Ana Sayfa Blog Sayfa 735

Sevimsiz sıfat tamlaması: Hayvanat bahçesinin sevimli sakinleri

Hayvanat bahçesinin sevimli sakinleri, demişti sunucu. Bazı takım elbiselilerin hiç de hoşuna gitmediği mevzuların ayyuka çıktığı bir zamanda, “hayvanat bahçesinin sevimli sakinleri” isimli haber, uzun uzun gösterilmişti ismi lazım değil bir televizyon kanalında. Aslında birden fazla televizyon kanalında. Basının yeni göreviydi sanırım bu; hayvanseverlik aşılamak. Latife bir yana, sevimsiz bir sıfat tamlamasıydı bu: “Hayvanat bahçesinin sevimli sakinleri.

Hiçbir hayvan; duvarların, tel örgülerin, bekçilerin, bakıcıların, saçma sapan meraklarının biçtiği ücreti ödeyip, gelen insan yığınının kafeslere aval aval baktığı esir kamplarının sakini olamaz.

İnsanlık hep özendi. Oksijen tüpüyle daldı denize, okyanusa. Tayyare yaptı ve uçtu. Daldı ormana, koruya, longoza. Kısıtlı yaşam nedir öğrendi oralarda ve sinirlendi buna. Mutlak üstün olmalıydı ya, iğrenç gayeler için kullanmaya başladı yeşili, örtüyü. Mahvetti.

Hayvan bunu yapmadı. Herhangi bir aparatla suda değildi. Uçmak için yakıt tankına ihtiyacı yoktu. Doğayı küstahça hegemonyası altına almaya çalışmadı, onunla yaşadı. Her tonuyla yaşadı.

Bu muazzam yaşam formuna saygıyla eğilmek bir yana dursun çitten, demirden, camdan odalar tasarladılar. Suyla doldurdular bazılarını. Tıktılar içine her familyadan hayvanı.

Sen doğayı koruma insanlık, onu rahat bırak kâfi. Korumak ile canice kullanmayı karıştırıyorsun. El çek yakasından kâfi. Yavru ağaç dik kâfi. Gıptayla bak, aşkla dokun kâfi. Yağmura asit iliştirme kâfi.

Filler çim ezilsin diye tepinmez, insan eder insan bulur. “Katil köpek balığı” diye de herhangi bir balık türü yoktur. Köpek balığının katili olmaz, bunla alakalı gerilim, korku filmleri çekmeyi de kes. “Hava muhalefeti” diye bir kavramla aksayan işini nitelendirme. Hava sana muhalefet olmuyor aksine rüzgârın parmakları saçlarında gezinirken için bir hoş oluyor. Yağmur toprağa karıştığında da haz alıyorsun o kokuya sarılmaktan. İnsan derisiyle caka satan bir boz ayı gördün mü mesela? Ya da deney sırasında insan öldüren bir baykuş?

Biraz Jeffrey Goines biraz Christopher McCandless olmak, işte bütün mesele bu!

Hazırlayan: Kadir Uzun
Başlık Görseli: Economic Students

Havai fişek çıktı mertlik bozuldu

Havai fişekler ne kadar güzel değil mi? Doğrusu çok kısa süren bu büyüleyici görüntünün küresel ekolojiye ve insan sağlığına zararlarını bilseydik, havai fişeklerin böyle kontrolsüzce, herkes tarafından, her kutlamada havaya saçılmasına izin vermezdik.

Bundan yaklaşık 2 bin yıl önce, Çin’de simya çalışmaları sırasında, ölümsüzlük iksirini bulmayı planlayan simyacılar, ilk maytapları ortaya çıkarmıştır. Bambudan borular içerisine kömür, potasyum nitrat, sülfür ve başka kimyevi malzemelerin istiflenip ateşe atılmasıyla bulunan ilk maytaplar, kötü ruhları kaçırdığına inanılarak önemli günlerde kullanılmaya başlanmıştı. Arap coğrafyası ve Hindistan’da da aynı dönemlerde yine simya çalışmalarının bir eseri olarak değişik oranlarda malzemenin karıştırılması ve dış çeperin başka malzemelerden yapılmasıyla geliştirilmişti.

Bundan yaklaşık 2 bin yıl önce, Çin’de simya çalışmaları sırasında, ölümsüzlük iksirini bulmayı planlayan simyacılar, ilk maytapları ortaya çıkarmıştır.
Bundan yaklaşık 2 bin yıl önce, Çin’de simya çalışmaları sırasında, ölümsüzlük iksirini bulmayı planlayan simyacılar, ilk maytapları ortaya çıkarmıştır.

Rönesans döneminde Avrupa’da, özellikle de İtalya’da maytaplar artık iyiden iyiye havai fişek sanatına dönüşmüş ve içine katılan metaller çeşitlendirilerek ve iç dizaynı değiştirilerek, çeşitli renklerde ve değişik şekillerde havai fişekler kullanılmaya başlamıştı.

Havai fişek insanlığın hırsından mı?

