplumun diğer kesimleri tarafından bunların kanıksandığını ve bilgilendirici bir mesaj olarak algılandığını görüyoruz.  “Koskoca” devlet de örneğin Dersim gibi bir ili istediğinde cm cm gözleyebilirken bir kadının kayboluşunu çözemiyor? Açıklayamıyor? Erkek devlet refleksi ile cinayet faillerinin korunduğunu görüyoruz. 

Kadın cinayetleri de böyle. 

Kadın cinayetleriyle ilgili kadınların mücadele ile faillerin üzerine gitmesi dışında sosyal yapılarda 3.sayfa haberciliğinden bir arpa yol alınabilindiğini düşünen varsa beri gelsin.

Kadın cinayetlerinin failleriyle değil de yarattığı sansasyonla ilgilenilen bir anlayış kadın cinayetlerini olağanlaştırıyor, sıradanlaştırıyor. Gündelikleşen kadın cinayetleri infial yaratmayı bırakalım kaderimizmiş gibi kanıksatılmak isteniyor. Kadın cinayetlerini engellemek ile sorumlu olanların da bu alana dair seyirci kalması ve durdurma yönünde siyasi irade koymamaları kadın cinayetlerini çoğaltıyor. Normalleştiriyor. 

İstanbul Sözleşmesi Gözden Geçirilecekmiş!

Yüksek İstişare Kurulu toplantısında Recep Tayyip Erdoğan “İstanbul Sözleşmesini gözden geçirmemiz gerek, onunla ilgili bir çalışma yapıyoruz” demiş. 

Şimdiye kadarki iktidarlarında kadınların özgürlüğü, güvenliği, hakları konusunda çıldırtacak ölçüde söylemlere ve uygulamalara imza atan bu iktidar adeta kadın düşmanı politikaları hayata geçirmeyi kendine görev bilmiş gibi hareket ediyor. Özellikle benimsemiş olduğu aile politikalarıyla ve İstanbul sözleşmesindeki toplumsal cinsiyet kavramına karşı çıkarak 6284’e karşı bir kampanya yürütüyor. 

İstanbul sözleşmesi kadınların yüzyıllardan fazla biriktirdiği mücadeleler sonucu edinilmiş haklarıdır. Birilerinin kibri yüzünden vazgeçeceğimiz haklar değil onlar. Onun için İstanbul sözleşmesini uygulamakla yükümlüler, kurcalamakla değil. Bizi sokmak istedikleri kalıplara sığmayacağımızı anlatmamız yetmiyor. Haklarımıza dönük her girişimlerinde karşılarında kadınları bulacaklarını bilmeliler. Kürtajı nasıl durdurduysak, bugün hala erken yaşta evlilik yoluyla çocuk istismarcılarını affetmelerini nasıl engellediysek, İstanbul sözleşmesine de öyle sahip çıkacağız.

Kaybedilen ve katledilen kadınlar için atıyor bu sene de kalbimiz. Kadın cinayetlerine, kadınların kaybedilmesine olan öfkemizle bunların kanıksanmasına da karşı çıkıyoruz. 8 Marta doğru şiddete, tacize, tecavüze ve emeğimizin değerinin bilinmemesine duyduğumuz öfkeyle geliyoruz. Haklarımız, özgürlüğümüz, emeğimiz için binlerce kadınla buluşmamızın heyecanı ve coşkusunu yaşıyoruz. Kadınlar “Birlikte Güçlüyüz”, “Birlikte Güçleniyoruz”.

Bu sene de sokakları, meydanları, geceleri mor rengimizle süsleyeceğiz. Özgürlüğümüz için sen de gel.

31. Ankara Uluslararası Film Festivali Onur Ödülleri belli oldu

Dünya Kitle İletişim Araştırma Vakfı tarafından düzenlenen 31. Ankara Uluslararası Film Festivali 4-14 Haziran 2020 tarihleri arasında sinemaseverlerle buluşacak. Festival kapsamında her yıl verilen onur ödüllerinin bu yılki sahipleri ise belli oldu.Festivalde bu yıl “Aziz Nesin Emek Ödülü” Şerif Sezer’e, “Sanat Çınarı Ödülü” Tamer Levent’e ve “Kitle İletişim Ödülü” nün Başka Sinema’ya verilmesine karar verildi. Ödüller, 4 Haziran perşembe akşamı gerçekleşecek festival açılış töreninde verilecek.

Şerif Sezer – Aziz Nesin Emek Ödülü


Yola çıktığında afişte görünür olan imgesiyle “başka insanların anıları” olarak nitelendirilebilecek olanı seyirciye anımsattığı, Batılı olanın kendisine yabancılaşmasına yol açarak, etnografik bir imgeyi dolayıma soktuğu, bu imgeyi filmlerde oyunculuğu ile pekiştirebildiği ve seçtiği yolda tutarlı bir şekilde ilerleyebildiği için bu yıl Aziz Nesin Emek ödülünü Sayın Şerif Sezer’e vermeye Dünya Kitle İletişim Araştırma Vakfı oy birliği ile karar vermiştir.

