Ana Sayfa Blog Sayfa 741

Çöpsüz yaşam mümkün mü?

Girip bir süpermarkete, etrafınıza bakındığınızda ne görüyorsunuz? Renk renk, çeşit çeşit ambalajlı gıdalar, temizlik ürünleri ve çeşitli ev ihtiyaçları, parlak ve rengarenk ambalajların içinde ne kadar da çekici gözüküyorlar değil mi? Hissetmemiz beklenilen duygu da tam olarak bu. Her yıl evimize soktuğumuz ambalajlı ürünlerin çöpleriyle kaç metrekarelik alan dolardı sizce?

İstanbul Serbest Muhasebeci Mali Müşavirler Odası‘nın edindiği bilgiye göre İstanbul’da yaşayan bir kişinin ürettiği günlük ortalama çöp miktarı 1,5 kiloyu buluyor. Bu bilgiye göre, dört kişilik bir ailenin beş yılda ürettiği çöp, ayrı eve çıkma hakkını kazanacak miktardadır diyebiliriz. Ambalajların kapladığı alan ve geri dönüşüme yeterince katılmamaları bir yana, ambalajlı ürünler içeriğinde çok fazla kimyasal barındırmaktadır ve bu kimyasalların hepsinin vücuda zararları incelenmeye alınmamıştır. Peki, çöp üretmeden yaşamak mümkün müdür? Çok az miktarda çöp üreterek yaşayan insanlara dünyanın her yerinden pek çok örnek bulabiliriz. Bu örneklerden biri de New York’ta yaşayan genç bir çevreci, Lauren Singer. Singer, sadece çöp üretmeyi bırakmakla kalmamış, The Simply Co. ismindeki kendi doğal ürünler şirketini de açmış ve adım adım geliştirmekte. Kendisini eski haliyle kıyasladığında çok daha mutlu ve sağlıklı bulan Singer’ın hikayesine bir göz atalım isterseniz.

Çöp üretmeden tam iki yıl boyunca yaşayan Lauren Singer
Çöp üretmeden tam iki yıl boyunca yaşayan Lauren Singer

Singer, New York Üniversitesi Çevre Çalışmalarından mezun olduktan sonra, New York Şehri Çevre Koruma Biriminde çalışmaya başlamış. Plastik kullanmayı bırakma kararını üniversite yıllarında almış: “Sınıfımızda bir kız vardı, kız her gün yiyeceği yemeği plastik bir kaba koyup getiriyordu ve plastik çatal bıçakla yiyerek daha sonrasında bütün o plastiği çöpe atıyordu. O zamanlar okulun Çevre Topluluğu’nda başkandım. Her gün kızın yemek sonrasında çöpleri tenekeye boşaltışını izliyor, içten içe sinirleniyordum. Yine bir gün içimden bu konuyu düşünerek eve geldim ve yemek hazırlamaya koyuldum. İçimden ‘plastik kız’a kızarken, buzdolabını açtım ve o an birden, o kızdan hiçbir farkım olmadığını anladım. Kendimi o güne kadar ‘yeşil’ bir insan zannediyordum, oysa ki buzdolabımda bulunan her şey plastik ambalajlarla sarılmış ve istiflenmişti. Bunca zaman kendimle çelişmiştim.”

O günden sonra plastik kullanımını azaltmak için çözümler arayan Singer, markete kendi alışveriş çantasıyla gitmeye ve paketli ürünlerden uzak durmaya başlamış. Tüketim çılgını olmamak adına kıyafetlerini ikinci el kıyafet satan mağazalardan seçmeyi alışkanlık haline getirmiş. Daha fazlasını da yapabileceğini düşünerek interneti tarayan genç çevreci, ev yapımı diş macunları, doğal deodorantlar ve çamaşır deterjanının yerini tutacak alternatifleri denemeye başlamış. Bir süre sonra ev yapımı deterjanlar ve diş macunları çevresindeki insanların da dikkatini çekince ve talep gelmeye başlayınca Singer, kendisine bir şirket kurmak için kolları sıvamış ve The Simply Co.‘nun temelleri atılmış.

Bunun için ihtiyaç duyduğu maddi desteği, insanların bağış toplamaları için kurulmuş bir platform olan Kickstarter sitesinden bulmuş. Şimdi küçük bir şirket olma yolunda başarıyla ilerliyor ve sadece vegan, biyoçözünür, sentetik madde içermeyen, toksik bileşen içermeyen ve koruyucu madde içermeyen ürünler satıyor. Yerel kalması nakliye sırasında oluşacak karbon salınımını engellemek adına daha uygun olurdu ancak, yine de iyi iş çıkarmış diyebiliriz. En azından alışageldiğimizin dışında bir tüketim alışkanlığının mümkün olduğunun canlı kanıtı olarak bizlere umut veriyor.

Singer tek örnek değil

Singer gibi pek çok insan olduğunu söylemiştik, “Sıfır Atıklı Ev” (Zero Waste Home) adıyla internet sitesi açan iki çocuk annesi Bea Johnson ve “Etkisiz Adam” (No Impact Man)” adlı belgeseli hazırlayan Colin Beavan da bunlardan ikisi. Her ikisi de tüketim alışkanlıklarındaki değişikliklerin kendilerini daha sağlıklı bir hayat yaşamaya yaklaştırdığını, artık paketli gıdalar kullanmadıkları için vücutlarına daha organik besinler aldıklarını ve kendilerini temizlik malzemelerinin sayısız kimyasallarıyla kirletmediklerini ifade ediyorlar.

No Impact Man
No Impact Man

Çöpsüz ve organik yaşamın ülkemizdeki temsilcilerini aramak istersek, çok da uzağa gitmemize gerek yok. Belli bir yaşın üstündeki büyüklerimize, çöpsüz yaşamı bir haber olarak sunarsak bize gülmeleri işten bile değil. Tüketimin artması ve doğallığın mesele haline gelmesi insanların köylerden şehirlere göçmesiyle başlamıştır. Köylerde, alınan 10 litrelik yağın kutusu herhangi bir şeyin kutusu olarak tekrar tekrar değerlendirilirdi. İnsanlar kurutulmuş otlardan kendilerine “kem” adı verilen kalın halatlar yaparlardı. Pek çok diğer geri dönüşüm detayında, köylülerin kafalarını nasıl da modern zaman endüstriyel tasarımcıları gibi kullanmış olduklarını görebiliriz.

