Ana Sayfa Blog Sayfa 739

İklim değişikliğinin dünyaya 11 farklı etkisi

Tarih boyunca iklimde doğal dengelerden kaynaklı değişimler meydana gelmiştir. Sanayileşme ile birlikte bu dengelerin bozulmasına insan ırkı çok daha şiddetli şekilde yön vermiştir. 

Karbondioksit, metan gibi sera gazları atmosferde bir molekül katmanı oluşturarak seradaki cam gibi ısıyı tutar. Son 200 yıl içinde yakılan kömür, petrol ve doğal gaz gibi fosil yakıtlar, atmosferde daha önce görülmemiş miktarda CO2 salınmasına sebep olmuştur. (Yeşil Politika, sf:39) Galeriyi gezerek, iklim değişikliğinin korkunç etkilerini inceleyin.

Ana fotoğraf: John Moore/Getty Images
Galeri kaynak: CNN

Yırca’da bayram havası

Danıştay, Yırca’da yapılacak termik santrale “dur” dedi.

Manisa’nın Soma ilçesine bağlı Yırca’da 6 bin 666 zeytin ağacının söküldüğü alanda termik santral yapılması için bakanlar kurulunun aldığı acele kamulaştırma kararı hakkında yürütmeyi durdurma kararı veren Danıştay, bakanlar kurulu kararını esastan iptal etti. Dün gece saatlerinde gelen bilgi Yırca’da adeta bir bayram havası yaşanmasını sağladı.

Yırca’yı sevindiren haber gecenin geç saatlerinde Danıştay 6. Dairesi’nden geldi. Daha önce geçici olarak yürütmeyi durdurma kararı alan Danıştay, köylülerin müracaatını görüşüp kararını ‘esastan iptal’ yönünde verdi. Haberi alınca büyük mutluluk yaşayan köylüler ‘Şimdi hedefimiz 6 bin ağaç için tazminat almak’ derken, Avukat Deniz Bayram kararı Soma Kaymakamı Bahattin Aytaç’a armağan ettiklerini söyledi. Yırcalı köylülerin avukatı Deniz Bayram, “Artık bu kararla ortak oraya termik santral yapılamaz” dedi.

Kolin Grubu, termik santralin yapılacağı Yırca Mahallesi’ndeki zeytinliklere, geçtiğimiz 7 Kasım’da ağaç kesimi yapmak üzere iki otobüs özel güvenlik görevlisi ve iş makinelerini gönderip “ağaç katliamı yaptı. Bölgede ağaçların kesilmemesi için nöbet tutan köylülerin direnişine rağmen, iş makinalarının olağanüstü çalışma azmi ve yok etmeye yönelik tavırları ile, ağaçlar üzerlerindeki ürünleriyle birlikte söküldü. Kökünden sökülen ve kırılan 6 bin 666 zeytin ağacı, Mal Müdürlüğü tarafından yediemin olarak Yırca Muhtarı Mustafa Akın ve köy halkına teslim edildi. Kendi mallarına, zeytin ağaçlarına, yedieminlik yapma görevinin kendilerine verilmiş olmasında, sevinmekle üzülmek arasında kalan köy halkı direnişini kırmadı.

Hükümetin “yardım” paketlerinde bulunan kömürlerin kaynağı Soma. Soma’da bulunan kömür işletmesi artık yetersiz kaldığından harekete geçen Kolin Grubu, halka dağıtılacak bedava kömür gereği nedeniyle bir termik santral projesi oluşturmuştu. Proje kapsamında kesilen ağaç sayısı oldukça yüksek. Proje hayata geçseydi, muhtemelen var olan işletmelerde yaşanan sorun ve acılara yenileri eklenecekti.

Yani Danıştay’ın verdiği karar ülke, çevre ve insanlık için oldukça olumlu yönde. İş güvenliği, hatta iş güvenliksizliği kapsamında da düşündüğümüz zaman konunun aslında ne büyük bir felaketin giriş kapısı olduğu da anlaşılıyor. Zeytinliklerin kesilmesine tepkisini gözyaşları içinde anlatan Yırca köyü muhtarı Mustafa Akın medyanın reyting kaygısı ve dram açığında kullanılmış da olsa; sonucun bir ağaç katliamı, takip eden yıllarda da ihmal sebebiyle hayatını kaybeden işçiler, doğa katili santraller şeklinde uzamamış olması Yırca halkının direnişinin kazanımıdır. Umudumuz kararın emsal olması ve artık “emregönülverenlerin doğaya gönül verme yolunda bir hutbe dinleyerek insan olduklarını hatırlamalarıdır.

Norveçliler Tesla arabaları Abd’den daha çok seviyor

0

Norveç, Tesla arabaları kullanım oranında dünyada en yüksek seviyede yer alıyor.

2013 yılında Tesla S Model aracı Norveç‘e pazarlandığında çok hızlı bir şekilde 6 bin adet satış yapan Tesla Motors şirketi, Norveçte satılan tüm araç satışlarının yüzde 3’ünü kapsadı. Fakat bu oran, ABD pazarında sadece yüzde 0.2’lik bir rakama ulaşabildi.

Tesla modelleri de Nissan Leaf gibi diğer elektrikli araçlar ile birlikte Norveç’te gelişim gösterdi. Karbon salınımını sıfıra indirmek isteyen şirketlerin en büyük isteği bunun devlet teşvikiyle birlikte uygulamaya geçirilmesi.

