Ana Sayfa Blog Sayfa 733

Uşak’ta ağaçlar “sıfırlanıyor”

Uşak’ın merkezindeki İlyas Köyü’nde yapılan ağaç kesimlerine köy halkı tepkili. 

Uşak’a 25 kilometre uzaklıkta olan, bir süre önce nüfusu 2 binin altında olduğu gerekçesiyle kapatılıp, beldeden “köy” statüsüne dönüştürülen İlyaslı’da son 3 ay içinde ormanlık alanlarda binlerce ağaç kesimi yapılması köylülerin tepkisine neden oldu. “Seyreltme çalışmaları” adı altında, kendilerinden habersiz yapılan ağaç kesimine isyan eden İlyaslı sakinleri, ”Bu işlem seyreltme değil, ‘ağaç sıfırlamadır’ ” diyerek, bu durumun son bulmasını istediklerini söylediler.

Uşak Orman İşletme Müdürlüğü tarafından ağaç kesim işleminin ihaleyle bir firmaya verildiğini belirten köylüler, kendilerine, kurumuş, kırılmış ve sık ağaçlıklı bölgelerde “seyreltme çalışmaları” yapıldığının söylendiğini, ancak özellikle yoğun kesimin yapıldığı Almalıoğlu ve Uzunoluk Mevkii’ndeki genç ve sağlam ağaçların katledildiğini söyledi. Köylüler seyrek alanlardaki ağaçların da kesildiğini belirtti.

Uşak Orman İşletme Müdürlüğü’nden yapılan açıklamada ise çalışmaların, orman varlığını sağlıklı bir yapıya kavuşturmak için yapıldığı belirtildi.

Köyülerden 44 yaşındaki Fevzi Ünlü CNN Türk’e yaptığı açıklamada çevredeki en ağaçlık köyün İlyaslı olduğunu, fakat son yıllarda yapılan ağaç kesimleri nedeniyle ormanların hızla yok olduğunu vurguladı. Ünlü; “Köy bizim, orman bizim, ağaçlar bizim. Ama kimse bizi insan yerine koyup köyümüzün ağaçlarını niye kestiğini açıklamıyor” dedi.

İlyaslı sakini Ünlü, köy halkı olarak kendi çabalarıyla yaptıkları araştırmada bu çalışmaların seyreltme amaçlı olarak kurumuş ağaçları kesmek yolunda yapıldığını öğrendiklerini ancak uygulamanın çok farklı olduğunu belirtti. 

“Ancak kesilen ağaçlara baktığımızda, yapılan çalışmanın seyreltme değil, ‘sıfırlama’ olduğunu görüyoruz. Seyrek alanda bulunan birçok sağlam ağacında kesilmesi bizleri üzüyor. Köyümüzde ağaç kesimi değil, ‘katliamı’ yapılıyor. Bu hızla ağaç kesimine devam edilirse, köyümüz ve civar köyler oksijensiz kalacak” şeklinde konuşan Fevzi Ünlü kesimlerin durmasını istedi. Köylülerden 63 yaşındaki Mustafa Ertuğrul da köylerindeki 500 dekarlık ormanlık alanda, yapılan kesim ardından toplam 100 ağaç kalmadığını söyleyerek, “Benim ormanımda, benim ağacımı keserek parayla satıyorlar. Köylüler yakmak için bir dal alsa dünyanın cezasını öder. Bize, bizim odunumuzu parayla satıyorlar. Şimdi bu kesilen ağaçlar kimlere gidiyor” diye konuştu.

Başlık Görseli: DHA – Uşak

Mor Salı, karayla buluştu: Anarko- Feminizm

1

Mor Salı’da siftahı güç veren, kafa besleyen cesur ablaların felsefelerini anlatarak yapmak istedim ki onların amaçları “hayır!”larımızı cesaretlendirsin; öz keşfimizin yolunu açsın ve en önemlisi, kalemlerimize ilham olsun.

Cinsiyetimiz ne olursa olsun, birey olarak hepimizin doğduğumuzdan bu yana din, gelenek ile görenekler ve Althusser’in zikrettiği “devletin ideolojik aygıtları” (medya, eğitim, aile, dini kurumlar vs.) ile devletin bireylere tepeden indirdiği, bilincimizin en derinine işletilen roller olduğu su götürmez bir gerçektir. Cinsiyet rolleri bu dayatıların en başında gelir ve ataerkilliğin Babil’i olan devletin en önemli işbirlikçisidir.

İşte bu sebeplerdendir ki anarko-feminist diye adlandırılmış bu güzel insanlar başlıca şu iki yapıya karşı çıkarlar: ataerkillik ve devlet. Ataerkillik, yıkılması gereken hiyerarşik bir tezahür olarak görülür. Bunun yerine merkezi olmayan, işbirlikçi, dayatısız ve özgür bir birleşme önerilir.

Anarşizm, otoriter bir hareketin otoriter olmayan bir toplum kuramayacağını savunurken, feministler de aynı talepte bulunmuşlardır. Yani, erkek egemen ve maskülen bir toplumun, bireyci ve özgür bir yapı kurabilme kapasitesini sorgular ve bunu reddederler. Onlara göre emir vermekten hoşlanan kadın, en az yönetme arzusuyla yanıp tutuşan bir erkek kadar tehlikelidir. Çünkü ne şekilde olursa olsun iktidarlık bireysel varlığın kısıtlayıcısıdır ve ondan her durumda kaçınılmalıdır.

Susan Brown‘a göre anarşi güçle ilişkili her şeye karşı çıkar ve tam da bu yüzden feministtir. Bir ‘erk’ tarafından dayatılmış, tepeden inme olan tüm düşünceler insanı o düşüncenin ya da o erkin malı haline getirir. Bu yüzden kadının gelişimi “kendinden ve kendisinin aracılığı ile” gerçekleşmelidir. O, ataerkil baskıdan kurtulmuş olmalıdır ki bunun bir varyasyonu olan devlet baskısından da kurtulup kendini gerçekleştirebilsin.

Kadının hakları hakkında ilk politize eleştiriler de, kadının vücudunun gerek iş, gerek evlilik hayatında; gerekse sosyal hayatta devletin malı olarak teşvik edilmesine karşı gelişmiştir. 19. yüzyılın sonundan itibaren dünyada kadın hakları, ideal güzellik, cinsiyet rolleri ve kadın eğitimi gibi konular gün ışığına çıkarılıp tartışılmaya başlanmıştır.