Şehir hayatına geçilmesiyle birlikte insanların vakitsiz kalmaları ve kendilerini hep bir yere yetişmek zorunda bulmaları, hazır tüketim kültürünü bize “kazandırdı”. Peki, bu vakitsizlik, gerçekten bizi aciz kılan bir şey ise New York‘un göbeğinde yaşayan, iş güç sahibi bu insanlar, acziyetlerinden nasıl kurtulmuşlar? Sadece küçük alışkanlıklarımızı değiştirerek ve hareketlerimizi sistemli hale getirerek biz de çöpsüz bir yaşama yaklaşabiliriz. Markete gitmeyi planladığımız günlerde kendi pazar çantamızı alıp markete gitmemizi engelleyen şeyin zaman sıkıntısı olduğunu düşünmüyorum. Alışılagelmişin dışına çıkmanın bizlere bu kadar endişe vermesi gerekmiyor. Pazara pazar torbasıyla gitmek normalken, markete pazar torbasıyla gitmenin hiç aklımıza gelmemesi ironik değil mi? Siz de bir düşünün…

Kaynak: Collective Evolution
Fotoğraf Kaynağı: Trash Is For Tossers, Shades of Zero

Yılbaşı için 5 vegan tarif

Yılbaşı gecesi için hazırlayabileceğiniz beş farklı vegan tarifi sizler için derledik. 

2015’e girmek için şunun şurasında 10 gün kaldı. Tüm sene her ne kadar zorlu geçse de her sene sonu olduğu gibi bu sene de neşe ile 2014’ü bitirmek için hazırlıklar yapıyoruz. Bu sene farklı bir şeyler denemek istemez misiniz? Yapacağınız vegan tarifler ile misafirlerinizin ve sevdiklerinizin hem gözlerini hem de midelerini doyurun. Afiyet olsun ve şimdiden iyi seneler.

Mantar Kızartması

İçindekiler:

10 adet büyük boy mantar (Ne kadar servis yapacağınıza göre değişebilir)
1 çay bardağı un
1 çay bardağı mısır nişastası
Yarım çay kaşığı kabartma tozu
1 çay bardağı su
2 çay bardağı galeta unu
Kızartmak için bol sıvıyağ

Mantar Kızartması

 

Yapılışı:

Mantarları yıkayın. Mısır nişastası, un, kabartma tozu, su malzemelerini pürüzsüz olacak şekilde karıştırın. Mantarları sapları ile birlikte elde ettiğiniz sosa batırın daha sonra galeta ununa batırın. Tencerede kızdırdığınız yağda pembeleşene kadar kızartın. Kızaran mantarları tabağınıza koyarak servise hazırlayabilirsiniz. (Kaynak: annemineli.blogspot.com)

Pancar Salatası

Pancar Salatası

İçindekiler:

4 adet pancar (yaprak ve saplarıyla birlikte ağırlığı 1 kilo, sadece pancarlar yarım kilo)
2-3 diş sarımsak, ezilmiş
3 çorba kaşığı zeytinyağı
1 çorba kaşığı üzüm sirkesi
Tuz

Yapılışı:

Pancarların yapraklarını kesip bir kenara ayırın. Pancarları kabuklarını soymadan kaynar su dolu bir tencerede 25 dakika haşlayın. Süzüp, soğuk suyun içinde bekletin. Dokunabileceğiniz kadar soğuyunca da pancarları soyup bir santim kalınlığında dilimleyin ve servis tabağına yerleştirin. Pancarların yapraklarını saplarından ayırıp yıkayın ve bir kaba koyup üzerine kaynar su dökün ve 1-2 dakika yumuşayana kadar bekletin. Sudan çıkarıp süzün ve mümkün olduğunca kuruladıktan sonra irice doğrayıp servis tabağındaki pancar dilimlerinin ortasına yerleştirin. Sarımsakların üzerine biraz tuz döküp bir çatal yardımıyla ezin ve bir karıştırma kabına aktarın. Üzerine sirke ve zeytinyağını döküp çırpın, tadına bakıp tuzunu ayarlayın ve pancarlar hala ılıkken üzerlerine gezdirin (Kaynak: cafernando.com

Vegan Yabanmersinli Mısır Ekmeği Çöreği (Muffin)

Yaban Mersinli Mısır Ekmeği Çöreği (Muffin)

İçindekiler:

1 su bardağı (250l) bitkisel süt
1 çay kaşığı elma sirkesi
2 yemek kaşığı öğütülmüş keten tohumu
6 yemek kaşığı su
Yarım su bardağı mısır unu
1 çay bardağı çok amaçlı un
1 yemek kaşığı kabartma tozu
Yarım çay kaşığı tuz
Çeyrek çay kaşığı kimyon
Çeyrek çay kaşığı tütsülenmiş kırmızı biber
1 çay bardağı doğal yağ
1 çay bardağı şeker
1 çay bardağı saf akçaağaç şurubu
1 su bardağı yabanmersini reçeli

Hazırlanışı:

Sprey yağ ile kek kalıbını iyice yağlayın. Fırını önceden 400 dereceye getirin. 5 dakika harcın kesilmesini bekleyin, bu işlem çöreğe tereyağlı bir tat verecektir. Küçük karıştırma kapında bitkisel süt ile elma sirkesini birlikte çırpın. 