Günümüzde ise havai fişekler, önemli kutlamaların olmazsa olmazı haline geldi. Artık insanlar kendi düğünlerinde bile havai fişek gösterilerini eksik bırakmıyor; gökyüzünü kaplayan kimyasal patlamaları kendi aralarında bir gösteriş aracına dönüştürüyorlar. 2014’te sırf Finlandiya’da 300 bin kilo havai fişek ateşlendi ve hepsinin içeriği atmosfere ve sulara karıştı.

İnsanlık olarak ihtişamımızı kanıtlamak için gökyüzüne saldığımız fişeklerin içeriğinde ne var peki? Patlama olduktan sonra bu içerik nereye gidiyor? Doğayı kirletmek pahasına gösteriş meraklısı olan insanlığın kendini kanıtlamaktaki bu denli hırsı nerden geliyor?
Öncelikle kurşun ile başlayalım, pek çok fişeğin alev almasına yardımcı olan bu madde, fişek patladıktan sonra günlerce atmosferde kalıyor ve tozları insanlar ve hayvanlar tarafından solunuyor. Buna ek olarak bitkilerin de metabolizmasına giriyor ve oradan da tekrar bizim vücudumuza besin olarak ekleniyor. Bebek gelişimi üzerinde ölümcül risk taşıyan bu maddenin vücutta birikmesi aynı zamanda sinir tahribatlarına da sebep olmakta.

havai fisegin tarihi
Thames Nehri üzerindeki havai fişekler, 15 Mayıs 1749

Baryum ise, yeşil renkli havai fişeklerin çoğuna rengini veren element. Bu elementin çok zehirli olduğundan bahsetmiş miydim? Kalp ritmi bozukluklarına ve sinir sistemi dejenerasyonlarına sebep olan baryum, insan sağlığına olduğu kadar hayvan sağlığına da çok zararlı. Gökyüzünden geri dönen fişek külleri, olduğu gibi coğrafyanın üzerine yağmakta. Artık göl mü var, gölde balık mı var orasını bilemeyiz; ama dünyaya geri döndüğü kesin.

Sonra Rubidyum ve Strontyum elementleri, mor ve kırmızının gökyüzündeki kimyasal dansı, biletinin bedelini vücudumuzdaki Kalsiyumla ödediğimiz bir gösteri. Bu iki element, Kalsiyumun bağlanması gereken yerlere bağlanarak, çocukların gelişimini ve yine sinirsel iletimi etkileyebiliyor.

Dubai’de Guinness Rekorlar Kitabı’na giren bu havai fişek gösterisinde 479,651 adet havai fişek kullanılmıştır.

Saydığım kimyasallar, havai fişeklerin içerisinde bulunan maddelerden sadece bir kaçı. Düşünsenize kimyasal doldurduğumuz tüpleri yakıp gökyüzüne fırlatıyoruz ve oradan tepemize toksinler, kanserojenler ve radyoaktif bileşikler yağıyor. Bunu her ülkede, her şehirde, her mevsimde ve 2 bin yıldır yapıyoruz. Sonrasında da altına geçip ağzımız açık bir şekilde izliyoruz.

Üstelik havai fişeklerin doğaya verdiği zararlar sadece bunlarla da bitmiyor. Hollanda’da 2011 yılında yapılmış bilimsel bir çalışmaya göre, havai fişek atılmaya başlanıldığında kuşlar aniden paniğe kapılarak yuvalarını terkediyor, bazısı o hengamede ağaçlara, binalara ve taşıtlara çarparak ölürken, bazısı da bir daha dönmemek üzere yuvasından ayrılıyor. Pek çok yavru kuş panikleyen ebeveynleri tarafından yuvada bırakılarak ölüme terk diliyor.

2011 yılında Arkansas’taki yeni yıl kutlamaları 5 bin kuşun ölümüne sebep olmuştu ve bu durum içlerinde PETA’nın sitesinin bulunduğu pek çok yerde duyurulmuştu. Hollanda’da yapılmış çalışmaya göre kuşların tekrar sakinleşmeleri üç güne yakın bir süre alıyor. Yani bu saatlerde, şu an, dışarıda hâlâ korkudan bir yerlere sığınmış ve doğal davranışlarından uzaklaşmış, pek çok kuş bulunmakta. Bu durum sadece kuşları değil, havai fişek sesinin ulaştığı çapın içinde kalan bütün doğal hayatı ve şehir hayvanlarını etkilemekte. Dünyanın çeşitli yerlerindeki hayvan barınaklarından alınan bilgiye göre, yeni yıl ertesinde evinden kaçmış evcil hayvanlarda artış gözlenmekte. Hatta havai fişek atıldığı sırada panikleyip evlerin balkonlarından atlayan hayvanlara da rastlanılmakta. Strese giren hayvanların üreme kapasiteleri ve beslenme becerileri düştüğü için popülasyonlarında düşüş yaşanmakta.