Anarko- feminist felsefenin kurucusu sayılan Emma Goldman, 1915’te dünya çapında bir tura çıkıp kadınlara gebelik kontrolü yöntemlerini anlatmış, 1916 yılında tutuklanıp kefaleti ödemeyi reddedince hapse, ona göre toplum tarafından reddedilenlerle kaynaşma fırsatını yakaladığı yere atılmıştır. Bu mükemmel kadının evliliği eleştiren, farklı cinsel kimliklere karşı yargılarla savaşan, bedeni devletten alıp bireye veren düşünceleri bu alana inanılmaz bir ilham kaynağı ve besin olmuştur.

Goldman’ın aydınlattığı düşüncelerle ilerleyen feministler, kadın vücudunun biyolojik olarak korunmasının, devletin doktorlarının ya da milyarder ilaç firmaları tarafından değil bizzat kadınlar tarafından üstlenilmesi gerektiğini savunmuşlardır. Böylece devletin kadın üstündeki etki ve yetkisini minimalize edip, kadınların beden bilinçlerini artırmayı amaçlamışlardır.

Anarko-feminizmin bir diğer etkisi de ekofeminizm üstüne olmuştur. Çünkü bu felsefeden başka hiçbir feminist bakış doğayı iyileştirmenin gerekliliğini kaydetmemiştir. Böylece eko-feminizm düşüncesini besleyip ona ilham kaynağı olmuştur.

Mor Salı’nın ilk yazısını Kytha Kurin‘den bir alıntıyla ve ardından da izlenmesini şiddetle tavsiye ettiğim konuyla alakalı iki filmle sonlandırmak istiyorum. Buyrun efendim, güzel düşünmeler:

“Anarşizmin vizyonu ve feminizmin dayanıklılığıyla insan olmanın muazzam mücadelesini vereceğiz.”

Filmler: Libertarias / Ni dios ni patron ni marido

Boğaziçi Köprüsü’nden atlayarak intihar eden trans kadın Eylül Cansın’ın geride bıraktığı herkese güç diliyorum. Yıkıcı tüm yargıları silecek güçte de bir sevgi…

2014 yunus parkı karşıtı eylemlerin yılı oldu

Yunuslara Özgürlük Platformunun haberine göre 2014 yunus parkı karşıtı eylemlerin yılı oldu.

Platformun websitelerinde yaptığı açıklamaya göre; “2015’i insan sömürüsüne ve işkencesine maruz kalan tüm canlıların daha fazla özgürleştiği bir yıl olarak kutlama umuduyla, Yunuslara Özgürlük Platformu olarak deniz hapishanelerine karşı 2014’te neler yaptığımızı listeledik, katkıda bulunduğumuz süreçlerin bir bölümünü aktarmaya çalıştık.

Sivil toplum kuruluşlarından (STK) gazetecilere, sanatçılardan yazarlara, dalış okullarına kadar çok geniş bir kesimin desteği ve bize gönderdiğiniz yazılar ve çeviriler ile farkındalığın artmasını sağlayan sizlerin de katkılarıyla geçtiğimiz yıl Türkiye’de yunus parklarına karşı pek çok ilki gerçekleştirdik.

Önce TBMM gündemine, ardından CITES (Avrupa Komisyonu) başvurumuzla STK’lar dışında uluslararası düzeyde resmi boyuta taşınan yunus parkı sorunu, Türkiye çapında her yerde eylemler, filmler, imza kampanyaları ve mektuplar ile desteklendi.

Hayvan özgürlüğü için 2015’te hep birlikte, daha fazla mücadele etmek dileğiyle…”

Ay ay yaptıkları çalışmaları kendi websitelerinden inceleyebilirsiniz.

Bir takipçilerinin sosyal medya üzerinden diğer canlıların durumu ile ilgili sorusunu Platform, “Biz de neredeyse her paylaşımda aynı soruları soruyoruz. Yaptığımız tüm başvurularda ve diğer derneklerle Meclis’e sunduğumuz önergelerde bu soruları onlara da yöneltiyoruz. Bir örneğin için tıklayınız. Ama bir bütün olarak mücadele etmek için hepimizin hem bireysel hem de örgütsel düzeyde daha fazla çabalaması gerekiyor.” diye cevapladı.

Bizler de 2015 ve sonrasının tüm canlıların özgürce ve bireyce yaşayabileceği yıllar olmasını diliyoruz. Yunus parklarına, hayvanat bahçelerine, hayvanların kullanıldığı sirklere kısacası hayvanların sömürüldüğü hiçbir yere, etkinliğe katılmayın.

Çevre politikasının araçları

Çevre politikasının uygulama araçları, toplumun değişik kesimlerini etkileyerek çevrenin korunmasına yönelik olarak belirli davranış kalıplarının oluşmasını ve çevre bilincinin gelişmesini sağlamaktadır. Liberal ekonomilerde, piyasaya dayalı araçlar ve katılımcı araçlar yaygınlık kazanmasına karşın, devletin de rol üstlenmesi beklenmektedir.

Sermaye birikiminin, ekonomik büyüme ve gelişmenin sağlanması, refahın artırılması için doğal bir kaynak olarak görülen çevrenin ekonomik döngünün içine sokulması devletten istenmektedir. Aynı zamanda devletin, bir yandan doğal kaynakları liberal politikaların sömürüsüne açarken diğer yandan da bu yürütülen ekonomik faaliyetlerin çevre üzerinde yarattığı tahribatı azaltması beklenmektedir. Bunların yanı sıra; liberal ekonomilerde ekolojik sorunların, doğal kaynakların piyasa düzenine dahil edilmesinde başarısızlık olduğu zaman ortaya çıktığı varsayılır. Devletin bu konulara müdahalesi ise “piyasa kusuru” olarak adlandırılır. Fakat doğaya sömürülecek bir kaynak gözüyle bakılması ve doğanın, üzerinden kar elde edilecek bir araç olarak görülmesi mevcut yaşam koşullarımızın kötüleşmesi ve gelecek kuşak hakları açısından başlı başına bir kusurdur. İnsanın doğayı değişim değeri olarak görmesi insan – doğa ilişkisi bağlamında, insanın doğaya yabancılaşmasına yol açmaktadır.

