Ana Sayfa Blog Sayfa 747

Yemek Paylaşım Hareketi ve Türkiye’deki örneği

Paylaşmak, çocukken bizlere öğretilen ilk şeyler arasındaydı. Şımarıklık yapıp, elimizdekini vermek istemediğimiz zaman annemiz ya da babamız hemen devreye girerek “Oğlum/kızım, kardeşinle/arkadaşınla oyuncağını paylaş; birlikte oyna.” derdi.

İhtiyaçtan değildi o zamanki paylaşımlar, ama aslında hepimiz paylaşmanın hayat içinde ne kadar önemli ve değerli olduğunu öğrendik.

Yıllar geçer o masum çocuklar büyür. Hayatın acılarıyla, çirkinlikleriyle yüz yüze kalır. Kimileri bu çirkinler içinde kendini kaybeder, kimileri ise aydınlığa çıkmak için mücadele verir. Belki de, Yemek Paylaşım Hareketi (Foodshare), de bu noktada ortaya çıkan o güzel işlerden birdir.

Yemek Paylaşım Hareketi, dolapta boşa duran, çöpe gidecek ya da kullanmamaktan kaynaklı çürüyecek gıdaların marketlerden, pazarlardan gönüllüler tarafından toplanarak bedava paylaşımına denir. Bunun içine evde fazladan pişirdiğimiz yemekleri de katabiliriz.

Yemek Paylaşım Hareketi, Nisan 1982’de, acil gıda programları ve yerel kiliseler koalisyonu ile birlikte kuruldu. Ortaya çıkmasının ardından dünyanın birçok yerinde bu hareket kendini göstermeye başladı. Google’a foodshare yazdığınızda birçok yere ait yemek paylaşım hareketi websitelerini göreceksiniz.

cercopcorbalari
Fotoğraf: www.facebook.com/cercopcorbacilari

ÇerÇöp Çorbacılar

Türkiye’de Yemek Paylaşım Hareketi adına ÇerÇöp Çorbacılar’ı örnek gösterilebilir. Facebook sayfalarında kendilerini şu şekilde açıklıyorlar: “İsraf edilen yiyecekleri toplayan, geri kazandıran, herkes için sıcak çorba sunan doğa ve insan dostu hareket!”

Topladıkları malzemelerden çorba hazırlayan ÇerÇöp Çorbacılar, herkesin kolayca ulaşabileceği noktalarda bu etkinliği gerçekleştiriyorlar.

Bilinçsiz gıda tüketimine karşı kendini sorumlu hisseden herkesi bu harekete davet ediyorlar. Ayrıca, bu etkinlik sadece ihtiyaç sahiplerine yönelik değil (Elbette öncelikli amaç bu yönde), geçerken çorbanın kokusu hoşunuza gidebilir ya da siz de o an aç olabilirsiniz; bir tas da siz alabilirsiniz. Çerçöp Çorbacılar; Yatağan maden işçileri, Vanlı işçiler ve mülteciler için çorba da pişirdi. Benim de çorbada tuzum olsun istiyorsanız, facebook sayfasından takip ederek, etkinliklere katılabilirsiniz.

Başlık fotoğraf: Switchboard
Kaynak

İklim değişikliğinin peygamberdeveleri üzerindeki etkileri

Peygamberdeveleri yayılıyor. Bu gelişme, iklim değişikliğinin pek çok “yabancı istilacı türün” yeni ülkelere ve habitatlara giriş yapmalarını teşvik edebildiğini gösteriyor. Bu türlerin, yerel bitki ve hayvanlara sunduğu rekabette, oldukça enteresan ve neredeyse işlevsel bir tehlike yatıyor. 

Amatör entomolojistlere göre evcil hayvan olan peygamberdevesi, her ne kadar hayatta kalma süreleri kısıtlı olsa da oldukça popüler bir tercih. Deniz bağlantılarına göre, Akdeniz’e çok yakın ve Afrika’yla neredeyse bir bağlantısı bulunan, daha çok Avrupa bölgeleriyle ilişkisi olan, antik ticaret motiflerine sahip Portekiz’deki sömürgeciler için uygun bir duruma sahibiz.

Kaydedilmiş bin 390 istilacı türe rağmen, bu durumun sonucu olarak 2014’te Avrupa’ya giren ilk peygamberdevesi kayıt altına alındı. Ülkedeki Mantodea’da yapılan genel bir araştırmanın bölümü olarak iki adet tür bulundu. Bu iki tür de Miomantis türü ve her iki tür de eski Portekiz kolonilerinden en az birinde yaşayabiliyor. Miomantisler Doğu Akdeniz bölgesinde bulunurlar; ancak merak uyandıran bu gizem farklı bir şekilde de çözülebilir. Bu işin hilesi, peygamberdevelerinin Carcavelos ve Algarve bölgelerinde hayatlarına başlayıp ne kadar süreyle bölgede yaşadıklarını keşfetmekte yatıyor. Bu türlerden biri ise olağan herhangi bir zaman diliminde bölgenin en az 200 km uzağında özgün bir yayılıma sahip.

