Ana Sayfa Blog Sayfa 740

TMMOB denetimine Mimarlar Odası’ndan tepki: “Aklanıp gelsinler”

Mimarlar Odası Ankara Şubesi, bugün Çevre ve Şehircilik Bakanlığınca resmi gazetede yayımlanan TMMOB ve ilgili odalar üzerinde idari ve mali denetim yapılmasına ilişkin tebliğ ile ilgili tepkisini yaptığı basın açıklamasıyla kamuoyuna duyurdu.

Bugün Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği ve ilgili odalar üzerinde idari ve mali denetim yapılmasına ilişkin tebliğ resmi gazetede yayımlandı. Tebliğ ile ilgili TMMOB’un muhalefetinin engellenmesi amaçlandığını belirten Mimarlar Odası Ankara Şubesi, konu ile ilgili basın açıklaması düzenledi.

Mimarlar Odası Ankara Şube Başkanı Tezcan Karakuş Candan, Mimarlar Odası Ankara Şube 2. Başkanı Ali Atakan ve Mimarlar Odası Ankara Şube Yönetim Kurulu Üyesi Namık Kemal Kaya’nın söz aldığı basın açıklamasında TMMOB’un yürüttüğü her faaliyetin şeffaf olduğu ve denetlemeyi yapacak kurumun da aynı şeffaflığa sahip olması gerektiği üzerinde duruldu.

“Hükümetin Genel Müdürlüğü değiliz, olmayacağız.”

Mimarlar Odası Ankara Şube Başkanı Tezcan Karakuş Candan yaptığı konuşmasında, “TMMOB Odaları ve şubeleri anayasanın verdiği hükümler gereği halka hizmet eder, Resmi Gazete’de yayımlanan yönetmelikte halka değil hükümete hizmet edeceğimizin izlenimi verilmiş. TMMOB’u temsilen katıldığımız uluslararası kongreler ve toplantılar için Bakanlık’tan izin alacakmışız, Bakanlık’ın uygun gördüğü kongrelere katılacakmışız. Uluslararası toplantılara katılımımızı fiilen engelleseler de fikren katılımımızı engelleyemezler. Kurullarımızı toplantıya çağırıp sorular soracakmışlar. Biz seçimle gelmiş bir yönetimiz, hükümetin Genel Müdürlüğü değiliz, olmayacağız da. Bizim her şeyimiz şeffaf, idari ve mali olarak bizi denetleyecek olanlar üzerindeki şaibeleri kaldırarak gelmeliler. Hükümet Sayıştay denetiminden kaçıyor, Sayıştay raporlarını meclisten kaçırıyor, ne harcanan paraları açıklıyorlar, ne de maliyet sorularımıza cevap veriyorlar. Bu bir komedi ve tiyatro. Mali olarak denetimden korkmuyoruz, kamuoyu önünde şeffaf ve izlenebilir durumdayız. Hükümetin uyguladığı doğal ve kültürel mirasın talan edilmesine karşı meslek odaları 60 yıldır mücadele ediyor. Talan sürecinde, açtığı davalarla bilimsel bilgisini kamuoyu ile buluşturarak hizmet veriyor. Niyet var olan karşı görüşlerin sesini kısmak. Mimarlar Odası Ankara Şubesi Yönetim Kurulu üyeleri olarak, gönüllü çalışıyoruz. Anayasadan aldığımız güçle halkımızın hizmetindeyiz, bilimsel bilgimizi halkımıza sunmaya devam edeceğiz. 17 Aralık sürecini unutmadık. Bir ülke öfkeyle yönetilmez; bir ülke eşitlik, adalet ve hukuk ile yönetilir. Şunu defalarca söyledik, idari mali denetim de gelse söylemeye devam edeceğiz; odaları kapatmak isteyebilirler, denetlemek isteyebilirler ama gerçeği ve hukuksuzluğu kamuoyundan saklayamazlar.” şeklinde tepkisini gösterdi.

“Ülkeler baskı ile yönetilemez.”

Mimarlar Odası Ankara Şube 2. Başkanı Ali Atakan ise, “Ülkemizde muhalefet baskı altında, topluma doğru bilgilendirme yapılmayan bir ortamda yaşıyoruz. Toplum içerisinde bireylerin kendini ifade edeceği demokratik bir yönetimi yaşamamız gerekirken her gün bir yönetmelik yasa ile toplum baskı altına alınıyor. Ülkeler bu baskı ile yönetilemez. Amaç, bu yıkımlara karşı çıkan meslek odalarının sesinin kısılarak devre dışı bırakılmasıdır.” diyerek ülke yöneticilerini toplumun değerlerine, özgürlüğe saygı göstermeye ve yasalara uymaya davet etti.

“Susmak gibi bir niyetimiz yok.”

Mimarlar Odası Ankara Şube Yönetim Kurulu Üyesi Namık Kemal konuşmasında, “12 yıldır AKP hükümetinin ülkeyi yönetmesinde geriye dönüp baktığımızda bir çok hata yaptıklarını görüyoruz. Verilemeyecek hesapları artıyor, hesap vermemek için TMMOB’a bağlı kuruluşları yönetmeliklerle susturmak istiyorlar. Susmak gibi bir niyetimiz yok. Bizlerin topu tüfeği yok hukuku savunuyoruz, hukuku savunmaya devam edeceğiz. Her şekilde şeffaflıktan yanayız, şeffaf olmaya devam edeceğiz, hükümeti de aynı şeffaflıkta davranmaya çağırıyoruz” dedi.

Çin’in hava kirliliği mücadelesi

Çin, hava kirliliği mücadelesini kuvvetlendirmek adına 1 Ocak 2015′ tarihinde başlayacak yeni yasa taslağı hazırladı. Bu yasa ile çevre konusundaki otorite eksikliğinin önüne geçmeyi planlıyor.

Hava kirliliğine sebep olan dumanlı sisler yüzlerce hayatı tehlike altına alıyor. Devlet haber ajansı Xinhua‘nın raporuna göre Çin, hava kirliliği hukuku revizyonu içine ağır cezalar ve sert kirlilik limitleri getirmeyi planlıyor.

Xinhua‘nın pazartesi günü bildirdiği rapora göre, Ulusal Halk Kongresi Daimi Komitesi, 1 milyon Yuna’a kadar (160,000 dolar) para cezasını ya da karbon salınımı sınırını aşan işletlemelerin kapatılması taslağını değerlendiriyor.

Geçen ay, Doğal Kaynaklar Savunma Konseyi yeşil grubu tarafından hazırlanan bir çalışmaya göre, 2012 yılında Çin’de, 670 bin insan yalnızca kömür sanayisi kirliliğinden öldü.

Xinhua‘ya göre, Çevre Bakanı Zhou Shenxian: “Sisli ve belirgin bir hale gelen bazı bölgelerdeki hava kirliliği problemlerinin sık sık görülmesi mevcut durum içindeki yasaların uygun olmadığını kanıtlıyor.”

Eylül’de yeni yasanın ilk yasa taslağı yayınladı ve konun değişikliği, kömür endüstrisi ve ağır kirletici fabrikalar yanı sıra Çin’deki 264 milyon araç için daha katı düzenlenecek.

Ayrıca, 2014 yılının üçüncü çeyreğinde, kirlilikten sıkıntı çeken, özellikle bundan etkilenen Beijing-Hebei-Tianjin gibi bölgelerde kirliliğin yoğunlaştığı zamanlar için erken uyarı sistemi ve acil durum prosedürlerini de içerecek.

Taslakta belirtilen ölçümlerin düzenlenmesine karşın yerel kuruluşların devlet kurumları üzerinde sık sık cezai otorite eksikliği yaşaması sebebiyle çevre politikaları Çin’de uygulama zorluluğu çekiliyor. Kirlilik yasalarını uygulamak için çevre yetkililerine daha fazla güç veren yeni çevreyi koruma yasası 1 Ocak’ta başlayacak.