Ekonomik faaliyetlerin doğada yarattığı tahribat tartışmasızdır. Bu nedenle çeşitli yönetsel müdahalelere ihtiyaç duyulmaktadır. Düzenleyici araçlar denilen bu uygulamalar arasında, kirlilik ölçünleri, yasaklamalar ve cezalar, denetimler, izin alma, bilgi verme ve bildirim yükümlülüğü ile çevresel etki değerlendirmesi sayılabilir. Fakat bu yöntemlerin pratikte ne kadar işlevsel olduğu, ekonomik faaliyet yürütenleri ne kadar sınırlandırdığı ise tartışma konusudur.

Çevresel etki değerlendirmesini hem düzenleyici araç hem de katılım aracı olarak sınıflandırmak mümkündür. Düzenleyici araç olarak ÇED’ler, projeye başlanıp başlanmamasında çevreye olası etkileri göz önüne alınarak yönetimin karar vermesinde belirleyici olarak görülmekte, ÇED’in katılım boyutunda ise halkın ortak görüşü doğrultusunda proje faaliyetlerinin yürütülüp yürütülmemesi konusunda karar verilmektedir. ÇED’de halkın kararı etkileyebilmesi veya karar almada, planlamaya katılmada STK’ların, özel sektörün etkinliği hükümete olan yakınlıkları ve ekonomik güçleriyle paralel olarak yürümektedir. Dolayısıyla belli yerlerde ÇED’den muaf tutularak veya usulüne uygun olarak bir alan araştırması yapılmadan, mevcut ÇED raporlarından çoğaltılarak yapılmak istenen projeler uygulamaya konmaktadır.

Yurttaşların bilgi edinme hakları ve yargıya başvurma hakları her ne kadar Aarhus Sözleşmesi’nde belirtilse de, Türkiye bu sözleşmeye taraf değildir. Fakat Çevre Yasası’nda benzer hükümlere yer verilmiştir. Yargı yoluna başvurma konusunda kişinin faaliyetten birinci derecede etkilenme koşulu aranması bu hakkın faaliyet alanını oldukça daraltmaktadır.

Piyasaya dayalı araçlardan, çevre değerleri üzerinde özel mülkiyet kurma yazının başında da belirttiğim gibi, insan – doğa ilişkisi bakımından oldukça sorunludur. Doğaya salt özel mülkiyet alanı olduğu için sahip çıkmak, doğayı içkin bir değer olarak görememenin sonucu olarak oraya çıkmaktadır. İnsan – doğa ilişkisi özel mülkiyete konu edilemez.

Ekonomik araçlar, “kirleten öder” ilkesiyle ekonomik faaliyetlerin doğayı kirletmesine belirli vergilendirme yollarıyla sınırlama getirmeye çalışmıştır. Bu yöntemle yapılan üretim faaliyetleri ve bunun sonucunda doğada yarattığı tahribat üreticiye ek maliyetler getirmektedir. Gelir düzeyi düşük olan kesimler için caydırıcı yönü olsa bile gelir düzeyi yüksek olan kesimlerin faaliyetlerine aynen devam etmesi söz konusu olabilmektedir. Bu durum hem toplumsal hem de çevresel açıdan adaletsizlik yaratacaktır.

Çevresel adaletsizliğin bir diğer boyutu ise salım ticaretidir. Buna göre, ölçünleri düzenleyen yönetsel yapı belirli bir düzeye kadar salıma izin vermektedir. Bunun üzerinde salım gerçekleştirecek olanlar daha az salım gerçekleştirecek olanlardan salım izin belgesi satın alabilirler. Yerel ve çevresel farklar gözetilmeksizin yapılan salım ticareti, kirleticilerin salımlarını azaltmak yerine kirletme faaliyetlerini aynı derecede devam ettirmelerinin önünü açtığından iklim değişikliği ve doğaya verilen zarar bağlamında bir çözüm olarak görülemez.

İztuzu direnişi 7’nci gününde

İztuzu Kumsalını Koruma Platformu öncülüğünde başlayan İztuzu direnişi 7’nci gününde.

Muğla’nın Ortaca ilçesindeki İztuzu Sahili’nin işletme hakkını alan Dalyan Çevre Turizm Ticaret Limited Şirketi’nin (DALÇEV) alana girmemesi için çevre halkının ve çevreci toplulukların alanda tuttukları nöbet 7’nci gününe ulaştı.

Şirket yetkililerinin 28 Aralık gecesi üç adet otomobille alana gelmesi üzerine İKUP (İztuzu Kumsalını Koruma Platformu) öncülüğünde başlayan nöbette her geçen gün artan katılımcı sayısı 1000’e ulaştı.

Çevre halkı karşı çıktıkları noktanın “hukuksuz ihale” olduğunu ve bu kumsalın özen gösterilmesi gereken bir alan olduğunu ancak yeterli özenin ihaleyi doğru olmayan hukuk yolları ile alan bir şirket tarafından gösterilmeyeceği görüşünde. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ise yaptığı açıklamada, İztuzu ile ilgili yürütmeyi durdurma kararının iptal edildiğini ve alanın DALÇEV tarafından teslim alındığını belirtti.

İngiliz The Times’ın 1 numaralı açık alan ilan ettiği İztuzu Sahili geçtiğimiz yaz aylarına kadar Dalyan Belediyesi tarafından işletiliyordu. Ancak yeni Büyükşehir Yasası’nın yürürlüğe girmesiyle işler değişti. Yasaya göre; nüfusu 500 binin üzerinde olan her il Büyükşehir statüsüne girerken, belde belediyeler de ortadan kalktı. Bunun sonucu olarak belde belediyelerin işlettiği tesislerin işletme hakları da valiliklere devredildi. Yasadan en çok etkilenen Muğla olurken, İztuzu Plajı’nın devir hakkı ile ilgili hem Ortaca Belediyesi’nde hem de DALÇEVde bulunması da ortada bir yanlışlık olduğunun net göstergesi. Ortaca Belediyesi ihale yapılacağının kendilerine haber verilmediğini söyleyerek ortadaki hukuksuzluğu vurgularken; DALÇEV yetkilileri de ellerinde mahkeme kararı olduğunu söylüyorlar.

