Yüksekova, Çukurca ve Şemdinli bölgesinde yaban hayatı, avcıların tehdidi altında. Kışın gelmesiyle birlikte, özellikle dağ keçilerinin bulunduğu alanlarda avcıların kurt, ayı, tilki, vaşak, tavşan ve keklik demeden her türlü hayvanı hedef aldığı belirtiliyor.
Hakkari’nin Yüksekova, Çukurca ve Şemdinli ilçelerine bağlı Kazan,Veregoz, Yeşiltaş, Serangıl, Yaprak, Meşeli, Kayalık, Çeltik, Cevizli, Rımkı, Belat, Dağlıca, İkiyaka, Meşelik, Begoz, Çubuklu, Kulita köy ve mezraları ile Govend ve Cilo dağları bölgesindeki yaban hayatı avcıların tehdidi altında. 1990’lı yıllarda boşaltılan ve yıllardır şiddetli çatışmaların yaşandığı bölgede, son yıllarda yeniden hayat bulan yaban hayatı, bu kez de avcıların hedefi oldu. Kışın gelmesiyle birlikte bölgede avlanmaya başlayan avcılar, özellikle dağ keçilerinin bulunduğu bölgelerde; kurt, ayı, tilki, vaşak, tavşan ve keklik demeden her türlü hayvanı öldürüyor.
”Yaban hayvanlarda gözle görülür bir azalma var”
Yıl içinde söz konusu bölgede; 600’e yakın dağ keçisi ile onlarca kurt, ayı, tavşan, keklik ve tilkinin katledildiği tespit edilirken, katliamların ucuz et ve para kazanma hırsıyla yapıldığı belirtiliyor. Bölgedeki yaban hayatın korunması ve katliamların önüne geçilmesi için yıl içinde bölgedeki yurttaşların da katılımı ile çalışmalar yürüten Cilo Doğa Derneği Başkanı Mesut Kıratlı, başta dağ keçisi olmak üzere, tavşan, tilki, keklik, ayı ve vaşak türünde gözle görülür bir azalmanın olduğuna işaret etti. Hayvanların cinsine, türüne ve yaşına bakılmadan avlandığını dile getiren Kıratlı, “Hatta birçok avcı bir defada onlarca keçiyi avlayıp, taşıyamadığını da avladığı yerde bırakıyor” dedi. En çok dağ keçilerinin avcıların hedefinde olduğuna vurgu yapan Kıratlı, dağ keçilerinin etinin kilosunun 5 lira karşılığında bölgede satıldığını tespit ettiklerini paylaştı.
Hakkari Orman ve Su İşleri Müdürü Necmettin Yılmaz ise “Bölgede yoğun bir avcılık yapılmaktadır. Başta Yüksekova, Çukurca ve Şemdinli’de yaşanan yaban hayatı katliamını önlemek için aralarında Doğa Derneği’nden yetkililerin de bulunduğu ekiplerle dağlara çıkarak, koruma kontrol birimleri oluşturuldu. Yaptığımız araştırmalarda 15 kişinin yaban keçisi avcılığı yaptığını tespit ettik” diye konuştu.
İztuzu Plajı’nın işletme hakkını alan DALÇEV adlı özel şirketin tesise yeniden girmemesi için tutulmaya başlanan nöbet altıncı gününde.
İztuzu Plaj’ının işletme hakkını alan İngiliz ortaklı şirket DALÇEV’in (Dalyan Çevre Turizm Ticaret Limited Şirketi) yetkililerinin, 28 Aralık 2014 gecesi tesisleri devralmaya gelmesi büyük tepkilere yol açmıştı. Olayın ardından bölgede jandarma ekipleri geniş güvenlik önlemleri alırken, tesislerin bulunduğu alana kimsenin girişine izin vermedi. Dalyan’a gelen Muğla Vali Yardımcısı Kamil Köten, Dalyan Jandarma Karakolu’nda Ortaca Kaymakamı Hüseyin Yılmaz ve Ortaca Belediye Başkanı CHP’li Hasan Karaçelik’in de katılımıyla bir toplantı düzenledi. Toplantıda alınan karar neticesinde sahile gelen jandarma ekipleri, her iki tarafla görüşerek sahili boşalttı ve nöbeti devraldı.
Bazı sivil toplum kuruluşu temsilcileri ve çevrecilerin, DALÇEV’in tekrar İztuzu’ndaki tesislere girmemesi için yılbaşı gecesinden itibaren plajın girişinde beklemeye başlamasıyla altıncı gününe ulaşan nöbette katılımcı sayısı 886 oldu. Katılanlar tarafından oluşturulan, eyleme destek verenlerin isimlerinin yer aldığı panoya yeni isimler eklendi; oluşturulan anı defterine düşünceler yazıldı.
Eyleme destek için gelenler yanlarında kekler, meyveler getirirken; nöbete sanatçıların da ilgisi yoğundu. Ege Yolcu Grubu üyesi yaklaşık 20 motosiklet tutkunu da alanda çadır kurup geceyi burada konaklayarak geçirdi. Yerel sanatçılar Mete Şen ile Gökhan Budak bağlama eşliğinde türküler söyledi. Nöbete destek için gelenler zeybek oynayıp, halay çekti.