Bu iki tür, herhangi bir ekin ölçümü olmaması sebebiyle kendilerine özgü habitatlarında muhtemelen endemik bir tür olan Ameles spp ile karıştırılmış olması nedeniyle yaşamlarını devam ettirmektedirler. Miomantisler; iklim değişikliği etkisi olasılığına rağmen, egzotik bitkilerin bahçede veya diğer ev tabanlı edinimleri ile karşılaştıklarında sınırsız bir zaman diliminde varlıklarını koruyabiliyorlar. Bir diğer olasılık ise, Kuzey Amerika’da 1899 yılından bu yana Avrupalı Mantis religiosa türü kadar var olabileceğidir. Iris oratoria ise 1930’dan bu yana Kaliforniya’da gözükmemektedir.

Afrotropik kuşakta ise yedi adet Miomantis türü bulunmaktadır. Portekiz’de bulunan iki tür ise aşağıdaki gibi tanımlanmıştır. Miomantis coffra Mozambik de dahil olmak üzere Güney Afrika bölgesine özgü bir türdür. Bu türün dişisinin uçamadığı, yalnızca süzülebildiği düşünülüyor. Miomantis paykulli ise Nil vadisi ve Moritanyayı da kapsayarak Güney Afrika’da daha yaygın bir türdür. Bu türün geniş yayılımı göz önünde tutulursa, ekolojik olarak biçimlenebilir olduğu düşünülüyor.

Artık ilgi, her ülkede ve her durumda biyogüvenliğe yönlendirilmelidir. 

Haber Kaynağı: EarthTimes
Çeviri: Sasun Bazaryan & Burak Avşar
Başlık Fotoğrafı:
GardeningForResults

Yeniden canlandırılan bir besin tedarik zinciri

0

Bildiğimiz bazı sözcükler yan yana dizildiğinde, anlamını kavramakta güçlük çekebiliriz. Topluluk temelli tarım, tam da böyle bir örnek. Aslında güzel bir çiçeğin kokusu… Kendimize açtığımız bir oksijen çadırı… İpeksi bir dokunuş…Toplumsal bir yeniden anlamlandırma, harekete geçme, sahip çıkma…

Yeni yeni deneyimlerle aykırı yollarda yürüyoruz. El yordamıyla, bazen danışarak çoğu zaman paylaşarak belirsiz geleceğe, umut yüklü bir kapı aralıyoruz. Sevgili Nietzsche’nin yazdığı gibi: “Sınamalı insan kendisini, bağımsızlığa mı yazgılı, boyun eğmeye mi?”

Topluluk temelli tarım yeni öğrendiğimiz bir kavram. Hepimiz çok iyi biliyoruz ki köyler ve köylüler yıllar içinde eriyip, azalıyor, yok oluyor. Köylünün, yetiştirdiği ürünlerini değerinde satması gittikçe imkânsızlaşıyor. Ürünlerin besin değerinin değil, kozmetik görüntüsünün, albenisi olmasının önemi artıyor/arttı. Büyük marketler parlak domatesleri, iri yeşil elmaları ve çekirdeksiz karpuzları raflarına dizip, talebi kozmetik yönünde oluşturuyorlar. Varsın bunları yemek isteyenler, alsın sofralarına taşısınlar. Biz, besin değeri yüksek gerçek gıdayı talep ediyoruz. Bunları küçük köylü üreticilerden doğrudan alıp, değerini tam ödeyip, aradan aracıları ve onların kȃrlarını çıkarmak istiyoruz.

organik tohum

Soframıza koyduğumuz domatesin, ıspanağın, portakalın özünde ne var? Bunların her biri önemli besin kaynaklarımız. Oysa yapılan pek çok araştırma, on yıllar içinde, bu besinlerin içerdikleri vitaminlerin, minerallerin değişik oranlarda düştüklerini, giderek besinden çok posa niteliği taşımaya başladıklarını gösteriyor. En yalın olarak bunun iki nedeni var; ilki geleneksel tohumlarımızı değil, hibrit tohumları ekiyoruz. İkincisi bitkiyi esas olarak besleyen toprağı iyileştirmeyi bıraktık, tam aksine onu zehirliyoruz.

Topluluk temelli tarımın en tefmel ilişkisi; köylü ile tüketicinin doğrudan iletişime geçmesi, ürünleri beraber seçmesi ve yetiştirme teknikleri üzerinde uzlaşmalarıdır. Tüketici bu hamleyle sözlüklerimize yeni giren bir sözcükle taçlanıyor: Türetici.

Türetici, topluluk temelli tarım projesine katıldığı andan itibaren, üreticisi olan köylüyle tanışmış oluyor. Bu tanışıklık, her şeyden evvel, güven temelinde bir alışveriş ilişkisinin doğmasını ve gelişmesini sağlıyor. Öyle ki, alışılmış bir alışverişte, malı alır parasını ödersiniz. Oysa biz, yeri gelir, ekim dikim zamanında köylünün ihtiyaçlarını karşılaması için ön ödeme dahi yaparız!

KURAKLIKTAN EN COK ETKILENEN ILLERIN BASINDA GELEN SANLIURFA'DA URETICILER, GUBRE, MAZOT VE TOHUMLUK DESTEGININ ARTIRILMASININ YANINDA OZEL BANKALARA OLAN KREDI BORCLARININ DA 1 YIL FAIZSIZ ERTELENMESINI ISTIYOR. (ANADOLU AJANSI - MEHMET GULDAS) (20080721)

Demek ki daha birinci basamakta, soframıza koyduğumuz peyniri, maydanozu kim üretti, adıyla tanıyoruz. Dağıtım günlerinde kimisi gelip bize küçük sunumlar yapıyor. Dağıtım bir minik foruma dönüşüyor. Kimi zamansa bizler onu köyünde ziyaret ediyoruz. Tarlasını, bağını, bahçesini geziyor, bizim için yetişen ürünler hakkında yerinde bilgiler ediniyor, sofrasını paylaşıp aile fertleriyle tanışıyoruz.