Bütün bu etkileri göz önünde bulundurulduğunda, artık çok da masum olmadığı ortaya çıkan havai fişeklerin kullanımı diğer ülkelerde artık sınırlanılmaya başlanıldı. İçeriğindeki malzemeler biraz daha temiz yanan yanıcılarla değiştirildi. Doğal alanlara yakın yerlerde havai fişek atılması bazı bölgelerde yasaklandı. Ülkemizde ise hâlâ bununla ilgili düzenlemeler yeterli noktaya erişmedi. Umarım ki bu yazı hepimize yeni bir bakış açısı katmıştır. Yavaş yavaş da olsa, bir şeyler değişecekse, unutulmamalı ki bunu değiştirecek olan bizim küçük ve önemsiz görünen tercihlerimizdir.

Kaynak: PETA, Birding, Beheco, Firework

İKÇÜ güneş ve rüzgâr hibrit enerji santrali açıldı

İzmir Kalkınma Ajansı destekli İzmir Kâtip Çelebi Üniversitesi Güneş ve Rüzgâr Hibrit Enerji Santralinin açılışı resmi törenle yapıldı.

İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) destekli İzmir Katip Çelebi Üniversitesi (İKÇÜ) Güneş ve Rüzgar Hibrit Enerji Santrali açıldı. İKÇÜ Rektörü Prof. Dr Galip Akhan, AB Uyum Komisyonu Başkanı ve İzmir Milletvekili Prof.Dr. Mehmet Tekelioğlu’nun da aralarında bulunduğu törene pek çok akademik, idari, resmi personel ve öğrenciler katıldı.

İKÇÜ Rektörü Prof.Dr. Galip Akhan, atom bombasıyla son bulan savaşlarda insanoğlunun kendisine zarar verdiği gibi çevreye de olağanüstü tahribatta bulunduğunu ifade etti. Akhan, çevreye hâkim olmak için çevreye zarar verildiğini belirterek şöyle konuştu: “Bir gün çevre öyle bir noktaya gelecek ki çevreyi kendi lehimize kullanalım derken bize imdat diyecek. Çevremizi yok etmeden geri dönüşü olmayan bir noktaya gelmeden yeşile, ekosisteme sahip çıkmalıyız. Bilimi sadece insanların refahını korumak için değil de çevreyi de korumaya yönelik kullanmalıyız. Bunun için de yenilenebilir enerji kaynaklarından faydalanmak çok önemli. Bu konuda duyarlı projeleri geliştiren üniversitemiz yüzde 75 İZKA’nın desteğini alarak yüzde 25 kendi kaynaklarımızla böylesine önemli bir adım atmış oldu. Destek veren herkese minnetlerimizi sunuyoruz.”

”Türkiye gibi doğal kaynakları kıt bir ülke çalışmalı”

AB Uyum Komisyonu Başkanı ve İzmir Milletvekili Prof.Dr. Mehmet Tekelioğlu, Türkiye’nin enerji sorununu hatırlatarak her yıl yüzde 5 büyümeyi hedeflemiş bir ülkenin aynı oranda enerjide de büyümesi gerektiğine vurgu yaptı. Türkiye gibi doğal kaynakları kıt bir ülkenin enerji konusunda çalışmaya ihtiyacı olduğunu anlatan İzmir Milletvekili Prof.Dr. Mehmet Tekelioğlu, şunları söyledi: “Cari açığımızın büyük kısmı enerjiden kaynaklanıyor. Türkiye bu cari açığını kapatabilmek için yabancı sermayeye muhtaç. Buraya yatırım yapacak yatırımcının gelecekle ilgili endişe yaşamaması gerekiyor. Buna hukuken öngörülebilirlik diyoruz. Türkiye’de son zamanlarda yabancı sermayenin ülkemize ne kadar çok giriş yaptığını göz önüne alacak olursak bu konuda çok ilerilere gittiğimizi söyleyebiliriz.”

İZKA Başkanı V. Murat Yılmazçoban da, 2012 yılından itibaren, yenilenebilir enerji konusunda 25 milyon TL’lik desteğin İzmir içinde hem tesislere destek sağlamak hem de ekipmanların üretimi ve tasarımı konusunda sağlandığını kaydetti. Yurt dışındaki yatırımcıları İzmir’e çekmek adına yenilenebilir enerji alanında çalışmalar yürüttüklerini belirten Yılmazçoban, “Bir yatırımı bölgeye çekmek için teknolojinin yanı sıra yeterli insan kaynağına da sahip olmak gerekir. İKÇÜ bu noktada farklılık arz etmektedir. İKÇÜ’den mezun olacak öğrencilerimizin sektöre hakim olması gelecek yatırımları kolaylaştıracaktır” dedi.

”Sahip olduğumuz potansiyelin onda birini bile kullanmıyoruz”

İKÇÜ Mühendislik ve Mimarlık Fakültesi Dekanı ve proje yürütücüsü Prof.Dr. Salih Okur da, proje hakkında bilgi verirken güneş ve rüzgar enerjisinin dünyada geldiği önemli noktayı vurguladı. Enerjide dışa bağımlılığın önüne geçilmesinin yenilenebilir enerji kaynaklarının verimli kullanılmasından geçtiğini vurgulayan Dekan Prof.Dr.Okur, şöyle konuştu: “Güneş enerjisi konusunda Avrupa lideri olan Almanya, tüm elektrik tüketiminin yüzde 31’inin yenilenebilir enerji kaynaklarından karşılamaktadır. Ülkemiz bu konuda çok şanslı. Ancak, biz sahip olduğumuz potansiyelin onda birini bile kullanmıyoruz. Genç bir üniversite olarak daha dördüncü yılımızda böylesine önemli bir projeyi hayata geçirmiş olduk. Hem santralden enerji üretme noktasında hem de güneş enerjisi sektörüne teknik eleman kazandırma noktasında güzel adımlar atmış olduk.”