Tesla Motors sözcüsü Esben Pedersen yaptığı açıklamada, “Devlet teşviği, talep pazarını kesinlikle arttıracaktır” dedi. Tesla Motors ve diğer elektrikli araç şirketleri bu teşvikle beraber kolayca araba taleplerini iki katına çıkarabilir ve dikey bir grafikle satışı artırabilir.

Norveç’li kullanıcılar elektrikli araç kullandığı sürece otobüs yollarını kullanabilecek, park ücreti ödemeyecek ve yol parası ödemeyecekler.

Norveç’in başkenti Oslo’da, Tesla Motors kurucusu Frederic Hauge, CNNMoney’e verdiği demeçte, Model S için duydukları heyecan ve coşkunun diğer ülkeleri de etkilediğini söyledi. Hauge sözlerine ek olarak, “Norveç’te bu kadar çok elektrikli aracın olması inanılır gibi değil, elektrikli araçlar gerçekten de son iki yılda artış gösterdi. Sadece arkamdaki pencereden bakarsanız yolda 5 adet Tesla aracı olduğunu görürsünüz” dedi.

Hauge, bazı Tesla sürücülerinin vicdani olarak petrol kaynaklarının güvence altına alınması için elektrikli araç satın aldığına inanıyor. 2014 yılı itibarı ile elektrikli araçlar, Norveç’te yeni alınan araçların yüzde 10’unu kapsıyor.

Neil King’in Euromonitor Internationale verdiği demeçte “ABD, Almanya ve Çin gibi ülkeler yüzde 1’lik market pazarına sahip olmasına rağmen Norveç’te elektrikli araçlar önemli derecede bu ülkelere nazaran daha popüler” dedi.

Norveç’in neredeyse tamamı, çevre dostu olarak bilinen elektrikli araç Tesla’nın kullanımını destekliyor.

Kaynak: CNN

Çocuklarla aktiviteler: Nereye gitmeli, neler yapmalı?

0

Çocuklarla birlikte dış mekan ve doğa aktiviteleri yapmanın aile bağlarına ve çocukların gelişimine etkisinden bahsetmiştik. Peki, özellikle büyük şehirde yaşıyorsak, nereye gidebiliriz?

İmkânlar doğrultusunda yapılabilecekler çok büyük değişiklikler gösterebilir tabii. O nedenle, birkaç farklı örnekten bahsedelim:

♦  Şehrinize yakın açık alanları tespit edin: Eğer imkânınız varsa şehrinize yakın açık alanları tespit edebilirsiniz. Küçük bir google araştırması çok işinize yarayacaktır. Çevredeki göller, tesisler, kamp alanları yürüyüşe ve pikniğe elverişli yerler vb… Çocuklarınızın özgürce hareket edebilmeleri ve yolculuk tecrübeleri onlar için çok yararlı olacaktır.

♦  Şehrinizin içinde ufak gezintiler yaparak en uygun çocuk parklarını bulmaya çalışın: Dış mekan aktivitelerini çocuk parklarında da gayet yapabilirsiniz. Fakat çok önemli bir nokta var, ana trafik yollarına yakın parkları tercih etmeyin. Hava kirliliğinin yoğun olduğu bölgelerden kaçının. İstanbul’da yapılan bir araştırmaya göre ana trafik yollarının yakınlarında bulunan çocuk parkları yoğun partikül madde içeriyor. O nedenle deniz kıyısına yakın bölgelere veya ağaçlık alanlara kurulu parklara gidilmesinde yarar var.

♦  Şehrinizdeki parkları keşfedin: Eğer şehir dışına veya yakınına çıkmak sizin için çok zor ise, şehrinizdeki parkları keşfedebilirsiniz. Çocuğunuz ile birlikte yapacağız planlarla düzenli olarak park aktiviteleri yapabilirsiniz.

Neler yapabilirsiniz?

Doğa koleksiyonları: Çocuklarınızla birlikte doğa koleksiyonları yapın. Örneğin, kuru yapraklar toplayın ve onları incelemek için bir defter edinin. Aynı şekilde farklı renk, boyut ve özellikteki taşları da toplayabilir ve onlar için de bir kutu edinebilirsiniz.

Doğadan enstantaneler toplayın: Eğer dijital dünyadan bir türlü kopamıyoruz diyorsanız, onu da doğayla birleştirebilirsiniz. Birlikte çıktığınız geziler sırasında, çiçeklerin, böceklerin, ağaçların ve denk gelirseniz hayvanların fotoğraflarını çekerek çocuğunuzla birlikte bir albüm oluşturabilir ve daha sonra bu fotoğrafları çocuğunuzla birlikte adlandırabilir veya resimlerini yapabilirsiniz.

Bitki sahibi olun: Çocuklar okul öncesi yaşlardan itibaren sorumluluk almayı öğrenirler. Siz de evde, balkonda veya uygun bir köşede çocuğunuzla birlikte çiçekler veya saksı bitkileri büyütebilirsiniz. Ayrıca, yaşadığınız yerde veya yakınlarında küçük veya büyük ağaçlar veya bitkiler vardır. Çocuğunuzun en sevdiği ağacı veya bitkiyi seçmesini isteyin ve belirli aralıklarla çocuğunuzun o ağaç için bir şeyler yapmasına yardımcı olun. 

Yardımcı Kaynaklar:

Araştırma: Özdemir, H., Borucu, G., Demir, G., Yiğit, S., & Ak, N. (2010). İstanbul’daki çocuk oyun parklarında partikül madde (PM2, 5 ve PM10) kirliliğinin incelenmesi. Ekoloji20(77), 72-79.
Children and Nature

Başlık Görseli: Studiomla

Brezilya’nın “testere kraliçesi” Tarım Bakanı oldu

Brezilya Devlet Başkanı Dilma Rousseff, tartışmalı bir karar vererek ülkenin yeni Tarım Bakanlığı görevine, “Testere Kraliçesi” olarak bilinen tarım savunucusu Katia Abreu’yu atadı.