Tamer Levent – Sanat Çınarı Ödülü


Oyunculuk sanatını, sadece sahnede ya da kamera önünde gerçekleştirilen bir eylem olarak görmeyip başlangıçtan bu yana üstlendiği her rolü bilgi ve sorumluluk bilinciyle yapmaya özen göstermiştir. Oynamanın ötesine geçip, yazmış, yönetmiş, sanatsal üreticilik ve yaratıcılığın toplumun her kesimine ulaşması için uğraş vermiştir. Sanatçıların oylarıyla seçilen ilk ve tek yönetici olabilmiş, aldığı yetkiyi, kısa sürmüş olsa da, sanatın toplumla bütünleşmesi ve birbirlerini etkilemesi için paylaşarak kullanmıştır. Dünyanın birçok yerinde oynamış, yönetmiş, öğretmiş ve paylaşmıştır. Türkiye tiyatrosunu dünyaya taşımış, dünya tiyatrosu ile Türkiye’yi buluşturmuş; rol aldığı her sinema filminde göründüğü süre her ne olursa olsun, inşa ettiği karakterle hikayenin temellerinden biri olabilmiş, seyircinin belleğinde yer etmiştir. Sanatın evrenselden yerele ve tekrar evrensele dönen yolculuğunun izlerini sürmüş, kendinden sonrakiler için özgün izlerini bırakmıştır. Oyunculuk sanatına oyuncu, yazar, yönetmen, yaratıcı ve öğretici olarak kırk yılı aşkın süredir yaptığı özgün ve unutulmaz katkısı nedeniyle Sanat Çınarı Ödülü Tamer Levent’e verilmiştir.

Başka Sinema – Kitle İletişim Ödülü


Başka Sinema Dağıtım ve Kariyo & Ababay Vakfı’nın işbirliği ile 2013’de “Bize Her Gün Festival” diyerek yola çıkan Başka Sinema, tanıtım filminde Aşk’ı öne çıkarır. 31. Ankara Film Festivali Kitle İletişim Ödülü, bağımsız filmlere ve sanat sinemasına aşkla, tutkuyla bağlanmış sinemaseverler için, birçok şehirde bağımsız sinema salonlarında farklı ülkelerden yaratıcı ve nitelikli yeni filmlere, hatta klasik filmlere festivaller dışında da alan açtığından, yedi yıldır sinefillerin gözbebeği olan Başka Sinema’ya verilmektedir.

Miss Crowley’e Merak Ettiklerimizi Sorduk

0

Sakin müziği ve hikayeleri ile bizi kendisine çeken Miss Crowley grubuyla röportaj yapma fırsatımız oldu sevgili Aleyna sayesinde. Keyifli okumalar dilerim.

Merhabalar Miss Crowley. Sizleri merak ediyoruz Gaia Ailesi olarak. Nasıl dinlemeliyiz Miss Crowley grubunu? Bunu hem bir dinleyici olarak hem de bir yazar olarak soruyorum.

Claire: Soruyu doğru anladıysam müziği nasıl dinlemek gerektiğini soruyorsunuz değil mi? Dürüst olmak gerekirse bence bu müziğin güzelliği, herkes için bir şarkının anlamı farklılık gösteriyor. Müziğimiz oldukça doğal olmasına rağmen içindeki geri vokaller ve diğer müzisyenlerin çizgileri konusunda çok şey oluyor. İnsanların müziğimizle olan ilişkisine müdahale etmek istemiyorum. Müziğimizle bağlantı kurup bir anlam çıkarmalarını çok isterim.

Mert: Dinleyip hüzünlenin hüzünlenip dinleyin.

Pin My Side’ı izlerken şöyle geldi: “Yetişkinlerin karşısındaki çocuk”, yetişkinler çok ciddi değil mi? Klibin en aydınlık yeri küçük kız ile büyük kızın buluştu “an” gerçek ışık orada çıkıyor. Bu buluşma müziğinize, grubunuza nasıl yansıyor?

Claire: O zamanlarda müzik benim için kendimi ifade şekli ve kendimi anlama yoluydu. Görsellerin içine bir şeyler yazdığımın farkındaydım anlatısallığı böyle kuruyordum, sonrasında o görsellere kelimeler ekliyordum. Ama insanlara şarkıları anlatmak istemiyorum çünkü hem özel hem de geçmişte sevdiğim şarkıların hikâyesini öğrendiğimde şarkıların benim için bütün anlamı gitti. Bu nedenle açıklamak istemiyorum.

Doğallık, sade ve basit olanı vermek dersek Miss Crowley detaylarını dinleyicilerine nasıl veriyor?

Claire: Bence yine müzisyenlerin dinleyiciye mesaj verme fikri imkânsız. Herkes konsere kendi kafasındaki şeylerle birlikte geliyor ve bambaşka şeylerle gidiyorlar, ama tüm düşünebildiğim benim denemem ve müziğimle orada tamamen olabilmem. Gerisi onlara kalmış.

Mert: Müziğimizin başlaması basit piyano melodilerine Claire’in vokallerinin en doğal şekliyle eşlik etmesiyle başladı. Grubumuz zaman içinde büyüdü ama süreçte bu basitliği korumak istedik. Basitlik ve içtenlik önemli bir rol oynuyor sanırım.

Şarkı sözlerinde genelde sorular soruyorsunuz. Bazı kelimelerde yoğunlaşmış duygular var gibi. Bu anlamda Miss Crowley bize neyi sormak istiyor aslında?

Claire: Sorular bazen çok agresif olmadan kavramsallaştırmanın bir yoludur, genel halk için büyük ifadelerim veya büyük sorularım yok, asla o kadar kibirli olmazdım.

“Mert: Hikayeler anlatan bir kadın, o hikayelere eşlik eden ve zaman zaman da kendi hikayelerini fısıldayan piyano.” demişsiniz bir röportajınızda. Adam ve Kadın, nasıllar şimdi?

Claire: Şimdi bu soru Mert için ama süreçlerimiz çok farklı, bağımsız olarak çalışıyoruz ve sonra bir şekilde bir araya geliyoruz, bu yüzden kulağına fısıldıyorum gibi görünebilir ama normalde Mert benim kulağıma bağırıyor. 😄

Mert: Ben yaşadıklarımdan etkilenip bir şeyler yazıyorum, sonra Claire onlara kendi hikâyelerini yazıyor. Nihayetinde bir şarkıda iki farklı hikâye barınıyor. Bu yaratım süreci her zaman çok pürüssüz değil tabii ki, fısıltılar zaman zaman kavga gürültüye dönüşüyor ama nihayetinde ikimiz de mutlu olana kadar durmuyoruz.