Bu köylüler, dekarlarca tarlalarda, kocaman traktörlerle, monokültür tarım yapmıyorlar. Sütünü aldığımız teyzenin iki ineği, cevizine ortak olduğumuz amcanın beş ceviz ağacı, balını yediğimiz karı kocanın ondört kovanı var. Hasılı, kendisi için ürettiğinin fazlasını bize veriyor diyebiliriz. “Küçük güzeldir” diyor Schumacher. Topluluk temelli tarım bu küçüklüğe, doğrudan ilişkiye, üretimi birlikte planlamaya ve dönüştürmeye işaret ediyor. Köylünün bu ilişkiden doğarak ürettiği besine biz gerçek gıda diyoruz. Sevgili Defne Koryürek’in kulaklarını çınlasın.

Gerçek gıdalarımızın geldiği günler, bizim için eğlenceli bir şenlik demek. Evlerde yaptığımız şekersiz kekleri, soğuk çayları, limonataları, o gün gelen kaşar peynirlerini, sızma zeytinyağına bandığımız ev ekmeklerini afiyetle yerken, öte yandan gıda üzerine, tarım üzerine forumlar yapıp, öğrendiklerimizi paylaşıyoruz. Bu paylaşım, zihnimize dirilik getiriyor. Reklam, dezenformasyon, ana akım bombardımanına karşı savunma gücü katıyor. Birimizin göremediği bir yalanı, ötekinin anlatması imkanını doğuruyor. Çünkü ana akım sürekli atakta. Sosyal medyada, ana akım medyada, markette, sokak bilboardlarında ve siyasilerin söylemlerinde atak aralıksız sürüyor. Zihnimizi diri tutmalıyız yoksa hiç şansımız kalmayacak.

Aramıza yeni katılanlar, dağıtım günlerinde besinlerini neye koyacaklarını şaşırıyorlar çünkü alışıldık ambalajlar yok. Sepetiniz, bez torbanız, fileniz neyiniz varsa getirmelisiniz. Denizlerin, dağların, çöllerin akla hayale gelmeyecek uzaklıkların poşetlerle ağzına kadar dolduğu bir dünyaya, bir yeni poşet daha eklemek istemiyoruz.

Bu koca dünyada, koskoca dev gibi tedarikçiler olan biteni yönetirken, akılalmaz geliyorsa yazdıklarım, unutmayın; en uzun yolculuklar bile, küçük bir adımla başlar.

Hazırlayan: Aytaç Timur
Yeni İnsan Yayınevi / Yeryüzü Derneği
Başlık Fotoğrafı: Patricio Michelin

Vegan bir Ortadoğu lezzeti: Falafel

0

Vejetaryen veya vegan diyetle yaşamını devam ettiren, birçoğumuzun da bildiği gibi falafel eşi benzeri bulunmayan bir öğündür. Tarihi ve hangi coğrafyada türediği tam olarak bilinmese de günümüzde falafel veganlardan ziyade Orta Doğu toplumlarının medari iftiharıdır.

Bazı tarihçiler ve gastronomlara göre ilk olarak Mısır’da, Büyük Perhiz zamanı Kıptilerin tükettiği bir öğün olarak türediği düşünülmektedir. Lakin günümüzde bu kültür Ortadoğu toplumlarından Lübnan, İsrail, Filistin ve Suriye bölgesel olarak da Irak mutfaklarında önemli bir konuma sahiptir. Gelelim falafelin yapı taşlarına; herhangi bir hayvansal ürün içermemesinin yanı sıra içerisinde bulundurduğu baklagiller, soğan ve sarımsak ile tam anlamıyla bir besin deposudur.

İhtiyacınız olan malzemeler ise;

♦ 1 Su Bardağı Nohut

♦ 1½ Su Bardağı Kuru Bakla

♦ 1 Çay Fincanı İnce Esmer Bulgur

♦ Yeteri Kadar Un

♦ 2 Soğan

♦ 1 Baş Sarımsak

♦ 1½ Tatlı Kaşığı Kabartma Tozu

♦ Tuz

Damak tadınıza uygun baharatlar da katabilirsiniz.

Yapılışı:
Kuru bakla ve nohudu iki gün öncesinden ıslatın. Mutfak robotunun içerisine nohut ve baklayı üzerine kabuğu soyulup ince doğranmış soğanı ve sarımsakları ekleyip makineden geçirin. Fazla ince çekmemeye özen gösterin. Kabartma tozunu ekleyin. üzerine harcın ele gelip dağılmamasını sağlayacak kadar un ekleyin. Bu kullandığınız unun markası, kalitesi ve tipine göre değişkenlik gösterecektir. Elde yoğurabilir veya robotta çekmeye devam edebilirsiniz. Karışıma bulgurları da ekleyip iyice yoğurun. Tuzunu ekleyin. Bu noktada fazladan kendi damak tadınıza uygun baharatlar da ekleyebilirsiniz. Ben biraz daha Orta Doğu mutfağına has bir tat elde etmek istediğimden kimyon eklemeyi tercih ediyorum. 