Brezilya Devlet Başkanı Dilma Rousseff, Katia Abreu‘yu Tarım Bakanı olarak atayarak çevrecilerin büyük tepkisini çekti. Katia Abreu, ülkesinde orman karşıtı olarak biliniyor.

Sevilmeyen çoğunluk tarafından testere kraliçesi olarak lakaplanan Abreu, Rousseff’i yeniden seçim zaferinde destekleyenlerden birisi olduğu için, siyasi müttefikleri ödüllendiren bir kabinede yer aldığı iddia ediliyor.

Brezilya’nın orman koruyuculuğuna düşman bir hükümet düşünüldüğü zaman halkın aklına ilk gelen isim “tarımcı” lobiden Katia Abreu oluyor.

Abreu, kongredeki tartışmalarda ve şahsi yazılarında; Amazon üzerinden geçirilen bir yolu, kabileler üzerinde daha fazla yetkiyi, çok-kültürlülükten tek kültürlüğe geçişi ve gerekirse ekilebilecek genetiği değiştirilmiş terminatör tohum konularını desteklediğini belirtiyor.

Yıl içerisinde The Guardian gazetesi ile olan röportajında Abreu; Brezilya’yı dünyanın en büyük tarım üreticisi yapma hedefine ulaştırmak istediğini söyledi. Ayrıca eski İngiltere Başbakanı “Demir Leydi” lakaplı Margaret Tatcher’in izinden gittiğini ve bir gün kendisinin de başbakan olmak istediğini belirtti. Abreu, sürdürülebilir kalkınma savunucusu olduğunu ve Brezilya’nın ormancılıktan daha çok tarım üretiminde ve verimliliğinde ABD’yi sollayabileceklerini iddaa etti. Fakat yaptığı bu açıklama, birçok çevreci örgütü ayağa kaldırdı.

Greenpeace, “Brezilya’nın Tarım Bakanlığı’na ‘Bayan Ormansızlaşma’ atandı” adlı başlığı yayımlayıp, Abreu’nun Brezilya için endişe verici olduğunu ve alarma geçilmesi gerektiğini dile getirdi.

Brezilya Devlet Başkanı Dilma Rousseff, Katia Abreu’yu seçerek Brezilya’nın önümüzdeki yıllarda sergileyeceği politikayı da belirlemiş oldu. Rousseff’in orman imhası ve yerli halkın haklarının kısıtlanması taraftarı olduğu herkesçe biliniyor.

İklim değişikliğine inanmayan biri olarak bilinen Aldo Rebelo’nun yakın zaman içerisinde Bilim ve Teknoloji Bakanlığı görevine atanacak olması çevreci örgütleri ve yerel halkı endişeye düşürüyor. Birkaç yıl önce attığı tweet’te Belo Monte Hidroelektrik Santrali’ni desteklediğini belirten Rebelo, küresel ısınma iddialarına karşı, “Merhaba Sao Paulo, buralar soğuk değil mi? Küresel ısınma savunucuları şu anda neredeler? Mağazalarda son kalan ısıtıcıyı satın alıyorlar… Elektrik! Yaşasın Belo Monte!” diyerek alaycı bir tavır sergilemişti.

Önceki yıllarda Spor Bakanı olarak görev yapan Aldo Rebelo, 2014 Dünya Kupası’nın hazırlıklarının kötü yapılması yüzünden istifa etmek zorunda kalmıştı.

Kaynak: The Guardian
Başlık Görseli: Diariodocentrodomundo

Venüs’e koloni gönderilecek

0

ABD’nin Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi ‘ne (NASA) bağlı HAVOC adlı şirketin planına göre Venüs’e insan kolonisi göndermek şu anda mümkün.

Bilim insanlarının yaptığı uzun araştırmalar sonucunda Venüs hava sahasının 50 kilometre dışındaki alan bölgenin tüm Güneş sisteminde bulunabilen en uygun hava sahası olduğu tespit edildi. Bu hava sahasında yerçekimi Dünya’dan sadece biraz daha düşük ayrıca hava basıncının Dünya’dan daha az olduğu ve bu basıncın radyoaktif hasarlara karşı kalkan görevi yapabilecek konumda olduğu tespit edildi. Bu da Venüs hava sahasının 50 kilometre (3o mil) dışı, Dünya’ya en çok benzer özelliğe sahip olduğundan en çok yaşanılası yer olduğunu gösteriyor.

NASA’nın Venüs araştırma grubu olarak bilinen HAVOC (High Altitude Venus Operational Concept) in yürüttüğü bu program için ayrılmış bir fon bulunmuyor. Fakat mühendisler bu yolcuğun 10 yıl içerisinde gerçekleşebileceğini düşünüyor. Ayrıca hala Hampton, Virginia’da insanların ve robotların Venüs tabakasında nasıl en kolay yaşanabilir seviyede hareket edebilecekleri konusunda araştırma yapıyorlar.

Alınan bilgilere göre havadan daha hafif 2 kişilik araçlarla Venüs’ün 1 ay içerisinde yer yüzü tabakasının tamamının keşfedilebileceği öğrenildi. Araştırmacılar Venüs’e yolcuğun çok daha kısa süre içerisinde gerçekleşebileceği ve bunun Mars’a 2023 yılında gönderilecek koloni için bir görev niteliği taşıyacağını söylediler.