Miss Crowley, yolların kesişme hikayesi gibi. Biraz bahsetmek ister misiniz bundan? Dünyasal eş zamanlılık nasıl oluştu?

Claire: İstanbul’a gelmenin biraz zor olacağını biliyordum çünkü tek başımaydım. Nerede olursam olayım beni mutlu edecek iki şey olduğunu biliyordum: birincisi müzik ve ikincisi nasıl meditasyon yapacağımı anlamaya çalışmaktı. Hala da anlamaya çalışıyorum. Bu nedenle hatta internetten müzik grubu kurmak isteyen birini aradım ve Mert’in birkaç şarkısını buldum, gerçekten çok güzeldiler ve İstanbul’a gelmeden tanışmak istediğim birini bulmuştum bile.


“When The Sun Changes Its Colour” nasıl oluştu, albüme dair neler diyebilirsiniz?

Claire: Bence çok doğal bir şekilde oluştu, buluştuk, Mert sesimi beğendi, birlikte şarkıları yazmaya başladık ve sevdiğimize karar verdik. Bence birlikte çok iyi çalışıyoruz ama elbette anlaşamadığımız noktalar da mevcut. Bunu da birbirimizle saygıyla aşıyoruz.

Mert: Bazen ne olduğunu tanımlayamadığım bir hisle bazen yaşanan bir olayın hemen arkasından bir şeyler yazıyorum ben. Claire şarkı sözlerini yazıyor. Ardından ikimiz bir araya gelip bir tür kavga, gürültü, heyecan, sevinç ve göz yaşı sonrası hep beraber grupla stüdyoya girip fikirleri tartışıyoruz ve parçalar son halini alıyor. Murat Çopur kontrbasta, Gülşah Erol çelloda ve Kerem Öktem davullarda yılların getirdiği tecrübeleriyle ikimizi sakinleştirip parçalarımızı en güzel son hallerine kavuşturuyorlar.

Son olarak Türkiye’de neler yapıyorsunuz?  2020 sizlere neler vermek istiyor ya da siz neleri almak istiyorsunuz ondan?

Claire: Türkiye’de ne yaptığımı ya da neden burada evi bulduğumu hâlâ bilmiyorum. Bu sene Türkiyeli yakışıklı erkek arkadaşımla evleneceğiz, yani daha da Türk olacağım. 2020’de albümümüz olabildiği kadar çok insana ulaşsın istiyorum, bunun haricinde çok düşünmedim. Sadece müziğimizin dinlenmesini istiyorum.

Mert: Albümümüzle birlikte Türkiye’de ve Avrupa’da konserler vermeyi planlıyoruz. Miss Crowley’nin soundunun gelişimini ve diğer sanat dallarıyla ilişkisini keşfetme yolculuğundayız. Daha detaylıca haberlerimizi yakında paylaşmayı umuyoruz.

Kapadokya Film Festivali’nin Logosu Belirlendi

0

29 Mayıs-3 Haziran tarihleri arasında yurtiçi ve yurt dışından çok sayıda filmle önemli sinemacıları Nevşehir’de buluşturacak olan Kapadokya Film Festivali çalışmaları yoğun biçimde sürerken festivale ait görsel ayrıntılar da şekillenmeye başladı. Kurumsal kimliği belirlenen festivalin logosu, Kapadokya’ya adını veren Yılkı Atı, bölgenin en önemli simgesi Peri Bacaları ve yine bölgenin önemli sembollerinden olan balonun bir araya gelmesinden oluşuyor. 

KAPADOKYA’NIN SEMBOLLERİ BİR ARADA

Kapadokya ile özdeşleşen sembollerin özgün bir anlayışla harmanlandığı logoda, Güzel Atlar Diyarı anlamına gelen Kapadokya’nın önemli figürlerinden olan At”, tasarımın çıkış noktası olarak değerlendirildi. Bir doğa harikası olan Kapadokya’nın temel simgesi olan Peri Bacaları, logoyu oluşturan at siluetinin başat parçası olarak öne çıkıyor. Her yıl yurtiçi ve yurtdışından çok sayıda ziyaretçinin akın ettiği Kapadokya’nın doğal güzelliğine ayrı bir renk ve değer katan balona da logoda yer verilerek bölgenin önemli sembollerinden bir kompozisyon oluşturuldu. 

FONTLARA SİNEMASAL DOKUNUŞ
Font olarak daktilo dönemlerinden süre gelen ve senaryo yazımında standart hale dönüşmüş olan Courier yazı fontu ile uyum sağlaması amacı ile serifli bir font olan Glitched tercih edildi. Bu sayede hem filmlerin ilk yapı taşı olan senaryoların geleneksel yapısına hem de modern tasarım dinamiklerine uyum sağlama amacı güdüldü. Logoda Türkçe ve İngilizce olarak yazılan festival isimlerini, tasarımsal olarak birbirinden ayırmak amacı ile Glitched fontu çaprazlı olarak bold ve reguler olacak şekilde kullanıldı. 
Festival logosu, ilgili ajansın Art Direktörü Eren Çakır ve Kreatif Direktör Ertan Şenyuva’nın ortak imzasını taşıyor. 


FESTİVAL KAPADOKYA’YA AYRI BİR ANLAM KATACAK

Bu yıl ilkini düzenleyecekleri Kapadokya Film Festivali çalışmalarını titizlikle sürdürdüklerini söyleyen Nevşehir Belediye Başkanı Rasim Arı, önemli bir sinema etkinliğine ev sahipliği yapmanın yanı sıra bölgenin kültürel gelişimi ve tanıtımına sağlayacakları katkıdan dolayı da büyük bir mutluluk ve heyecan duyduklarını belirtti. Festival logosunun Kapadokya’nın sembollerini bir araya toplayan bütünleştirici bir simge olduğunu ifade eden Başkan Rasim Arı, festival aracılığıyla, Kapadokya’ya dair var olan tanınırlık ve bilinirliğin sinemayla ayrı bir anlam ve değer kazanacağının altını çizdi. Başkan Arı, önümüzdeki günlerde festivalle ilgili yeni ayrıntı ve sürprizlerin paylaşılacağını da sözlerine ekledi. 