”Hu Hu İztuzu”
CHP Muğla Milletvekilleri Nurettin Demir İle Süha Aldan’ın katıldığı etkinlikler gecenin ilerleye saatlerine kadar sürdü. İstanbul’dan Dalyan’daki dostlarının yanına yılbaşı tatili için gelen görsel iletişim ve performans sanatçısı Alper Akçay, beraberindeki altı arkadaşının tef ve bağlama çalarak söyledikleri ilahiler eşliğinde Sinem Beşkurt ile sema gösterisi yaptı. Doğaçlama olarak gerçekleştirdikleri bu gösterinin provasını İztuzu Kumsalı’nda yaptıklarını belirten Akçay, “İstanbul’dan buraya dostlarımla birlikte yeni yıla girmek için gelmiştik. İztuzu Plajı ile ilgili bu durumdan haberdar olduk. Plajı görmek için geldiğimizde buradaki kalabalığı gördük. Arkadaşlarımla birlikte ilahiler söyleyerek buradaki dostların direnişine destek olup, danslar ve sema gösterileri yapıp onlara can katacağız” dedi. Çok beğenilen gösteri sonrasında izleyenler gruba bir isim konulmasını istedi. Grubun bundan böyle ‘Hu Hu İztuzu’ olarak anılması konusunda hemfikir olundu.
Önceki günlerde olduğu gibi, İztuzu için 1987 yılından bu yana verilen mücadeleleri anlatan slayt gösterisinin izlenmesiyle devam eden etkinlikte Dalyan’da yaşayan bir Hollandalı çevre aktivisti olan emekli İngilizce öğretmeni Maria Joker, “Buraya destek için geldim. Yapılan bu işlem gerçekten çok kötü oldu. Anlamıyorum neden şirketin ismi DALÇEV. Çünkü bunlar çevre dostu değil. Biz buranın eski düzende işletilmesinden yanayız” dedi.
Ege Yolcu Motor Grubu Başkanı Nadir Şahin de “İztuzu halkındır halkın elinden kalmalıdır” diyerek şöyle konuştu: “Bu gece buraya eyleme destek olmak için geldik. Çadırlarımızı kuracağız ve geceyi burada geçireceğiz. Süreci basından takip ediyoruz. Ortaca Belediye Başkanı’nın açıklamalarına ve konuya vakıfız. Başkanın bütün söylediklerine aynen katılıyoruz. İztuzu’nun herhangi bir şirkete ve şahsa verilmesine değil, burada hukuksuz bir ihale süreci var, şikayetimiz sadece bunadır.”
Dalyan’da yerleşik olarak yaşayan İngiliz Liz Lowles da panodaki katılımcılar arasına ismini yazıp, imzaladıktan sonra, “Yıllar önce de burada buna benzer bir eylem başlamıştı. Şimdi de bugün yapılan bu eyleme bizler destek veriyoruz” dedi.
Evcil ve sokak kedilerinin yaban hayatına zararları
Halihazırda birçok türün azalmakta olan popülasyonu için büyük bir kaygı ve bu negatif trendi durdurmak için gösterilen birçok çaba mevcut. Ancak ironik bir biçimde, doğal hayat için, özellikle de kuşlar ve memeliler için, kayda değer en büyük tehditlerden biri aynı zamanda toplum tarafından en çok gözardı edilenler arasında. Ayrıca, türlerin azalması konusunda en çok endişe duyan kişilerin büyük bir kısmı bu kritik probleme kendileri katkıda bulunmakta. Birçok hayvan popülasyonunun evrensel olarak azalmasında etkili bazı sebeplerin aksine, bu problemin failleri ne endüstriyel aktörler ne de uzağımızdalar. Aslına bakarsanız, onlardan birini evinizde ağırlıyor olabilirsiniz. Bu gayet ciddi tehlike evcil kedilerdir ve artık herkesin milyonlarca kedinin avladığı için yaban hayatı kaybının önemini kavrayıp bu duruma bir son vermesinin zamanı geldi.
Evcil, sahipli kedilerin aksine, sokak kedileri bazı ülkelerde doğal yaşam için kesin bir tehdit olarak kabul edilmiş ve popülasyonlarının kontrol altına alınması için oldukça fazla çaba gösterilmiştir. Sokak kedileri ya da insanlar tarafından doğaya bırakıldıktan sonra yabanileşmiş kediler, doğada az sayıda yaşayan gerçek yabani kedilerden çok daha fazla ve zararlıdır. Ne yazık ki sokak kedilerini kontrol etmek evcil kedileri kontrol etmekten çok daha zordur ve doğal hayat üzerinde olumsuz etkileri bulunur. Özellikle en tehlikeli yırtıcı olarak kabul edildikleri birçok adada, etki bakımından hemen ardından gelen fareler ile birlikte hayvan popülasyonlarında değişmelere sebep olmaktadırlar.
Özellikle az sayıda yerli memeli yırtıcının bulunduğu (ve pek az yırtıcının kediler kadar etkin olabildiği) okyanus adalarında çoğu kuş ve memeli de yırtıcıdan korkma içgüdüsü bulunmaz ve yaygın olarak av olurlar. Örneğin, Yeni Zelanda’ya özgün bir ötücü kuş sınıfında bulunan dört türden biri olan Stephen Adası Çit Kuşu (Xenicus lyalli) popülasyonunun tamamı, adanın deniz feneri bekçisine ait tek bir kedi tarafından yok edilmiştir. Bir biyolog kedinin bekçiye getirdiği ölü kuşlardan birinin yeni bir tür olduğunu belirlediğinde artık kuşlar için çok geç olmuş, soyları tükenmişti. Sokak kedileri de Yeni Zelanda açıklarında yaşayan en az sekiz başka kuş türünün tükenmesine belirgin olarak katkıda bulundu.