“Venüs hava sahasının 50 kilometre yukarısına yolculuk yapmak, Kanada’ya gitmekten daha az zararlı.”

Venüs’ün avantajlı olan yanı ise Mars’a göre Dünya’ya daha yakın olması. Venüs ile Dünya arasındaki uzaklık 38 M/km iken Dünya ile Mars arasındaki uzaklık 58 M/Km. Bilim insanları, Venüs tabakasında 30 gün boyunca tam yakıtlı keşif yapabilecekleri araçlar üzerinde mimari çalışma yaptıklarını belirtti.

Görevin en can alıcı noktası ise, Venüs’e iniş yapmadan keşfedebilecek uzay aracı tasarımının yapımına başlanmış olması.

Venüs’teki hava sıcaklığının 470 dereceyi bulduğu, atmosfer basıncının ise Dünya’nınkinden 90 kat daha fazla olduğunu düşünürsek, çok mümkün gözükmemesine rağmen bilim insanları Venüs hava sahasının 50 kilometre yükseğine bakıldığında Dünya’nınkine çok yakın koşulların var olduğu açıklandı. Bu yüksekliğe çıkıldığında atmosfer basıncı Dünya’dakiyle hemen hemen aynı. Venüs’ün atmosferi de Güneş’in radyasyon yayan ışınlarından yeterli derecede koruma sağlıyor. Yerçekimi de Dünya’dakine çok yakın.

Araştırmacılar: “10 yıla ihtiyacımız var”

Hava kenti ‘havadan hafif uzay araçları’ içinde kurulacak. Henüz NASA’nın projeye ayrılmış bir bütçesi yok. HAVOC grubu ise on yıl içinde planlarının gerçeğe dönüşmesini umuyor.

Kaynak: CNN

Hayatımızı alglere borçluyuz

1

Dünyadaki en önemli canlı hangisidir diye bir soru yöneltildiğinde, çoğumuz hiç düşünmeden “insan” cevabını veririz. İnsan türünün bir üyesi olarak bu cevabı vermemiz çok doğaldır, yalnız soluduğumuz oksijen olmasaydı hiçbirimizin bırakın bir önemi, bir hayatı bile olamazdı. 

Algler hücre yapısına göre sınıflandırıldığında, ökaryot canlılar arasında yer alır. Bu da demektir ki hücrelerinde DNA’ları bir çekirdek içinde yer alır ve zarlı organelleri vardır. İnsanların da hücre yapılarına göre bulundukları kategori ökaryottur ve diğer alternatif olan prokaryotlara (ör. bakteri) göre daha düzenli bir hücre yapıları vardır.

Alglerin tek hücreli veya çok hücreli türleri olduğu gibi, koloni oluşturan türleri de vardır. Bu kolonilere volvoks ismi verilmektedir. 1988 yılında Şebnem Ferah tarafından kurulmuş; Özlem Tekin ve Buket Doran’ın da içinde bulunduğu müzik grubunun (Volvox) isim kaynağı da alg kolonileridir. Çok hücreli alglere ise yosun türleri örnek verilebilir. Bunlara ek olarak algler, diğer türlerden alglerle simbiyotik (ortaklaşa) hayat sürebilir ve bu canlılarla karşılıklı yararlaşabilirler. 

Fotosentez yaparak hayatlarını devam ettiren algler, aynı zamanda endosimbiyoz kuramına göre, diğer canlıların fotosentez yapabilmesinin de sebebidir. Fotosentez yapımının gerçekleştiği kloroplastların, mavi yeşil alglere çok benzemesi ve ribozomlarının da mavi yeşil alglerinkiyle yüksek derecede benzerlik göstermesi ile büyük oranda kanıtlanan bu kuramı kısaca açıklarsak; bundan milyonlarca yıl öncesinde fotosentez yapan tek hücreli bir canlı, fotosentez yapamayan başka bir hücre tarafından yutulmuş ve sindirilmemiştir. Daha sonrasında çift zarlı bu yeni canlı, fotosentez yapamayan başka bir canlı tarafından yutulmuş ve sindirilmemiştir. Bu süreç sonunda, fotosentez yapabilen hücreler oluşmuştur. Yutulan ilk hücre ise şimdiki alglerin atası olarak kabul edilmektedir.

Algler hakkında yapısal ve tarihi kısa bilgilerden sonra onların şimdiki durumlarına geçebiliriz. Okyanuslar ve durgun sularda çokça üreyen bu türler, gündüzleri fotosentez yaparak atmosfere oksijen sağlarlar; geceleri ise sadece, ürettiklerinden çok daha az miktardaki oksijeni kullanarak ürettikleri besinleri parçalarlar.

Okyanuslarda sıcaklık farkı ve hava olaylarından kaynaklanan akıntılar olmaktadır. Bu akıntılar yüzeyde oldukları gibi okyanusun içerisinde de suyun hareketini sağlamaktadır. Bazı akıntılar okyanusun tabanından, yüzeyine doğru olmaktadır. Bu tür akıntılara yukarı doğru akıntı denilmektedir. Yukarı doğru akıntılar, okyanusun dibindeki besinleri yüzeye çıkararak yüzeyde besin zenginliği yaratmaktadır. Alglerin en çok ürediği noktalar bu akıntıların olduğu noktalardır ve bu noktalardaki oksijen üretimi çok fazladır. Okyanusun her noktasında alg yoğunluğu aynı değildir. Kara parçalarında olduğu gibi okyanuslarda da “çöl” bölgeler bulunmaktadır ve bu bölgelerde üretim çok azdır. Yukarı doğru akıntıların olduğu bölgelerde ise, üretim çok yoğundur ve bu alanlara deniz biyolojisinde “sıcak nokta” adı verilmektedir.