LOGO TİTİZ BİR ÇALIŞMANIN ÜRÜNÜ

Festival Direktörü Suat Köçer, Kapadokya’nın uluslararası ölçekte değer kazanmış bir tabiat güzelliği olduğuna dikkat çekerek bu güzelliği tasarıma yansıtmak için titiz bir çalışmanın yürütüldüğünü söyledi. Kurumsal kimliğin temel parçası olan logoyu kamuoyuyla paylaştıklarını belirten Suat Köçer, bölgenin öne çıkan sembollerinden oluşan festival logosunun sade ve estetik tarzıyla beğeni toplayacağına inandıklarını söyledi. Süreç içerisinde farklı renk ve tarzlarda uygulamalarla değerlendirecekleri logonun kullanım açısından zengin bir arka plana sahip olduğunu belirten Köçer, Kapadokya Film Platformu’nun da ana logodan yola çıkılarak mavi zeminle hazırlandığını söyledi.

Gökberk Uğurlu: “Düne takılı kalmak, önümüzü görmemizi engelliyor.”

0

1996 doğumlu Gökberk Uğurlu, 2020’de ilk teklisi “Dünü Sevmek” ile müzikseverlerin karşısına çıktı. Müziğe olan tutkusunun ortaokul yıllarına dayandığından söz eden Uğurlu, yurt içi ve yut dışında çok sesli koro ile turnelere çıkmış. Hatta ‘Balkan turnesi’ gibi ilginç bir deneyime de sahip olan Gökberk ile, Can Baydar’ın prodüktörlüğünde yayınlanan ilk solo projesi “Dünü Sevmek” i, müzikal kariyerini ve yeni projelerini konuştuk!

“O küçük çocuğun hayalleri doğrultusunda ilerleyebilmek beni mutlu ediyor.”

Müzikle ilk buluşman ortaokul yıllarına dayanıyor galiba. Peki, sen çocukluğundan bugüne kadar müzikle olan bağını ve tutkunu hangi cümlelerle anlatırsın?

Ortaokulda gitar çalıp şarkı söyleyerek zorla dinletirdim arkadaşlarıma. Müzik, her zaman hayatımdaki en önemli şey oldu. Küçükken, ileride okumak için kendime notlar yazardım. Şimdi bakıyorum da hepsinin içinde müzikle ilgili hayaller ve müzikle tanımlanan hisler var. O küçük çocuğun hayalleri doğrultusunda ilerleyebilmek beni mutlu ediyor.

Ve bu dönemde sorumluluk projesi kapsamında etnik müzik grubunla bir albüm yayınladınız ve sen “Balkan” turnesine çıktın. Müzikal hayatında bu nasıl bir deneyimdi?

İlk kez yurt dışına çıkmıştım ve farklı diller konuşan insanlarla aynı şarkıları söylüyorduk. Karşılıklı oturduğumuzda anlaşmakta zorlanırken, aynı şarkıyı söyleyip o hisleri paylaşabilmek çok farklı bir histi. Müziğin özellikle bu birleştirici yönünü çok değerli buluyorum. Hem müzikal olarak hem de hayata karşı ufkumu genişleten bir deneyimdi.

İlk solo projen “Dünü Sevmek” ile 2020’ye hızlı bir giriş yaptın. Bu proje için Can Baydar ile nasıl bir iletişiminiz oldu?

İki şarkı vardı o sırada, ikisini de Can Abi’ye dinlettik. Şarkıları çok beğendiğini söyledi ve işin prodüktörlük kısmını üstlendi. Şarkının aranjesini Can Abi’yle beraber Cem Abi (Cem Şahin) yaptı. Birlikte şarkının kayıtlarını gerçekleştirdik. Aslında Can Abi diğer şarkıya daha yakındı ama işin sonunda “Dünü Sevmek” çıktı. O şarkıyı ne zaman yayınlarız bilemiyorum.

“Madem prodüksiyonumuz yok, fikrimiz olsun” dedik.

“Dünü Sevmek” şarkısının sözleri Berkay Hasbay’a, müziği sana ait. Şarkının oluşum evresini nasıl anlatırsın?

Berkay’la 2016 yılında aynı şirkette staj yaparken tanışmıştık. O günden beridir de benim sanatla ilgili çabalarımı destekler. Benim motivasyonumun düşük olduğu bir dönemde elinde şarkı sözleriyle geldi ve “hadi bu sözleri şarkı yapalım” dedi. Diğer buluşmaya besteyle geleceğimi söylemiştim. O hafta tembellik ettim, buluşmaya giderken metrobüste yaptım besteyi aslında. İnsanların garipser bakışları arasında melodiyi kaydettim hemen telefonuma. Zaten o an kafamda şarkının iskeleti oturmuştu. Dünü çok hızlı arkamda bırakmaya çalışan bir insanım ve şarkıda da bunu anlatıyorum. Düne takılı kalmak, önümüzü görmemizi engelliyor.

“Dünü Sevmek” şarkısının klibi de oldukça enteresan. “Reverse effect” dediğiniz tersten bir efekt uygulaması var klipte. Klibin oluşum ve çekim süreci nasıl ilerledi?