Rant kapısının aralanmasına öfkelenen halk ise; alanın kiralanmaması gerektiğini, belediye tarafından maddi kaygı güdülmeden işletilmesini istediklerini söylüyor. Ayrıca caretta carettaların yumurtlama alanı olan sahilin, DALÇEV tarafından hassasiyetle korunamayacağı çevrecilerin en büyük tedirginliklerinden biri.

Fırtına Marmara’ya katliam getirdi

İstanbul’da 30 Aralık tarihinde meydana gelen sert hava koşulları sebebiyle boğazdaki balıklar yatak yerlerini terkederek Marmara’ya doğru yöneldi. Balıkların bu yaşam mücadelesi onları bekleyen kaçak avcıların ağlarına takıldı.

İstanbul, 30 Aralık günü zorlu hava koşullarına karşı alarmdaydı. Ancak kış soğuğundan etkilenen sadece İstanbullular olmadı. Başta lüfer olmak üzere bütün balıklar sert hava koşulları sebebiyle boğazdaki yatak yerlerini terketmek zorunda kaldı. Marmara Denizi’ne yönelen balıklar, ‘24 metre yasağı’na uymayan balıkçılar tarafından kaçak olarak avlandı.

İstanbul Boğazı balıklar için önemli göç yollarından. Boğaz üzerinden Karadeniz’e ulaşan balıklar orada üredikten sonra sonbaharda boğaza geri döner ve oluşturdukları yataklarda yaşamlarına devam eder. Fakat bu yıl 30 aralıkta boğazda meydana gelen fırtına sebebiyle yataklarını terketmek zorunda kalan balıklar, önce Fenerbahçe sığlıklarına oradan da adalar bölgesine dağılmak zorunda kaldılar. Balıkçılar da bu güzergahı takip ederek Kumkapı ve Fenerbahçe’de ağlarla etrafı çevirdiler. Sonrasında da gırgırlar Adalar’ın etrafında avlanmanın yasak olduğu bölgeye yöneldiler.

[vc_accordion][vc_accordion_tab title=”Uyulması gereken yasa:”]

Adalar bölgesi 2012 yılından beri gırgır ve çevirme ağları ile avcılığa kapalı.

[/vc_accordion_tab][/vc_accordion]

Yapılan şikayetler üzerine Sahil Güvenlik Komutanlığı botları balıkçı teknelerine ikazlarda bulunmasına rağmen kaçak avlanma devam etti. Kartal açıklarında denetleme yapan bot ve iki kayık arasında meydana gelen gerilim sebebiyle olayın mahkemeye intikal ettiği bildirildi.

Tüm yasaklara ve denetimlere rağmen ülkemizde maalesef su ekosistemine ve canlılığına karşı hassasiyet yeterli düzeye ulaşabilmiş değil. Kısıtlamalara rağmen tezgahlarda gördüğümüz küçük balıklar ise bu durumu kanıtlar nitelikte. Üstelik kaçak avcılık sadece balıklara da zarar vermiyor. Adalar’ın etrafında var olan hassas ekosistem ve uzun yıllarda oluşan mercan kolonileri gırgır ağlarıyla geri dönüşü olmayan biçimde tahrip ediliyor.

[vc_accordion][vc_accordion_tab title=”Avlanabilecek balık boyutları:”]

Çinekop için avlanabilir en küçük boy 20 cm., istavritte 13 cm., tekirde 11 cm olarak belirlenmişken tezgahlarda gördüğümüz küçük balıklar bu yasaya uyulmadığını gösteriyor.

[/vc_accordion_tab][/vc_accordion]

Bu zarara karşı duyarsız kalmamak için ALO 158 Sahil Güvenlik İhbar ve Talep Hattı ve ALO 174 Gıda Hattı’nı arayarak ihbar veya denetim talebinde bulunabilir, bu konuda düzenlenen imza kampanyalarına katılabilirsiniz.

İmza Kampanyası İçin: Change.org

[vc_accordion][vc_accordion_tab title=”Otomatik Tanımlama Sistemi nedir?”]

Türkiye’de 15 metre ve üzerindeki trol ve gırgır teknelerine takılması zorunlu olan AIS (Otomatik Tanımlama Sistemi) ile yakın mesafede deniz araçlarının takip edilebiliyor.

[/vc_accordion_tab][/vc_accordion]

Kaynak: Diken

Amazon Nehri’ndeki yeni tür: Inia araguaiaensis

Araştırmacılar, Amazon Nehri’nde, yeni bir yunus türü (Inia araguaiaensis) keşfettiler. Bu keşfi, 22 Ocak 2014 tarihinde duyurdular.

Plos One dergisinde yazılanlara göre, Brezilya Federal Üniversitesi Tomas Hrbek liderliğindeki bilim insanları, resmi olarak Inia araguaiaensisi Araguaia Nehri Havzası’nda yaşan bir tatlı su yunusu olarak tanımlıyor. Bu, 1918’ten bu yana, keşfedilen ilk nehir yunusu.

Genetik analiz sonucu, araştırmacılar Araguaian boto‘un (Inia araguaiaensis), farklı türler olarak sınıflandırılan diğer Amazon yunuslarından yeterince farklı olduğunu buldular.

Bilim insanları, Amazon havzasından Araguaia Tocantis havzasının ayrılması sonucu yunus türlerinin, 2 milyon yıl önce birbirinden ayrıldığını tahmin ediyorlar. Araguaian boto ile yakın akrabaları Inia geoffrensis ve Inia bolivensis arasındaki farklar, genetiğin de ötesine uzanmaktadır. Araguaian boto; daha küçük, diş sayısında bir fark var ve daha geniş kafatasına sahip.

Genellikle yerel tabular nedeniyle Amazon’da doğrudan en çok avlanan olmasa da yine de nehir yunusları; hidroelektrik projeler, kent ve tarım kirliliği, bot trafiği ve kaza ile yan av olma gibi nedenlerden dolayı tehlike ile yüz yüzeler. Ayrıca, Araguaian boto popülasyonu, görünüşe göre oldukça düşük; yeni araştırmalara göre, birey sayısının aşağı yukarı bin olduğu tahmin edilmekte.

Kaynak: News.mongabay.com, Wikipedia, IUCN
Başlık Görseli: Telegraaf.nl

Bir varmış bir yokmuş 2014 çevre yılıymış

Çevre ve Şehircilik Bakanı İdris Güllüce “Aslında 2014 çevre yılımız oldu” dedi.