Durgun sularda da belli ölçüde alg bulunması göller için yararlıdır. Su bitkileri ise, göllere oksijen sağlamaktadır ve diğer canlıların göllerde barınmasına imkan tanımaktadır. Yalnız algler ve su bitkileri arasında birbirini etkileyen ince bir ilişki vardır. Sıcaklığın artmasıyla veya göllere atık suların karışmasıyla algler fazlaca üreme imkanı bularak, gölün yüzeyini kaplar. Gölün yüzeyinin alglerle kaplanması halinde oluşan duruma ötrofikasyon denilmektedir ve göl içerisinde yaşayan türlere zararlıdır. Nedeni ise suyun yüzeyini tamamen kaplayan alglerin, güneş ışığına muhtaç olan bitkilerin ölümüne sebep olması ve buna bağlı olarak göl içi türlerin bir kısmının da oksijensizlikten dolayı yok olmasıdır. Eymir Gölü, yakın zamana kadar bu problemle karşı karşıyaydı. 1970’ten beri Gölbaşı ilçesinin atıklarının kontrolsüz bir şekilde göle verilmesi, gölde alg patlamasına sebep olarak, pek çok balık türünün azalmasına sebep olmuştu. ODTÜ Biyoloji Bölümü profesörlerinden Meryem Beklioğlu Yerli ve ekibinin çalışmalarıyla Eymir Gölü bugün gördüğümüz haline kavuşmuştur.

Oksijen döngüsündeki ve ekolojik ilişkilerdeki yerini açıkladığımız algler aynı zamanda insanlığın yararı için başka alanlarda da kullanılmaktadır. Geçmiş haberlerimizde bahsettiğimiz gibi algler enerji üretiminde bir alternatif olarak kullanılabilmektedir. Ayrıca gübre olarak da kullanımları mümkündür. Özellikle Uzak Doğu mutfağında, yemeklere konulmaktadır. Bunlara ek olarak da bazı türlerin aşırı artmasını kontrol etmek için kullanımları da mümkündür.

Bütün bu bilgiler ışığında bakıldığında algler, dünyanın atmosferine sundukları muazzam katkılarıyla, canlılığın türemesine ve bugünkü türlerin oluşmasına imkan oluşturdukları gibi, kozmetik sanayiinden, enerji sektörüne pek çok alanda da bizlere hizmet etmektedir. Eğer bir gün size de “Dünyadaki en önemli tür nedir?” sorusu sorulursa, varlığımızı borçlu olduğumuz bu türleri de unutmayalım…

Kaynak: Ecology, ScientificAmerican, Metu
Başlık Görseli: Laserhouse

Hayvan deneylerine son veriliyor

Bilim insanları, laboratuvar ortamında yeni bir deri tabakası keşfetti. Elde edilen yeni ürünün kozmetik ürünlerde ve ilaçlarda hayvanların denek olarak kullanılmasını engelleyeceği düşünülüyor.

İngiliz bilim insanları, ilk kez geçirgenlik özelliği bulunan deri tabakası geliştirmeyi başardı. Bu şekilde herhangi bir ürün denetiminde hayvanların kullanılması engellenecek. İngiltere’nin başkenti Londra’daki King’s College araştırmacıları, insan kök hücreleri kullanarak deri tabakası elde etti.

Daha önce de kök hücre deneyleri sık sık yapılıyordu fakat geçirgenlik özelliği bir türlü elde edilemiyordu. Yeni oluşturulan bu yöntem ile tabaka geçirgenlik özelliği kazanıyor. İnsan derisinin epidermis olarak adlandırdığı dış tabaka, mikropların girişini engelleyici özelliğe sahip koruyucu bir kalkan görevi üstleniyor.

Araştırmacılar epidermiste bulunan hücrelerin geçirgenlik özelliğini kırmak için bilgisayar ortamında yeniden programladılar. Gerçeğe en yakın deri tabakasını üretmek için deri tabakaları düşük nemli ortamda bırakıldı.

Araştırmayı yöneten Dusko İliç, elde edilen geçirgen derinin, kozmetik ürünleri ve ilaçların test edilmesinde kullanılabileceğini, böylece hayvanların bu tür deneylerde acı çekmesine son verilebileceğini kaydetti.

İliç; “Kök hücreden elde edilen deri tabakasının cilt hastalıkları için yeni tedavi yöntemlerinin bulunmasında da önemli ilerleme sağlayacağına inanıyoruz” dedi.

Kaynak: ntv
Başlık Görseli: The Independent

Hava kirliliği ve çevreyle mücadelemizin “dayanılmaz hafifliği”

Günlük çevre haberleri okumamı gerçekleştirirken, bir konu dikkatimi çekti. Son zamanlarda hiç dikkatimi çekmediğini bugün farkettiğim, dönem dönem duyarlı davrandığım, kimi zaman hiç hatırlamadığım, bazılarının hiç bilmediği ve birilerinin de hayatını adadığı işi; hava kirliliği.

Hava kirliliği; yaşadığımız dünyada artık rutinimiz sayılabilecek bir tavrın, gayrımeşru durumların, bir anda, sessiz ve tepkisiz kalmak suretiyle çoğunluklara alıştırılmasına ve artık meşruymuşçasına normal bir çerçeve içine girme tavrının “kurbanı”, bizi çok ilgilendiren önemli, çok önemli bir konu. Hâl böyleyken, yani soluduğumuz hava gayrımeşru yollardan “(kirli de olsa) nefes alıyoruz ya, o yeter” dramasına yeni bir nefes, yeni bir perdeyle başlamamız gerektiğine inanıyorum.