Berkay bir yönetmen olduğu için hep aramızda konuşurduk zaten klip çekmeyi. Bütçemiz olmadığından farklı fikirler üretmeye çalıştık. “Madem prodüksiyonumuz yok, fikrimiz olsun” dedik. Coldplay’in “Scientist” klibini çok severiz ikimiz de, Berkay “buradaki reverse effect’i yapabiliriz aslında” dedi. Aklımıza yattı fikir. Berkay senaryoyu yazdı, ben de şarkıyı tersten ezberledim bu süreçte. İlk başta ciddi değil sanmıştım şarkıyı tersten ezberleme konusunda ama gayet ciddiydi. Şu an insanlar “nasıl yaptınız o kısmı? Tersten söylemeyeceğine göre nasıl bir numara var?” diye soruyorlar. Tersten söylediğimi duyunca şok oluyorlar. Her neyse… Kontra Film’le birlikte İzmir’de gerçekleştirdik çekimleri. Birçok insan özveriyle çalıştı klipte, hepsine sonsuz teşekkürler tekrardan.

Bol mekanlı da bir klip. Hem şarkıyı tersten söylemek, hem de orman ve bar gibi mekanlarda gerçekleştirebilmek nasıl bir deneyimdi?

İlk kez bir klip setinde yer aldım, dolayısıyla en zoruna hazırlamıştım kendimi. Tek günde çekmemiz gerekiyordu ve 12 saatlik bir set sonunda çekimleri bitirdik. 6 mekan var klipte, hepsine zamanında ulaşmaya çalışmak bizi en zorlayan kısımdı. Ben ekibi düşünmekten pek yorulamadım açıkçası. Berkay da oyuncudan ne istediğini bilen bir yönetmen, o yüzden kamera önünde de rahattım.

“Konserlerde şarkıyı ezbere söyleyen birçok kişi görüyorum, çok değerli…”

“Dünü Sevmek” ile ilgili nasıl geri dönüşler aldın?

Ben kendi ürettiklerine karşı çok acımasız biriyim ve Dünü Sevmek çok içime sinen bir şarkı oldu. Bunun da dinleyicide bir karşılığı olduğuna inanıyorum. Dünü Sevmek herkesin kendinden bir şeyler bulduğu bir şarkı oldu. Birçok güzel mesaj alıyorum hiç tanımadığım insanlardan. Şarkıya hiç reklam yapmadık ve bu ulaşabildiğimiz kitleyi kısıtlıyor fakat şarkının beğenilip tekrar dinlenilme oranı beklentimin çok üstünde. Bu da mutluluk verici bir şey. Konserlerde şarkıyı ezbere söyleyen birçok kişi görüyorum, çok değerli…

‘Hayatımın şarkısı’ dediğin, senin için ayrıksı olan ve ya ‘Söylerken çok mutlu oluyorum’ dediğin bir şarkı var mı?

Mutlu hissettirmiyor fakat “Radiohead – Paranoid Android” diyebilirim. İnişleriyle çıkışlarıyla, anlamsızlığıyla bana yaşadığımı hissettiriyor. Lise 2’de dinlediğim o yağmurlu günden beri en sevdiğim şarkılar listesinde tepelerdedir.

Gökberk Uğurlu’dan 5 kişilik bir müzik grubu kurmasını isteselerdi, bu grupta yerli-yabancı ayrımı olmaksızın hangi müzisyenler olurdu?

Lisede müzik türlerine göre ayırıp böyle hayali listeler yapardım. Bakalım şimdi nasıl bir şey çıkacak… Gitarları David Gilmour’a emanet ederdim. Bas gitara Flea’yi alalım. Klavyeye rahmetli Jon Lord geçsin. Davula üstat Volkan Öktem diyorum. Vokale de yine rahmetli Freddie Mercury… Türlü yemeği gibi oldu tarz gözetmeyince ama içimden geçenler bunlar.

Müzikal kariyerinde nasıl hedeflerin var? Yeni projelerin neler?

Hedefim öncelikle çok sahne almak ve büyük kitlelere şarkılarımı söylemek. Sahnede olmayı çok seviyorum, kendimi en iyi hissettiğim yer diyebilirim. Performansımı arttırmak için de sürekli olarak çalışıyorum. Birçok şarkı yazıyorum ve bunları imkanlar dahilinde yayınlamaya istiyorum. Mart ayının sonuna doğru bir şarkı daha yayınlamayı planlıyorum. Bir yandan da sevdiğim bazı şarkıların farklı tarzda aranjelerini yapıyorum, bu da bir cover projesi olarak ilerleyen aylarda karşınıza çıkabilir…

Dünyanın Öyküsü Bitmez; Ki İyi Ki De Bu Böyle

Hani her yerin kırmızı küçük kalplerle donatıldığı, küçümen ay Şubat’ın on dördü, aynı zamanda Dünya Öykü Günü’dür. Bu nedenle geride bıraktığımız on dört şubatın ardından, öykü dünyasından biraz bahsetmek istedim. Öykü deyince aklınıza ne gelir bilmem ama öyküler, insanlık ayakları üzerinde durmaya başladığından beri ona eşlik etmekte, en eski çağlardan beri insanlıkla beraber yürüyüp durmaktadır.

Her şeyin bir öyküsü vardır. Her nesnenin bir öyküsü olduğu gibi o nesneyle insanın kurduğu ilişki de bir öyküdür. Dünyanın en kısa öykülerinden biri yanlış hatırlamıyorsam Hemingway’e aittir ve yine aklımda kaldığı kadarıyla şöyledir:

“Satılık bebek patikleri hiç kullanılmamış.”*

Öykünün Doğuşu

Bir tür olarak kısa öykü on dokuzuncu yüzyılın çocuğudur. Daha yenidir, tazedir, çok sevilmiştir ve dahası çok da popülerdir. Öyle ki kimi zaman bir derginin ya da bir sitenin kendisi ya da itici gücü olabilir. Böyle olmasına böyledir ama nedense kendisi tanımlanamaz. Tanımlanamamasının nedeni de yapısındaki esnekliğe bağlanır. Evet belki metnin uzunluğuna göre kendi arasında ayrılıyor olabilir ama romanda olduğu gibi genel geçer pek çok kriter tarafından öyküye yaklaşmak mümkün değildir.