Harcı iyice yoğurduktan sonra golf topu büyüklüğünde parçalar koparıp şekle sokun. Ayçiçek yağında kızartın. İsteğinize göre patates püresi, humus veya salata ile pide eşliğinde servis edin. Afiyet olsun.

Bir tutam Asya: Sebzeli Noodle

0

Her bireyin damak tadında o veya bu şekilde Asya mutfağı yer etmiştir. Kendi çevremdeki birçok kişiden de noodlea karşı bir zaaf olduğunun farkına varmışımdır. Şahsım da buna dahil. Sonuçta kim soya sosunda kavrulmuş ince, narin pirinç şeritlerine, Asya’nın damak tadına, sebzelerine ve baharatlarına hayır diyebilir ki? Veyahut şunu düşünün; hangimiz chop-stick kullanma macerasını yaşamadık?

Biraz bilgi vermek gerekirse noodle ortalama 4 bin yıldır Asya mutfağının önemli bir elementi konumunda. Çin’in Sarı Nehir bölgesinde 2002 yılında yapılan bir arkeolojik kazıda bulunan çok iyi halde korunmuş noodle kalıntılarının, üzerlerinde yapılan radyokarbon testlerine göre ortalama 4 bin yaşında oldukları kanıtlanmıştır. Noodle hakkında bulunan en eski yazılı kaynak ise, MS 1. yüzyılda Çin’in Ming hanedanlığı zamanından kalma.

Tarifimize dönecek olursak, ihtiyacınız olan malzemeler;

250 gr Pirinç Noodle

♦ 30 ml Zeytinyağı

♦ 2 Domates

♦ 1 Soğan

♦ 1 Havuç

♦ 1 Dolmalık Kırmızı Biber

♦ 1 Kereviz Sapı

♦ 2 y.k. Domates Püresi

♦ 1 Defne Yaprağı

♦ 1 y.k. Acı Biber Suyu

♦ 1 Su Bardağı Sebze Suyu

♦ Birkaç dal Taze Fesleğen ve Maydanoz

Yapılışı:

Soğanı piyazlık doğrayın ve zeytinyağında karamelize etmeye başlayın. Kırmızı biberleri jülyen doğrayıp soğanlara ekleyin. Havucu ince ince dilimleyin. Kereviz saplarının kabuklarını soyup doğrayın. Hepsini soğanlara ekleyip sotelemeye devam edin. Domatesleri çekirdeklerinden ayırıp küp küp doğrayın ve onları da sotelediğiniz sebzelere ekleyin. Domates püresi, defne yaprağı, acı biber sosu ve sebze suyunu ekleyip kısık ateşte 15 dakika daha pişirin. Fesleğen ve maydanozu ince ince kıyın, yemeğe ekleyip altını kapatın. Bu sırada başka bir tarafta noodle’ı tuzlu kaynar suda yumuşayıncaya kadar haşlayıp suyunu süzün. Sosu ve noodle’ı harmanlayıp servis edin. Afiyet olsun.

Not: Soteleme esnasında havuç ve kereviz ile birlikte isteğe göre soya sosu ekleyebilirsiniz.

Parlak kentlerin ardında doğal bir hayat: Ekolojik çiftlikler

Kentleşme oranının gittikçe yükseldiği ve nüfus artışıyla birlikte gıda ihtiyacının da arttığı bir dünyada yaşıyoruz. Fakat gri binalardan ve çekici ambalajlarla süslenen yapay gıdalardan uzakta, yeşillerin içindeki doğal hayat ve ürünler bizi bekliyor. Yapmamız gereken tek şey doğa anayı ve ona saygı duyarak çalışanların izini takip etmek.

Günümüzde sanayileşme ve teknoloji hız kesmeden gelişmeye devam etmektedir. Diğer yandan ise bu gelişmelerin çevreye ve sağlığa verdiği zararlar görmezden gelinemez seviyededir. Bu konuda hem bireysel hem de dünya çapında alınan önlemlerden biri de ekolojik üretim ve organik gıdaya olan yönelim olmuştur.

Ekolojik tarıma –diğer bir deyişle biyolojik veya organik tarım- kavramsal açıdan baktığımızda; doğal döngülere ve canlı yaşamına karşı duyarlı, zararlı etkileri kanıtlanmış sentetik kimyasal ilaç, hormon ve gübrelerin kullanılmadığı, toprak verimliliğinde devamlılığı doğal yöntemlerle sağlayan bir sistemden bahsediyoruz. Üstelik bu sistem sadece gıdaların yetiştirilme sürecini değil; işletme, paketlenme, depolanma ve pazarlama süreci dahil olmak üzere tüm süreci kapsayacak şekilde işliyor.

Peki, ekolojik tarıma geçişin arka planında yatan sebepler neler?

Bu soruya çeşitli açılardan cevap vermek mümkün. Öncelikle gelişmiş ülkeler bazında ele alırsak, sanayileşmesini erken tamamlayan hem Avrupa ülkeleri hem de Amerika yüksek nüfus artışı ve gıda talebine çözüm olarak görülen kimyasal gübre ve ilaçların çevreye ve insan sağlığına verdiği zararın fakına vardılar. Bu farkındalık hem üretici hem de tüketici tarafından daha sağlıklı, yaşadığımız çevreye zarar vermeyen ürünlere olan talebi arttırdı.