Kaynak: Reuters.com
Başlık Fotoğrafı: Endless Light and Love

Bozcaada Bizim…

0

Bir ada… Ufacık fakat yüz ölçümüyle ters orantılı olarak içinde birçok güzellik barındırıyor. Gelenini büyülüyor, gidenini üzüyor. Şahane kumsalları, bağları, bahçeleri var. Denizi masmavi, insanı şeker… Güneş öyle batar ki Ada’dan hayran kalırsın. Rüzgârgülleri, her döndüğünde içindeki derdi savurur, ileride batan güneşin dibine gömer. Dokusu, kokusu, rengi vardır.

Bugünlerde bütün bu güzellikler yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı 2013 yılında Bozcaada için 1/25 bin ölçekli nazım imar planı hazırlamıştı. Bozcaada halkı bu planın iptali için yargıya başvurdu. Fakat bu yargılama devam ederken yeni bir plan girdi devreye. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı 20 Ağustos 2014 tarihinde Çanakkale ve Balıkesir’in tamamını kapsayan yeni bir 1/100 bin ölçekli çevre düzeni planı hazırladı. Yeni plan, Bozcaada’nın tarım alanlarını ‘bağ evi’ adı altında, ekolojik yapısı ile dikkat çeken Akvaryum Koyu’nun ise ‘kentsel gelişim alanı’ ile ‘turizm tesis bölgesi’ adı altında imara açılması demekti.

Bozcaadalılar ve Bozcaada sevdalıları daha bu planın sersemliğini üstlerinden atamamışken, başka bir haberle daha sarsıldılar. Bozcaada’nın en güzel koylarından Beylik Koyu herhangi bir ihale yapılmadan Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nda görevli özel bir şahsa yıllık 30 bin TL’ye kiralandı. Üstüne üstlük daha sırada diğerleri de vardı.

Bu haber bütün Ada’yı üzdü 23 Aralık 2014 akşamı Ada sevdalıları, Ada halkının yanında olduklarını ve Ada’nın bizim olduğunu göstermek için sosyal medya kampanyası düzenlediler ve saat 20.00 ila 22.00 arasında düşüncelerini #BOZCAADABİZİM hashtag’ı ile Twitter, Facebook ve Instagram üzerinden yayınladılar. Yaklaşık 3 bin tweet atıldı. Şahane bir rakam. Var olsun ada sevdalıları.

Bundan sonra süreç nasıl gelişir bilmiyoruz. Tek bildiğimiz hiçbir şeyin fikrimizi değiştirmeyeceği. Biz şezlong ya da şemsiye istemiyoruz. Sıcak kumlara değsin istiyoruz ayaklarımız, salına salına yürüyelim istiyoruz kumsallarında. Şarkılar söyleyelim yine sokaklarında.

Çünkü #bozcaadabizim…

Hazırlayan: Başak Tan

100 Yıllık Mücadele: Akademide Kadınlar

Ülkemizde 1914 yılına dek kadınların akademide aktif olmasını bırakın var olması bile mümkün değildi. Bu yıl ise kadınların akademide aktif olmasının 100. yılı sergiler, sempozyumlar ile kutlandı ve bu sempozyumlar sayesinde toplumun sadece eğitim alanında değil her alanda toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda bilinçlendirilmesi hedeflendi.

Akademide Kadınların Kısa Tarihçesi

Türkiye’de kadının yükseköğrenim hakkını kazanması Kadınlar Dünyası dergisini yayımlayan Nuriye Ulviye gibi azimli ve kararlı kadınların mücadelesi sonucunda gerçekleşti. Kadınlar Dünyası dergisi, “Biz de maarif vergisi veriyoruz.” diyerek ilk kampanyayı başlattı ve 7 Şubat 1914’te Darülfunun tarihinde ilk kez kadınlar için haftada 4 gün olmak üzere konferanslar düzenledi. 12 Eylül 1914’te de ilk kadın üniversitesi olan İnas Darülfunun’unu açtırdılar fakat bu üniversite açıldığında Osmanlı Devleti 1. Dünya Savaşı’na girdi ve yenildi. Savaş bittikten 5 ay sonra hükümet üniversitenin öğretim üyelerinin maaşlarını kesti. Dönemin Maarif Nazırı kadın üniversitesinin müdürüne kurumun kapatıldığını ve kadın öğrencilerin erkekler ile birlikte okuyacağını bildirdi. Ancak müdür öğrencilerin “diz dize” okumalarının İslam’a uygun olmayacağını dile getirerek karma eğitimi onaylamadı. Aynı binada kadın ve erkekler için sabah/öğle olmak üzere iki ayrı program hazırlama karar alındı. Kadınlar ise erkeklerle eşit eğitimi istedikleri için erkek öğrencilerin derslerine girerek bu kararı boykot ettiler. Böylece 1921-1922 öğretim yılında tüm üniversitede karma eğitim başladı ve kadınların mücadelesi başarıya ulaşmış oldu.

Kadınların Akademide 100. Yıl Kutlamaları

Kadınların akademide 100. yılı olması sebebiyle Sabancı Üniversitesi Toplumsal Cinsiyet ve Kadın Çalışmaları Forumu ile İstanbul Kadın Müzesi bu yılı bir sergi ve sempozyumla kutladı. Meral Akkent’in küratörlüğünü yaptığı “Kadınların Üniversitede 100 Yılı – İnas Darülfünun’u/Kadın Üniversitesi 1914-1919” isimli sergi tarih kitaplarında kendilerine yer bulamayan kadınlarI ve akademik alandaki bu kadın mücadelesini gün yüzüne çıkartmayı başardı. Ayrıca bu kutlamalar çerçevesinde de önemle vurgulandığı gibi toplumsal cinsiyet eşitliğinin yüksek eğitimde kurumsallaşması talep edildi.

Günümüzde Kadının Akademideki Yeri

Kadınların 100 yıl önceden beri bu denli mücadele vermesine rağmen günümüzde kadınların akademik bağlamdaki rolü halen yetersiz kalıyor. Örneğin 21 kişilik YÖK Genel Kurulu‘nda sadece bir kadın üye var. 10 kişilik denetleme kurulunun ise tümü erkeklerden oluşuyor. 184 üniversiteden sadece 14’ünde kadın rektör bulunuyor. Ayrıca dekanların sadece yüzde dokuzunun kadın olduğu görülüyor. Bu örnekler çoğaltılabilir ve sebepleri tartışılabilir fakat tüm bunlar göz önünde bulundurularak ne yazık ki bugün de akademik bağlamda kadınların 100 yıl önceki ruha ihtiyaçları olduğu söylenebilir.

Kaynak: Amargi Dergi, T24, Habertürk

Kuzey Kıbrıs nükleere karşı birleşti

Kuzey Kıbrıs’ta, çevre örgütlerinin öncülüğünde, Mersin-Akkuyu bölgesinde kurulacak nükleer santrale karşı sürdürülen mücadele çerçevesinde “Nükleere Hayır Platformu” oluşturuldu.

Nükleere Hayır Platformu, Pazartesi günü Kıbrıs Türk Tabipleri Birliği Merkez Binası’nda düzenlediği basın toplantısında, platformu oluşturan örgüt temsilcilerinin imzaladığı Nükleer Santrallere Karşı Mücadelede Ortak Deklarasyonu’nu açıkladı. Platform üyeleri yapılması planlanan nükleer santralin, gelecek nesillerin hayatını tehlikeye atmanın yanı sıra doğayı da önemli ölçüde tehdit ettiği gerekçesiyle durdurulmasını istedi.