CN Gaz Genel Müdürü Ünal Özturgut da, projenin yıllık 180 bin TL değerinde enerji üretim öngörüsü bulunduğunu belirterek bir buçuk yıl sonrasında üniversite tarafından harcanan maliyetin geri dönüşünün sağlanacağını kaydetti. Özturgut, normalde güneş enerjisi santrallerden geri dönüşün doğru projelendirmeyle altı yılda olduğunu belirterek “Ancak, bu projede, İZKA’nın rolü oldukça büyük. Yenilenebilir enerji konusunda Türkiye’de ilk kez böyle bir projeye destek oldu. Hatta diğer 25 kalkınma ajansı bu projeyi örnek alarak peş peşe yenilenebilir enerjiye destek vermeye başladı. İKÇÜ’nün projesinin desteği ile İzmir bu konuda lider oldu” diye konuştu.

Güneş enerjisi kursiyerlerinin sertifika almasının ardından protokole teşekkür belgesi ve fidan hediyelerinin takdimi gerçekleşti. Santrallerin açılışı, yoğun yağış nedeniyle konferans salonunda sembolik bir açılışla yapıldı.

Ekolojik ayak izi

0

Tüketiyoruz! Hem de hiç durmadan, hiçbir rahatsızlık duymadan, asıl tükenenin geleceğimiz olduğunu görmeden tüketiyoruz…

Yeni yüz yılın tatminsiz tüketim gönüllüleri olarak her birimiz, iliklerimize kadar işleyen tüketme arzusuyla varoluşumuzu anlamlandırmaya çalışıyoruz.

Dünya Doğayı Koruma Vakfı’nın (WWF) verilerine göre, “insanın doğal kaynakları tüketme hızı, doğanın kendini yenileme hızının yüzde 50 üzerine geçmiş durumda. Ekolojik ayak izi ölçümlemelerine göre, dünyadaki herkes bir Kuzey Amerikalı kadar tüketse beş, bir Avrupalı kadar tüketse üç, Türkiye’de yaşayan biri kadar tüketse iki gezegene ihtiyacımız olacak.”

İşte tam da bu noktada Dünya Doğayı Koruma Vakfı (WWF) sizi, başlatmış olduğu “Ekolojik Ayak İzinin Azaltılması” kampanyası kapsamında ekolojik ayak izinizi ölçmek için beş dakikanızı bile almayacak ve tüketim alışkanlıklarınızı tamamen değiştirecek bir yolculuğa çağırıyor.

Siz de aşağıda belirtmiş olduğumuz linke tıklayarak bu kısa yolculuğa katılıp dünya üzerindeki ekolojik ayak izinizi öğrenin.

ekolojikayakizim.org

Başka Feminizm: Evde, sokakta, her yerde

0

Feminizm bir duruş, bir seçimdir. Feministsem feministim derim. Kadın derim, özgürlük derim. Büyük ihtimal feminizmi bilirim…

Ya bilmiyorsam?

Görmemişsem, duymamışsam. Kitaplarını okumamışsam. Olympe de Gouges’i, Clara Zetkin’i tanıyamamışsam. Örgütlenmemişsem veya sokağa çıkmamışsam…

Kadın hak savunuculuğunun paydasında modern algıdaki feministlerin yanında yer alan başkaları da var.

Aman kızım oku, kimsenin eline bakma. Çalış kendi paranı kendin kazan” desem onları tanır mıyız?

Büyük ihtimalle bankta yanımıza otururlar. En içten gülüşlerini bize armağan edip, Yavrum kaç yaşındasın, adın ne, okuyor musunlarını tutuştururlar ellerimize. Ardından “Aman oku kızım sen, hiç kimsenin parasına kalma, güzelce bir işini al eline sonra her şey olur” derler. Al yanaklı olmaları olasıdır, hafif topluca ve içten. Elbet şaşmayan ortak noktaları ise aktivist ruhlarıdır.

Onlar; ilelebet “erkek egemen” sistem tarafından ezilen, sömürülen ve ayrımcılığa maruz bırakılan kadınların mücadelesini verirler.

Genelde onlarla pasif eylemleri ile karşılaşsak da mücadelenin her safhasında rol oynamaktadırlar. Öğütlerinin her biri çiçekli feminizm mottolarıdır.

Kadının ekonomik özgürlüğü, asla taviz vermedikleri konu olan bu kadınlar, sonuna kadar bağımsızlık için savaşırlar.