İdris Güllüce, Anadolu Ajansı muhabirine yaptığı açıklama ile pek çoğumuzu şaşırttı. 2014’ün çevre yılı olduğunu ve Türkiye’nin çevre konusunda dünyada iddialı olmaya doğru gittiğini açıklayan Güllüce, önceki Bakanlar’ın da bu konuda gayretli çalışmalar yaptığını belirtti.

Geçtiğimiz yıl hepimizin gözü önünde pek çok olay yaşandı. Kimisine üzüldük, kimisine sevindik. Sevindiklerimiz genelde; akrabalarımızın düğünleri ve ailemize katılan yeni bireyler iken, üzüldüğümüz olaylar daha ziyade çevreyle ve hak ihlalleriyle alakalıydı. Tüm bunları henüz sindirememişken, bir ‘oh’ deyip mis gibi oksijeni içimize çekemeden Çevre ve Şehircilik Bakanı konuştu. Bu durum; “oh” demenin lüks olduğunu, hiç yayılıp rehavete kapılmadan, durmadan ve yılmadan çalışmamız gerektiğini açık ve somut şekilde tekrar gözler önüne serdi.

Geçen yıl Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı’na katıldıklarını hatırlatan Güllüce açıklamasına şöyle devam etti:

“Çevre konusunda çok çok önemli işler yaptık. ÇED Yönetmeliğini değiştirdik. ÇED Yönetmeliği ile Avrupa Birliğine uyumu sağladık. Sınırı aşan sular dışında biz Avrupa Birliği ile ÇED Yönetmeliği’nde tamamen uyumu sağlamış olduk. ÇED Yönetmeliği’nin değiştirilmesi konusunda okumadan, bakmadan, incelemeden eleştirenler oldu. İyi okunursa takdir edilecek bir hale getirdik. İşi hızlandırdık. Yüzlerce onlarca evrak talep edilirken, çok az evrakla daha hızlı ÇED verir hale geldik. Daha teknik bir ÇED verir hale geldik. Avrupa Birliği normlarında bir duruma geldik.”

ÇED Yönetmeliğinde ne söylendi?

  • AVM’lerin ÇED Yönetmeliğinden muaf olması söz konusu değildir. AVM’ler için hazırlanacak Proje Tanıtım Dosyalarının değerlendirilmek üzere Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüklerine sunulması gerekmektedir.
  • Golf tesisleri, alan sınırlaması kaldırılarak ÇED Yönetmeliği kapsamına alınmıştır.
  • Kurulu gücü 25 MWm olan HES projeleri yapılan değişiklik ile bu değer 10 MWm indirilmiştir.
  • Dip tarama projeleri deniz ve göllerin temizlenmesi amacıyla yapıldığından, 50.000 m3 sınırına çekilerek ÇED Yönetmeliğine tabiidir.
  • Hastaneler ve diyaliz merkezleri ÇED Yönetmeliği kapsamından çıkarılmıştır.
  • Toplu konut projelerinin ÇED Yönetmeliğinden muaf olması söz konusu olmayıp, 500 konut ve üzeri ÇED Yönetmeliğine tabidir.
  • Demiryolları ile ilgili muafiyet söz konusu olmayıp ÇED Yönetmeliğine kapsamına alınmıştır.
  • Göl hacmi 10 milyon metreküp ve 5 milyon metreküp baraj veya göletler ne amacıyla kullanılırsa kullanılsın ÇED Yönetmeliğine tabiidir.
  • 100 milyon metreküp su aktarma projeleri AB direktifinden uyarlanmıştır.
  • Seramik, 1000 ton/yıl ve üzeri ÇED yönetmeliğine tabidir.
  • Beyaz eşya boyama ile ilgili madde kapsamında tank hacmi artırılarak yönetmelik kapsamına alınmıştır.

Bizi muhteşem Avrupa düzeyine eriştiren ÇED yönetmeliğinde en çok komiğime giden avm ve golf sahası oldu daha okumadan, gözüme çarptığı anda. AVMler ÇED yönetmeliğinden muaf olmadıkları halde, ne kadar da çevreciler, ne kadar da zararsızlar öyle değil mi? Golf sahalarının da ÇED kapsamında olması beni ayrıca mutlu etti. Her ortalama gencin, en büyük aktivitesi değil mi golf? Ne de güzel olmuş, ne de işlevsel bir yönetmelik. Tam da Avrupa’nın “Türkiye çok çevreci oldu, alsak mı?” diyeceği bir uygulama çemberine girmişiz meğer.

Bitmeden ulaşıma açılan demiryollarına ne demeli? Ya rant kapısına dönüştürülen göllerle ilgili maddeye ne cevap vereceğim şimdi?

ÇED yönetmeliği bence gayet makyajlı. Gayet inandırmaya yönelik. Fakat gayet açık. Çünkü bu ülkede, Türkiye’de yaşıyorum, algılarım açık ve etrafımda ne olup bittiğini görebiliyorum. Ne acı. Ne yazık.

2015 hedefleri

Bazı arıtma tesislerinin denetimini online gerçekleştirdiklerine dikkat çeken Güllüce, yeni yıl içerisinde hepsinin bu şekilde yapılması için çalışacaklarını anlattı. Güllüce, gürültü kirliliği haritası çalışmalarının 2015’te tamamlanacağına işaret ederek, 397 mavi bayraklı plaj sayısını daha da yükseltmeyi, atık su arıtmalarına yönelik teşvikleri de artırmayı planladıklarını sözlerine ekledi.

Çevre ve Şehircilik Bakanımızın 2015 hedefleri beni hayal kırıklığına uğrattı. 2014 çevre yılı olduysa, 2015’in hedeflerinin bu denli kapsamsız olması şaşırtıcı. Yani önümüzde duran onlarca katli vacip proje varken, gürültü kirliliği mi bu yılın hedefi? Bir laf vardır halk arasında. Her kuşu öptük, bir leylek mi kaldı?

Avm’ler, HES’ler, şirketler; çevreye katli vacip tavırlar, bir değişik havalar, bunlar nasıl edalar?