Başka bir küçük kapta, su ve öğütülmüş keten tohumunu birlikte karıştırıp, jel haline gelinceye kadar dinlendirin. Büyükçe bir kapta, mısır unu, çok amaçlı un, kabartma tozu, tuz, kimyon, kırmızı biber ve şekeri iyice karıştırın. Keten tohumu karışımını elma suyu sirkesi karışımı ile birleştirin ve yağ ile akçaağaç şurubunu da ekleyin. Birlikte çırpın ve daha sonra mısır unu karışımına ekleyin. İyice hepsini karıştırın. Çörek kaplarını dizin, bu tarife göre 12 adet dizebilirsiniz. İçlerinin yarısını hazırladığınız hamur ile doldurun. Kahverengi olana kadar 15/20 dk pişirin ve bir kürdan yardımı ile pişip pişmediğini anlayabilirsiniz de. Kürdanı ortasına batırın, çıkardığınız da kürdan temizse pişmiştir. Çörekler piştikten sonra, yaban mersini reçelini yukarıdan çöreklerin üstüne kondurun.  (Kaynak: delishknowledg.com)

CREAMY PUMPKIN PASTA WITH PEAS AND TOASTED WALNUTS {VEGAN}

Bezelyeli ve Kızarmış Cevizli Kremalı Kabak Makarna

İçindekiler: 

2 su bardağı kavrulmuş kepekli makarna kabukları veya düdük makarnası
1 su bardağı donmuş bezelye
Sosu için:
1 yemek kaşığı yağ ve hindistancevizi yağı
1 su bardağı şekersiz badem sütü
2 yemek kaşığı un (Tarifte kepekli pasta unu kullanılmıştır.)
1 su bardağı kabak püresi
2 yemek kaşığı yemek mayası
Yemek kaşığı dolusu doğranmış taze adaçayı
1 çay kaşığı tuz
1 çay kaşığı tarçın
Çeyrek çay kaşığı sarımsak tozu
Bir tutam hindistancevizi

Hazırlanışı:  

Genişçe bir tencerede suyu kaynatın ve bir tutam tuz ekleyin. Makarnayı paketin üzerinde yazan şekilde pişirin. Pasta pişerken, ısıyı orta düşük ateşe getirin. Hindistancevizi yağını ekleyin. Bir kapta, süt ve unu birlikte çırpın, daha sonra kalan sos malzemeleri ile birlikte tencereye ekleyin. Hepsini çırpın. Birkaç dakika pişirin, pişinceye kadar çırpın. Bu arada, bir dakika için mikrodalga fırına koyduğunuz bezelyeyi çıkartıp, başka bir tarafa koyun. Cevizleri küçük bir tavada, 5/8 dakika için orta ısıda kızartın, kahveleşip, kokusu gelene kadar karıştırın. Ekmek kırıntısına benzeyene kadar mutfak robotundan geçirin. Makarnayı süzün ve bezelye ve sos ile birlikte tencereye geri koyun. İyice karıştırın. Servis tabağına koyup, ceviz kırıntılarını eşit miktarda gezdirin. (Kaynak: hummusapien.com)

VEGAN MUSHROOM STUFFING

Mantar Dolma

İçindekiler:

6 su bardağı küp halinde kesilmiş kepekli ekmek
1 çay bardağı zeytin yağı
Büyükçe bir soğan, orta büyüklükte doğranmış
5 su bardağı çeşitli, dilimlenmiş mantar
4 sap kereviz, orta büyüklükte doğranmış
1 Asya armudu, soyulmamış ve orta büyüklükte doğranmış
1 çay bardağı doğranmış maydanoz
1 çay kaşığı tuz
Yarım çay kaşığı taze çekilmiş karabiber
Yarım çay kaşığı sumak
Yarım su bardağı taze, ortadan kesilmiş yaban mersini
1 su bardağı sebze suyu

Hazırlanışı:

Fırını önceden 300 dereceye getirin. Küp şeklinde kesilmiş ekmekleri geniş bir fırın tepsisi üzerinde tek sıra halinde yerleştirin. Kuruyana ve kıtır olana kadar 15 dakika gibi bir sürede pişirin. Daha sonra geniş bir kaba ekmekleri koyun. Fırının sıcaklığını 350 dereceye yükseltin. Geniş bir fırın tavasını yağlayın ve bir kenara koyun. Geniş bir sote tavasında, zeytin yağını orta sıcaklıkta ısıtın. Mantar, soğan, yaban mersin, sebze suyu, sumak, tuz ve karabiberi ekleyerek, yaklaşık 1o dakika, yumuşak olana kadar pişirin. Kapta bulunan ekmekleriniz üzerine sotenizi dökün. Maydanoz, Asya armudu ve kerevizi de bu kaba ekleyin. Pişene kadar 30 dakika fırında pişirin. (Kaynak: thetruespoon.com)

Başlık Fotoğrafı: RoundtheWorldVegan

“Temiz Deniz”: Denizleri kurtar, kahraman ol

0

DenizTemiz Derneği / TURMEPA’nın, deniz ve kıyıların korunması konusunda bilinç oluşturmak amacıyla hazırladığı “Temiz Deniz” mobil oyunu, ilkokul ve ortaokul öğrencilerinde kirlilik ile mücadele farkındalığı oluşturuyor.

Oyun tamamen gerçek veriler esas alınarak hazırlanmış. Oyunda, İstanbul Boğazı’na kıyısı olan 15 noktada deniz ve kıyı temizliği yapılıyor. Böylece oyunu oynayanlar, İstanbul Boğazı’nın en çok kirlenen koy ve noktalarını öğrenmiş oluyor, özellikle daha temiz bir çevre konusunda bilinçleniyor.

“Temiz Deniz” mobil oyunu nasıl oynanıyor?

Denize düşen ve yok olma süreleri 15 yıldan fazla olan atıkları sağdaki sepete, 15 yıldan az olanları soldaki sepete doğru fırlatarak denizi temizliyoruz. Çocukların, atıkların suda yok olma sürelerini öğrenip, buna göre ayrıştırarak deniz temizliği yapması sağlanıyor. Kolay, orta ve zor seviyeden oluşan oyunda, dokuz katı atık ve bir adet top şeklinde yağ atık bulunuyor.

Gerçekleştirilen her kıyı temizliğinin ardından oyuncular DenizTemiz Derneği‘nin Facebook ve Twitter  hesaplarında aldıkları puanları paylaşabiliyor.

Geleceğin çizerleri olan çocukların İstanbul Boğazı’nın önemini ve ekosistemin karşı karşıya olduğu tehditleri öğrenmesi bu coğrafyanın kaderinin belirlenmesinde son derece önem taşımakta.