Erkek her zaman bulunur yavrum. Sen evlenmek için acele etme” cümlelerindeki meydan okuyuş hepimizi derinlerden etkilemez mi?

Sana hesap soramasın, bir şey olduğu zaman vurup kapıyı çıkabilesin”leriyle elleri dizlerimizi sıvazlarlar. Toplumsal cinsiyet eşitliğini hedefler sistem sorgulatırlar güzel direnişçiler.

İşte bu “sokak feminizmi” diye adlandırılabilir. Metrobüs ya da ev! Çünkü onlar her yerdeler. Varlıklarıyla müthiş, inançlarıyla efsane kadınlar. İyi ki de varlar.

Doğa dostu bir çocuk nasıl yetiştirilir?

0

Doğayı sevmeyen birinin yüreği yeterince sevgi dolu olabilir mi? Doğaya duyarlı olmayan biri, hukuka, insan haklarına gerekli hassasiyeti gösterebilir mi? Doğa bilinci; bir ağacın tek bir dalının kıymetinin kapitalist dünyadaki tüm fiyatlardan daha değerli olduğunu idrak etmektir. Bunun ise sonradan oluşması ziyadesiyle zordur.

Eğer evladınla beraber düzenli olarak mahallendeki hayvanları beslemiyorsan, eğer evinde tüketime değer veriyorsan, eşyanın modası geçince atıyorsan, bozulunca tamir etmiyorsan çocuğun da senin gibi doğayı israf edecektir.

Oysa hayatımızdaki çok basit değişikliklerle ciddi etkiler yaratabiliriz. Her şeyden önemlisi, arkamızda yetiştirdiğimiz bireye örnek güzel davranışlar bırakabiliriz.

Evimizde geri dönüşüme uygun çöp kutuları kullanarak, kızartma yağlarını kullandıktan sonra lavaboya dökmek yerine saklayıp, zamanı geldiğinde geri dönüşüme kazandırırsak, belirli aralıklarla doğal güzelliklerin olduğu yerleri gezmeye gidersek, oradaki tür çeşitliliği hakkında bilgi edinip ailecek konu hakkında bilgi sahibi olursak (ki orada azalan tür çeşitliliğini öğrendiğinizde, zaten kendinizi bir şeyler yapmak zorunluluğunda ve sorumluluğunda hissedeceksiniz) doğa dostu olabilir, çevremizdekileri buna özendirebiliriz.

doga ve hayvan dostu cocuklar 1

Düzenli olarak doğa etkinliklerine katılarak, belirli dönemlerde çocuğumuzun elinin toprağa değmesini sağlamak amacıyla ağaç, çiçek ekerek, meyvelerin, sebzelerin nasıl yetiştiğini, hangi zorluklarla elde edildiğini çocuğumuza göstererek, farklı türlerde hayvanları evimize tutsak etmeden, onları özgür kılarak beslersek, yani doğaya yabancı halde beton yığınlarının arasında büyümesine izin vermezsek, çok daha basit yollarla doğaya saygılı bir evlat yetiştirmek için yerlere çöp atmazsak, gereksiz çalışan aletleri prizden çıkarırsak, lüzumsuz ampulleri söndürürsek, bu konuda hassas olduğumuzu gösterirsek, sebebinin de kaybedilen para olmadığını, doğaya verilen tahribat olduğunu öğretirsek, modası geçti diye eşyaları çöpe atmazsak, yerine yenisini almazsak, bozulduğunda tamir edersek, yenilebilir enerjinin ne olduğunu, neden kullanılması gerektiğini, doğaya saygılı yaşamanın ne kadar onur verici olduğunu, doğayı kirletmenin insanın karakterini, şerefini ve onurunu kirletmek olduğunu anlatırsak,

Çok daha güzel bir dünyada yaşayabiliriz.

doga ve hayvan dostu cocuklar 3

Kentleşememek

Çevre bilimi ile ekoloji genelde eş anlamlar gibi kullanılıyor. Oysa bu yapılan bir hatadır. Ekoloji, canlılarının hem kendi aralarındaki hem de çevreleriyle olan ilişkilerini tek tek veya birlikte inceleyen bilim dalıyken, çevre bilimi ise çeşitli bilim dallarını içerisinde toplayan, insan doğa ilişkilerini ve çevre sorunlarını inceleyen uygulamalar ve disiplinlerarası bilimdir.

Çevre tahribatı denince, insanların aklına genelde doğanın kirlenmesi (hava, su, katı atıklar, enerji, toprak, yeşil örtü, gürültü) ile alakalı konular geliyor. Oysa kentleşme dediğimiz bir kavram var. Kirlenme dışında da birçok sorun (konut, gecekondu, ulaşım, yeşil alan) çevrede yer alır. Hava ve su kirlenmesi, kıyıların ve yeşil alanların tahribatı, kentlerin kirliği, trafik tıkanıklığı, yaya haklarının çiğnenmesi, hızlı nüfus artışı kentleşmenin doğrudan sonuçlarıdır. Tüm bunlar doğanın kirlenmesine doğrudan etki ediyor. Kentleşme problemleri çevre sorunlarından, bana göre, en önemlilerinden biri.