Kuzey Kıbrıs nükleere karşı birleşti
Nükleere Hayır Platformu, Pazartesi günü Kıbrıs Türk Tabipleri Birliği Merkez Binası’nda düzenlediği basın toplantısında, platformu oluşturan örgüt temsilcilerinin imzaladığı Nükleer Santrallere Karşı Mücadelede Ortak Deklarasyonu’nu açıkladı. (Fotoğraf Kaynağı: http://gazeddakibris.com/)

Çevre odaklı bu ortak amaç doğrultusunda TC hükümetinin ‘Akkuyu Nükleer Güç Santrali Projesini‘ derhal iptal etmesini talep eden platform, taleplerinin Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve AKP hükümetine iletmek üzere Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçiliği’ne uyarı ve eylem gerçekleştirmek, gerekli karşı duruş göstermemeleri halinde KKTC hükümeti ve yetkili makamlarına karşı da eylemliliğimizi sergilemek, şeklinde bir yol izleyeceklerini belirtti.

Akkuyu KKTC’ye Mersin’den daha yakın

Platformu oluşturan örgütlerin ortak deklarasyonunu Biyologlar Derneği Genel Sekreteri Hasan Sarpten okudu. Sarpten, Türkiye’nin Mersin ilinin Gülnar ilçesinin Akkuyu mevkiine yapılacak ‘nükleer güç santralinin’ KKTC’ye mesafesinin Mersin il merkezine olan mesafeden bile daha yakın olduğuna dikkat çekerek, KKTC’nin olası bir kaza durumunda ilk sırada ve azami ölçekte etkileneceğinin açık olduğunu kaydetti.

Türkiye Jeoloji Mühendisleri Odası’nın raporuna göre santralin yeri ile ilgili bilimsel verilerin nükleer reaktör kurulmasına elverecek olumluluk ve netlikte olmadığı açıklamasına atıf yapan Sarpten, santralin kurulacağı yerin yakınından geçen Ecemiş Fayı’nın sismik karakteri konusunda ciddi kaygılar yaratacak bilimsel araştırmalar olduğunu da vurguladı.

TC’nin sıyrılma çabası

Türkiye Jeoloji Mühendisleri Odası’nın raporuna göre santralin yeri ile ilgili bilimsel verilerin, nükleer reaktör kurulmasına el verecek olumluluk ve netlikte olmadığı açıklamasına bakarak, kaza olasılığının da yüksek olduğunun söylenebileceğine dikkat çeken Sarpten, buna göre, santralin kurulacağı yerin yakınından geçen “Ecemiş Fayının” sismik karakteri konusunda ciddi kaygılar yaratacak bilimsel araştırmalar olduğunu ve bu fayın 300 km uzunluğunda olup, Akkuyu’nun 20-25 km yakınından geçerek denizde devam ettiğini dile getirdi. Santral kurulursa,olası bir kazanın sorumluluğuna adres olarak Akkuyu NGS Şirketi’nin gösterildiğini ancak bunun boş bir çaba olduğunu belirtti. Sarpten, sorumluluğun şirkete yüklenmesini TC Hükümeti’nin bir ‘sıyrılma çabası’ olduğunu ve şirketin böyle bir sermaye ve hukuki sorumluluğa sahip olmadığının da altını çizdi.

Sarpten, buna karşın hazırlanan ÇED raporunun olası bir kazada ortaya çıkacak zararın sorumlusunun kim olacağı sorusuna cevap veremediğini, raporda tüm hukuki sorumluluğun adresi olarak TC hükümeti değil Akkuyu NGS şirketi olarak gösterildiğini ifade ederek, bunun gelecekte olacaklardan “sıyrılma çabası” olduğunun anlaşıldığını, çünkü Akkuyu NGS şirketinin sermayesi ile sınırlı bir şirket olduğu için Akkuyu’da gerçekleşmesi olası bir kaza sonrası şirketin hukuki sorumluluğu üzerine alma kabiliyeti olmayacağını anlattı.

Bu mücadele Kıbrıs’ın doğası için belki son mücadele

Bir kaza olmasa dahi nükleer santrallerden kaynaklanan atıklar ve bertaraf yöntemlerinin zorluğu dikkate alınarak, komşu ülkede nükleer santral yapılmasının bölgede var olan ve gelecekte var olacak kuşakları doğrudan ve sonu olmayan bir radyasyon tehdidine mahkum etmek anlamında olduğunu ifade eden Sarpten, şöyle devam etti:

”Nükleer atıkların etkileri yüzyıllar sürer ve sızıntılar da sürekli olabileceğinden ekolojik facia yaşanması kaçınılmazdır. Henüz dünyanın hiçbir bölgesinde nükleer atıkların saklanması ve imhası için nihai bir çözüm ve depolanma alanı bulunamadığı unutulmamalıdır. Ortak amacımız doğrultusunda Nükleere Hayır Platformu adı altında iş, güç ve eylem birlikteliği yapmaya karar veren bizler, Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin, Akkuyu Nükleer Güç Santrali projesini derhal iptal etmesini artan bir şekilde talep etmeye devam edeceğiz.”

”Bu mücadele Kıbrıs’ın doğa ve geleceğine dair belki de son mücadeledir. Ve, bu mücadele ancak tüm halk olarak topyekün bir karşı duruş sergilenirse başarıya ulaşacaktır. Şimdi hep birlikte ve daha güçlü bir şekilde ‘Nükleere Hayır’ deme vaktidir” sözleriyle sonlanan deklarasyon metninde imzası bulunan, yani Nükleere Hayır Platformu‘nu oluşturan, örgütler ise şöyle:

Biyologlar Derneği, Tabipler Birliği, Çevre Mühendisleri Odası, Peyzaj Mimarlar Odası, Yeşil Barış Hareketi, Karpaz Dostları, Diyetisyenler Birliği, MS Derneği, Kanser Hastalarına Yardım Derneği, Evrensel Hasta Hakları Derneği, Baraka Kültür Derneği, Diabet Derneği, Sanatçı ve Yazarlar Birliği, Feminist Atölye, Bağımsızlık Yolu, Kuskor, Güç-Sen, KAMU-SEN, Çam-Sev, BKP, YKP, TDP.

Nükleere Hayır Platformu, konuyla ilgili kamuoyuna ve milletvekillerine yönelik iki farklı imza kampanyası başlatıldığını ve yeni yılın ilk günlerinde ‘nükleer santralin zararları’ konusunda uluslararası ve geniş katılımlı bir konferans düzenlemek için girişimlerinin devam ettiğini de duyurdu. 

Kaynak: Gazedda Kıbrıs
Başlık Fotoğrafı: Enerji Günlüğü

Empati alıştırmaları bölüm 1: Hepimiz tavuğuz!

İnsanlığın geldiği noktada, kavramların içini boşaltmak ve onları sık kullanmak artık popüler bir yöntem. Buna istinaden yazımın başlığına kızmak yerine benimsemenizi tercih ederim. Eğer insani sorumluluk çerçevemiz; ezilenlerden yana olmak, hakkı yenenlere destek olmak ve haksızlıklara kayıtsız şartsız karşı çıkmaksa ben bundan böyle genelde hayvanlara, özelde de tavuklara tam desteğim. Desteğe gereksinimi olanları benimseyip kendimizi onların yerine koyuyorsak, yani empati kuruyorsak; tavukların da bir eksiği olmadığına inanıyorum. Bundan böyle Hepimiz tavuğuz! desem kaçınız tavuk yemeyi bırakırsınız bilmiyorum ama yine de denemeye değer. Kansız doyduğunuzu bir düşünsenize…

Yıllarca severek ve isteyerek yedim; tavuğu da yumurtasını da, pek çoğumuz gibi. Bir gün internette yayılan bir görüntü bende farkındalık yarattı. Artık tavuk yiyemiyorum, midem kalkıyor, yüreğim kaldırmıyor ve inanın artık canım da çekmiyor. Zaten bir şeyden, o hiç ağzımızdan düşürmediğimiz vicdanınız vazgeçince onu artık “canınız da” istemiyor.

Vitamin yönünden zengin, protein deposu, enerji verici ve yatıştırıcı etkilerini (!) konuştuğumuz tavuğun; kahvaltıda yumurtasına, mangalda kanadına, pilavın yanında haşlamasına, hasta olduğumuzda çorbasına dayanamaz hatta bayılır pek çoğumuz. Ancak günümüz teknolojisi ve gelişkin insan beyninin geldiği nokta her zaman iyi sonuçlara tekabül etmiyor ne yazık ki. Doymamıza yetecek her şeyi bize sunan toprağı betonlarla donatıp gözümüzü bizim gibi hislere sahip hayvanlara dikmek de neyin nesi?