Konunun vahameti bugün ortaya çıkmış değil. Dünya Sağlık Örgütü her yıl hava kirliliğiyle ilgili rapor hazırlayıp yayınlıyor. Bizler de o raporun aynısını yerel, ulusal, basılı, online ortamlarda okuma imkanına sahibiz. Fakat artık o kadar alıştık ki, havanın kirli oluşuna, hava kirliliğine engel olmak bir yana onu artık konuşmuyoruz bile. Oysa yıllardır olan, sustukça artan çok büyük bir sorunlar karşı karşıyayız! Önce sadece ve sadece kızıp kızıp bir şey yapamadığımıza inandığımız, umutsuzluğa düşüp içimizden yakındığımız, sesimiz duyulmadıkça da susup alıştığımız sonra hayret verici şekil ve hızda unuttuğumuz her ‘konu’ birgün sorun oldu, oluyor, olacak. Ve hava kirliliği, sorun olmaktan çıkıp ‘sonumuz olacak unuttuklarımız listesinde’ zirveye oynuyor.

Cumhuriyet Gazetesi‘nin haberine göre; Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) son raporunda Türkiye’nin altı kentinde hava kirliliği için belirlenen eşik değerler normali 4-5 kat aşmış durumda. Ayrıca Batman, Afyon, Osmaniye, Gaziantep ve Siirt halklarının ‘zehir’ soluduğu belirtiliyor. Dünya Sağlık Örgütü‘ne göre havadaki PM10’ların yıllık ortalamasının 20 μg/ metreküpü aşmasının insan sağlığına zararı büyük. Türkiye’deki kentlerin durumu incelendiğinde birçok noktada 20 μg/ metreküp sınırının aşılması da tehlikenin boyutunu gözler önüne seriyor.

Euronews adlı sitede 2013 yılında yayınlanan haberde ise şu ifadeler yer alıyor: ”Dünya Sağlık Örgütü ve Uluslararası Kanser Araştırmaları Enstitüsü çalışmaları neticesinde yayınlanan bir raporda kirliliğin yer yer hayati tehlike oluşturacak, kanserojen etki seviyesine geldiği vurgulandı.

Raporda vurgulanan bir veri de 2010 yılında 223 bin kişinin kirliliğe bağlı olabilecek akciğer kanserinden hayatını kaybetmesi oldu.”

Ntv’nin 2012 yılındaki haberinde; Dünya Sağlık Örgütü’nün dünyadaki her 8 ölümden 1 tanesinin hava kirliliğine bağlı sebeplerden kaynaklandığını açıkladığı rapora ilişkin bir değerlendirme yer aldı. Rapora göre, hava kirliliği ile kalp-damar hastalıkları, kanser ve solunum yolları hastalıkları bağlantılı. Görüşüne başvurulan DSÖ’nün Halk Sağlığı Bölümü başkanı Dr. Maria Neira‘nın sözleri ise ürkütücü: ”Bu rakamların 2008’de yapılan bir önceki araştırmaya göre ölümlerde büyük artış olduğunu gösteriyor. Durum şoke edici ve endişe verici. Veriler, soluduğumuz havanın daha temiz hale getirilmesi için harekete geçmek gerektiğini gösteriyor.

Google’daki aramanıza “Dünya Sağlık Örgütü hava kirliliği raporu” yazıp sonuna yıl yazdığınız zaman geçmişe dönük acıyı görebilirsiniz. Bunlar sembolik kanıtlarımdı. Şimdi duygularıma engel olamayıp üzüntümü sizinle paylaşacağım. Öncelik vermemiz gerekenin hava kirliliği mi yoksa vurdumduymazlık mı olduğu kararını vermek zor değil. Vurdumduymazlığımız yüzünden başımıza bela açmak “açık ve net” alışkanlık haline geldi. Harekete geçmek için uzmanların; hava kirliliğinin önlenemez ve sonuçlarının önüne geçilemez bir hâl aldığını, artık çok geç olduğunu ve soluyacak sadece 3 yıllık oksijenimizin kaldığını açıklamasını mı bekliyorsunuz? Böyle bir açıklama gelmez. Gerçek olsa da panik yapmayalım diye duymayız, zaten kanmaya hazır, kaldırılmaya da alışkınız.

Bahsettiğim çevre bilinci. Bunu oluşturamadık. Sindiremedik neden bu bilincin şart, sistematik işleyen ve akılcı bir yol olduğunu. Çevreyi sevmek ve korumak bir aktivizm değildir. ‘Anarşiklik’ hiç değildir. Çevreyi sevmek demek, yaşamayı sevmek, geleceğe umutla bakmak, gelecek olanlara hacizsiz temiz miras bırakmaktır. Emanete ihanettir çevreye duyarsız kalmak. Dolaylı yollardan idamıdır başkalarının ve bizzat intiharıdır insanın, şahsının. Bu çok kolay.

Hava kirliliği bir yıl içinde milyonlarca insanı öldürüyor veya ölüme yaklaştırıyor. Hava kirliliği tarım faaliyetlerimizi etkiliyor. Hava kirliliği suyumuza da yansıyor. Çevre bir bütündür parçalanamaz, dairenin ortasında insanlar, nereye dönerse dönsün çevresiz var olamaz. Çevremiz, tam anlamıyla, bizim çevremiz. Yüzyıllardır toplumlar oluşturuyoruz, ölüyoruz, yine doğuyoruz. Hayat dinamik fakat biz hayatın bile enerjisine kastediyoruz.