Çünkü gelecek kuşaklara sürdürülebilir kentler bırakamazsak yaşayabileceğimiz alanlar kalmayacak. Sürdürülebilir kentler de çevre ile barışık şekilde hayata devam etmek ile sağlanır. Bu yüzden kentleşme hassas bir konudur ve titiz çalışmaları içeren şehir planları gerekir.

Kentlileşmek, hukukun üstünlüğüne bağlı, başkalarının haklarına saygılı, kentinin ve çevresinin değerlerine eylemli olarak sahip çıkmasını kendisi için bir yurttaşlık görevi olduğunun bilincine varmış olmak demektir. Birey olarak kendi öz çıkarlarıyla toplumun kısa ve uzun erimli çıkarları arasında kendiliğinden denge kurabilecek düzene erişmiş olmak demektir. (Ruşen Keleş)

Çağdaş bir toplum; toprak, kent ve çevre değerleri üzerinde, gelecek kuşağın haklarını da güvence altına alır. Ciddi bir planlamaya dayanmaması, günübirlik tutarsız ve çelişkili yaklaşımlar sağlıklı ve dengeli kentleşmeye engeldir. Tüm bunların bir sistem içinde ilerlemesi devlet ve belediye gibi tüzel kişiler aracılığı ile gerçekleşir. Elbette, kentleşmede sürdürülebilirliğin sağlanmasını salt devlet ve onun kurumlarına bırakmamak gerekir ki günümüz belediyelerin birçoğu rant peşinde koşarak birçok yaşam alanını yaşanmaz hale çevirdiğini görebiliyoruz. Kısacası, düzensiz kentleşme çevre sorunlarını da beraberinde getirir.

Türkiye’de ise kentleşme, köylünün kente taşınmasıdır. Eğer köylü yeterli geçim kaynağı, olanağı, sağlık veya güvence bulamazsa bulunduğu topraklardan kente göç eder. Bu durumda köylerdeki topraklar işlevsiz kalır. Kentlerde fazla nüfus artışı göç edenlerin sadece bir kısmının iş bulabilmesine neden olur. Birçoğu aslında yine işsiz kalarak yeni sorunların kaynağı olur. Ayrıca, kentlerin bir kısmında kaçak yapılaşmalar baş gösterir.

Kentlerdeki sorunlar insan davranışlarına yansıyarak; insanın çevresine yabancılaşmasına neden olur. Kent içindeki yaşamların kaos ile birlikte devam etmesi, birçok kent sorununun insanlar için normalleşmesi, yeşil alanların azalarak beton kalıplar içinde canlıların yaşaması, kentli insanı adeta şizofren bir yapıya büründürür.

Bu kentler, ne diğer nesiller için sürdürülebilir ne de bizler için sağlıklı. Oysa, ekolojik ve sürdürülebilir kentler imkânsız değil. 

Kaynak:
Ruşen Keleş, Kentleşme Olgusu
Bülent Tokuçuoğlu, Çevre Sorunları ve Kentleşme, Çevre Dergisi, Ocak/Şubat/Mart 1993, Sayı:6, Sf:19/21
Kolektif, Ekoloji, Anadolu Üniversitesi Yayını, No: 1964, Eylül 2009

İnönü Üniversitesi kendi çabalarıyla GES kurdu

İnönü Üniversitesi, Güneş Enerjisi Santrali Projesi’nin tamamlandığını, enerji üretimine başlandığı bildirildi.

Üniversiteden yapılan açıklamaya göre, 5,3 megavat kapasitesiyle Türkiye’nin en büyüğü olan İnönü Üniversitesi Güneş Enerjisi Santrali, enerji üretimine başladı. Üniversite, Turgut Özal Tıp Merkezi’nin yıllık enerji ihtiyacının üçte birini karşılama gücüne sahip olan bu projeyi, kendi çabalarıyla ve banka kredisi kullanarak hayata geçirdi.

Proje hakkında Kalkınma Bakanı Cevdet Yılmaz ve Maliye Bakanlığı Müsteşarı Naci Ağbal’a da bilgi verilerek, devletin bu projeye katkı sağlaması talep edildi. İnönü Üniversitesi’nin bu talebine Maliye Bakanlığı 3 milyon Lira tahsis etti.

Düşündürücü ilişki: Hava kirliliği ve otizm riski

Environmental Health Perspectives dergisinde yayınlanan bir çalışmaya göre, hamilelik döneminde havada bulunan zararlı partiküllere maruz kalmak ile bebeğim otizmli riski arasında ilişki var. Risk, partikül maddesi fazlalığı ile artış gösteriyor ve hamileliğin üçüncü döneminde en güçlü halini alıyor.