Diğer pek çok adada da durum oldukça benzer. Hint Okyanusu’nun subantarktik bölgesindeki Marion Adası’nda, tek bir kedinin her yıl ikiyüzden fazla deniz kuşunu öldürdüğü, toplamda yılda 600 bin kuşun öldüğü (mil-kare başına 15 bin) tahmin edilirken, Hint Okyanusu’nun güneyindeki Kergeuelen Adası’nda Pascal, kedilerin her yıl 1.2 milyon kuş ölümünden sorumlu olduğunu tahmin ediyordu. Sokak kedilerinin sebep olduğu zarar adalarla sınırlı değildir. Örneğin Avustralya’da, her bir sokak kedisi yılda bin kadar yabani hayvanı öldürmektedir. Avustralya’nın keseli hayvan ve kuş faunasını mahvetmekte olan 12 milyon civarı yabani kedi bulunuyor.
Sokak kedilerinin Avustralya’da yaşamasına engel olunması için büyük bir kampanya yürütülüyorsa da, çok iyi saklanabilmeleri tamamen ortadan kaldırılmalarını neredeyse imkansız kılıyor. Sokak kedileri diğer kıtalarda da yaşıyor ve Kuzey Amerika’da oldukça yaygın olarak bulunuyorlar. Örnek verecek olursak, yapılan bir çalışma, Stanford Üniversitesi’nin küçük kampüsünde çok sayıda omurgalı türü öldürmekte olan 2 bin yabani kedinin yaşamakta olduğunu göstermiştir.
Yaygın varlıklarına bir de kedilerin diğer yırtıcı memeli türlerine kıyasla oldukça doğurgan oldukları gerçeğini eklediğimizde (Büyük Britanya’da bir kedi 10 yıllık süre boyunca 120 yavru dünyaya getirdi), bu dünyanın her tarafında kırsal kesimlerde dolaşan, küçük memeli ve kuş popülasyonlarını tüketen (bunların yanında küçük miktarlarda sürüngen, amfibik canlı ve balık da yerler) milyonlarca etkin yırtıcı demektir. Ne yazık ki dünyanın birçok kısmında bulunan sokak kedisi nüfusu kesin olarak bilinmiyor ve bunların kontrol altına alınmaları ya da yerel doğal yaşam alanlarından uzaklaştırılmaları son derece zor.
Ne var ki, en az bunun kadar önemli bir konu olan evcil kedi salgını büyük ölçüde göz ardı ediliyor. Her ne kadar evcil bir kedi ortalama olarak bir sokak kedisine kıyasla daha az miktarda hayvan avlıyor olsa da, evcil kediler de küçük kuşlar ve memelileri avlar ve yoğun nüfusları dolayısıyla omurgalı popülasyonları üzerinde muazzam bir etkiye sebep olurlar.
Evcil kedilerin küçük kuş ve memelileri avlamasının yarattığı etki üzerine yapılan az sayıdaki çalışmadan en bilinir olanı muhtemelen, bir İngiliz kasabasındaki 80 iyi beslenen kediden 78’i üzerinde çalışmış olan Churcher ve Lawton’ınkidir (1987). Ortalama bir ev kedisi evde bol miktarda yiyeceği olduğu halde her yıl 14 adet av getirdi ve bu bulgu diğer çalışmalarla da teyid edilmiştir (daha sonra Churcher ve Lawton, Dursetli bir kedi sahibinin gururla kedisinin yılda 400’den fazla ayrı av getirdiğini söylediğini bildirdi). Kediler yakaladıkları her şeyi eve getirmezler.
Illinois’de yapılan bir araştırmada George, iyi beslenen evcil kediler tarafından yakalanan avların ancak yarısı kadarının eve getirildiğini buldu. Bunu göz önüne aldığımızda, ortalama olarak her yıl tek bir evcil kedi tarafından yakalanan hayvan sayısı 30 kadardır. Bu sayı çiftliklerde ya da diğer kırsal alanlarda yaşayan ve kendi besinini kendi temin etmesi beklenen evcil kedileri kapsamamaktadır. Bu kedilerin yakaladığı av miktarı muhtemelen vahşi kedilerinkine yakındır.
Bu ortalama rakam birçok ülkede bulunan çok yüksek evcil kedi popülasyonlarıyla çarpıldığında problemin ne denli büyük olduğu açıkça görülüyor. Şu anda A.B.D.’de 70 milyon kadar evcil kedi bulunuyor ve bunların hepsinin yeteri kadar beslendiğini ve beslenme ihtiyacından ziyade eğlence için avlandıklarını varsaysanız bile, hesapladığınızda karşınıza şok edici bir sonuç çıkacaktır; her yıl av olarak yakalanan iki milyar adetin üzerinde hayvan. Bu kedilerin bir kısmının dışarıya çıkmasına kesinlikle izin verilmediği ya da avlanmak için çok yaşlı oldukları doğru, ancak evcil kedi nüfusunun çeyreği hiç avlanmıyor olsa bile, her yıl öldürülen hayvan sayısı bir buçuk milyardan fazla olacaktır.