Mavi Kuşak Hareketiİstanbul Boğazı Projesi” kapsamında hazırlanan “Temiz Deniz” oyununa Google Play ve Apple Store’dan ulaşabilir. Ayrıca kendi için bir ilke imza atan TURMEPA’nın diğer projeleri için de internet sitesini bu link üzerinden ziyaret edebilirsiniz.

Usta geri döndü

Şehir Tiyatroları’ndan emekli olduktan 18 yıl sonra muhteşem bir oyunla tiyatro sahnelerine dönen usta oyuncu Erdal Özyağcılar için Ankara geri sayımı başladı.

Şehir Tiyatroları sanatçısı olan ve emekli olduktan sonra hiçbir oyunda rol almayan Özyağcılar 18 yıllık aranın ardından “Hoşgeldin Boyacı” adlı oyunla tiyatroseverlerle buluşuyor. Zeynep Özyağcılar’ın kurduğu Tiyatro Martı tarafından sahnelenen oyunda usta oyuncu Özyağcılar, Berna Laçin ve Gözde Çetiner ile aynı sahneyi paylaşıyor.

İki perdelik bol sürprizli oyun, 25-26 Aralık 20:30’da Şinasi Sahnesi’nde Ankara izleyicisi ile buluşacak. Yönetmenliğini Arif Akkaya’nın üstlendiği oyunun dekor tasarımı da yine Arif Akkaya ile Sırrı Topraktepe imzası taşıyor. Oyunun kostüm tasarımı ise Feyza Zeybek’e ait. Yasak ilişki yaşadığı sevgilisi ile tatilinden yeni dönen Marcia (Berna Laçin), tadilat ve boya işleri yarım kalmış evine geldiğinde önce değişen boyacıyla (Erdal Özyağcılar) ardından sevgilisinin karısı (Gözde Çetiner) ile karşılaşacaktır. Her üçünü de sürprizli bir gün beklemektedir.

Başlık Fotoğrafı: Magazin Sortie

Yalova’ya imaj yenilemesi

Yalova Atatürk Bahçe Kültürleri Merkez Araştırma Enstitüsü tarafından yapımı tamamlanan Türkiye’nin ilk, dünyanın ise en büyük Geofit Bahçesi düzenlenen bir törenle açıldı. Geofit bahçesinde; nesli tehlike altında olan ya da nadir bulunan bitkiler koruma altına alınacak.

2012 yılında temeli Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehdi Eker tarafından atılan ve toplamda 20 bin metre kare alan üzerine kurulan dünyanın ılıman iklim kuşağındaki en büyük, Türkiye’nin ise ilk ve tek Geofit Bahçesi Yalova’da törenle açıldı.

Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehdi Eker ise konuşmasının ilk bölümünde Geofit bahçesi ile ilgili bilgiler verdi. Eker, “Bizim ekoloji perspektifimizi de, tabiat anlayışımızı da, Tabiatı koruma anlayışımızı da ortaya koyan güzel bir proje için bugün Yalova’dayız. Biz bununla kalmadık. 3 tane tohumun ve tabiatın korunması ile ilgili 3 çok önemli projeyi hayata geçirdik. Hepsinin tasavvuru da bize ait. Projelendirilmesi de bize ait. Temelini atıp tamamlamak da bize nasip oldu. Bunlardan birisi Dünya’nın 3. Tohum Gen Bankasını Ankara’da kurduk.Türkiye Coğrafyasında bulunan 117 bin tohum çeşidini burada saklıyoruz. 2010 yılında hizmete açtık. Yine Ilıman iklimi kuşağında yer alan en büyük Geofit Bahçesini de Yalova’da açıyoruz. 350 bin kilometre mesafe kat edilerek ülkemizdeki Geofitleri topladılar. 10 milyon TL’nin üzerinde yatırım yapıldı. Burası bu konu ile ilgili araştırma ve geliştirme faaliyetleri yapacak gerek üniversite öğrenci ve öğretim üyeleri, bilim insanları gerekse endüstri ile ilgili araştırıcılara açık olacak” dedi.

Tarımsal alanlara yapılan katkının 10 yıl öncesine oranla beş kat arttığını dile getiren Eker, sözlerini şöyle tamamladı: “Biz tarımı sadece kırsal alanda yaşayan vatandaşlarımızın, gaz, bez tuz ihtiyaçlarını giderebilmeleri için onlara yapılan yardımlardan ibaret bir sektör olarak hiç düşünmedik. Biz tarıma hep stratejik baktık. Hem ülkesel, hem bölgesel, hem küresel anlamda Türkiye’nin bu sahadaki önemli bir ebedi servet alanını nasıl geliştirir, nasıl zenginleştirir ve nasıl Dünya’nın önemli ülkeleri arasına yerleştiririz diye düşündük. Türkiye için eskiden beri Dünya’da tarımsal anlamda kendi kendisine yeten yedi ülkeden birisi deniyordu. Onun da hiç bir ölçüsü ve ayarı yoktu ya. Ama Türkiye’nin ilk tarım çerçeve kanunu Cumhuriyetin 83. yılında bizim tarafımızdan çıkartıldı. Bu kanunu ilk kez 2006 yılında biz çıkardık. Çerçeve tarım kanunu ile Türkiye’nin de tarımsal stratejisinin de, hedefinin de ufkunun da orada çizgileri çizildi. ve o strateji ile biz meselelere yaklaştık. AR-GE Politikamızda, araştırma geliştirmeye ayırdığımız desteklerde, gen kaynaklarının korunması da, üreticilere ayrılan desteklerin beş kat arttırılması da hep bu stratejinin bir parçası oldu. Bugün 12 sene öncesine göre Türkiye’de çiftçi devletten eskisine göre beş kat daha fazla destek alıyor. Artık 10 sene önce olduğu gibi Avrupa’nın dördüncüsü değil. Avrupa’nın en büyük tarım sektörüne sahip ülkeyiz.” 

Kaynak: Sabah, Hürriyet
Başlık Fotoğrafı: Ak Parti Yalova

Bir ideoloji olarak çevrecilik

0

Kapitalizmin yükselişiyle çevre sorunlarının büyümesi, 1970’lerden sonra çevrecilik ideolojisini doğurmuştur. Çevrecilik, canlı ve cansız unsurların çevreleri ile olan ilişkilerini çok yönlü inceleyen bir bilimdir. Çevreselcilik ise, çevreyi araçsal bir değer olarak görüp, insan merkezli bir anlayışla çevrenin kalkınma için gerekli olduğunu savunur.