Öykü; hava karanlıkken, arabanın ön camından yağmakta olan kar taneciklerine bakmaya benzetilebilir.  Tıpkı içinde kaybolunucak kadar büyülü, gerçekten uzaklaştıracak kadar çekici olan bu bakışın belki de edebi karşılığıdır öykü.

Bence kendisini en iyi yine kendisiyle anlatır. Buyrun, kısacıklarından bir tanesine bakalım.

Astım Krizi (Etgar Keret -Buzdolabının Üstündeki Kız, s.83-)

Astım krizine girdiğinde soluk alamazsın. Soluk alamayınca konuşmakta zorlanırsın. Bir cümle ciğerlerindeki bütün havayı tüketmeye yeter. Uzun bir cümleden söz etmiyorum. Üç ila altı sözcük arasında, o kadar bile değil. Sözcüklerin değerini öğrenirsin o zaman. Zihnindeki karışıklığın altını üstüne getirir ve elzem olanları seçersin -onların da bedelini ödersin. Bırak sağlıklı insanlar akıllarına geleni sağa sola saçsınlar, çöp fırlatır gibi. Bir astımlının, “Seni seviyorum, demesiyle “Seni çılgınca seviyorum,” demesi arasında fark vardır. Bir sözcüktür fark. Bir sözcük çoktur. Dur olabilir ya da sprey. Ambulans bile olabilir.

Gogol’un Paltosu ve Poe

Kısa öykünün doğuşunu Gogol ve Poe’da bulmak mümkün. İki çağdaş, dünya edebi ekinine yaptığı katkılarla kısa öykünün duayenleri olarak kalplerimize taht kurmayı elbette başardı. O günden bugüne genişleyen bir öykü evreninden hâlâ aynı cümleyi tekrar etmemizde bir sakınca yok.

“Hepimiz Gogol’un paltosundan çıktık.”

Kısa Öykünün Yakın Akrabası

Kısa öykünün bir tür olarak tiyatroya yakınlığından bahsedilir. H. E. Bates, Kısa Öykü Yazınsal Bir Tür Olarak kitabından bu durumu şöyle netleştirir. “Aynı anda hem sınırlı hem de sınırsız olanaklar sunar: zaman, yer hareket gibi unsurları zorunlu olarak sınırlandırır ve tıpkı drama gibi, anıştırmalara, dolaylı anlatıma ve sembolizme dayanmaktadır.”

En yakını tiyatro gibi bizi insanlık durumlarıyla baş başa bırakır. Ve usta Çehov’un söylediği gibi insanın gerçeğini öyle ortaya koyar ki okuyan artık bu gerçekten kaçamaz.


Öykünün Özgürlüğü

“Malzemesi sözcük olan sanatlar arasında en özgür olanın kısa öykü”dür diyen Bates’e katılıyorum. O zaman nice öyküde ve nice öyküyle buluşmak üzere… Yazımın kapanışı da yine bir öyküyle yapayım. Spencer Holts’dan 

Zebraların Öykücüsü

Bir zamanlar bir Siyam kedisi vardı, kendisini aslan zannediyor ve yakışık almayan bir tarzda Zebraca konuşuyordu.

Bu dil Afrika’da yaşayan bir çizgili at ırkı tarafından kişnenir.

Şimdi: Masum bir zebra cangılda yürür ve başka bir yönden de küçük kedi yaklaşır; karşılaşırlar.

Siyam kedisi mükemmel Zebraca telaffuzuyla, “Merhaba,” der. “Çok güzel bir gün değil mi? Güneş parlıyor, kuşlar şakıyor, bugün dünya yaşamaya değer bir yer, öyle değil mi?”

Zebra bir Siyam kedisinin zebra gibi konuşmasına o kadar şaşırır ki, kıskıvrak yakalanmaya müsait hale gelir.

Böylece küçük kedi onu hemen kıskıvrak bağlar, öldürür ve gövdesinin en leziz parçalarını yuvasına taşır.

Kedi bu şekilde birçok zebrayı başarıyla avlar, her gece zebra fileminyonuyla ziyafet çeker ve derilerinin iyi kısımlarından Eski Siyam sarayının dekadan prensleri tarzında geniş kravat ve kemerler yapar.

Bir aslan olduğunu iddia ederek arkadaşlarına hava atar ve kanıt olarak da zebra avlamasını öne sürer.

Zebraların hassas burunları onlara çevrede hiç aslan olmadığını söylemektedir. Zebra ölümleri birçoklarının bölgeden uzaklaşmasına neden olur. Batıl inançlı olduklarından, ormanda bir aslanın hayaletinin dolaştığına karar verirler.

Bir gün zebraların öykücüsü rahvan rahvan gezinir ve diğer zebraları eğlendirmek için anlatabileceği öyküler kurarken, birdenbire gözleri parlar ve “Tamam, buldum!” der, “Bizim dilimizi konuşmayı öğrenen bir Siyam kedisi hakkında bir öykü anlatacağım. Ne sıkı fikir! Bu onları güldürecektir.”

Tam o sırada Siyam kedisi karşısına çıkar ve “Merhaba!” der, “Ne güzel bir gün, değil mi?”

Zebraların öykücüsü bir kedinin kendi dilini konuştuğunu duyunca şaşkınlığından kıskıvrak bağlanacak hale gelmez, çünkü tam o sırada bunu düşünüyordur.

Kediyi şöyle bir süzer ve nedenini bilmese de, onda hoşlanmadığı bir şeyler olduğuna karar verir. Bu nedenle ona iyi bir çifte indirir ve kediyi öldürür.

Öykü anlatıcısının işlevi budur.

*İlgilisi için dipnot: Bu kısacık öykü, Aydın Şimşek’in Bebek Patikleri Ele Avuca Sığmayan Bir Tür Kısa Öykü kitabıyla bir kitap adına da esin olmuştur.