Not: Bu yazımı 1997’de yazdım. 2013’de saygın bilim dergisi Nature Communications’da yayınlanan bir makale, bu tahminimin de ötesinde bir rakam hesapladı. Sadece ABD’deki evcil ve sokak kedileri yılda 1.4 ila 3.7 milyar kuş ve 7 ila 21 milyar memeli öldürüyor:
Bu miktarın büyük kısmını fare, serçeler ve sığırcıklar gibi bilinen ve sayıları çok olan türler teşkil ediyorsa da, kediler çok geniş bir av türleri yelpazesine sahiptir ve her yıl milyonlarca sayıda çok çeşitli, nadir ve bölgelere özgü hayvan (Black Rail, Laterallus jamaicensis gibi) kediler tarafından öldürülmektedir. Evcil kedilerin avcılığı üzerine yapılan araştırmalar, ortamın daha zengin olduğu kırsal bölgelerde daha ziyade küçük memelileri avladıklarına işaret ederken, banliyö ve şehirlerde avladıkları hayvanların çoğunun kuş olduğunu göstermiştir.
Genele bakıldığında, her yıl yaklaşık 800 milyon kuşun öldürüldüğü ABD’de, birçok küçük ötücü kuş türünün yaşamasına elverişli alanlarda banliyö yerleşimlerinin yaygın şekilde var olması sorunun boyutlarını artırıyor. Kediler birçok hayvanın doğrudan ölümüne sebep olmakla beraber, bölgedeki yabani yırtıcı hayvanlarla da rekabet ediyor. 100 milyona yaklaşan bir toplam nüfuslarıyla kediler ABD’de var olan tüm yabani yırtıcılardan daha yaygındırlar ve yılanlar, gelincikler, vaşaklar ve yırtıcı kuşlar gibi diğer yırtıcı hayvanlar için av olabilecek mevcut hayvan sayısını da büyük ölçüde azaltırlar.
Bunların yanında, birçok rehabilitasyon ve tedavi merkezinde tedavi gören kuşların çoğu kediler tarafından yaralanmıştır. Eğer kısıtlı imkanlara sahip bu gibi merkezler, imkanlarının çoğunu kediler tarafından yaralanan hayvanların bakımlarına harcamıyor olsaydı, bu yüzden bakımları yetersiz kaldığı için ölen diğer hayvanların bir kısmını da kurtarabilirlerdi. Ayrıca, evcil ve sokak kedileri, pnömoni, kuduz, kedi lösemisi, gençlik hastalığı, Herpes virüsü, yuvarlak kurt, kancalı kurt ve toksoplazmoz gibi vahşi hayvanlar, insanlar ve özellikle hassas olan çocuklar için öldürücü olabilecek hastalıklar taşıyabilirler. Ayrıca özgürce dolaşmasına izin verilen bir kedi, kedi hırsızlığına ve çakallar (ve sokak köpekleri) tarafından avlanmaya de açık olur. Banliyö bölgesine yakın bir alanda, bir çift çakalın yaşadığı inde yaklaşık 20 adet kedi tasması bulunmuştur. Satıldıkları araştırma laboratuvarlarını kedinin sokak kedisi olduğuna ikna etmek için çalınan ev kedileri aç bırakılmaktadır. Kediye bir arabanın çarpması, diğer kedilerle kavga etmesi ve kaybolması da olasıdır.
ABD gibi vahşi yaşamı koruma konusunda nispeten sıkı kanunları olan (örneğin, koruma altındaki bir kuş türünü – ve yerli türlerin çoğunu – ölmüş olsa bile gerekli izin alınmaksızın evinize götürmeniz yasaklanmıştır) ve vahşi yaşama ilgi duyan, çoğunluğunu kuş gözlemcileri ve kuş besleyenlerin oluşturduğu on milyonlarca insanın yaşadığı bir ülkede yerel vahşi yaşamın evcil kediler tarafından katledilmesine bu denli az tepki gösterilmesi ironiktir. SPCA (Society for the Prevention of Cruelty to Animals) gibi, hayvanlar dünyasının evcil hayvanlar, laboratuvar hayvanları ve diğer tutsak hayvanlardan ibaret olduğunu düşünmeye meyilli toplulukların milyarca hayvanı avlayan sokak kedisi popülasyonunun kontrol altına alınmasını engellemenin yanı sıra, evcil kedilere yönelik kısıtlamaları protesto etmek için harcadıkları büyük çabaları görmek çok üzücüdür.