Çevrecilik, çevreselcilikten farklı olarak endüstriyelizmin terk edilmesini, ekonomik büyümenin sınırlandırılmasını, çevresel adaleti eko-merkezli bir bakış açısıyla savunur. Çevreciliğe göre doğanın içkin bir değeri vardır. İnsan- doğa ilişkisi doğaya saygı çerçevesinde gelişir. Doğaya, saygı insan için etik bir sorumluluk ve doğanın sürdürülebilirliğinin olmazsa olmazıdır. Doğanın sürdürülebilirliği ise kuşak içi ve kuşaklararası adalet kavramının yer bulmasında ve yoksul-varsıl ayırt etmeksizin herkesin sağlıklı bir çevrede adil olarak yaşama hakkına kavuşmasında yol gösterici nitelikte olmaktadır.

Çevreci anlayış, toplumsal ve siyasal olarak bir dönüşümü gerekli kılar. Kapitalizmin yön verdiği tüketim alışkanlıklarından endüstiriyelizmin sınırlanmasına, insanların doğayı sömürge aracı haline getirmesine kadar birçok alanda köklü değişimler gerektirir. Endüstriyelizm, insanların tüketim alışkanlıklarına ve yaşam biçimlerine hakimiyet kurmaya neden olduğu gibi, doğanın üzerinde de hakimiyet kurar. Çevreci anlayışta insan, sınıflandırmalardan, etnik ve sosyal kimliklerden uzak salt bir türdür ve bu durumu uygulanan çevreci politikalara da yansıtır. Çevreci politikalar tüm bunların yanında, adem-i merkeziyetçi, şeffaf ve katılımı ön plana çıkaran daha demokratik bir anlayışla geliştirilmelidir.

Bir ideoloji olarak çevrecilik, mevcut siyasetin bir kolu olarak yürütülmemeli ancak ve ancak çevreciliğin kendi politikaları doğrultusunda bir siyasi temele oturtulmalıdır. Bu politikaların oluşmasında ise bireylerin kendi yaşam biçimlerinden başlayarak bilinçlenmeleri ve bu bilinçlenmenin tüm toplumda yaygınlaşması gerekmektedir.

Başlık Fotoğrafı: Truthimpact

Kıyamet sonrasını anlatan 5 dizi

Filmlerin ve dizilerin altında bize vermeye çalıştıkları mesajların “bir gün başımıza gelir mi acaba” endişesi bazen düşüncelerimi kaplamıyor değil. Bu açıdan özellikle kıyamet sonrası (post apokaliptik) dizi ve film çalışmaları beni içine daha çok çeker.

Bunlara biraz meraklı olduğum için takip ettiğim dizileri sizlerle paylaşmak istedim. Beş tanesini rastgele sıraladım aşağıda. Sizin önerebileceğiniz dizi ve film varsa kesinlikle duymak isterim. Yorum olarak paylaşabilirsiniz.

100 (Dizi, 2014) (The 100)

Yaşanılan evrende nükleer savaş meydana gelir. İnsanlığın bir kısmı uzay gemisinde yeni bir yaşam kurmuştur. Lakin yaşama devam edebilmek için dünyaya geri dönmek ve tekrar yaşanılabilir bir yer olduğundan emin olmaları gerekiyordur.

Tüm olanlardan 97 yıl sonra, 100 genci dünyaya yollarlar. Bu yüz geç ilk uzay gemisinde dünyaya gelmiştir. Dünyanın güzelliklerini duyarak büyümüşler ve ilk defa ağaç, toprak göreceklerdir. Tahmin ettiklerinin tersine dünyada kalan ve nükleerin sonuçları doğrultusunda evrilmiş insanlarla da karşılaşacaklardır.

 

the100

Son Gemi (Dizi, 2014) (The Last Ship) 

Dünyaya bir virüs yayılır ve insanlık yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kalır. Tüm bu karmaşa içinde bir Amerikan gemisi mürettebatı tüm insanlığı bu felaketten kurmaya çalışır. Aynı zamanda dizi, William Brinkley aynı adlı romanından uyarlama. “Dünyayı kurtaran Amerika!” mesajı ile dikkatleri üzerine çeken yönetmen Micheal Bay’ı Armagddon (1998) ve Pearl Harbor (2001) gibi filmlerden tanıyoruz.

thelastship

Jericho (Dizi, 2006–2008)

Nükleer saldırı altında kalan ABD’de iletişim kesilmiştir. Jericho isimli kasabada hayatta kalan insanlar mücadele eder ve ülkede neler olduğunu öğrenmeye çalışırlar. İletişim ve enerji kaynaklarının durması ile birlikte tam bir kaos ortamı meydana gelmiştir. Bunun getirdiği korku ve endişe de insanlar arasında psikolojik ve sosyal sorunları ortaya çıkarmıştır.

jericho

Revolution (Dizi, 2012–2014)

Tüm dünyada elektrikler kesilir ve Chicaho yemyeşil bir hale gelip, elektriksiz yaşamaya başlar. Aynı zamanda hükûmetler de çökmüştür. Aradan 15 yıl sonra geçer insanlar ilkel yaşam koşulları altında hayatlarını devam ettirirler.

revolation

Ütopya (Dizi, 2013) (Utopia)

Utopia’yı kıyamet sonrası sırasına almak ne kadar doğru olur bilmiyorum ama konusu itibariyle şiddetle tavsiye ediyorum ve paylaşmak istedim. İngiliz dizisi olan Utopia aynı zamanda renkli görüntüsü ile de dikkat çekiyor.