Araştırmacılar, 1989’dan bu yana doğum yapmış 116 bin annenin verisini incelemiş. Veri Amerika’da 50 farklı eyalatten toplanmış. Bu çocukların 245’ini otizm tanısı almış çocuklar oluşturuyor ve bu çocuklar tipik gelişim gösteren 1,522 tipik gelişim gösteren çocuk ile karşılaştırılmış. Bu çalışma, 2,5 mikrondan küçük maddeleri de dikkate alması özelliği ile bir ilki oluşturuyor. Doğum öncesi partikül maddeye maruz kalım seviyeleri, annelerin doğum öncesi, sonrası ve hamilelik sırasında yaşadıkları bölgeler tespit edilerek belirlenmiş. Bu bölge ve tarihlerdeki kirlilik oranları da Amerikan Çevre Koruma Ajansı‘nın verilerini kullanarak belirlenmiş.

Çalışmanın dikkat edilmesi gereken en önemli bulgusu ise bu riskin özellikle hamileliğin üçüncü döneminde en yüksek seviyeye çıkıyor olması. Partikül madde oranının en yoğun olduğu yerlerde yaşayan annelerin bebeklerinin, daha temiz havaya sahip bölgelerde yaşayan annelerin bebeklerine göre iki kat daha fazla otizm riski altında olduğu bulunmuş. Ama hamilelik öncesi ve sonrası için riski çoğaltıcı herhangi bir faktör bulunmamış. Çalışma yürütücülerinden Weisskopf, bu bulguların otizm spektrum bozukluklarının incelenmesinde daha derine inme olanağı verdiğini ve önleyici tedavilere yoğunlaşmak için iyi bir bulgu olduğunu belirtiyor.

Çevre kirliliğinin hepimize çok büyük etkileri var. Fakat, çocuklar bizden çok daha fazla risk altında olabiliyor. Bir durup düşünmemiz gereken şey şu ünlü sözde özetleniyor aslında: “Bu dünya bize büyüklerimizden emanet değil artık, bizim gelecek nesillerden aldığımız bir borç.” İlginç olan, bu etkilerin hiç beklenmeyen veya incelenme olasılığının düşük olduğu noktalardan karşımıza çıkıyor olması. İlişki bulunması nedensellik göstergesi değildir tabi, fakat geleceği etkileyebilecek soruları sormamıza yardımcı olur. Hava kirliliği ve otizm riski arasındaki ilişki de, başka perspektiften bakmadan zor görülebilecek bir bulgu. Fakat, çevre kirliliğinin yaşantımız ve gelecek nesiller üzerindeki etkilerine dair oldukça düşündürücü bir örnek.

Kaynak: EHP, IFLScience
Başlık Görseli: Business Insider

İklim değişikliği hakkında hatırlatma

BM’nin iklim raporları dünyanın giderek ısındığı gerçeğini bilimsel şekilde ortaya koydu. Şimdi çevreci gözler 2015’te Paris’te gerçekleşecek konferansta.  2014 senesinde olumlu adımlar atıldıysa da, 2015’in bu adımları pekiştirecek atılımlar yılı olması bekleniyor.

IPCC’nin son raporundan hatırlamamızın iyi olacağı satır başları:

Öncelikle hatırlamamız gereken şu ki iklim sisteminde yaşanan değişikliler insan ürünü!

Rapora göre, iklim değişikliğinin gelecekte en az yüzde 95 ihtimalle görülmesi beklenen etkileri şöyledir:

· Kasırga, sel ve deniz seviyesindeki yükselmeye bağlı olarak, Küçük Ada Devletleri, diğer küçük adalar ve kıyı bölgelerinde ölüm, yaralanma ve yerleşim yerlerinin zarar görme riski,

· Karasal bazı bölgelerde ani sellere bağlı olarak yerleşim yerlerinin zarar görmesi, şehirlerde yaşayan nüfusun ciddi hastalık tehditleriyle karşı karşıya kalması riski,

· Aşırı hava olaylarına bağlı olarak altyapı sistemlerinin büyük ölçüde zarar görmesi ve/veya ortadan kalkmasıyla elektrik ve su temini ile sağlık ve acil yardım hizmetlerinin düzenli sürdürülememesinden kaynaklanacak sistemik riskler,

· Sıcak hava dalgalarının yaşanacağı dönemlerde kentsel ve kırsal alanlarda, dışarıda çalışanlar ile kentli nüfusun kırılgan kesimlerinde (yaşlılar, solunum zorluğu çekenler vb.) ölüm ve hastalık oranlarının artması riski,

· Sıcaklık artışı, kuraklık, seller ve yağış rejimindeki değişiklik ve aşırılıklara bağlı olarak, özellikle yoksul kesimler için gıda temin sisteminin işlemez hale gelmesi ve gıda güvenliğinin tehlikeye girmesi riski,

· İçme ve sulama suyuna yetersiz erişim ve tarımsal üretimde düşüşe bağlı olarak, özellikle yarı kurak bölgelerde yaşayan geçimlik çiftçi ve köylülerin geçim kaynaklarının azalması riski,

· Özellikle tropik ve Kuzey Kutup bölgelerinde deniz ve kıyı ekosistemleri ile bu sistemlerin kıyı alanlarında yaşayan nüfusa sağladıkları biyolojik çeşitlilik ve ekosistem hizmetlerinin yok olması riski,

· Karasal ve tatlı su ekosistemleri ve ile bu alanlarda yaşayan insanların yararlandıkları biyolojik çeşitlilik ve ekosistem hizmetlerinin yok olması riski.