Bir canlı olarak tavuk

Mini mini koşan tavukları hayal etmek üzücü olmazdı eskiden yerken. İnsan egosu çocuğun merhametini alıp yerine kocaman bir cani koyuyor zamanla. Çocukken kıyamadığımız, oynadığımız hatta sohbet ettiğimiz tavukları büyümeye başladığımızda kemiriyoruz. Hiç düşünmeden. Çünkü düşünceliliğimize değil caniliğimize geliyor övgüler. Mertlik, cesaret, erkeklik, güçlü olmak için et yemek… Tabii övünüp durduğumuz aklı kullanmak zor olmasa gerek. Tavukların da çocukları var, hani o kahvaltıda haşlayıp, kızartıp yediklerimiz…

tavuk

İnsan bu gücü ve yetkiyi kendinde nasıl buluyor gerçekten aklım almıyor. “Ama biz insanlar onlara bakıyoruz“, bu asla bir bahane olamaz. Keşke insanlar o hayvanlara bakmasa. Düşünsenize, çocuğunuza da bakıyorsunuz, gün geliyor dayınızın kızına da bakıyorsunuz, ama biraz büyüyüp ele gelince onları kesip yemiyorsunuz. Peki, tavuğun komşu çocuğundan, hala oğlundan ne farkı var? En önemli fark şu ki, o birileri size çocuğunu aklı ve bilinciyle emanet ediyor, ama siz tavuğu en baştan “gasp” ediyorsunuz. Kimse buna biraz bak demiyor. Kimse size bir tavuğu gönül rahatlığıyla yiyebileceğinizi söylemiyor. Onları köleleştiriyorsunuz, üremelerine öncü oluyorsunuz, sonra bazılarını kesip yiyorsunuz, bazılarını da üremeye devam etmesi için köle olarak yaşatmaya devam ediyorsunuz.

Endüstriyel tavuklar

Türkiye’de endüstriyel tavukçuluk İzmirli Henri Benazus tarafından geliştirilmiş. Benazus, tavukları 90 günde yetiştirip ancak bu sürede kesime gelebilen tavukları kesip satarmış. Sonrasında büyüyen kafeslerde hareketsiz kalan tavuklar 45 günde yetiştirilip satılmaya başlayınca Benazus iflas etmiş. Benazus’un “Bana değer veren ve kötülüğü hak etmeyen insanlara böyle bir kötülüğü yapamam” diyerek işi bırakması ise dünyadaki insanlara karşı iyi olan insan sayısının az değil sadece görünür olmadığını gösteren umut verici bir nokta, hafızama kazınan. Sonuçta tavuğun katledilmesi başka ve kocaman önem arz eden bir boyut. Ancak ben ufak da olsa “kazanıma sahip çıkmaktan” yanayım. Bu kararı etik olarak vermek ile sağlık için vermek arasındaki mesafe tartışılabilir ama bir şekilde uzak durulması hayvan özgürlüğü hareketi için zararlı değildir.

tavuk sömürüsü

Tükettiğiniz tavuklar ortalama olarak 30 ila 45 günlük. Bununla beraber tavuğun doğası kıpır kıpır koşmak iken halihazırdaki tavukların yürümeye mecali yok, mümkün olup da karşılaşırsanız tabii. Fabrikalarda yetişen tavuklar, hem hareket edecek yeri olmadığından hem de kemikleri çok zayıf olduğundan hareketsiz bir yaşam sürüyorlar. Sağlıklı diye yiyorsanız, yanılıyorsunuz. Böyle bir sağlık yok. Bir başka canlının öldürülmesiyle gelen sağlık yerin dibine batsın. 

Bunlara ek olarak, zihninizde oluştuğunu da tahmin ettiğim endüstriyel tavuğun zararlarından bahsedeceğim şimdi de. Henüz yumurtadan çıkmış bir civcive; kemikleri az, eti çok gelişsin ve bunlar esnasında da hasta olmasın diye antibiyotik veriliyor. Tavuk üreticileri bunun maliyetli olduğunu ve  böyle bir uygulamanın yapılmadığını iddia ediyor fakat, aynı üreticiler tavukları “kesinlikle” GDO‘lu ürünlerle beslemediklerini de iddia ediyor. Ve aynı tavuk üreticileri dünyada üretilen soyanın yüzde 99,9’unun GDO’lu olduğunu da itiraf ediyor. Genelleme yapıp kalp kırmak istemem ancak, burda bir yalan olduğu apaçık ortada. GDO yani, genetiği değiştirilmiş organizma barındıran yiyeceklerin insan sağlığında telafi edilemez hasarlar açtığı artık hepimizce bilinmekte. Kansere yakalanma oranlarındaki artış, bağırsak hastalıkları, alerji ve henüz belirlenemeyen fakat öngörülen pek çok kalıcı zararla karşı karşıyayız. İlle de kurumsal bir kanıt isterseniz buyurun size en sevdiğimizden bir bukle: Wall Street Journal‘ın haberine göre; Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi tavuk etinde, kansere sebep olan, yüksek dozda arsenik bulunduğunu itiraf etti. Arseniğin tavuklara büyüme aşamasında, Pfizer adlı ilaç şirketinin ürettiği Roxarsone adlı ilaç ile, daha hızlı büyümesi için enjekte ediliyor. İnorganik arsenik, zararlılık açısından maddenin en tehlikeli hâli olarak biliniyor. Haberde tavuk etinde bulunan arseniğin; fetüs dönemindeki bebeklere ve genç bireylere “korkunç” seviyede nörolojik zararlar vereceği belirtiliyor.

Tavuk yetiştiricileri erkek civcivleri ne yapıyor?

civcivler

Bildiğimiz gibi artık tavuklar tarlalarda koşup oynamak ve kümeslerinde uyumak suretiyle bir hayat yaşamıyorlar. Şanslı birkaç yüz tavuk dışındakiler hayata gözlerini fabrikasyon koşullarda açıyor. Yumurtadan çıktığı an yaratılmış gen haritalarının da yardımıyla dişi ve erkek civcivler ayrılıyor. Dişiler tavuk olup yumurtlamak ve kesilip yenmek üzere maddi bir vaat içerdiğinden bir süre daha yaşıyorlar. Erkek civcivler ise yenmediği ve yumurtlayamadıkları için imha ediliyorlar. Dişi civcivler de antibiyotik adı altındaki zehirler ile hem sağlıksız ve hızlandırılmış şartlarda büyütülüp zamansızca kesiliyor. Yani aslında dişi civcive de bir pozitif ayrımcılık söz konusu sayılmaz. Normal şartlarda 45 günlük bir tavuğun yumruk büyüklüğünde olması gerekirken günümüz tavukları bu sürede bir buçuk kiloya ulaşıyor. Bütün gününü ışıkta, günün bir saatini karanlıkta geçiren tavuğun psikolojik durumu, onu yiyenlere vereceği zararlar ve hayatın ne kadar kötüye gittiği aslında birbiriyle bağlantı sosyal bozulmalarımız.

Evet, erkek civcivlerin kimileri yakılıyor, kimileri karbonmonoksit gazına maruz bırakılarak öldürülüyor, kimi üst üste koyulmuş kasalarda boğulmaya bırakılıyor. Canlı canlı ezilip tavuklara ve hayvanat bahçelerindeki yabani kuşlara yem oluyorlar. Yani erkek olduğu için civcivi ez, sonra da annesine yedir, parayla sat hayvanat bahçesindeki kardeş türlere de yedir.