Utopia, sürükleyici bir aksiyon/gerilim hikâyesinin yanısıra ilginç bir biyoetik soru da sunuyor, böylelikle. Bu büyük komployu planlayıp yürüten kişileri, klasik hollywood’vari bir anlatı çerçevesi içinde “kötü” adamlar olarak mı düşünmeliyiz? Verilen durumu iyi-kötü, siyah-beyaz çerçevesinde mi değerledirmeliyiz? Keza, kahramanlardan biri, hatta The Network’ün en çok fiziksel hasarı verdiği baş karakter olan Wilson, komplonun içeriğini ögrendiğinde The Network’e hak verip onların tarafına geçmeye karar veriyor. Devlet(ler)in, ya da derin devlet(ler)in bedenlerimiz üzerinde söz hakkı olmalı mıdır? Böyle bir dünyayı bir distopya olarak görmek fazlasıyla mümkün. Öte yandan, devletlerin nüfus planlamaya dair insancıl girişimleri pek sonuç vermemekte. Fazla uzun değil, belki bizlerin ömrü içinde kaynak kıtlığı, hastalık ve savaşlarla karşılaşmamız olası. Böyle bir durumda birilerinin harekete geçip herkes için “en iyi” olacak bir planı gerçekleştirmesi “kötü” bir şey midir, sahiden? Özgür irade, gezegendeki insan nüfusunun geleceğinden önemli midir? (C. Yalçınkaya / Öteki Sinema)

Utopia

Başlık Fotoğrafı: Deviantart

Türkiye Barolar Birliği: Çevre ve Hukuk Sempozyumu

Türkiye Barolar Birliği (TBB) , 20 Aralık 2014 Cumartesi günü “Atatürk Orman Çiftliği’nden, Gezi Parkı’na Çevre ve Planlama Sempozyumu”nu  gerçekleştirilecek.

TBB 20 Aralık cumartesi günü saat 10:00’da Balgat’taki TBB Avukat Özdemir Özok Kongre ve Kültür Merkezi’nde,“Atatürk Orman Çiftliği’nden, Gezi Parkı’na Çevre ve Planlama” adlı bir sempozyum gerçekleştirecek.  Açılış konuşmasını TBB Başkanı Avukat Prof. Dr. Metin Feyzioğlu’nun yapacağı sempozyum 4 oturumdan oluşacak.

Birinci oturum Türkiye Barolar Birliği Başkan Başdanışmanı, Av. Prof. Dr. Necdet Basa tarafından yönetilecek ve içeriğinde, Çevre ve Etik, Çevre ve Planlama Beraberliğinin Belirsizliği, Cumhuriyetin Mimari Mirası ve Planlama Süreci konuşmaları olacak. İkinci oturumu, Petrol Mühendisliği Odası Enerji Politikaları Çalışma Grubu Başkanı Necdet Pamir yürütecek ve Plan Değişikliğini Besleyen Politikalar, ÇED Süreci ve Planlama konuları işlenecek.

Üçüncü oturum ODTÜ öğretim üyesi Prof.Dr. Çağatay Keskinok tarafından yürütülecek ve içeriğindeki konuşmalar sırasıyla; Çevrenin Planlama Yoluyla Korunmasında İdari Yargının İşlevi, Planlamaya İlişkin Kararların Yargısal Denetiminde Çevresel Değerlerin Korunmasına İlişkin Yansımalar olacak. Son oturumun başkanı Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Çevre Hukuku Öğretim Üyesi Doç.Dr. Süheyla Suzan Alıca olacak ve oturumda, AOÇ ve Kaçak Sarayın Yargısal Süreci, Hukuk Devleti ve Yargı Kararlarının Erozyonu, Tarım Topraklarının Planlanması başlıklı konuşmalar yapılacak.

İlgilenenler için sempozyumun detaylı afişi Baro Birlik sitesinde bulunmaktadır.

Kaynak: BaroBirlik
Fotoğraf: Baro Birlik

İmar kanunu değişikliği ile doğa rant alanına mı dönüşecek?

0

İmar yasasında değişikliğe gidilmesini öngören yasa tasarısının gündeme gelmesinin ardından, dün TMMOB üyeleri Ankara Güvenpark’ta bir basın açıklaması yaptı. Konunun detaylarını TMMOB’a bağlı Mimarlar Odası Ankara Şube Başkanı Tezcan Karakuş Candan’a sorduk.

2012’ye kadar AOÇ hakkında sadece bir dava açılmışken, hukuksuzluğun artmasıyla bugün dava sayısı 33’e yükseldi.

Açtığınız davalarla uzun süredir kamuoyunda yer alıyorsunuz. Bize bu davaların niteliklerinden bahseder misin?

Bizim çok değişik davalarımız var. Örneğin; plan değişiklikleri düzeyinde, kamusal kültürel miras düzeyinde, bellek sorunu üzerinde ve haksız kazanç üzerinden dava açılabiliyor. Ama hepsinin bir arada olduğu davalarımız da var. En son Avrupa Kentsel Şartı, Kentli Haklar Bildirgesi üzerinden de davalar açmaya başladık. Hukuk da mücadele alanlarımızdan bir tanesi ve  çoğalan hukuksuzluklar karşısında yürütmeyi durdurma kararı aldığımız davalar var. Hukuksuzluk alanında müdahale edilmesinin nedenlerinden biri de budur. Biz bu davaları açmasaydık varolan hukuksuzluk görülmeyecekti ve sonrasında belki de yeni bir hukuk sürecinin nasıl başlayacağına dair yöntemimiz olmayacaktı. Örneğin Atatürk’ün vasiyeti ihlal davasında yeni bir hukuk yolu başladı ve bu dava başladığında emsal oluşturacak. Diğer taraftan tepkimizi demokratik olarak sokakta da gösteriyoruz, kamuoyu yaratmaya, uluslararası ortamlarda bunları anlatmaya çalışıyoruz ve bilimsel bilgimizi halkın yararıyla buluşturabileceğimiz yöntemleri kullanıyoruz.

Uzun yıllardır hukuksal alandaki mücadelelerinizle gündeme geliyorsunuz. Peki bu mücadele, son yıllarda yoğunlaşan hukuksuz yapılaşmayla birlikte odak noktası haline gelen mecburi bir yöntem mi?