Bugün; Ankara sokaklarını kirlettiği ve toplumu fuhuşa sevk ettiği gerekçesiyle, seks işçilerine ve onların kartvizitlerini basanlara hapis cezalarının yağmış olması? Yüklemsiz bir davranış bence. Emsal olamadı, çünkü eylemi tam anlayamadım. Çevreyi kirletene hapis cezası veriliyorsa neden sokaklar, hava, su ve toprak hâlâ bu kadar kirli ve neden hâlâ etraf çevre katili dolu? Çevreyi kirletenleri yakalama işi ahlak polisinin mi; ahlaksızlık açılımı kim tarafından ne zaman yapıldı neden haberimiz yok? Devletin çevreyle ilgili birimlerinin, insanların parayla ya da bedava sevişmesi ile ilgilenmesinin, toz toplayıcı ve geri dönüştürücü bir yetisi mi var?

İnsan doğaya hükmedebilir mi?

Hayvan Hakları Memur ve Avukatlar Birliği (AFADA) tarafından, Arjantin’de Buenos Aires hayvanat bahçesinde bulunan ve doğduğu günden beri hayvanat bahçesinde yaşamını sürdürmüş orangutan Sandra’nın, yasadışı bir şekilde alıkonulduğu sebep gösterilerek mahkemeye başvurulması üzerine, Sandra insana özgü “kişilik” hakları edindi ve özgürlük hakkına sahip olduğu gerekçesiyle milli doğa parkına gönderildi. Karar alma aşamasında mahkemeyi en çok zorlayan durum ise Sandra’nın bir “birey” olarak mı, yoksa bir “şey” olarak mı değerlendirileceği oldu. Peki, insanı diğer bütün canlılardan ayırmamıza sebep olan ve bize böyle sorular sorduran neden ne olabilir?

Hayvan hakları karmaşık bir konudur. Hayvanların ne türlü hakları olduğu belirlenirken, onların bilinçlerini ve duygularını hesaplamak insanlar için çok da kolay olmamaktadır. Haklar verilmeye çalışılırken, onların becerilerini kendi yargılarımıza ve kriterlerimize göre değerlendirir ve onları ihtiyaç halinde kullanabileceğimiz bir kategoriye koyarız. Beslenmemiz, ilaç geliştirme birimlerimiz ve giyim sanayimiz onların varlığına bağlıdır.

Bir de evcil hayvanlarımız vardır. Onları severiz, hastalandıklarında veterinere gideriz ve onları öldürmeyiz. Peki hayvanlara meta gözüyle bakmamız bize neler kazandırır? Onlara hiç zarar vermeden yaşamak mümkün veya doğal mıdır? Normal bir ekosistemde herhangi bir hayvana kendi avcısı tarafından uygulanan avcı baskısı ile karşılaştırdığımızda, artık pek çok ihtiyacını inorganik maddelerle de gidererek, doğayı rahatsız etmeyecek bilgi ve teknolojiye sahip olan insanlar, verdiğinden fazlasını alan bir avcı mıdır, yoksa bize her şey mübah mıdır?

inek ve insan

Doğal bir ekosistemin yapısında çok çeşitli türler vardır. Birincil üreticiler, besin maddelerini üretmek için güneşi veya okyanusun dibinde yaşayan kemoototroflar gibi organik veya inorganik bileşikleri kullanırlar. Başka bir canlıyı tüketme ihtiyacı duymadan kendi besinini üretebilen bu canlılara ototrof denir. Ototrof olmayan canlılara da heterotrof ismi verilmektedir. Ekosistemler içerisinde başka kategoriler olsa da şu an bahsetmeye gerek yoktur. Bizim de dahil olduğumuz heterotrof türlerin, besinlerini diğer canlılardan edinmek üzere evrilmiş bir vücutları vardır. Ekosistemlerde bulunan türler arasındaki ilişki basit bir piramit şeklinde özetlenemez. Besin zinciri diye adlandırdığımız ilişkiler bütünü de çoğunlukla tek bir yol izleyen bir zincir değildir. Bir bitki türünü, örneğin geyikboynuzunu tüketen birden fazla birincil tüketici olabilir. Bu birincil tüketicilerden herhangi biri geyikboynuzuna ek olarak, arpa ve tere de yiyor olabilir. Herhangi bir imkân kısıtlanması durumunda, örneğin; polenleştiricilerin (arı, kelebek, rüzgâr) azalmasından kaynaklanan tere popülasyonu düşüşünde, birincil tüketici, beslenmedeki odağını diğer besinlere yöneltir ve bu da diğer besinler üzerindeki avcı baskısını arttırır. Peki üzerindeki avcı baskısı artan bir türde ne gibi davranışsal ve bilişsel değişiklikler olur?

Davranışsal biyoloji alanında güzel bir makale olan Avcı baskısının Brachyraphis episcopi üzerindeki bilişsel etkileri adlı kaynaktan edinilen bilgilerle avcı baskısını değerlendirebiliriz. Deneyde bir balık türü olan Brachyraphis episcopi kullanılmış. Suyun altında bir rota belirlenmiş ve çeşitli kayalar veya su bitkileri ipucu olacak şekilde, balıkların rotanın sonunda bulunan besine erişme süreleri kıyaslanmış. Gruplardan birinin bulunduğu suya, kendisini avlayan bir avcı tür eklenmiş, diğer grubun bulunduğu suya avcı eklenmemiş. Avcı baskısı uygulanan balıkların, rotayı izleyip besine ulaşma sürelerinde artış görülmüş, labirentin içindeki diğer rotalara saparak vakit kaybettikleri gözlemlenmiş. Başka araştırmalara göre de, avcı baskısının yoğun olduğu yerlerde doğan balıkların, erken yaşta erişkinliğe girdikleri ve hayatta kalması açısından çok fazla yavruladıkları, buna karşılık aynı türün avcı baskısı azken doğan jenerasyonunda enerjinin vücut gelişimine harcandığı, daha geç erginliğe girdikleri ve daha az sayıda yavruladıkları gözlemlenmiştir.