Bizi hayatta var eden, görünür ve farklı kılan seçimlerimiz, yargılarımız ve önyargılarımızdır. Çin’de insan yavrusu da diyebileceğimiz bebekleri haşlayıp yemek sizce ne kadar lezzetli, mantıklı ve iyi olabilir? Ya o köpek festivalleri? İçinize dokunuyor değil mi? İnsan yemeye yani yamyamlığa vahşet, iğrençlik olarak bakabiliyoruz fakat, tavuğu yemek, yavrusunu yemek, yavrusunu tavuğa yedirmek doğanın kanunu mu oluyor? Bu egoyu artık bir kenara bırakmak gerek. 

Bu yazı tavuklar çerçevesinde yazıldı. Ancak sadece tavuklar değil pek çok hayvan etleri, sütleri, derileri için “fayda” adı altında sömürülüyor. Sömürüye ortak olmamak için vegan bir beslenme tarzını benimsemeli, empati yapmayı öğrenmeli ve egolarımızdan vazgeçmeliyiz!

Başka Bir Dünya Mümkün: Orman Okulları

0

Daracık koridorlar, dört tarafı duvar sınıflar. Betonlarla hapsedilmiş ufku devasa çocuklar. Büyük şehirlerin laneti sanırım modern okullar.

Tabi ki bunun da alternatifi, üçüncü bir seçeneği var;

Dünya’nın dört bir tarafında süregelen ‘’orman okullar’’ çılgınlığına “Into the Woods” anaokulu ile Londra da katıldı.

8 milyonluk nüfusuyla dünyanın en önemli metropollerinden birisi olan Londra’nın kuzeyinde yer alan tarihi Queens Ormanı, geçtiğimiz nisan ayından beri çocuklara özgürce çimlenme imkanı veriyor. İki ve beş buçuk yaş arasındaki çocuklara eğitim veren okulun kurucusu Emma Shaw şöyle anlatıyor: ‘’Çocuklar aktif şekilde ve yaptıkları şeyler aracılığıyla öğreniyorlar. Açık havada her şey elimizin altında ve çok pratik. Bu sebeple öğrenme çok daha doğal gelişiyor. Çocukların problem çözmeleri ya da risk almaları için özel fırsatlar yaratmamız gerekmiyor, çünkü zaten hepsi doğada mevcut. Çocuklar yapmak istedikleri şeyin ne olduğuna kendileri karar veriyor ve bu da özgüvenlerinin gelişmesini sağlıyor.

Londrada'ki Into the Woods isimli orman okulu
Londra’daki “Into the Woods” orman okulu. Elinde kukla bulunduran soldaki kadın ise okulun kurucusu Emma Shaw. (http://gosanangelo.com/)

Bu şekildeki orman okulları temiz hava ve geniş alan imkanlarıyla öğrenme isteğini arttırıp, çocukların hayal güçlerini geliştirmede büyük rol oynuyor. Kaotik şehir koşuşturmacasından uzaklaşan çocuklar doğayla iç içe olma fırsatı bulup hayatı deneyimleyebilmenin hazzını yaşıyorlar. Becerilerini çok yönlü bir biçimde geliştirebiliyorlar.

Gün boyu sayısız oyun oynayan çocuklar yorulunca seyrek çimli toprağın üstüne oturuveriyorlar. Kirlenmenin en çok çocuğa yakıştığı gerçeğiyle, özgürce sokuyorlar ellerini kuma. Ağaç kabuklarında gezdiriyorlar minik parmaklarını. Daha sonra çember gibi dizdikleri kütüklerde şarkılar söyleyip, hikayeler anlatıyorlar hep birlikte.

Ekolojik eğitimlerinin temelleri burada atılan çocuklar, yaprak, tohum ve sopa gibi doğada kendi başlarına buldukları malzemeleri kullanmaları konusunda sürekli cesaretlendiriliyorlar. Sürekli doğa ile etkileşim halinde olan çocuklar çevre bilinci sahibi oluyorlar. Yeryüzündeki canlı cansız her şeye saygı duyma farkındalığına erişiyorlar.

Dünyadaki diğer ‘’Orman Okulu’’ örnekleri:

Newyork’taki Ithaca Orman Okulu (Ithaca Forest Presschool)
Kanada’daki Orman Okulu (Forest School Kanada)
Danimarka’daki Danimarka Orman Anaokulu (Denmark’s Forest Preschool)
Amerikada’ki Cedarsong Doğa Okulu (Cedarsong Nature School)

Başlık Fotoğrafı: The Huffington Post

Ekoloji Meclisi Sonuç Bildirgesini yayımladı

Ekoloji Meclisi toplantısı, 6 Aralık 2014 tarihinde Tüm BEL-SEN’de 32 demokratik kurum, siyasi parti, dernek ve örgüt temsilcisinin ve bağımsızların katılımıyla gerçekleştirildi ve dün sonuç bildirgesini yayınladı.

6 Aralık’ta Tüm BEL-SEN’de ilk toplantısını gerçekleştiren Ekoloji Meclisi katılım detayları, önlemler, konuşulanlar ile ilgili detaylı bildirgesini yayınladı.

Ekoloji mücadelesinin Soma’da, Ermenek’te, HES’te, köprüde, kentsel dönüşümde ya da sanayide çalışan işçi katliamlarının, yaşam alanlarını yağmalayan tesislerin, madenlerin, sanayinin etrafında yaşamaya mahkûm olan insanların geçimlik yaşamlarından koparılarak proleterleşmesinden ayrıştırılamayacağını vurgulayarak açılan Ekoloji Meclisi toplantısında:

*Ekoloji dayanışmasının siyasal bir sürece evrilmesinin gerekli olduğu, ekoloji meclisinin de amacının sorunları ve çözüm arayışlarını siyasal perspektifte sürdürmesi gerektiği belirtildi.
*Ekoloji mücadelesinin, canlılar ile cansızlar arasındaki yaşam ilişkisini ve yaşamı korumak için verilen bir mücadele olduğu belirtildi.
*Mücadeleler arasında hiyerarşinin, ötekileştirmenin olmayacağı; yatay örgütlenme ve dayanışma ile yaratılacak böyle bir adımın Türkiye’de ilk kez atılmakta olduğu vurgulandı.
*Sermayenin iktidarla ortak yürüttükleri saldırılara karşı her alanda verilen mücadelelerin ortaklaştırılması gerektiği ve Ekoloji Meclisi’nin halkların meclisi olması gerektiği vurgulandı.
*Bu süreçte şirketlerle asla işbirliği kurulmayacağının altı çizildi.

Toplantıya katılan yerel mücadelelerin, kendi deneyimlerini ve önerilerini paylaştıkları oturumda; kapitalizmin “kirleten öder” yaklaşımının, suyun metalaştırılmasının asla kabul edilemez olduğu, temel olanın, doğal yaşam alanlarının her koşulda korunması olduğu örneklerle aktarıldı:

*Gediz Havzası dünyadaki yedinci harika tarım toprağı olarak kabul edilmektedir. Böyle bir alanı geleceğe taşımak insan olmamızın gereğidir. Çaldağ Nikel madeninin çalışması her türlü araç kullanılarak engellenmelidir.
*Çanakkale toprakları her geçen gün enerji ve maden şirketlerinin rantına açılıyorken buna hep birlikte karşı koyabilmeliyiz
*Konya’da yapılmak istenen toplam 10 adet termik santral ve diğer enerji santrallerinin içinde yer alacağı sadece enerji üreten organize sanayi bölgesine karşı mücadele büyütülecektir. Aynı süreç Zonguldak Filyos’ta ve Hatay Erzin’de de sürmektedir: Bu alanlarda da sürece hızla müdahale edilmesi gerekmektedir.
*Köylülerin üretim süreçlerinde yaşadıkları sorunlar ile tarım alanlarına, meralara zorla el konulmasıyla ortaya çıkan ekolojik sorunlar birbirini kesen süreçlerdir. Bu nedenle ekoloji mücadelesi ile köylülerin toprakları için sürdürdüğü mücadele birbirinden koparılamaz.
*Hızla yok edilen geleneksel tarımı savunmak, mutlaka gerekli olandır. Ekoloji mücadelesi; tekellerin hibrit ve GDO’lu tohumlarına karşı mücadeleleri içermeli ve yerel tohumlarımızın patentlenmesine karşı mücadele yürütmelidir.
*Yatağan işçilerinin hak mücadelesine destek verilmesi, ekoloji mücadelesinin sınıfsal birliktelikleri ilerleten bir içeriğe kavuşması gereklidir.
*Karaburun, Çeşme, Samandağ gibi bölgelerde sayısı 1,500’e ulaşmış olan rüzgar santrallerine karşı mücadele ortaya konmalıdır. Rüzgar, güneş vb. enerji santrallerinin, yöre halkının onayı almaksızın, orman ve tarım arazileri katledilerek sermaye birikimi için kurulmaları kabul edilemez.
*Bölgelerden halkın mücadelesi sonucunda kovulan şirketlerin farklı bölgelerde işlerine devam ettikleri bilinmektedir, şirketin gittiği yeni alanda da benzer tepkinin halkla ortaklaşılarak örülmesi gereklidir.
*Kapitalist paylaşım savaşları insanı olduğu kadar ekolojik yaşamı da kıyıma uğratmaktadır.
*DTK (Demokratik Toplum Kongresi) Ekoloji Meclisi’nin bir bileşenidir. Bölgede suların ve enerjinin, tarım topraklarının komünleştirilmesi çabaları için de mücadeleye devam edilmelidir.
*Savaşlara karşı çıkmak ekolojik yaklaşımın temeli olmalıdır.
*Hiroşima gibi nükleer bombalarla yaşatılan soy kırımların bir benzeri olan Halepçe katliamı daha fazla gündeme taşınarak burada kullanılan 12 kimyasal maddenin nükleer bombalardan bir farkı olmadığının görünür kılınması gerekmektedir.
*Kapitalizmin insanları; kırsaldan kentlere sürmesi ile birlikte kent insanlarının doğaya yabancılaştığı açık bir gerçek olup, yürütülen/yürütülecek olan mücadelede doğaya yabancılaşmayı önleyecek adımların atılması gerekmektedir.
*Soma ve Ermenek’te yaşandığı gibi; madenlerde işçilerin topluca kıyıma uğratılması, tarım topraklarının madenlere, enerjiye kurban edilmesinin ardından köylülere maden ocaklarına girmek dışında herhangi bir seçenek sunulmaması adeta onları ölüme mahkum etmektedir.

Bu doğrultuda;

*Sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda devlet organlarının, tüm yaşam alanlarının metalaştırılmasının önünü açma çabaları her durumda reddedilmeli ve buna karşı mücadele yürütülmelidir.
*Birçok il, ilçe ve kırsal alan; holdinglerin etkinlik alanına girmiştir. Bakanlar, valiler, kaymakamlar gibi kamu görevlileri de şirketlerin işlerini kolaylaştırıcı birer şirket çalışanı gibi hareket etmektedir. Bu yolla halk baskı altına alınıp, susturulmak istenmektedir.
*Anayasanın 56. maddesinde var olan “Tüm insanların sağlıklı bir çevrede yaşaması en temel haktır.” vurgusu, sürdürülebilir kalkınma yaklaşımı ile değiştirilmek istenmektedir. Böyle bir yaklaşım asla kabul edilemez.
*Toprak yasası, maden yasası, zeytin kanunu vb. yeni çıkarılan ya da çıkarılma süreci başlatılan su kanunu tasarısı vb. tüm doğa ve emek düşmanı yasalara karşı mutlak mücadele örülmesi gerekmektedir.
*ÇED süreçlerinin birer aldatmacaya dönüştürüldüğü bugün, doğaya yönelik saldırıda halkın top yekün mücadelesinin esas alınması gerekmektedir.
*Son dönemde daha fazla arttırılan mahkeme masrafları da dahil olmak üzere, adaletin paraya endeksli olması kabul edilemez.
*Yasal süreçlerde ise kazanımla sonuçlanan vaka sayısı çok az olup, bu süreçleri ancak meşru mücadelemizle lehimize çevirebiliriz.

Bergama’da altın madenlerine karşı yürütülen mücadele, Türkiye’de bu alanda yapılan mücadelelerin büyümesinin önünü açmıştır; ekoloji mücadelesinin aynı zamanda sınıf mücadelesi de olduğunu halklara öğretmiştir. Doğal alanların ve kentlerin üzerine, sermayenin organize etmesiyle top yekün bir saldırı gerçekleşmektedir. Savunma da top yekün mücadele ile mümkün olacaktır:

*Sınırlarda tarım topraklarını işgal eden mayınlar derhal temizlenmeli ve bölge toprakları topraksız köylüye tarım amaçlı dağıtılmalıdır.
*Batman’da ve Suruç’ta olduğu gibi Anadolu’nun her yerinde boşaltılan/boşalan köyler izlenmelidir.
*Yerel yönetimler; bilhassa ekolojik uygulamalar anlamında örnek olmalıdır.
*Konya örneğinde olduğu gibi, bisiklet kullanımının yaygınlaştırılması için çalışılmalıdır.
*Hayvan haklarına ilişkin mücadele, meclisin işlerinden biri olmalıdır. Sirklerin, hayvanat bahçelerinin yer almadığı, hayvanların şiddet görmediği, deneylerde kullanılmadığı, sağlıklı ve özgürce yaşayabilmeleri için yerel yönetimlere büyük görev düşmektedir.
*Kırlarda, köylerde ve kentlerde yaşanan saldırıların birbiriyle ilişkisi kurulmalıdır. AVM’ler ile HES’ler arasındaki ilişki görünür kılınmalıdır.
*İş cinayetlerine neden olan, vadilerde suyu ticarileştiren, maden işletmeleri, enerji projeleri vb. yöntemlerle, doğal alanları ve doğal varlıkları sermaye birikimine sokan şirketler ve iktidar yanında yer alarak bu saldırı süreçlerine destek olan bilirkişiler teşhir edilmelidir.

Tüm bölgelerde mücadelenin büyütülmesi ve insanların söz, yetki ve karar organlarında örgütlü hale gelmesi, ancak ekoloji meclisleri ile mümkündür.

Ekoloji Meclisi;

*Ülkenin her yerindeki ekoloji örgütleri olarak; artık birbirimizin mücadelelerini izlemek yerine, birbirimizle dayanışacak araç ve iletişim kanallarını yaratmalı,
*Uluslararası ilişkilerini derhal kurmalı ve mücadelelerin ortaklaştırılmasının yolunu yapmalı,
*Ekoloji mücadelesi verenler için ekoloji akademileri kurmalı ve bilinçlenmeye önem vermeli,
*Önüne stratejik hedefler koyarak (örn. Suyu korumak için) mücadele süreçlerini her il ve ilçede örmeli,
*Çalıştaylar yaparak su-toprak ilişkisi, sermayenin saldırısının yaratacağı ekolojik/sosyolojik yıkımları, yıkımın sağlık boyutunu, proleterleşme sürecini konuyu bilmeyen il, ilçe ve köylere aktarmalı,
*Tarım ve hayvancılık öncelikli ekolojik köy, geçimlik yaşam perspektifinde yerel üretim, yerel tüketim, kooperatifleşme, ekolojik yaşam, … v.b. konuları tartışmalı ve ekolojik yaşamın hayata geçirilmesi ve sürdürülebilir olması için çözümler aramalıdır.