Aslında 2006 yılındaki Kentsel Dönüşüm Yasası’nın gündeme gelmesi, 2012’nin haziranında Afet Kanunu’nun çıkması; o dönemde de söylediğimiz gibi çok ciddi kentsel rant, kent topraklarının pazarlanması ve ticarileşmesi noktasında yaşam alanımızı daraltacak uygulamaları beraberinde getirecekti. Bugünlerde de onun sonucunu görüyoruz. Arka arkaya Gezi’nin patlaması da Gezi’nin sonrasında halkın HESlere karşı, yeşil alanlarına karşı duyarlılığına da baktığımızda 2012’den sonra kent topraklarının talanında başka bir sıçrama yaşandığını söyleyebiliriz. AOÇ’den örnek verirsem; 2012’ye kadar AOÇ ile alakalı açtığımız 1 tane davamız vardı, 2012-2014 arasında 33 tane davamız oldu. Bu, hukuksuzluğun ve kent toprakları üzerindeki talanın ne kadar çok olduğunu gösteriyor. Yani 2 yılda 33 dava açacak işlem yapılmış ki hatta daha da açılsa 50’ye yakın dava açılabilirdi, öyle bir durum var.

“İmar kanunu değişikliğiyle yapı üretim süreci tekelleştiriliyor.”

Yasa tasarısının kapsamı hakkında bize genel bilgi verebilir misin? Bu yasa ile neler değişiyor?

Hazırlanan yasa taslağı sadece Türk Mühendis ve Mimarlar Odası Birliği’nin ve meslek odalarının yasasını değil, imar sürecini de değiştiren bir yasa. 3194 sayılı kanunla birlikte, kentleşme hareketinin ve imar yasasının ana mevzuatı olarak bilinen imar kanunuyla birlikte 13 kanun daha değişiyor. Yasa aslında yapı üretim sürecinde yeni bir sistemi de kuruyor. Bu sistemle birlikte plan, proje, yapım süreci, yıkım süreci ve denetim sürecinden oluşan yapı üretim süreci tek elden kontrol edilmeye başlanacak ki bu doğru olmayan bir süreç. Örneğin denetimsizliğe bağlı olarak geçmişten beri süren iş kazalarında artmalar meydana gelebilir. Diğer yandan bir proje yapıldıktan sonra kontrolünü kamu yararı içeriğinde olan kurumlar kontrol eder. Bu yasayla birlikte her aşama Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na bağlanıyor. Ayrıca yerel belediyelerden bazı yetkilerin alınmasıyla yerel ihtisas birimleri de bu sürecin dışına çıkarılıyor. Yasayla birlikte kurulması planlanan teknik müşavirlik firmalarıyla da yapı üretim sürecinde yer alan mimar, mühendis ve plancı gibi uzman kişiler tek başlarına projelerde yer alamayacak, firmalara bağlı hale getirilecek. Dolayısıyla bakanlık kendine uygun oluşturduğu bu firmalarla; üretim sürecinin tamamını kontrol altında tutabilecek, dijital olarak Türkiye’nin her yerinde yapılan projeleri, organizasyonları kontrol edebilcek ve rantı dağıtabilecek bir kuruluş oluşturuyor. Tabii bu firmalar hakkında şuan bir fikrimiz yok, yanlı olup olmayacaklarını ve kimlere izin vereceklerlerini bilmiyoruz. Bu kuruluşlarla meslektaşlarımız bir bakıma taşeron işçiler gibi çalışacaklar aslında. Bir diğer yönü ise; halkın bu süreçte mal varlığı, yani mülk dediğimiz tapu kaydı da sıkıntıya giriyor. Yani sizin de mal varlığınız tehlikeye girecek. Hükümet bu yasayla onu bir ticari formasyonda geliştirip gelir arttırımını sağlayan bir kent parçası olarak görebilcek durumda. Nasıl bugün asfalt yapılınca asfalt katılım payı ödüyoruz, şimdi de “Biz senin evinin yakınına AVM yaptık, park yaptık; senin evin daha da değerlendi, o zaman da değer artışı katılım payı vereceksin” diyen zorunlu bir sürece de gidiyor.

Bu yasa tasarısının TMMOB üzerinde nasıl bir etkisi olacak?

Bu kanun TMMOB’nin birlik yapısını dağıtıyor. Burada odalar, şubeler, şubelerin üzerinde merkezler, merkezlerin üzerinde de TMMOB’nin olduğu bir birlikten bahsediyoruz. İmar yasasıyla bu birlikleri dağıtarak herkesi ayrı ayrı yakalıyor. Herkesin kendi ilinde ayrı olması, insanların birbiriyle iletişimini çok sıkıntılı ve pamuk ipliğine bağlı düzeye çekiyor. Nispi temsil sistemiyle yönetimlerin yapısını karıştırıyor ve “Herkes aldığı oy oranında temsil edilecek” diyor. Dolayısıyla burada karmaşık yapılar oluşacak. Sonuçta işlevsizleştirmenin başka bir yönü olarak; birlikleri bozmaya, dava açmamızı engellemeye, elimizdeki tüm yetkileri almaya çalışıyor. Ve hatta öyle bir noktaya getiriliyor ki; kurulacak teknik müşavirlik bürolarını denetleyecek mühendis ve mimarlar eğer uygulamalarıyla firmaları zarara uğratırlarsa, firma yararına ceza verilmesi görevi de TMMOB’a veriliyor. Odaların üyelerine ceza vermesine neden olup böylece odaları da taşeronlaştırıyorlar.

Tekelleşecek bu sistem beraberinde neyi getirir?

Böylesi bir sistem denetimsiz bir yapı üretim sürecini getirir. Bütün kamusal alanların, meydanların yeşil alanların, doğal ve tarihi SİT alanlarının talanını gündeme getirir. Çünkü sürekli bunların karşısında duran ve halkın yararına bir uygulamayı hayata geçirmeye çalışan TMMOB’nin yetkileri alındığında Türkiye yaşanamaz hâle gelebilir, kendi doğallığını, tarihselliğini kaybedebilir. Ve bir gün kalktığımızda kapımızın önündeki parkta AVM’ler yükselebilir.

“Yasa değişikliği bir öfke hareketidir.”

Hükümetin TMMOB’nin yetkilerini elinden alacak bir yasa tasarısı sunmasını hangi sebeplere bağlıyorsunuz?