1960’ların “psychedelic” görünüşü nereden geldi

Birisi size bu albüm kapaklarını veya bu posterleri gösterecek olsaydı…

Öne çıkan grupları hiç duymamış olsanız bile

muhtemelen ne tür müzik çaldıklarını tahmin edebileceksiniz.

Bu tarz psychedelic 60’larla eş anlamlı hale geldi.

Ancak bu soyut formlar ve kıvrık, zar zor okunaklı yazı

1960’larda yaratılmadılar.

Neredeyse bir asır önce başlıyan ünlü bir sanat hareketinden geldiler.

1800’lerin sonlarında, yeni teknoloji – elektrik gücü, telefonlar, arabalar

dünyanın çalışma şeklini ve görünüşü değiştiriyordu.

Ve bu teknolojik devrimde yaşayan bazı insanlar, özellikle sanatçılar…

tüm yeni endüstriler için uygun değildi. Açık sözlü olarak bunun çirkin olduğunu düşündüler.

Bu çatışmadan, birçok farklı isimle giden

yeni bir küresel sanat hareketi doğdu.

Avusturya’daki Ayrılıkçılar(Secessionists) ve İskoçya’daki Glasgow okulu gibi.

Ama bunu şöyle biliyor olabilirsiniz: Art Nouveau, tam anlamıyla Fransızca’da “yeni sanat” anlamına geliyor.

Yaratıcıları, sanat hayatının canlılığını yansıtan bir sanat yapmak istiyorlardı.

Genellikle sıvı, soyut formlarla stilize edilmiş

düz, dekoratif desenler, kadınsı figürler ve

organik bitki motifleri kullandılar ve bu yeni görsel dili

mimariden resimlere, tekstillere ve ötesine kadar hemen hemen her şeye uyguladılar.

Çünkü estetiğin yararlanılabilirlik ile el ele gitmesi gerektiğine inanıyorlardı.

Ve hiçbir nesne güzel olamayacak kadar sıradan değildi.

Paris metrosunun girişi gibi.

Ya da Alphonse Mucha’nın bu posterleri – bilgi iletmek kadar güzel olmanın yanı sıra

şampanya ve bisküvi reklamları da.

Tamam,

Tıpkı 1800’lerin sonu gibi 1960’lar da kültürel bir ayaklanma dönemiydi.

ARŞİV: “Vietnam direnişi devam ediyor” ARŞİV: “Beatles’ı istiyoruz”

ARŞİV: “Herkes Beatles” ABD’de bu değişimin merkez üssü

yüzbinlerce gencin şehre indiği San Francisco’ydu.

Protestolar, davul çemberleri

ve elbette konserler için.

Çok, çok ve çok sayıda konser.

Özellikle Jefferson Airplane ve Grateful Dead gibi grupların

trippy, pschedelic müzik içeren dans konserleri.

İnsanları konserinize gelmesini sağlamanın iyi bir yolu vardı.

İyi bir poster.

O zamanlar bu ikonik gruplar yeni çıkmaya başlıyordu, Filmmore ve Avalon gibi mekanlarda

arka arkaya gösteriler çıkıyordu. Bu yeni nesil hippi gruplarının reklamını yapmak için

bu mekanlar düz yazı tipinin ve gri tonlamalı bir fotoğrafın

onu kesmeyeceğini biliyordu.

Bu yüzden konser posterleri için yepyeni bir formül geliştiren

küçük bir sanatçı grubuyla çalışmaya başladılar.

Çizgi romanlar, gerçeküstücülük ve tabii ki art nouveau gibi çeşitli yerleşik

tasarım geleneklerinden bir tanesi

60’ların ortalarına gelindiğinde, art nouveau halihazırda biraz yeniden canlanma yaşıyordu.

Özellikle tekstil söz konusu olduğunda – dinamik, çiçekli tasarımlar, hippi estetiğine

doğal bir uyum sağladı.

Muhtemelen bu nedenle, 1965’te, San Francisco’nun hemen dışındaki bir müze bu sergiyi başlattı.

Efsane, bu tasarımcıların bazılarının ilk kez Art Nouveau’ya maruz kaldığını söylüyor.

Bir tasarımcı, Wes Wilson, Time Magazine’e “gerçekten oraya koyma fikrini”

takdir ettiğini söyledi.

Ve yeni konser posterleri yapmaya başladıklarında, bu tasarımcılar art nouveau zımbalarını aldı

ve kadranı çevirdi.

Art nouveau, çoğunlukla çıplak, akan saçları ve “buraya gel” bakışıyla

kadınsı figürleriyle ünlüdür.

Bu Psychedelic tasarımcılarının açıkça aldığı bir stil.

Bu posterlerin ayrıntılı, iki boyutlu resimlerle uçtan uca

nasıl kaplandığına bakın.

Özellikle çiçekler ve soyut eğriler,

Ve ayrıca tavus kuşu, bu da art nouveau bir şey.

Onlar tavus kuşlarını severler ve bazen, psychedelic tasarımcıları doğrudan bir art nouveau posterlerinden

çekilmiş görüntüleri kullanırlardı – ama her zaman radikal olarak

farklı bir renk paletiyle.

Art noeveau’nun yumuşak pastelleri yerine

psychedelic sanatçılar, “LSD kullananların görsel deneyimlerine” referans vererek,

gözleri titreştirdiğini söyleyen yoğun, yüksek kontrastlı

renkleri tercih etti.

Ve o kıvırcık, bulutlu, zar zor okunabilir yazı tipi

Alfred Roller isimli Avusturyalı bir tasarımcının 1902 yılına ait bir posteriyle başladı.

60’lı yıllarda sanatçılar cesur, dinamik yazı tipini uyarladı ve daha da ileriye itti,

çizgilerini yumuşattı ve kenarlarını gizledi.