Tarihi sürece bakarsak, geçmişte kullanılan kimyasal maddelerin ilk etkilerinin bu ilaçların yine ilk kullanıcıları olan gelişmiş ülkelerde gözlemlendiğini görürüz. 1980’lerde kanser, hormonel dengesizlikler, üreme ve doğum bozuklukları, beyin sinir ve bağışıklık sisteminde hasar gibi sağlık sorunlarının artmasında modern tarım olarak isimlendirebileceğimiz konvansiyonel tarımda uygulanan işlemlerin etkili olduğu kanıtlanmıştır. Bu gelişme, gıdaya olan talebin karşılanmasında farklı çözüm yolları araştırılması ihtiyacını doğurmuştur. Üretimi arttırmak amacıyla kullanılan kimyasal ilaçlar ve çevreye zararlı teknolojik araçların uzun vadede toprağın verimliliğini düşürdüğünü de göz önüne alırsak, ekolojik tarım bu konuda sürdürülebilir ve doğaya karşı duyarlı çözüm yollarının çıkış noktası oldu.

Ekolojik tarıma dayalı üretim öncelikli olarak aile işletmelerinde başlamış olsa da Avrupa Birliği (AB), Birleşmiş Milletler Tarım-Gıda Örgütü (FAO), Dünya Ticaret Örgütü (WTO), Uluslararası Doğa Koruma Birliği (IUCN) gibi büyük ölçekli kuruluşların çalışmalarıyla birlikte ticaret boyutunu kazanmıştır.

Türkiye’de ise bu konudaki ilk girişimler ekonomik merkezli olarak başladı. İhracat amaçlı yapılan ekolojik tarım, 2000’lerde ürünlerin yerel tüketiciye ulaşmasıyla birlikte farklı bir sürece girdi. Raflarda yer alan organik ürünler tüketicinin bilinçlenmesine katkı sağlarken bilinçlenen tüketici de talebin artmasına olanak sağladı. Günümüzde ise AB Uyum Yasası ile birlikte ilgili bakanlıkların desteği ile projeler tasarlanmakta ve yürütülmekte.

1992 yılında kurulan Ekolojik Tarım Organizasyonu Derneği (ETO) ve 2002 yılında kurumsallaşan Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği ekolojik tarımın ülkemizde organize ve bilinçli şekilde gelişmesine önayak olmuştur.

Türkiye’de, 2003 yılında 25 ekolojik çiftliklikle başlayan Tatuta Projesi (Ekolojik Çiftliklerde Tarım Turizm ve Gönüllü Bilgi ve Tecrübe Takası), Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği’nin yurt içi ve yurt dışından aldığı destek ve tanıtımlarla bugün 80 çiftlikle beraber gelişmeye devam ediyor. Tatuta Projesi daha çok alternatif turizm ve tatil amaçlı olarak ele alınsa da Türkiye’de ekolojik tarımla geçinen çiftçi ailelerine mali, gönüllü iş gücü ve/veya bilgi desteği sağlayarak ekolojik artımı teşvik etmeyi hedefliyor. Yurt içinden birçok misafir ağırlayan bu çiftlikler, Uluslararası WWOOF Organizasyonu’nun tanıtımıyla yurt dışından da duyarlı bireylere kapılarını açıyor. Belirli bir ücretle kayıt yaptırdıktan sonra bir yıl boyunca isterseniz gönüllü çalışma karşılığı barınma ücreti ödemeksizin, isterseniz barınma ücretini ödeyerek konuk olarak katılabilir ve tatil yaparak çevre ile üretim aşamalarında bilgi edinebilirsiniz.

Kültürlerarası etkileşime, üretici ve tüketici arasındaki ilişkini şeffaflaşmasına, ekolojik konuda duyarlılığın artmasına katkıda bulunan bu çiftliklere göstereceğimiz destek, kente uzaklıklık ve finansal zorluklarla da kısıtlanan ürün çeşitliliğinin artması için büyük önem taşıyor.

Günümüzde çok daha sık rastladığımız ekolojik çiftlikler ve gıdalar bu konuda ne kadar güvenilir?

Bugün artık organik pazarlar ve tamamıyla organik gıdaya odaklanmış marketlerle sık sık karşılaşıyoruz. Fakat dikkat etmemiz gereken bu gıdaların ne derece ekolojik tarım standartlarına uygun olarak yetiştirildiği. Öncelikli olarak ekolojik gıdanın biz tüketicilere ulaşana kadar geçtiği her aşamada denetlendiğini unutmamalıyız. Ekolojik üretim yapan bir çiftçi ürünlerini gerekli koşullarda doğaya uyumlu ve sağlığa zararsız olarak üretmek zorundadır. Çiftçi ve işletme ancak bu gibi şartların sağlanmasıyla “ekolojik tarım” sertifikasına sahip olabiliyor. Ayrıca üretilen organik gıdalar, paketlerinde organik tarım logosuna sahip olmak zorundadır. Türkiye’de bu logolar, Organik Tarım Türkiye Cumhuriyeti Logosu ve üretim yapılan işletmeyi denetlemek ve sertifikasyonla görevli kuruluşların logosu olmak üzere iki adet. Böylece sağlıklı beslenmek ve doğaya minimum zararla yaşamayı tercih eden bireyler alacağı ürünlerin güvenilirliğini de sağlayabiliyor.