Oluşturulacak organizasyon bir tekelleşme süreci ve böylesine bir süreçte kamu yararına çalışan meslek odalarının sorun yaratmasını istemiyor. Taksim Meydanı, Gezi Parkı olayları, 3. Havalimanı, Validebağ Korusu ile “AOÇ ve Kaçak Saray” sürecinde epeyce zarar verdiği için hükümete dava açmasını engelleyecek yöntemler oluşturmaya çalışıyor. Biz anayasanın 135. Maddesine göre kurulmuş ‘kamu kurumu niteliğinde’ anayasal bir kuruluşuz. Kamu yararını önceliyerek olumsuz projelere karşı davalar açabiliyoruz, kamuoyu oluşturmaya çalışıyoruz. Bu kanunla bizim kamu kurumu niteliğindeki meslek örgütü olma özelliğimiz yasadan çıkarılıyor. Anayasayı değiştirmediği sürece dava açma ehliyetimizi elimizden alamaz, ama anayasal olarak niteliğimiz değiştirildiğinde ilk etapta ehliyetimizin olup olmamasıyla ilgili sorgulamaya girilecek ve bu süreci uzatacak. Ya da devam etmekte olan davalarımız, kötü niyetle ehliyetsizlikten düşürülebilir. Bizim AOÇ ile ilgili 35, Ankara’da 350-400’e yakın davamız, ülke genelinde binlerce davamız var; bunların hepsi için “taraf değilsiniz” denebilir.

2 yıl önce böyle bir yasa değişikliği tekrardan gündeme gelmiş ve etkili mücadeleler sonucu geri çekilmişti. Bugün tekrar gündeme gelmesinin sizce ‘spesifik’ bir sebebi var mıdır?

Tabii ki spesifik bir nedeni var; çünkü bir rant sistemi oluşturmaya çalışılıyor imar kanunu ile birlikte. Diğer yandan, hem 3. Havalimanı hem de AOÇ ve kaçak saray mevzusu bilimsel ve toplumsal olarak çok tepki toplamış durumda. Yani bunları aslında oraya bağlayarak bir öfke hareketi olduğunu söyleyebiliriz.

Yasa tasarısının kabulü ile ilgili öngörüleriniz nelerdir, geçememesi durumunda bir planınız var mı?

Öncelikle yasanın geçmemesi için mücadele ediyoruz. Durumun neyi göstereceğine sonrasında bakacağız tabi ama şuan  geçmemesi noktasında mücadelemiz yoğunlaşıyor.

Son olarak eklemek istediğiniz bir konu var mı?

25 Aralık’ta ‘vasiyeti ihlal’ davamız var. AOÇ’de Atatürk’ün vasiyetinin ihlal edildiğine ilişkin dava açtık ve kabul edildi, bu bizim açımızdan bir ilk. Atatürk’ün mirasçıları konumuna geldik, şuan bu dava miras hukuku açısından da bir ilk. Dolayısıyla herkesin bu davaya müdahil olmasını istiyoruz, 25 Aralık’ta da müdahillik başvurusu yapacağız. Dilekçe hazırlandı, bireysel olarak Türkiye’nin her yanında herkes bu davaya müdahil olabilir. Hukukun da bir mücadele alanı olduğunu düşünüyoruz, bin müdahilli bir dava, iki bin müdahilli bir dava aslında başka bir davadır. Bunu yaratmaya çalışıyoruz.

Başlık Fotoğrafı: Halk Gazetesi

Otel odasında tek gecelik sergi

Sanatçı Erin İlkcan Aslan’ın İkiyüzbeş Numaralı Oda isimli sergisi, 26 Aralık 2014 tarihinde Sonno Boutique Rooms & Suit’in 205 numaralı odasında sanatseverler ile buluşuyor. Otel odasında tek gecelik sergi konsepti ile kafalarda merak uyandırıyor.

Hacettepe Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Resim bölümünde eğitim hayatına devam eden Erin İlkcan Aslan genç yaşına rağmen birçok başarılı işe imza atmış. “İkiyizbeş Numaralı Oda” ise sanatçının altıncı kişisel sergisi.

Erin İlkcan Aslan İkiyüzbeş Numaralı Oda ile ilgili şöyle ifadelerde bulunuyor:

“Nesne ile dolaylı yollardan bağ kurarak onu sahiplenmek, insanoğlunun hala sürdürüyor olduğu mülk illüzyonlarından biri olmuştur. Özne, nesneyi pragmatist olarak şekillendirir ve kırılmaz kalıplar içerisine oturtur. Bir ihtiyaç ve ihtiyacın giderilmesi yönünde kurulan özne-nesne ilişkisi uçucudur. Belli özel durumlar dışında, nesne, aynılaşarak öznenin yapay ihtiyaçlarını gideren bir aleladeleşme ile varlığını sürdürür. Nesnenin, özne tarafından atfedilen normlar içerisindeyken tükenme ve değersizleşme ihtimali yüksek, kalıcı olma ihtimali neredeyse yoktur.

Bu ilişkinin istisnai durumlarından biri, öznenin nesne üzerinde oluşturduğu içselleştirme sürecidir. Bu süreç, yönelinen nesneyi, uzay-zaman bütünselliğinde bulunduğu organik yapıdan kopartarak üzerine yüklenen mana ile özel kılar… Bu “özel”lik durumu daima süregelen göreceli bir biçimdedir ve aynı zamanda da değişkendir. Öznenin nesneye yüklediği her yeni mana, nesneyi içselleştirerek benimsemesine, onu olduğu çerçeve dışına çıkartarak sahiplenmesine sebep olur. Bu, öznenin nesne ile doğrudan bağ kurmasıdır.

ErinİlkcanAslan
Erincan İlkcan Aslan

Kişiselleştirilerek, doğrudan öznel bir biçimde şekillenmiş her nesne, bir deneyim ile kazındığı salt varlığını öznenin zihninde sürdürür. Bu, alelade bir nesnenin, etki alanı devam ettiği sürece vazgeçilmezlik kazanmasıdır. Başka bir deyişle, nesnenin ölümsüzleşmesidir.”

Adres: Remzi Oğuz Arık Mh., Tunus Caddesi No:52, 06000 Ankara
Tarih: 26.12.2014
Saat: 19:30