Örneğin, genellikle SPCA tarafından desteklenen “yabani kedi besleme” programlarından biri San Francisco’daki Golden Gate Park’da bulunan Kaliforniya Bıldırcınlarının (Callipepla californica) tamamen yok olmasına büyük katkıda bulundu. Ekolojik ve bütüncül bir bakış açısı edinip, kedilerin kontrolsüz biçimde yayılmasına izin vermenin bazıları halihazırda tehdit altında olan yüzlerce türden milyarlarca hayvanın kaybıyla sonuçlanacağını farkına varılması gerekiyor. Ne yazık ki, bu kritik konuda kedi besleyenlerden tepki alma korkusu ve duygusu sağduyuyu bastırıyor ve vahşi yaşam için en büyük tehditlerden biri olan sokak kedileri kamuoyu tarafından çok az tepki görüyor ve kontrol programları yeterince desteklenmiyor…
Bu probleme bir son verilmesi oldukça basit ve evcil kedilerin herhangi bir zarar görmesi de söz konusu değil. Yapılacak en önemli şey, eğer yerel vahşi hayatın var olduğu bir çevrede yaşıyorsanız kedilerinizin dışarı çıkmasına izin vermeyin. Eğer çok sayıda kuşu bir yerde barındıran ve kedileri çeken bir kuş yuvanız varsa, bu özellikle önemlidir. Eğer kediniz dışarı çıkmak zorundaysa bir tasma ile çıkarılmalı ya da en azından yüksek ses çıkaran (aksesuar amaçlı küçük zillerden söz etmiyoruz) ve uzak mesafelerden duyulabilecek ziller takılmalıdır. Kedinizin birçok kedinin yapabildiği gibi zilleri kolayca çıkaramayacağından emin olun. Herhangi bir hayvanı kovalıyor ya da size getiriyorsa, onaylamadığınızı açıkça gösterin. Ayrıca, kedinizin kısırlaştırılmış olduğundan emin olmalısınız. Not: Artık kedilerin kuşları avlamasını %81 azaltan ucuz kedi önlükleri de var: http://catgoods.com/
Artık kedilerin kuşları avlamasını %81 azaltan ucuz kedi önlükleri de var. (Kaynak: www.journonews.com)
Bir kediniz yoksa bile vahşi yaşamın bu şekilde yok edilmesini engellemek için yapabileceğiniz birçok şey var. Etrafınızda ya da dünyanın başka bir yerinde sokak kedilerinin kontrol altına alınması, nüfusunun sınırlandırılması ya da uzaklaştırılması ile ilgili projeleri ve böyle programlar yürüten kuruluşları destekleyin. Eğer çevrenizde başıboş şekilde dolaşan bir kedi görürseniz sahibini bulun ya da yerel yetkilileri hayvanın sahibini bulmaları konusunda uyarın. Bahçenize kedi girmediğinden emin olun. Tabi ki, kedi besleyenlerin de bu önemleri almaları gereklidir.
Bu büyük yaban hayatı katliamının sebeplerinin çok da karmaşık ya da önlemesi zor olmadığı açık. Diğer birçok çevresel sorun gibi, bireylerin kolektif eylemlerinden ya da eylemde bulunmuyor oluşundan doğuyor ve önüne geçmenin yolu basitçe gerekenleri yapmak. Eğer kedinizin avlanmasına izin verirseniz, sokak kedilerinin kontrol altına alınması için herhangi bir şey yapmazsanız, kusurlu politikalara karşı sesinizi yükseltmezseniz milyarlarca kuşun, memelinin ve diğer birçok hayvanın anlamsızca katledilmesine katkıda bulunmuş olacaksınız.
Doç. Dr. Çağan H. Şekercioğlu Utah Üniversitesi Biyoloji Bölümü
Türkçe’ye Tercüme:Naz Başak Gürler
Teşekkürler
Allison Pirie, Byron Butler, Les Chibana, David Christie, Judi Cooper, Leslie Lieurance, Aileen Lotz, Drew Panko, Ellen Paul, Dr. Raymond A. Paynter, Pamela Piombino, Rusty Scalf, Jonathan Sumby ve Joel Weintraub’a çok değerli bilgi ve fikirlerini benimle paylaştıkları için minnetimi ifade etmek istiyorum.
Orijinal makale: Şekercioğlu, Ç. H. 1997. The impacts of cats on wild bird and mammal populations. Harvard University Environmental Reporter Spring 1997: 27-29. Türkçe’ye tercüme: Naz Başak Gürler – Kontrol ve güncelleme: Çağan H. Şekercioğlu
Çin’de üretim yapan, isimleri henüz açıklanmayan, altı şirkete şimdiye kadar ülkede verilmiş en yüksek çevre cezası kesildi.
Çin‘in Jiangsu bölgesinde faaliyet gösteren kimyasal ürün ve ilaç üreticisi şirketler, 25 bin ton kimyasal atığı nehirlere dökmekten dolayı 160 milyon Yuan, yani 60 milyon Lira ceza ödemeye mahkum edildiler.
Çin’de bundan önceki en yüksek çevre cezası benzer bir suçtan dolayı üç şirket için 37,14 milyon Yuan olarak uygulanmıştı.
Çin resmi haber ajansı Şinhua’nın haberinde, aynı şirketlerin bazı yöneticilerine bölgedeki adli mahkeme tarafından, aynı suçtan dolayı Ağustos ayında hapis cezası verildiği de hatırlatıldı. Şirketlerin bu cezaya Taizhou Şehri Çevre Koruma Birliği tarafından açılan davanın sonucunda maruz kalmaları da ülkedeki çevre koruma hareketi adına çok önemli bir kilometre taşı oldu.
Resmi açıklamalara göre Çin’deki nehirlerinin yüzde 70’i önemli ölçüde kirli iken, Çin Başbakanı Li Keqiang tarafından geçen yılın başında yapılan bir açıklamada ise Çin’in kirliliğe karşı savaş açmaya hazır olduğu ifade edilmişti.
Atıklar ve bunların geri dönüşümü günümüz problemlerinin ilk sırasında yer alıyor. Evdeki çöp dediğimiz birçok atığı hiç aklımıza gelmeyecek şeylere çevirebiliyoruz.
Kadınlar birçok aksesuara sahip olabiliyor. Bunları düzenli şekilde muhafaza etmek de gerekiyor. Oysa dışarıda gereksiz pahalı olan takı standını evde kullandığımız plastik şişelerden yapabilir. Aşağıda da gördüğünüz üzere yapabileceğiniz bu standı, sadece takı için kullanmak zorunda değilsiniz. Herhangi bir ihtiyacına göre değerlendirebilirsiniz. Mesela; banyoda süs sabunlarınızı koyarak güzel bir dekorasyon da sağlayabilirsiniz.