Öneriler ve Kararlar;

1. Toplantıların Ankara ve İstanbul’a sıkıştırılmaması gerektiği önerisinden hareketle; Ekoloji Meclisi, ikinci toplantısını iki ay sonra farklı bir bölgede gerçekleştirme kararı almıştır. Bu iki aylık sürede Ekoloji Meclisi katılımcıları bir araya gelerek il, ilçe ve bölgelerde ekoloji meclisleri kurabilir.
2. Bir sonraki toplantıya kadar, ilk meclise katılanların Ekoloji Meclisi’ne katılımının devamını sağlamak ve meclislere katılımın artması için iletişime geçilmemiş demokratik kitle örgütleri ile görüşmelere devam edilecektir.
3. Bir sonraki toplantıda Ekoloji Meclisi bünyesinde
• Hukuk kurulu
• Bilim kurulu
• Basın kurulu
• Yazı kurulu v.b. kurulların oluşturulmasının gündeme alınması önerildi.
4. Davaların süreçlerinin ve sonuçlarının aktarılması;
• Davaya başvuru süreçlerini hızlandıracak yöntemlerin oluşturulması,
• Her yerelin gelişmeleri ve durumu belirten rapor ve bilgilerinin Ekoloji Meclisi içinde yaygınlaştırılması adına, yazı kurulunun gelen bilgi ve belgeleri derleyerek hazırlanan raporun yerel meclislerle paylaşılması,
• Gazete, dergi v.b. süreli yayınlar çıkarılarak toplanan bilginin yerellerde paylaşılması,
• Bilim kurulu tarafından doğal alanlara yönelik saldırılara dair süreçlerle ilgili bilginin halklara ulaştırılması, eğitimlerin planlanması ve yaygınlaştırılması önerildi.
5. Ekoloji Meclisi; ekoloji mücadelesini yaygınlaştırmak için büyük mitingler düzenlesi, kampanyalar örmesi önerildi. (Örneğin; ÇMO İstanbul Şubesi tarafından 31 Mayıs’tan itibaren bir hafta “ekoloji mücadele haftası” olarak ilan edilmiştir. 31 Mayıs 2015’ten başlayarak bu haftanın Ekoloji Mücadele Haftası olarak kutlanması sağlamalıyız.)
6. Ekoloji mücadelelerinin tarihsel sürekliliği, Türkiye toplumsal mücadelelerinin gündemine aktarılmalıdır.
7. Mücadelede bütünselliğin parçası olan yerel ekoloji meclisleri ile ilişkinin sürdürülmesi için bir yürütmenin ya da koordinasyon kurulunun oluşturulması önerildi.
8. Çalışma ve eylemliliklerin merkeze gömülmemesi için yerelleşmeyi sağlamamız gerektiği vurgulandı. İl, ilçe ve bölge koordinasyonu ya da yürütmeleri oluşturulması önerildi.
9. Mecliste örgütsüz bağımsızların olması için de çaba gösterilmesi gerektiği vurgulandı.
10. Burada belirtilen tüm önerilerin bir sonraki toplantıda da tekrar ele alınarak değerlendirilmesi,
11. Ekoloji meclisini oluşturacak her demokratik kitle örgütü, parti ya da siyasi örgüt ile Ekoloji Meclisi arasındaki hukukun kurumlar tarafından değerlendirilerek iki ay sonraki toplantıya önerilerini taşıması ve
12. Ekoloji meclisini oluşturacak her kurumun kendi özgünlüğünü koruyarak Ekoloji Meclisi’nde yer almasının gerekliliği vurgulandı.

Yok Daha Ne Sansür’ler

Cibali Karakolu oyununda hayat kadını rolünün sansürlendiği haberleri sıcaklığını korurken; “hep hükümet mi soysun” lafına ikinci sansür geldi.

Yıllarca Nejat Uygur‘un muhteşem performansıyla akıllara kazınan Cibali Karakolu adlı oyununa Türkiye’ye has sansürler gelmeye devam ediyor.

Tiyatrocu Nedim Saban, bu sezon sahnelenmeye başlanan ‘Cibali Karakolu’ isimli oyunda fahişe karakterini canlandıran Betül Kızılok Bavli’nin tümden sansürlenerek oyundan çıkarıldığını söyledi. Saban, sosyal medya hesabından; “Ve… tiyatroda o..pu rolü oynamak yasak! Şehir Tiyatrosu, Cibali Karakolunda bu rolü oynayan oyuncunun sahnelerini kaldırıp, oyuncuyu atmış” diye yazdı.

Bu iddia üzerine açıklama yapan İstanbul Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmeni Erhan Yazıcıoğlu, oyundan sansürün olmadığını, oyunun çok uzun olması sebebiyle içinde hayat kadını sahnesinin de bulunduğu bazı sahnelerin kaldırıldığını belirtti. Bu iddiaları ortaya atanları da eleştiren Yazıcıoğlu, kimseden talimat almadığını ifade etti.

Aynı oyunda ikinci sansür iddiasını da Ahmet Hakan Hürriyet’teki köşesinde yazdı. Hakan, dev oyuncu Zihni Göktay’ın ağzından sansür olayını şöyle anlattı: “Oyunda emniyet amiri Cafer sevgilisine ‘Gel beni soy’ diyor. Kadın reddedince de ‘illa hükümet mi soyacak?’ diye espri yapıyor. Seyircimizin biri hükümeti rencide ettiğini düşündüğü bu sözü Beyaz Masa’ya şikayet etmiş. Bu 1951 yılında yazılmış bir piyes. Cafer o günkü hükümeti kastediyor.Ama sunu anlatamazsınız. Kaldırdılar o sözü oyundan.”

Oyunun Konusu

İstanbul Şehir Tiyatroları‘nda sergilenen ve yönetmenliğini Nedret Denizhan’ın yaptığı oyunda, HİR Cibali Karakolu hali hazırda varlığını koruyan pek çok gerçeğe ışık tutarak geçmişten günümüzü yansıtan eleştirel bir ayna tutuyor. Öğrenilmiş kadın erkek ilişkileri başta olmak üzere, paranın ilişkilerdeki etkisi, çeşitli kurumlardaki eksikliklerin neden olduğu yetersizlik, toplumsal ve politik yaşama dair eleştirilerle biçimlenen oyun, güldürmek kadar yeniden cevaplanması gereken pek çok soruyu da beraberinde getiriyor.

Marmara savunmaya geçti

‘Kuzey Ormanları Savunma Platformu’ ve ‘İstanbul Kent Savunması’; “Yaşam alanları ve doğaya karşı yapılan talanları protesto etmek“amacıyla 28 Aralık’ta saat 12.00’da Kadıköy’de yapılacak miting için çevre dostlarına çağrı yaptı.

28 Aralık Kadıköy mitinginin çağrı metni:

Zeytinini, suyunu, kıyısını, korusunu koruyanlar…

Ormanına, bostanına, tarım alanlarına sahip çıkanlar…

Şehirleri, garları, parkları, mahalleleri, evleri, meydanları için direnenler…

Yerin yedi kat altında da üstünde de çalışırken hayat mücadelesi verenler…

Bir aradayız! Bir arada doğayı, emeği, İstanbul’u ve Marmara’yı savunuyoruz!

Dörtnala gelip Uzak Asya’dan Akdeniz’e uzanan bu kısrak başının tek nefes borusu benim! Sarışın bir denizle kara bir denizin kavuşmasından oldum. Kadim ve ışıklı Istrancaların, bol pınarlı vahşi hayvanlar anası İda’nın gölgesinde, toprağın ve nehirlerin bir badem ağacına can verdiği yerde, bereket ananın oğlu temmuz olarak doğdum. Zalimler beni her katlettiğinde, damarlarımdan süt aktı ve bağlandığım ağaç, kara zeytin taneleri verdi…

Şimdi, bir şafak vakti Yırca’da öldürülen 6 bin zeytin ağacı; yaşam alanlarından kovulan hayvanlar; kimyasal atıklarla zehirlenen Ergene; yok edilen Dilovası; suyu kurutulan Sapanca; sürgün edilen Sulukule; kuzey ormanlarında kesilen yüz binlerce ağaç; yerin yedi kat altındaki maden ocağında, göğün yedi kat üstündeki şantiyede karın tokluğuna öldürülen işçiler; boğazlanan şehirler, yıkılan okullar, halkına kapatılan meydanlar aşkına seni çağırıyorum. Marmara halkı, İstanbul halkı yaşamın ve umudun sesini yeniden duy!