Neredeyse okunaksız hale getirildi.

Hangi amaca hizmet etti.

Dikkatinizi çekmek ve sizi ilgili hale getirmek içindi – en azından

posterin size ne anlatmaya çalıştığını anladığı sürece.

Sonuç, asit üzerinde art nouveau gibi görünen bir ton poster.

San Francisco’nun müziği dünyaya yayılırken,

estetik de yayıldı.

Kısmen posterlere sahip olmak, çoğaltmak ve toplamak kolaydır.

Hayranlar bazen biraz takıldıktan sonra onları yırtıyorlar.

Arkalarındaki sanatçılar bile ünlüydü, kendi başlarına birkaç tanesi Life Magazine’de

kendi yayılmalarını yaptı.

Yaptıkları posterler – titreşen renkleri ve sarma hatları-

1960’ların enerjisini yakalar.

Art nouveau olanlar 1800’lerin sonlarını temsil eder.

Ve bu iki zaman periyodu birbirini mükemmel şekilde yansıtmasa da,

her iki hareket de değişen bir dünya hissini yakalayan bir şey yaratabiliyordu.

Sanatları bunu yansıtıyordu.

via GIPHY

Kapadokya Film Platformu Başvuruları Başladı!

0

29 Mayıs- 3 Haziran 2020 tarihleri arasında Nevşehir Belediyesi tarafından ilki düzenlenecek Kapadokya Film Festivali kapsamında gerçekleştirilecek Kapadokya Film Platformu başvuruları bugün başladı. 

Üretim aşamasındaki projelerin senaryo geliştirme ve yapım öncesi desteklenmesi ve sektör aktörlerinin katılımıyla güncel ortak yapım olanaklarının tartışılmasını amaçlayan Kapadokya Film Platformu 31 Mayıs- 3 Haziran 2020 tarihleri arasında Kapadokya Film Festivali çatısı altında gerçekleştirilecek. 

Jüri ve finalistlerinin nisan ayında düzenlenecek basın toplantısında açıklanacağı Kapadokya Film Platformu’na başvurular 10 Mart 2020 Salı günü, mesai bitimine kadar devam edecek. 

Başvuruların değerlendirilmesi sonrası finale kalan projeler uzun metraj ve kısa metraj kategorilerinde toplam 5 ödül için yarışacak.

“KAPADOKYA YAPIM DESTEK ÖDÜLLERİ” HAKKINDA:

Bu yıl Kapadokya Film Festivali çatısı altında, yapım öncesi projelere destek olarak sinema sektörüne doğrudan katkı sağlamak, yapım öncesi projelerin yönetmen ve yapımcılarına proje geliştirme, sunma imkânı sağlayacak Kapadokya Film Platformu, uluslararası festival marketleri ile ilgili eğitimleriyle de sinema sektörüne uzun vadeli katkı sağlamayı hedefliyor. Ulusal ve uluslararası yapım ortaklıkları kurulmasında gerekli eğitimleri sunmak ve uluslararası ortak yapım merkezlerinden biri haline gelmek amacıyla düzenlenen Kapadokya Yapım Geliştirme’de finale kalan projelerin yönetmen ve yapımcıları, alanında uzman isimlerle 4 gün boyunca projelerini geliştirme, sunum ve ortak yapım konularında çalışacak. Çalışma sonrasında jüri tarafından aralarından seçilecek toplam 5 projeye destek ödülü verilecek. Kapadokya Film Platformu kapsamında verilecek yapım desteği kategorileri ise şöyle;

KAPADOKYA YAPIM DESTEK ÖDÜLÜ

Kapadokya Yapım Geliştirme kapsamında, jüri tarafından seçilecek ve Kapadokya Film Festivali kapanış töreninde açıklanacak olan Kapadokya Yapım Destek Ödülü almaya hak kazanan proje, 100 Bin TL para ödülünün sahibi olacak.

TRT ÖN ALIM DESTEK ÖDÜLÜ 

Kapadokya Film FestivaliKapadokya Yapım Geliştirme kapsamında platforma katılma hakkı kazanan projeler arasından jüri tarafından seçilen bir projeye de TRT Ön Alım Destek Ödülü verilecek.  

KAPADOKYA FİLM FESTİVALİ VE TRT İŞ BİRLİĞİ İLE KAPADOKYA FİLM PLATFORMU TRT KISA FİLM YAPIM DESTEĞİ
Ulusal kısa metraj kategorisindeki filmleri desteklemek amacıyla bu sene gerçekleştirilecek olan TRT Kısa Film Yapım Desteği, kısa film alanındaki yönetmen ve yapımcıları Türkiye ve dünya sinemasının endüstri profesyonelleriyle buluşturacak.

3 ayrı projeye 15’er Bin TL doğrudan yapım desteği sağlarken, diğer yandan da proje aşamasındaki filmlerin yapımcı ve yönetmenlerinin kendi filmleri üzerinde uzmanlarla çalışma ve yapacakları sunum sonrası projelerine destek bulmalarını hedefleyen TRT Kısa Film Yapım Desteği için proje sahipleri resmi başvurularını, Kapadokya Film Festivali’nin web sitesinde yer alan Kapadokya Film Platformu sayfasındaki online başvuru formunu doldurarak en geç 10 Mart 2020 Salı gününe kadar yapabilecekler.

Yurtiçi ve yurtdışından çok sayıda deneyimli sinemacının katılarak tecrübelerini paylaşacağı Kapadokya Film Platformu, çeşitli söyleşi, workshop ve etkinliklerle de dünyanın çeşitli yerlerinden gelen sinemacıların buluşmasına ev sahipliği yapacak. Kapadokya Yapım Geliştirme ve ana kategorilere ait yarışma yönetmelikleri ve başvuru formlarına kapadokyaff.com adresinden ulaşılabilir.