Ayrıca her şeyden önce şunu belirtmek gerekiyor. Bireysel olarak az atık üretmek bizim elimizde. Elbette atıkları geri dönüştürmek çok kıymetli bir şey lakin önemli olan aynı zamanda oluşturduğumuz atıkları da azalmaya çalışmalıyız. Bir yandan yeni bir atıklar konusunda değişime adım atarken elinizdeki atıkları da çeşitli şekillerde geri dönüştürebilirsiniz.
Birkaç işlem ile birkaç dakikada takı stadınız hazır.İsterseniz kestiğiniz kısımları boyayıp, şekillendirebilirsiniz.En alt kısmını bir karton yardımı ile sabitleyebilirsiniz ya da ufak bir tahta parçasına monte ederek.
Bilim insanları yakın zamanda Türkiye toprakları içerisinde, Gediz Deltası civarlarında yeni bir arkeolojik bulguya erişti. 1,2 milyon yıl öncesinden bu günlere gizli kalmış olan, yontulmuş bir kuvarts kristali. Bu yeni bulgu, insan ırkının Afrika’dan Avrupa’ya yayılış tarihinin, şu ana kadar bildiğimizden daha eskiye dayandığı hakkında bilgi veriyor.
Bulunan yontma taşı aramaları sırasında farkeden Danielle Schreve, Londra’da bir üniversite olan Royal Holloway’in Coğrafya Bölümü’nde evrim, tarihsel ekoloji ve insanın coğrafya üzerinde yayılımının arkeolojik ve fosil bilimsel çalışmalarını yürütmekte. Araştırmalarının genel amacı ise insanların Avrupa kıtasına, daha özel olarak da Britanya’ya ne zaman ve hangi yolları izleyerek gelmiş olduklarını bulmak.
Yüksek teknoloji radyoizotop incelemelerine ve içlerinde Türkiye, Hollanda ve Birleşik Krallık’tan bilim insanlarının bulunduğu bir topluluğun çalışmalarına dayanılarak, bulunan taşın 1,24 milyon yıl ile 1,17 milyon yıl arasındaki 200 bin yıl içerisinde herhangi bir zaman içerisinde Gediz Çayı‘na düşürülmüş olduğu saptandı.
Yeni bulgular ile birlikte, Ege bölgesinin insan içeren tarihinin yaklaşık 1,2 milyon yıl eskiye dayandığı belirtildi.
Muş’un merkezine bağlı köylerinde kontrolsüz şekilde yapılan kaçak ağaç kesimleri ormanları yok olmanın eşiğine getirdi. TEMA Vakfı Muş Temsilcisi ‘orman köylerinde ormandan eser kalmadığını’ belirtti.
TEMA VakfıMuş Temsilcisi İhsan Aytemiş, Muş Merkez’e bağlı 358 köyünden 93 tanesinin resmi olarak orman köyü olduğunun tescillenmiş olmasına rağmen; yarısından fazlasında ormandan eser kalmadığını söyledi. Aytemiş, gerekli gereksiz binlerce ağacın kesildiğini ve herkesin üzerine düşen görevi yerine getirmesi gerektiğini ifade etti.
Orman köylerindeki ‘orman krizi’nin bilinçsiz ve kaçak ağaç kesimlerinden kaynaklandığını belirten Aytemiş, devletin gerekli kontrol mekanizmalarını oluşturmaması sonucunda ormanların yok olduğuna işaret etti. Zamanında alınmayan önlemler ve birçok köyde sürdürülen bilinçsiz kesim nedeniyle ormanların yok olduğunu vurgulayan Aytemiş, “Ne yazık ki şimdi, bu orman köylerindeki ormanlardan eser kalmadı. Orman tahribatları, genellikle köylüler tarafından ve özellikle kış aylarında yapılıyor. Bu durum ciddi anlamda geleceğimizi tehdit ediyor. Bu konuda hem yurttaşlar hem devlet duyarsız. Kesilen ağaçların yerine yenisi dikilmediği gibi, kesilen ve tahrip edilen ağaçların kökleri bile çıkarılmıyor. Ne yazık ki şimdi bu orman köylerindeki ormanlardan eser kalmadı” dedi.
Aytemiş, ağaç katliamı sonucunda kenttin doğal dengesinin bozulduğuna ve bunun birçok olumsuz sonucu olduğunu açıklayarak sorumluluğun devletle birlikte yurttaşların da görevi olduğunu, fakat her ikisinin de konuya duyarsız olduğunu söyledi. Aytemiş; “Aldığımız duyumlara göre özellikle merkeze bağlı bazı köylerde ağaç kesimleri yapılmakta ve insanlarımız duyarsız kalmaktadır. Lütfen bu konuda yetkililerden çok köylerdeki vatandaşlarımızın ormana zarar verenlere geçit vermemelerini istiyoruz. Bu durumlarda acilen yetkili kurumlara ihbarların yapılmasını istiyoruz. Bu toplumsal bir sorumluluktur. Lütfen geleceğimizi karartmayalım” diyerek vatandaşları uyardı.