Burası Marmara, kucaklaşmanın, buluşmanın anayurdu… Seni Edirne’den İzmit’e, Çanakkale’den Bursa’ya, İğneada’dan Sapanca’ya, Okmeydanı’ndan Gebze’ye, Taksim’den Sefaköy’e doğayı, emeği, mahalleni ve şehirlerini savunmak için, büyük ve bereketli bir nehir gibi akarak 28 Aralık’ta İstanbul’da, Kadıköy Meydanı’nda buluşmaya çağırıyorum:

Seni, sonsuz bir kuruntuyla yaşam alanlarımıza kaçak saraylar dikenlere, halkı kendi meydanlarında yasaklı ilan edenlere karşı, Haydarpaşa Garı’nın merdivenlerinin üstüne düşen güneşi ve telaşı savunmaya çağırıyorum…

Seni, bilcümle canlılara, yoksullara, çocuklara zorbalık edenlere karşı ürkek karacanın, su içen karıncanın, misafir leyleğin, pullu balığın, gülümseyen fokların, boğulan domuzların, mağrur kartalın, çocukların ve longozun yaşam hakkını savunmaya çağırıyorum…

Seni, deprem toplanma alanlarımıza paranın tapınaklarını dikenlere, mezarlıklarımızı, adalarımızı, parklarımızı, korularımızı imara açanlara, kimyasallarla, gdo’lu tohumlarla, toprağımızı zehirleyip, suyumuzu kurutanlara karşı Ergene’yi, Çorlu’yu, Sapanca’yı; Trakya’nın, Balıkesir’in, Kandıra’nın tarım alanlarını; ayçiçeğini, zeytini ve pirinci; Çanakkale’nin Trakya’nın dağlarını, adaları savunmaya çağırıyorum…

Seni her yeri kaplayan organize sanayi bölgelerine, termik ve nükleer santrallere, siyanürlü altına, taş ve maden ocaklarına karşı Yırca’nın inadıyla, Validebağ’ın direnciyle, Torunlar’ın öfkesiyle, İğneada’nın sabrıyla korunu, bostanını, ormanını, suyunu savunmaya çağırıyorum. Seni İstanbul’daki birinci köprüden Çanakkale’deki dördüncü köprüye, AVM’lerden kentlerin içindeki termik santrallere, atom bombası gücündeki amonyak tanklarından, organize kimya sanayilerine uzanan büyük doğal ve kentsel yıkımı durduracak büyük bir yaşam hakkı mücadelesinin kardeşliğine çağırıyorum. Seni engelli çocukları okulsuz bırakanlara; okulları yıkanlara; dini yağmaya kalkan yapanlara; hastaneleri kapatanlara; riskli alan ilan ettikleri mahallelerin yanı başına rant sarayları, cinayet alanları, dev şantiyeler dikenlere karşı okuluna, hastanene, mahallene sahip çıkmaya çağırıyorum.

Unutma: Barbarlık hepimizin kapısına dayandı! Barbarlık her yerde doğanın ve emeğin yaşam hakkını ihlal ediyor! Unutma: Bu sefer tek esaslı gerçek: Ya hep beraber ya hiç birimiz!

İstanbul finans kenti, emlak cenneti, sermayenin oyun parkı olsun diye Trakya ve Anadolu’daki zengin tarım topraklarımız, birinci sınıf içme suyumuzu yağmalayan güvencesiz deri, boya, tekstil, metal, kimya fabrikalarınca, gdo’lu tohumlarca zehirleniyor. Milletin anasını ağlatan şirketler zengin olsun diye İstanbul’un suyunu kurutan mega projeler, termik santraller; hes’ler hepimizi susuzluğa mahkum ediyor. Çarpık sanayileşmenin büyük çöplüğü Marmara, şimdi yeni kent ve doğa yağmacılarınca ikinci kez büyük bir yıkıma sürükleniyor. İstanbul bir avuç şirketin çıkarlarına, Marmara İstanbul’a feda ediliyor. Ve kanserden öldüğümüz şehirler, iş cinayetlerinde katledildiğimiz madenler ve şantiyeler çitlenen topraklarımızdan, meralarımızdan, yaşam alanlarımızdan, mahallelerimizden hep birlikte sürgün edilmemiz sayesinde böyle hızla ve kibirle yükseliyor.

Unutma: Validebağ korusundan Yırca’ya; Kuzey Ormanları’dan Bozcaada’ya; Bursa’dan Okmeydanı’na ormanları, vadileri, okulları, hastaneleri, mahalleleri ve meydanlarıyla İstanbul ve tüm Marmara artık hepimizin ortak savunma alanı. Savunmamızın tek meşruluk kaynağı, doğayı ve şehirlerimizi koruma hakkımız ve büyüyen dayanışmamız. İşlemeyen hukuk, şantiye polisleri, biber gazları, makul şüpheler, özel güvenlikçiler, çeteler, medyalar ve kalkınma yalanları sadece bir avuç yağmacı şirketin iktidarını savunuyor.

Büyüme diye parayı ve paranın iktidarını savunanlara karşı; İstanbul’u ve Marmara’yı savunuyoruz. Kalkınma diye beş kuruş değer vermeden tükettikleri emeği, doğayı, insanı, yaşamı hoyratça savuranlara karşı; bir orman gibi eşit ve adilce paylaşmayı; bir ağaç gibi özgürce üreterek yaşamayı savunuyoruz. Köylüyü toprağından, yoksulu mahallesinden sürüp, doğayı katleden OGB’lerde, madenlerde, şantiyelerde insan kanından kar edenlere karşı; doğanın, emeğin, suyun, toprağın ve şehirlerin hakkını savunmak için ayağa kalkıyoruz.

Seni, İstanbul’u, Marmara’yı, yaşamı savunarak umudumuzu büyütmeye çağırıyoruz!

Seni yaşamı ağaç ağaç , ev ev, meydan meydan ve topyekun savunmaya çağırıyoruz!

Seni yurttaşlarının en temel hakları en yüksek yasa olan; kalkınma derken eşitliği ve adilce bölüşmeyi anlayan yeni bir yurttaşlık hukukunu; “güzel bir ülkeyi ve insanca bir mahalleyi”; yaşamı savunarak hep birlikte inşa etmeye çağırıyoruz.

Ben Marmara: Toprağın ve nehirlerin bir badem ağacına can verdiği yerde, bereket ananın oğlu temmuz adıyla doğan: kucaklaşmanın, buluşmanın anayurdu. Zalimler beni her katlettiğinde, damarlarımdan süt aktı ve bağlandığım ağaç, kara zeytin taneleri verdi…

Seni, el ele verip, katledilen yaşamı; kırılan umudu, kökünden sökülen erik ağacını hep birlikte yeşertmeye; çiçekli hazirandan bereketli bir temmuz yaratmaya çağırıyorum.

Marmara ve İstanbul’u doğa düşmanı yağma projelerine karşı savunmak için, 28 Aralık’ta Kadıköy’de bir aradayız.

Evimizi, bahçemizi, mahallemizi, korumuzu ve ormanları savunmak için, 28 Aralık’ta Kadıköy’de bir aradayız.

Yaşam hakkı verilmeyen hayvanları savunmak için 28 Aralık’ta Kadıköy’de bir aradayız.

Okuluma, kamusal sağlık ve ulaşım hakkıma, hastaneme, Haydarpaşa Garı’ma, Taksim Meydanı’ma dokunma demek için 28 Aralık’ta Kadıköy’de bir aradayız.

“Ya hepimiz engelliyiz, ya hiçbirimiz” demek için 28 Aralık’ta Kadıköy’de bir aradayız.

İğneada’yı, Istrancaları, Çanakkale’yi, Körfez’i, Sakarya’yı, Sapanca’yı, Bursa’yı, İstanbul’u savunmak için 28 Aralık’ta Kadıköy’de bir aradayız.

Bir aradayız; bir arada doğayı, kenti, emeği, Marmara’yı, İstanbul’u, yaşamı savunuyoruz.

Başlık Fotoğrafı: Greenpeace