Kaynak: (http://yesilist.com/)
Kaynak: (http://yesilist.com/)

Küresel ısınmanın riskli seviyelere ulaştığı zamanımızda ekolojik tarıma ve organik gıda tüketimine destek olmak için bir sebebimiz daha var: iklim değişikliğini önlemedeki rolü! Sertifika alımı; petrol gibi ekolojiye zararlı olan enerji kaynaklarının ve su gibi doğal kaynakların minimum düzeyde kullanılmasını şart koşuyor. Bu sayede ekolojik tarım konvansiyonel tarıma kıyasla çok daha az enerji tüketiyor. Verimliliğin devamlılığı ve zararların önlenmesi doğal yollarla gerçekleştirildiği için sera gazı ve karbon salınımı ise büyük oranda azaltılmış oluyor.

Ekolojik tarım, çiftliklerin ziyareti için kapılarını açıyor ve sağlıklı ürünler sofralarımızı süslemek için bizi bekliyor. Hayatımıza giren kimyasallardan ve etrafımızı saran binalardan bolca şikayet ettiğimiz 2000li yıllarında yaşayan bizlerin ekolojik tarımın sürdürülebilmesi için yapabileceği çok şey varken neden duralım?

Başlık Fotoğrafı: EFA Water Stewardship Project

20 yıllık emeğin meyvesi “ODTÜ’nün Kuşları”

0

20 yıldır ODTÜ’de gerçekleştirilen çalışmaların ve ODTÜ Kuş Gözlem Topluluğu üyelerinden Soner Oruç ve Kasım Kırlangıç’ın emeklerinin bir meyvesi olarak ODTÜ’nün Kuşları kitabı kuş severlere sunuldu.

Tespit edilen 231 tür kuşun renkli resimlerinin ve kuş gözlemciliğine yeni başlayacaklar için pratik bilgilerin ve terimlerin bulunduğu kitapta, her türe ayrı bir sayfa ayrılmış. Türkiye’nin farklı birçok kuş türünü barındıran güzel doğası, ODTÜ’nün kısa tarihi ve doğal hayata yönelik tehditlerle onlara yönelik çözüm önerileri de kitabın içinde yer almakta.

Soner Oruç ve Kasım Kırlangıç'ın hazırladığı "Odtü'nün Kuşları"
Soner Oruç ve Kasım Kırlangıç’ın hazırladığı “Odtü’nün Kuşları”

ODTÜ kampüsü ve Eymir Gölü habitatlarında bulunan, gözden kaçanlar dışında bütün kuş türlerinin yer aldığı bu kitap, insanda dürbünü alıp kendini Eymir’e atma isteği uyandırıyor. Bir hafta sonu siz de kaçın gidin Eymir’in ormanlarına, çocuklarınız varsa onlara doğa sevgisini aşılamak için çok güzel bir imkan olur. Kuşları izleyin, ötüşlerini dinleyin, merak edin ne söylemeye çalıştıklarını. Uçaklara esin olmuş kanatlarının havada süzülürkenki dengesine, güneşte parlayan ebrulisine verin kendinizi. Onları tanıdıktan sonra bir de onlarsız bir dünya hayal edin, etmek istemezsiniz. İyi keşifler…

Başlık Fotoğrafı: Özcan Malkoçer

Yeşil Dev Aldo Leopold anısına yeşil bir bina

0

Amerikalı bir yazar ve aynı zamanda bir ekolog olan Aldo Leopold’un 1948’deki ölümünden sonra oluşturulan Leopold Mirası Grubu (Leopold Heritage Group), emektar çevrecinin bilimsel ve düşünsel mirasını yaşatmak için yeşil mimariyi kullanarak, çok az enerji harcayan ve karbon salınımı sıfıra yakın olan Aldo Leopold Mirası Merkezi’ni inşa etti. Gelin hep beraber bu binayı diğerlerinden ayıran özelliklere bakalım.

♦  Binanın havalandırılması için tasarlanan toprak tüpler yaz aylarında havayı serinleterek, kış aylarında ise ısınmasına yardım ederek içeriye veriyor. Tüplerin kullanılmasına karar vermeden önce yapım ekibinden bazı kişiler, bunun işe yarayabilecek bir fikir olacağına şüpheyle baksa da, orijinal bir tasarım olan toprak tüpler yenilikçi bir çözüm olarak literatüre geçmeyi başarmış. Kısaca anlatacak olursak, binanın yapımında ilk önce tüpler için çukurlar kazılmış ve 24 cm yarıçapındaki borular bir labirent yapısında yerleştirilmiş. Böceklerin girişi ve topraktan salınan gazların havalandırmaya sızma durumu için önlemler alınarak tasarlanan tüplerin sonunda ise UV ışınları kullanılarak hava sterilize ediliyor. En son olarak da tüplerin üzeri büyük metal bir plaka ile kaplanıyor. Tüplerdeki hava böylece iç mekan ile uyumlu bir hale gelene kadar seyahat ediyor ve ısı dengesini kuruyor.