“Ekolojik dengenin bozulması insan sağlığını olumsuz etkiliyor”
Ekolojik dengenin bozulmasının insan sağlığındaki olumsuz etkilerini anlatan Aytemiş şöyle konuştu: “Bu durumun yarattığı çevre kirliliği, toprakların kirlenmesine neden oluyor. Böylelikle yeraltındaki sular da etkileniyor. Bunların, kalıcı ve bazen de ölümcül hastalıklara sebep olduğunu gördük. Bunun yarattığı hava kirliği, insan yaşamını kötü etkiliyor.“
Ormanların, bilinçsiz kesimin yanı sıra bir de otlak alan olarak kullanılması sonucunda yok edildiğini ifade eden Aytemiş, bunun özellikle filiz halindeki ağaçların yeşermesini engellediğini hatırlatarak, duyarlılık çağrısında bulundu.
”1 Milyar 400 ton toprağı erozyon ile kaybediyoruz”
Her yıl Muş’ta tonlarca toprak kaybının olduğunu ifade eden Aytemiş, “Murat nehri Fırat ile birleşince yılda 108 milyon ton toprak taşımaktadır. Yeşil ırmak ise yılda 55 milyon ton toprak taşıyor. Kısaca her yıl 20 tonluk, 70 milyon kamyon dolusu, diğer bir ifade ile 500 milyon tonu tarım alanlarından olmak üzere 1 milyar 400 milyon ton toprağımızı erozyonla kaybediyoruz” dedi.
Bilinçsiz ve kontrolsüz mera otlatmaları ile bitki örtüsünün adeta bitirildiğini vurgulayan Aytemiş, “Bir taraftan ormanlar, yeşil bitki örtüsü ve doğa varlıkları yok olurken, diğer taraftan da hızla artan nüfus, çarpık kentleşme, teknik önlemler almayan sanayileşme, kimyasal madde üretimi ve kimyasal maddenin belki de dozajını aşarak birçok yerde kullanımı, derken adeta çölleşmeye doğru gitmekteyiz. Bunların sonucunda enerji, oksijen yani temiz hava yok olmaya yüz tuttuğu gibi, insanların tüketim anlayışının kötüye gitmesiyle sera gazları atmosfere salınarak küresel ısınmaya neden olmuştur. Bunların sonucunda enerji, oksijen yani temiz hava yok olmaya yüz tuttuğu gibi, insanların tüketim anlayışının kötüye gitmesiyle sera gazları atmosfere salınarak küresel ısınmaya neden olmuştur. Küresel ısınmayla küresel iklim değişiklikleri meydana gelmiştir. Tüm bu bilimsel bilgilere göre önlem alınmadığı takdirde Türkiye 30 yıl sonra çölleşme tehlikesiyle karşı karşıya kalacaktır. Bütün bu tahribatkâr ve gaddar olan zihniyetin sonucu kaybolan geleceğimizi kurtarmak için geç kalmış sayılmayız. Yapılacak daha çok şey var” şeklinde konuştu.
Türkiye’nin en büyük güneş enerji santrali Konya’ya kuruluyor.
Elektrik şirketi Tunçmatik’in yan kuruluşu Powergie, Konya Kızören’de 144 dönümlük alana güneş enerjisi santralikuruyor. Türkiye’nin en büyük güneş santrali olacak tesiste, yılda 12 bin 800 Kwh elekrik üretilecek. Yılda 6 bin 500 ton karbondioksit salımını önleyecek santralinin Temmuz 2015 tarihinde devreye girmesi öngörülüyor. Sistem, yaklaşık 50 bin kişinin elektrik ihtiyacını karşılayacak.
Tunçmatik-Powergie Genel Müdürü Mehmet Özer, “Türkiye güneş enerjisi konusunda önemli bir potansiyele sahip ve bu potansiyeli yatırıma dönüştürmenin önemi büyük” dedi.Güneş ışığından gelen enerji parçacıklarını elektrik enerjisine çeviren santrallerdir. Santrallerde, hesap makinelerindekine benzer fakat büyük ebatlarda güneş pilleri kullanılır. Güneş pilleri fotovoltaiktir. Üzerine gelen güneş ışınlarını elektriğe çevirirler. Bu pillerin ana maddesi kristal silisyum ve galyum arsenittir. Güneş enerjisi santralleri yapım-işletme maliyetleri ve verim açısından kârlıbir enerji yoludur . Bu gerekçelerle yaygın olarak kullanılmamaktadır. Doğaya zararının minimum olması açısından geleceğin enerji üretim sistemlerinden birisidir.
Türkiye Elektrik Üretim A.Ş. (TEİAŞ) tarafından yayınlanan verilere göre, Mayıs 2014 itibari ile toplam 8,5megavatlık kurulu güçte 38 güneş enerjisi santrali üretim yapıyor. Faaliyete geçen güneş santrallerinin hepsi lisanssız elektrik üretimi kapsamında kuruldu. Geçtiğimiz Mayıs ayında ilk üç ihalesi yapılan lisanslı güneş enerjisi ihaleleri ile rakamın birkaç yıl içinde 600 megavatı geçmesi hedefleniyor.
Elektrik dağıtım şirketlerinden alınan bilgiye göre, Haziran 2014 itibari ile lisanssız elektrik üretiminde toplam 1170 başvuru yapıldı. Başvuruların çoğunluğunu ise güneş enerjisi oluşturdu, bu alanda toplam 828adet başvuru buluyor.