Bakan iyiyiz diyor, dünyada bile iddialıyız diyor. Bakan çevre konusunda atılımlardan bahsediyor. Çevre ve Şehircilik Bakanımız, çevre konusunda ne illet bir yıl geçirdiğimizden haberi yokmuşçasına, çevre yılı oldu diyor. Çevre yılı dediği yılda, insanların öldüğünden, ağaçların kesildiğinden ve kesilenlerin yerine neler neler dikildiğinden habersizmişçesine bizi resmi makamından yazılı bir açıklamayla, evet, resmen kandırıyor. Kandırılıyoruz. Çevre yılı falan değildi 2014. Basbayağı soykırımdı, katliamdı, yıkımdı, yıkıldığımız yıldı.

Şimdi biraz geçmişe döneceğim. Bir gazeteci olarak maksadım; kamuoyunda ‘inandığım doğru ve gerçek bilgi algısını’ oluşturabilmek. Bu şartlar altında, içine düştüğümüz, düşürüldüğümüz bu çelişki dolu girdaba daha fazla tahammül edemeyeceğim. Hukuksuzluklar içinde boğulmadan önce bir uyarı: Lütfen kalp, tansiyon ve sinirsel rahatsızlıkları bulunanlar uzun uzun okumasınlar. Zira yazdıklarım; sinirleri titretebilir, uyku kaçırabilir, belki yüksek makamların alçak muhatapları ile ara bozucu bile olabilir…

Geçtiğimiz yılın Başbakanı, şimdi ise yeni Türkiye’nin yeni Cumhurbaşkanı olan Recep Tayyip Erdoğan‘ın geçtiğimiz Dünya Çevre Günü’nde (5 Haziran 2014) yaptığı açıklamayı hatırlayalım:

”Günümüzde çevre sorunları ve politikaları, ekonomide kalkınmada enerjide belirleyici etkiye sahip. Türkiye olarak biz de çevre sorunları konusunda fevkalade hassasiyet gösteriyoruz. Bizim çevreye bakışımız, batıdaki popüler çevreci akımlardan farklı. Biz çevreyi Allah’ın eseri ve emaneti olarak görüyoruz. Çevreyi korumanın bir lütuf değil yükümlülük olduğuna inanıyoruz.

İnsan şehri inşa ederken aslında taşın toprağın arasında kendisini inşa eder. Evet şehirle birlikte kendisini inşa eden insan, kendi varlığının ayrılmaz parçası olan tabiata asla sırtını  dönemez. Onun tahribine asla göz yumamaz. Bizim medeniyetimizde gereksiz yere tek bir dalın kırılmasına, tek bir çiçeğin koparılmasına rıza göstermeme anlayışı vardır. İçtiğimiz suyun, soluduğumuz havanın, bu bakımdan muhasebesini yapan, ölçüyü elden bırakmadan bir zihin dünyasına sahibiz. Mevzuat ve uygulama olarak çevre standartlarını ülkemizde de büyük ölçüde geçerli hale getirdik. Bir yandan geçmişin yanlışlarını düzeltmeye çalışırken, bir yandan da yeni projelerle tarihimize yakışır şeyler inşa etmenin çabası içerisindeyiz. Biz istiyoruz ki bu şehirlerde çocuklar, kadınlar, yaşlılar ve tüm halk huzur içinde yaşasın. Sadece betondan, asfalttan ibaret bir şehir; ruhu olmayan mekanik bir şehirdir.

Biz şehirlerimizin ruhu olmasını, özgün olmasını arzu ediyoruz. Amacımız şairlere, ressamlara ilham verecek şehirler inşa etmektir. Sadece ülkemizde değil, dünyada mimarlara mühendislere çevre plancılara esin kaynağı olacak şehirler kurmayı başardığımız gün medeniyetimizin yeniden yükseldiği gündür. Bakınız 1994 yılında, İstanbul’a belediye başkanı olduğumda, sokaklarında çöp dağları yükseliyordu ve İstanbul’u o zamanlarda bilenler tanıyanlar, onun musluklarından su akmadığını bilirler. Hava kirliliğinin ne durumda olduğunu gayet iyi bilirler. O güzel Haliç’in kıyısından geçmek mümkün değildi. İnsanı tehdit eden kokusuyla, suyunun rengiyle, içinde oluşan adacıklarla haliç’in ne olduğunu çok iyi bilirler. O aslında çevre katliamıydı. Şehrin silueti gecekondularla oluşuyordu. Biz kolları sıvadık. Önce belediye başkanı olarak, temizliği ele aldık. O çöp dağlarını ortadan kaldırdık. Ve o günlerde bazı gazeteler maske dağıtıyorlardı.

Hava kirliliği insan sağlığını tehdit eder hale gelmişti. Bütün evlere doğalgazı taşımak suretiyle o 4,5 yıllık başkanlık döneminde, 1 milyon 250 bin haneye biz doğalgazı ulaştırmış olduk. İstanbul susuzdu. Istranca Dağları’ndan 180 kilometreden dağları delerek su sıkıntısını gidermenin gayreti içerisine girdik. Bizden önce CHP belediyesi vardı. Yalova’dan su getirmek suretiyle, tankerlerle susuzluğu gidereceğini iddia ediyordu. Ancak Beşiktaş’ın su ihtiyacını giderebilirsiniz, sonra susuzluğa mahkum edersiniz. Sürekliliği hakim kılan biz olduk. O gün bugün, İstanbul’umuzun su sıkıntısı yok. Daha sonra Başbakan olarak İstanbul’u en huzurlu cazip şehirlerinden biri haline getirmek için adımlar attık. Refüjleriyle yeşiliyle ağaçlarıyla çiçeklendirmeleriyle örnek bir şehir haline geldi. Ankara da aynı şekilde. Bitti mi, yok. Yapacağımız çok iş var.

Hazırladığımız Ergene Havzası koruma planı ile, bu sorunu kökten çözüyoruz. Mesele Ergene’de arıtılan atık suların büyük bölümü CHP’li belediyelerin sorumluluğu altındadır. Onların yapmadığı işi de biz yapıyoruz. Benzer bir projeyi gediz için ortaya koyuyoruz. Biz hükümet olarak her alanda Türkiye’yi geliştirmenin büyütmenin çabası içerisindeyiz. Ancak hizmet makamındakilerinin bazılarının, işi gücü bırakıp milletin değerleriyle uğraştığını görüyoruz. Belediyecilik mi yapacaksın yoksa farklı alanlara mı gireceksin?