 

♦  Binanın tamamı ahşaptan inşa edilmiş ve yapısal olarak dayanıklı ve dengeli olması için çok ince mühendislik hesaplamalar yapılmış. Kullanılan ahşap ise daha önceden arsaya Leopold’un dikmiş olduğu çam ağaçlarından elde edilerek, en azından yöreden alıp yöre için kullanarak, nakliye halinde oluşabilecek karbon salınımından kaçınılmış.

♦  Çatıya yerleştirilmiş güneş panelleri ise yılda ortalama 50,000 kWh elektrik üretiyor. Günlük hayatta bu miktarı hayal etmemiz zor olsa da şöyle söyleyebiliriz, binanın kendi elektrik üretme kapasitesi binanın içinde kullanılan elektrik miktarından daha bile fazla. Bina içerisinde kullanılan elektronik eşya ve aydınlatma sistemi ise tabi ki en az enerji kullanan cinsten.

Aldo Leopold anısına yapılan yeşil mimari eser.

♦  Binanın ısınması için de zemine döşemek üzere incelikle düşünülmüş bir jeotermal sistemi kurulmuş. Yani yerküreden sağlanan ısı ile ısınan su, binanın altında her yeri dolaşarak içeriyi ısıtıyor. Kışın suyun donmasını engellemek için suya kattıkları anti-freeze ise bitkisel bazlı.

♦  Mimari bazda bir takım ince hesaplarla da binanın enerji ihtiyacı azaltılmış. Bunlardan en çarpıcı görüneni ise, yazın gelen güneşin açısı ve kışın gelen güneşin açısı hesaplanarak binanın çatısının açısı da buna göre planlanarak, yazın içeriye az; ama kışın daha çok güneş gelmesi sağlanmış.

♦  Su tasarrufunu sağlamak için musluk ve sifon sistemlerini az su harcayan cinsinden kullanmışlar.

♦  Bir de, tabi ki ek olarak binayı kullanan insanların da bilinçli olması sonucunda bina açıldığı 2007 baharında yeşil mimaride önemli bir sertifika olan LEED Platinium sertifikasını almayı başarmış.

Düşünen düşünmüş, çok da güzel bir bina olmuş. Gelecek günlerimizde ülkemizde de böyle binaların artması ve hatta mümkünse genele yayılması dileklerimizle…

Her apartmana bir bostan

“Nerede o eski domatesler” cümlesini hayatında en az bir kere kurmayan var mıdır? Herkesin hayat pahalılığından, hormonlu gıdalardan ve komşuluk ilişkilerinin ölmesinden şikâyet ettiği bu devirde hepsine birden çözüm olacak bir öneri duymaya hazır mısınız?

Hepimizin yaşadığı apartmanlarda küçük de olsa bir bahçesi vardır, bu bahçelerimizi küçük bir bostan haline getirebiliriz. Emek verdiğimiz sebze ve meyvelerin büyüdüğünü ve filiz verdiğini görmek, daha sonra da dalından koparıp afiyetle yemek güzel olmaz mıydı? O zaman en başından başlayalım ve apartmanlarımızın bahçesine güzel bir bostan kuralım.

İlk önce bahçelerimizin toprağının tarıma uygun hale gelmesi gerekiyor, elimize çapayı alıp çapalarken bir yandan da gübreleme işlemi yapabiliriz. Bizim önerimiz gübre olarak kendi evlerimizde veya yine apartmana ait ortak bir varilde hazırlanmış kompost toprağını, toprağı verimli hale getirmek için kullanmanız. Kompost yapımını ayrı bir başlıkta inceleyeceğiz.

Daha sonrasında sebzelerden yaşadığınız iklime ve mevsimine uygun olanları seçip, tohumları ister çiçekçilerden isterseniz de yapı marketlerinden alabilirsiniz; ama önerimiz tohumları satın almanızdan ziyade daha önce tüketip beğendiğiniz sebzelerin tohumlarını saklayıp, kullanmanız. Hasat sonrası çok beğendiğiniz sebzeleri de  apartmanlar arası paylaşabilir, böylece mahalledeki komşularınızla hediyeleşmiş olursunuz. İsterseniz tohum takası için kurulmuş şu siteden de yardım alabilirsiniz: TohumTakas

Tüketmeyi sevdiğimiz sebzelerin nasıl yetiştireleceği ve özellikleriyle ilgili detaylı bilgiyi ise şu siteden okuyabiliriz: BahceNet

Buna ek olarak bahçelerimize kiraz, elma ve ceviz gibi meyve ve yemiş veren ağaçlardan da dikerek hem yazın altında oturulacak gölge bir mekân yaratabilir hem de evde canımız sıkılırsa ağaçların altına iki minder atıp komşularla sohbeti muhabbeti koyulaştırabiliriz. İstersek iki ağaç arasına bir hamak gerip güzel havalarda gökyüzüne karşı kitap okuyabilir ya da bulutları izleyebiliriz.