Bu durum sadece balıklara özgü bir özellik değildir. Sosyolojik açıdan baktığımızda, insanlar da bu konuda balıklara benzer bir eğilim gösterir. Gelir dağılımı adil olmayan ve ifade özgürlüğünün hüküm sürmediği ülkelerde, azınlıklar üzerindeki avcı baskısı yüksektir. İşlerini veya hayatlarını kaybetme oranları ve buna bağlı korkuları daha yüksektir. Bu sebeple erken yaşta olgunlaşırlar ve hayatta kalması veya aile için gelir elde etmesi beklentisiyle çok sayıda çocuk yaparlar. Burada avcı baskısını yaratan, sermayenin sosyal yaptırım gücüdür. Yani insan insanın kurdurur diyebiliriz. Görebildiğimiz gibi hayvanlar sadece bilinç taşımakla kalmıyorlar, bizimkine yakın; ama farklı dış sebeplere bağlı kaygılar da yaşıyor ve bizlere benzer tepkiler geliştiriyorlar.

Hayvanlarla bu kadar benzerlik gösterirken bizi onlardan ayıran şey nedir peki? Bundan yaklaşık 200 bin yıl önce ortaya çıkan modern insanın bilimsel ismi Homo saphiens saphiensdir ve anlamca, düşündüğünü düşünebilen insan demektir. Kendi arasında pek çok dil geliştiren ve konuşan bir tür olan insan, üzerinde çok büyük avcı baskısı bulunmadığı için tarih boyunca hep düşünüp konuşmuştur ve düşünüp konuştuklarını da tarih boyunca dünyaya kazıyarak toplu bir bilinç oluşturmuştur. Semavi dinlerin ve mitolojilerin benzer özellikler göstermesi ve tanrı inancı, çağlar içerisinde birbirine eklenerek büyüyen ve kendi içerisinde evrim geçiren toplu bilincin eserleridir; fakat bu bilinci oluştururken, insan kendisini, geriye kalan bütün canlılardan üstün tutmuş ve varoluşunun başından beri, doğaya meydan okumuştur.

Biyolojik canlıların yalnızca ortam şartlarına en uygun olanlarının hayatta kaldığı ve her zaman ortamla en bütünleşik, yani somut gerçekliğe en güzel adapte olmuş kodun geleceğe taşındığı, gen bencildir teorisini anlayabilirsek, bir türün doğaya ve doğal seleksiyona göre gerçek değerini algılayabiliriz. Varoluşun kendi kendisini garantiye alma yolu olan evrim, her nasılsa, evreni merak eden ve kendi gezegeninin dışına çıkabilen bir canlı türü olan insanı üretmiştir. Tek bir parçacığın patlayıp dağılmasıyla oluşan bir evren düşünün ki, içerisinde bulunan en küçük parçacıklar birleşerek canlılığı oluşturuyor ve tek hücreden başlayarak bu günlere gelmiş insan, bugün evrenin tamamını anlamaya çalışıyor. Noktanın dağılışıya oluşan noktaların, birleşerek tekrar bütüne varma istenci ile evrenin, kendisini tanıyacak ve bilecek, ilk hücreden itibaren genetik koduna kaydedecek bir varlık üretmesi ilginçtir doğrusu.

Bütün bu çıkarımlarımız ışığında, bir türün doğadaki değeri, genomunda taşıdığı bilgi kadardır diyebiliriz. Bir türün, soyunun devamını sağlayacak şekilde başka bir türe karşı bencil davranması genlerimizden gelen bir özelliktir. Lakin, insan dediğimiz varlık, soyunun devamlılığı tehlikede olmadığı halde bile, diğer türlere zulüm uygulamaktadır ve doğaya karşı yarattığı etki kadarını da tepki olarak görmeye başlamıştır. Var olan türler arasında kansere bağlı ölümlerin en çok görüldüğü tür insandır. Doğa ve evren kendisine zarar veren ve üstünlük taslayan bu genomu yok etmek için kanseri bir doğal seçilim aracı tayin etmiş gibidir, hakeden haketmeyen ayırt etmeksizin.

Mağaralarda yaşadığımız dönemlerde, soğuktan donmamak için hayvanların kürkünü yüzüp, kendimize kıyafet yaparak hayatta kalmış olabiliriz; fakat şimdiki teknolojimizle, kaynakları doğal dengeyi bozmayacak şekilde kullanarak ve en az vahşet içeren, en az zararı veren biçimde kendimizi giydirebilecek yetiye sahibiz. Bu yetiye sahip olduğumuz halde, sürekli, bir şeylerin yoksunluğunu azaltmak üzere tüketim yapıyoruz. Kendi türümüzden olanlara kapitalist zevklere kapılıp avcı baskısı uyguluyoruz. Bu yüzdendir ki, varoluşumuzun 200 bininci yılında bile hâlâ hayvanların birer birey mi, yoksa şey mi olduğunu tartışıyoruz. Şimdi son karar sizlerin olsun, evrenin ve kurallarının bizden büyük olduğunu kabul edip, varlığımıza devam mı edelim, yoksa yok olup gidelim mi?

Kaynak: Oxford Journals, Reuters