Bozguncular ne kadar uğraşırsa uğraşsın Türkiye’yi yolundan döndüremeyecektir. Hani böyle Gezicilerin havasına girmek suretiyle 12-13 ağaç söküldü, ‘Katliam yapıyorlar’ diye başlattıkları olayda, yaptıkları çevre katliamını kimsenin unutması mümkün değil. Taksim’de Dolmabahçe’de yaptıkları ağaç katliamı, hepsi ortada. Dozerle nasıl tahrip ettikleri ortadadır. Bunların derdi çevre mevre değil. Bunların adında çevre var. biz provokasyonların amacını gayet iyi biliyoruz. Bunlar tabii beyhude uğraşıyorlar. Sabırla kararlılıkla yolumuza devam edeceğiz.

Elinde molotoflarla, çevre için hazırlanmış bütün o kilit taşlarını sökmek suretiyle cam çerçeve indirenler, polisini vatandaşı yakanlar bunlar çevrecilikten bahsedebilir mi? Yaptıkları bu. İşte daha yeni, bakın yine bakıyorsunuz polis araçlarını yakıyorlar, deviriyorlar, adeta bunlar için günlük mesai haline geldi bu. Yolları kesiyorlar, işi gücü yok kanal açıyorlar araçlar geçmesin diye. Bunlar terörist mi desek eşkıya mı desek yol kesen mi desek her şey var burada. Destekledikleri siyasi partinin de bunlardan anlayış itibariyle farkı yok. İnşallah milletimizin hayır duasıyla, hedeflediğimiz zamanda biz o menzile ulaşacağız. Biz bu işin içinden geldik damdan düştük.

Bir katı atık depolamanın neler kazandırdığını iyi biliriz. Eskiden biz geldiğimizde vahşi depolamalarla millet aldatılırdı. biz geldik buralarda enerji üretiminden tutunuz da bunların hepsini üretmeye başladık. Bunu daha da geliştirmek suretiyle parklarımızın bahçelerimizin doğal gübre ihtiyacını karşılayacak istikamette çalışmalarımızı geliştiriyoruz. Şu anda enerji üretimi yaptığımız tesisler var. Artık özel de bu işin içine girmeye başladı. Ben tüm emeği geçenleri kutluyorum.”

Okurken sinirlendiğinizi, sonra da gülümsediğinizi tahmin ediyorum. Yalanlar, abartmalar, nefret söylemi içerikli konuşmalar. O kadar alıştık ki… Şimdi de günümüze, yaşadığımız yerlere; gerçeklere gelelim. Erdoğan’ın konuşmasının bütününe cevap verirsem eğer, belki tekrar yazmam güçleşebilir. Her zaman kendisinin, bakanlarının ve hatta belediye başkanlarının yaptığı gibi; delilli, raporlu sunmayacağım size bu konuşmaların doğru olmadığını. Çünkü Google arama motorunda çevreyle ilgili konuşmalarını dahi bulamıyorum sayın Erdoğan’ın. Bulabildiğim tek konuşması geçtiğimiz Haziran’da ve devamında Gezi Parkı’na savurduğu sözler.

Bozguncular dediği, çevre katliamlarına dur demek için yıllarını ekolojik mücadeleye adayan, saygıdeğer, bilimle ilgilenen ve birikimli insanlar. İşte biliyorsunuz, bunlar diyor ya hani, Ayşe teyze de geldi, Bakkal Hüseyin amca da. Bozguncu dediği, molotof atıyorlar dediği teyzeleri, emri ben verdim sözlerini unutmadınız, biliyorum. Berkin’in annesi sevgili annem Gülsüm Elvan’ı ne laflarla kışkırtmaya çalışıp başaramadığını da öyle.

İstanbul o gün bu gündür susuz kalmadı diyor. İstanbullu arkadaşlarım buna ayak parmaklarıyla gülüyor. Bütün evlere doğalgaz götürdük diyor, bedava kömür için insanlar ölüyor. İnsanlar oylarını satıyor, insanlar bedava kömür çıkarılan madenlerde güvencesiz çalıştırılıyor, devlet bir hak ihlaline daha imza atıyor.

Şimdi gündemde İztuzu plajı var. Olayın dikkat çekici boyutu hukuksuz kazanılan ihale deniliyor. Net bilgi toplamadan aktarmak istemem fakat, ateş olmayan yerden duman çıkmazmış da derler halk arasında…

Devlet adı kara lekelerden oluşan bir kötü kuruma döndü. Devlet, Türkiye’de ve dünyada, insan hakkı ihlallerinin tek failidir.

Süleyman Demirel’i hatırladım şimdi ne olduysa.

”Meseleleri mesele etmezseniz ortada mesele kalmaz.”

”Genelevleri kapatalım da millet bizi mi öpsün?”

Bu iki cümleyi iyi okuyun. Çünkü “adam” haklı dostlar. Öpülüyoruz, hissettirmeden yapılıyor. Beceriyorlar çevremizi ve bunu biz uyuyorken yapıyorlar. Ama uyandık, bundan sonra gözümüz açık, meseleler meselemiz. Meseleleri bitireceğiz. Köküne ineceğiz, gerekirse “in”lerine gireceğiz. Çünkü biz çevreciliğimizin yanında çokça da hayvanseveriz. Hepinize iyi ve bol yeşilli bir hafta dilerim…

Başlık Görseli: Isaac Cordal / ‘Politikacılar küresel ısınmayı tartışıyor’

Zehir saçan PCBler tamamen yasaklandı

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Kalıcı Organik Kirleticilerden (KOK) Poliklorlu Bifeniller’in kullanımını tamamen yasakladı. 

Türkiye’nin 2004 yılında imzalamış olduğu Stockholm Sözleşmesi kapsamında üretimi ve kullanılması yasaklanan ve sınırlanan Kalıcı Organik Kirleticiler‘den (KOK) biri olan Poliklorlu Bifeniller’in (PCB) kullanımı tamamen yasaklandı. PCB’ler, 2025’e kadar tamamen bertaraf edilecek.

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ile UNEP/MAP Sekreterliği tarafından ortaklaşa yürütülen Türkiye’de PCB’lerin ‘Çevreye Duyarlı Yönetimi projesi kapsamında PCB’li atıkların bertarafı, PCB envanteri hazırlanması ve kapasite oluşturma ile eğitim ve halkın bilinçlendirilmesi çalışmaları gerçekleştiriliyor.