Bizi şehir hayatının beton tabutuna gömülmekten kurtaran bu önerilere mutlaka kulak verin derim, hayal etsenize yaşadığınız şehrin bütün bahçelerinin çiçekler, sebzeler ve meyvelerle donatılmış olduğunu, içiniz açılmaz mıydı? Çok zor değil, hatta hiç zor değil yeter ki, yaşadığımız çevredeki insanlarla hoşgörü ve dostluk içinde küçük iş bölümleriyle ve severek bu işe koyulalım. Şimdiden kolay gelsin…

Başlık Fotoğrafı: Xifr

Kuş sever binalar

Yaşadığımız yüzyılda, artan nüfus ve kent merkezlerinde yoğunlaşan yerleşim sebebiyle mimaride gökdelen tipi binalar iyice yaygınlaşmakta. Bu tarz mimari, bizi gökyüzünden mahrum bırakmasının yanı sıra kuşlar için de çok büyük sıkıntı yaratıyor. Sıkıntıların başında ise kuşların bina pencerelerini bir engel olarak algılamaması ve cama çarpıp ölmeleri ya da can çekişecekleri sakatlıklar yaşamaları geliyor. Kuş sever binalar ise imkânsız değil. 

Pek çok gökdelenin camlarının, zeminden tavana kadar uzandığı göz önünde bulundurulursa, bu, hem şehir içinde yaşayan türler hem de soyu tehlikede olması muhtemel göçmen kuşlar için çok büyük bir risk. Neyse ki günümüz teknolojisinde bu riski azaltacak cam tasarımları yapmak mümkün.

Manhattan’daki High Line bölgesinde mimar ve kuş gözlemcisi Guy Maxwell tarafından yapılmış binalarda, değişik bir cam tasarımı kullanılarak kuşların ölüm riski azaltılmış. Bu tasarımla, camın dışarıdaki doğayı veya gökyüzünü yansıtmasını engellemek için camın içine belli aralıklarla, kurşun kalem uzunluğunda ve 10 cm kalınlığında cam seramikleri yerleştirilerek yansıyan manzarayı kuş için olağan dışı bir hale getirmişler.

Ayrıca Kanada’da kurulan ve kuş ölümlerini azaltmak için çalışan FLAP kuruluşu da akşam karanlık çöktüğünde kuşların binalardaki ışıklara doğru uçma eğilimi gösterdiğini ve bu yüzden de camlara çarptıklarını tespit etmiş ve akşamları kullanılmayan binaların, ışıklarının açık bırakılmaması için farkındalık yaratma çalışmalarına başlamış. Kuşların binalara çarpıp zarar görmesini engellemek hedefiyle düzenlemeleri en çok ve ilk önce nerelerde yapmaları gerektiğini, en çok kuş ölümlerinin haritanın neresinde yoğunlaştığını tespit etmek için bir sayfa tasarlamışlar. Bu siteye giren Kanadalılar, rastladıkları kuş kazalarını, konum bilgisi ekleyerek sayfaya bildiriyor. Sayfayı görmek isteyenler için: FLAP.

Başka bir cam teknolojisi ise Ornilux Mikado teknolojisi. Almanya’da üretilen bu teknoloji de yine cam içerisine yerleştirilen desenlerden destek alıyor. Bu desenler binanın içinden bakıldığında görülmüyor, dışarıdan bakıldığında ise çok silik; fakat UV ışığına duyarlı bir boyayla boyanmış desenler, güneşten gelen UV ışınını kuşların görebileceği şekilde yansıtarak onları uyarıyor.

Şehir içlerindeki doğanın tahrip edilmesi, kuşlar için ayrıca yaşam alanı yani habitat tahribatı da yaratmakta. Bir güvercin olsaydınız eminim ki kiremit çatılar üzerinde yaşamaktansa yeşillikler arasında uçup avlanmayı tercih ederdiniz.

Şehir içlerini kuşlar ve diğer hayvanlar için daha yaşanılabilir kılmanın elbette yolları var.

Apartmanların bahçelerinin yeşillendirilmesi ve bahçelere kuşların yiyebileceği cinsten bir takım bitkilerin dikilmesi buna bir çözüm olabilir ki bu çözüm bizler için de gayet iç açıcı. Bu bitkilere verebileceğimiz örnekler arasında, japon elması, böğürtlen veya kiraz yer almakta.

Yalnız daha önce de belirttiğimiz gibi, artık şehirlerde bahçeli ve alçak apartmanlardan ziyade gökdelen yapılar ağırlık kazanmış durumda. Büyük gökdelenleri daha yeşil hale getirmek için ise yurt dışında yeni bir trend geliştirilmeye başlanıldı. Bu trende örnek olarak Avusturalya, Sidney’de bulunan One Central Park gökdelenleri verilebilir. Bu gökdelenlerin en çarpıcı özelliği, pencere önlerinde, hangi katta olursa olsun birkaç metre genişliğinde bir bahçe teras olması. Avusturalya’ya özgü 250 tür bitki kullanılarak yaratılan bu asma bahçeler, dairelerin içinde yaşayanlar için de çok güzel bir ruh halinin destekçisi olmalı. Bu asma bahçeler kuşların konaklaması veya yaşaması için çok iyi bir fikir değil mi? Binanın çeşitli yerlerinde kullanılan LED aydınlatmalar bize çok gerekli ve çevreci gelmese de asma bahçe işini gayet yararlı bulduk. Bu tarz yenilikleri umarız ki gelecek zamanlarda ülkemizde de görmeye başlarız; çünkü bu dünya hepimizin ve eğer ki şu anda, yani hâlâ müdahale edebileceğimiz bir haldeyken elimizi taşın altına koymazsak, ileride yapacağımız hiçbir şey, bize kaybolan güzelliklerimizi ve yaşam kalitemizi geri getiremeyecek.

Başlık Fotoğrafı: John W. Poole/NPR