Plastik Sanayiciler Derneği(PAGDER), geri dönüştürülebilen değerli atıkların çöpe atılması ve sahipsiz sokak hayvanların barınma sorununa çözüm sunmak amacı ile “Yuvaya Dönüşen Plastikler Projesi”ni başlattı.
“Sıcak bir yuva her canlının hakkıdır” düşüncesi ile yola çıkılan bu proje ilesokak hayvanlarının birer yuvaya sahip olması amaçlanıyor.
Tüketim ile birlikte atık yığınları da artış gösteriyor ve bu atıkların ağırlıkça yüzde 30’unu, hacimce de yüzde 50’sini ambalaj atıkları oluşturuyor. Ülkemizde, 2010 verilerine göre; kişi başı ortalama atık miktarı 1,10 kg/kişi günediyor. 7,5 milyon tonu ambalaj atığının, 2,6 milyon tonu plastik ambalaj atığı. Bu da 2,6 milyar TL yapıyor.
Tüm atıklar, geri dönüşümde değerlendirip ikincil hammadde olarak kullanılırsa, bunun parasal ederi 5,2 milyar dolar. Bu da dış ticaret açığının yüzde 5’i karşılığına denk geliyor.
Ambalaj atıklarının yüzde 63’ü evlerden, geri kalan yüzde 37’si de ticaret/sanayi kesiminden geliyor. Yani, bireysel olarak bizlere çok iş düşüyor ve bu konuya çok daha hassas yaklaşmamız gerekiyor. Yoğurt, peynir kapları, pet şişeler, damacanalar, askılar gibi birçok plastikten yapılmış eşyanın geri dönüşümü sağlanabiliyor.
Bu plastiklerin toplanması sırasında da yerel yönetimlere büyük iş düşüyor. Örneğin, Ataşehir Belediyesi, 20 ayrı noktaya “Plastik Atık Kumbarası” yerleştirerek, buradan topladığı plastiklerin yuvaya dönüşmesine katkı sağlıyor.
Ataşehir’in 20 ayrı yerindeki Plastik Atık Kumbarası ile Ataşehirliler’in plastik atıkları yuvaya dönüşüyor!
Kapitalizmin temel sorunsallarından olan kâr için mi yoksa insan ihtiyaçları için mi üretim yapılacağı çelişkisi günümüzde sermaye sınıfının hızla büyümesiyle daha da derinleşmiştir.
Marx’a göre, sanayinin gelişmesiyle proletarya gittikçe büyüyecek, büyüdükçe örgütlenecek ve ürettiği emeğe sahip çıkmaya başlayacaktır. Fakat süreç istenildiği yönde ilerlememiştir. Yani, kapitalist düzene bağımlı hale gelen işçi sınıfı emeğine yabancılaşmış, kendi ihtiyaçları doğrultusunda üretim değil, kâr odaklı üretim yapmaya ve mevcut kapitalist sisteme entegre olmaya mecbur kılınmıştır. Ürettiği emeğe yabancılaşan işçi sınıfı, doğaya da yabancılaşmış ve bütün amacı kâr elde etmek olansermaye sınıfınınçevresel kaygılar doğrultusunda hareket etmesi imkânsız hale gelmiştir.
Sermaye sınıfıileemek sınıfıarasındaki uçurum ve işçi ile kapitalist arasındaki uçurum gittikçe derinleşmektedir. İşçinin nesnel emeği olarak tanımlanan ücretin işçi sınıfını esir alması, emeğin içkin bir değeri olduğu üzerinden yola çıkarak canlı emeğin ise kapitalist düzen tarafından satın alınmasını doğurur. Çünkü mevcut düzende, işçi için “emeğin bir değişim değeri olduğu sürece kullanım değerine sahip olduğu” göz önüne alındığında, emeğin zenginliği sermayenin ona biçtiği değerle kısıtlı bir hale getirilmiştir.
Bu kısıtlama, üretici toplumun insani gelişim bakımından zenginleşmesini de olumsuz yönde etkilemektedir. Bütün bunlardan hareketle, üretimin toplumsal ihtiyaçlar odaklı yapılması, işçilerin birleşerek salt ücret-emek ilişkisi üzerinden değil, mevcut kapitalist sisteme karşı ortak bir tavır sergilemeleri gerekmektedir. Bu durum, mevcut kaygıların önüne geçerek işçi sınıfının koşullarına ve bu koşullardan sıyrılmak için geliştireceği çözüm yollarına daha geniş bir perspektiften bakmasına olanak sağlayacaktır.
Sermayenin emekçi sınıfı sömürüsü aynı zamandadoğayı sömürüsüyle doğru orantılıdır. Rekabetçi bir bakış açısıyla emeğin değersizleştirilmesi gibi doğaya araçsal bir değer gözüyle bakılması, doğanın da emek gibi üzerinden kar elde edilecek bir kaynak olarak görülmesinin sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Oysa doğayla bütünleşmiş bir üretim tarzıyla, toplumun “öznel emeği“ (geleceğe yönelik, fiyatlandırılmamış emeği) değerli hale gelmiş olacaktır. Bununla birlikte, toplum hem kendi ihtiyaçları doğrultusunda üretim yapacak, hem insani gelişimini sınırlandırmadan gerçekleştirecek, hem de mevcut kapitalist sisteme karşı bir ortak bir tavır sergilemiş olacaktır. En önemlisi de, doğayı kaynak olarak görmekten uzak öz-yönetime dayalı bir bakış açısı oluşturulacaktır.