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından öncelikli olarak belirlenen sektörlerle yapılan yazışmalar sonucunda elde edilen PCB envanterinin doğrulanması ve PCB’leri içinde bulunduran ekipmanın belirlenmesi amacıyla Eylül 2013-Ocak 2014 döneminde tesis ziyaretleri yapılarak PCB analizleri gerçekleştirildi. Çevre ve Şehircilik Bakanı İdris Güllüce’nin talimatıyla proje kapsamında bertaraf edilecek PCB içeren ekipmanlara ilişkin incelemeler yerinde yapıldı. Bu kapsamda ekipmanların bertarafına bu yılın ilk aylarında başlanacak. Böylece kirleticiliği yüksek olan 550 tondan fazla PCB içeren tehlikeli atığın bertarafı sağlanacak.

Yüksek oranda zehirli olan PCB’ler; karaciğer ve böbreği, tiroid hormonu ve beyin gelişimini olumsuz etkiliyor. Kısırlık yaptığı bilinen, kanserojen ve etkileri doğmamış çocuklara kadar uzanıyor. Uygun olmayan koşullarda yakıldıklarında ise insan ve çevre üzerinde PCB’den çok daha zararlı etkilere sahip olan dioksin ve furan gazları ortaya çıkabiliyor.

PCBler nerden çıktı?

1920’lerin başlarında Monsanto adlı firma kimyasal üretimini genişleterek poliklorlanmış bifeniller (PCB) üretmeye başladı. Amaç elektrik transformatörleri, kondansatörler ve elektrik motorları için soğutucu akışkanlar üretmekti. Elli yıl sonra zehirlilik testleri PCB’lere maruz kalmış laboratuvar farelerinde ciddi sağlık sorunları rapor etmeye başladı. On yıl daha süren araştırmalardan sonra gerçek artık saklanabilir olmaktan çıktı: Birleşik Devletler Çevre Koruma Ajansı (EPA), PCB’lerin hayvanlarda kansere neden olduğunu ve insanlarda da kansere sebep olabileceğini belirten bir rapor yayınladı. Ayrıca başka sağlık araştırmaları da PCB’lere maruz kalmakla çoğunlukla ölümcül bir kanser türü olan hodgkin olmayan lenfoma arasında nedensel bir bağ olduğunu gösterdi.

1979’da Birleşmiş Milletler Kongresi PCB’lerin önemli bir çevresel zehir ve kalıcı bir organik kirletici olduğunu kabul etti ve Birleşik Devletler’de üretilmesini yasakladı. Ama o sıralarda Monsanto’nun zaten yurtdışında üretim tesisleri bulunuyordu, bu yüzden PCB’lerin Kalıcı Organik Kirleticilere İlişkin Stockholm Konvansiyonu tarafından 2001’de küresel olarak yasaklanmasına kadar üretimini sürdürdü. Ve işte bu sıralarda Monsanto’nun düzenbazlığı ortaya çıktı: 1956 yılına ait şirket içi yazışmalar gün yüzüne çıkınca, şirketin o zamandan beri PCB’lerin zararlarını bildiği anlaşıldı.

2003 yılında Monsanto, PCB’ye maruz kaldıktan sonra karaciğer hastalığı, nörolojik bozukluklar ve kanser gibi ciddi sağlık sorunları yaşayan Alabama, Anniston sakinlerine 600 milyon dolardan fazla tazminat ödedi. Fakat tehlike sürüyor: 2011 yılında California Üniversitesi tarafından yapılan bir araştırmaya göre, Birleşik Devletler’de yasaklanmasından yaklaşık 30 yıl sonra bile PCB’ye hamile kadınların kanında rastlanabiliyor. Diğer araştırmalar ise PCB’ler ile otizm arasında bir bağıntı olduğunu gösteriyor.

PCB’ler; Transformatör ve Kondansatörlerde izolasyon maddesi, plastik içinde yumuşatma maddesi, yanıcılığı yavaşlatan, renklendirmelerde ve vernikte, binalarda yalıtım maddesi ve Hidrolik tesisatlarda katkı maddesi olarak kullanılıyor.

Kaynaklar: Solak Kedi, Haber 7

Pardon, kaçıncı kat?

Merkür Sanat Galerisi’nde 10 Ocak’ta açılacak ‘Pardon Kaçıncı kat?’ sergisi, kent ve doğa ilişkisi üzerinden insanların nasıl kendilerine ve çevrelerine yabancılaştığını çarpıcı şekilde gözler önüne koyuyor.

Melike Bayık: “Dikey kentleşme zaman içerisinde insanın sadece toprak ile ilişkisini koparmakla kalmamış, aynı zamanda insanların da birbirleri arasındaki mesafeyi açmıştır.

Sosyal kimliklerin mekan ile sınırlanması ‘beklentilerin aynılığını’ ve ‘taleplerin standardizasyonunu’ kaçınılmaz olarak yoğunlaştırırken insan da ‘kentin diğer’lerinden aynı hızda uzaklaşmıştır.

Minimum alana maksimum bina dikme yarışı, sadece kent silüetinin tarihsel alışılagelmişliğini bozmamış ya da yaşamı daha az ekolojikleştirmemiş aynı zamanda da farklı sosyolojik sınıfların birbirleri ile olan bağlarını kırıp kentteki farklı sosyal gruplar arasında ortak bir kent sözleşmesinin var olması önünde yüksek duvarlar örmüştür.”

Küratörler: Melike Bayık & Mergüze Günay
Sanatçılar: Recep Akar, Mustafa Duymaz, Didem Erbaş, Murat Germen, Şifa Girinci, Emre Kantaşlı, Volkan Kızıltunç, Manbor, Ali İbrahim Öcal, Saliha Yılmaz
Tarih: 10.01.2015– 07.02.2015
Adres: Galeri Merkür, Mim Kemal Öke Cad. Erenler Apt. No:12 Daire:2 Nişantaşı / İstanbul / +90 212 225 37 37

Saliha-Yilmaz_Tuccarlar-Sohbette_35x50cm_Kagit-Uzerine-Karisik-Teknik_-2014
Saliha Yılmaz, Tüccarlar Sohbette