Politikacıların bir an önce harekete geçmesini isteyen IPCC (Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli), sera gazı emisyonlarının 2050 yılına kadar yarıya indirilmesi uyarısında bulundu. IPCC‘nin raporunda, atmosferdeki zararlı gaz yoğunluğunun 800 bin yıldan bu yana en yüksek seviyesine ulaştığı belirtiliyor. Raporu hazırlayan Uzmanlar Kurulu’nun verilerine göre, 1880 ve 2012 yılları arasında üst yüzey sıcaklığı 0,85 derece, deniz seviyesi de 1901 ve 2010 yılları arasında 19 santimetre yükseldi. Bilimsel verilerin küresel ısınmayı açık bir şekilde ortaya koyduğunu belirten IPCC Başkanı, küresel ısınmayı iki santigratın altında tutabilmek için çok az zaman kaldığını söyledi.

Raporda karbondioksit gibi iklime zararlı gazların azaltılmaması halinde fırtına, sıcak hava dalgaları ya da su baskınları gibi aşırı hava olaylarına yol açan ısınmanın 4 santigrata kadar varabileceği belirtiliyor. Bu nedenle de 2050 yılına kadar küresel ısınmanın yüzde 40 ila 70 oranında azaltılmasının, 2100 yılına kadar da sıfırlanmasının gerektiği vurgulanıyor.

Petrol, doğal gaz ve kömür gibi fosil enerji kaynaklarının yerine de rüzgâr, güneş ve su gibi yenilenebilir enerji kaynaklarına ağırlık verilmesi istenen raporda ayrıca enerji tüketiminin azaltılmasının önemine de işaret ediliyor.

Raporu hazırlayan IPCC bünyesindeki Uzmanlar Kurulu’nda 195 ülkenin temsilcileri yer alıyor. Rapor, üç ayrı bölüm halinde 2013 yılının Eylül ayından beri açıklanıyor.

İklim değişikliğini protesto edenler, 2014’te sokaklara döküldü. Eylül ayında New York’ta dört yüz bin kişinin yer aldığı protestoya katılan çevreci lider George Greshem, “Bu gezegeni seviyoruz. Geleceğimiz olmasını istiyoruz. Seçtiğimiz kişilerin bu konuyu gündeme getirmelerini istiyoruz. Aksi halde onlara destek vermeyeceğiz” diyor.

Gösteriden birkaç gün sonra BM İklim Zirvesi’nde konuşan Başkan Barack Obama, acilen çözüm üretilmesi gerektiğini belirtti: “İklim o kadar hızlı değişiyor ki çözümlerimiz yetersiz kalıyor. Alarm çanları çalıyor.”

Uzmanlar, dünya ısısının endüstri devrimi öncesi dönemdeki ısının iki derece üzerine çıkmasının kalıcı zararlar getireceği görüşünde. Princeton Üniversitesi Jeo Bilimler Profesörü Michael Oppenheimer, karbondioksit salınım oranları azaltılmadığı taktirde zararın kaçınılmaz olduğu görüşünde: “Hükümetlerin çabuk hareket etmeleri gerekiyor, önce Lima’da yapılan ve 2015’te Paris’te planlanan toplantıya bu kadar ilgi gösterilmesinin sebebi de bu.”

Lima’daki Birleşmiş Milletler görüşmeleri, Paris’te yapılacak olan ve ülkelerin bir araya gelerek iklim anlaşmasını imzalayacağı toplantıya ön hazırlık oldu. Peru’da varılan ön anlaşma eski anlaşmadan farklı olarak Çin ve Hindistan’ın emisyon oranlarını azaltacak kalkınmış ülkeler arasına girmesini öngörüyor. Amerika Dışişleri Bakanı John Kerry, bu ülkelerin sorumluluklarına dikkati çekti: “Emisyon oranlarının yarıdan fazlasından kalkınmakta olan ülkeler sorumlu. Bu nedenle onların da katkıda bulunması gerekli.”

Çin ve Amerika tarihi bir anlaşma ile bu konuda adım attı. Anlaşma doğrultusunda Amerika salınım oranlarını 2025 tarihi itibariyle yüzde 26 ile yüzde 28 arasında azaltacak. Çin de salınımlarını 2030’tan sonra azaltmaya başlayacak. Oppenheimer, Paris konferansı öncesinde detaylara dair görüşmelerin devam ettiğini belirtiyor: “Paris’te ne olursa olsun bu konunun düzenli olarak her yıl ele alınması ve tüm ülkelerin verdikleri sözde durup, durmadıklarının kontrol edilmesi gerekiyor. Bu da bu ülkelerde yaşayan halkın aktif rol alıp, hükümetlerini çözüm üretmeye itmesi gerekiyor.” Oppenheimer; ertelemenin bir seçenek olmadığını, küresel ısınmaya karşı tedbirler alınmaması halinde uygarlık tarihinde görülen en hızlı ısınmanın önüne geçilemeyeceğini belirtiyor.

Başlık Görseli: The Huffington Post