Ana Sayfa Blog Sayfa 747

Greenpeace’in ÇED itirazı

Geçtiğimiz günlerde Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız‘ın Mersin/Akkuyu Nükleer Santrali ile ilgili ÇED raporunun kamuoyu bilgisi dahilinde olmadan, ayrıntılı bir açıklama yapılmadan onaylanması sonrası Greenpeace’in Akkuyu Nükleer Santral sürecine dair bilgisinin yetersiz olduğunu söyledi.

Greenpeace Akdeniz İklim ve Enerji Kampanyası Sorumlusu Devin Bahçeci; Bakan’ın açıklamalarını IMC TV’de yayınlanan Yeşil Bülten programında yanıtladı.

Devin Bahçeli ÇED raporunda belirtilmeyen bazı noktalarda cevap istedi ve bu sürecin şeffaf yürütülmediğini belirtti. Bakanın projenin atık konusunun nasıl çözüleceği ile ilgili detaylı açıklamaları kamu oyunun bilgisine sunmadığına değindi.

Hükümetler arasındaki anlaşmayı da ÇED Raporunu da incelediklerini söyleyen Bahçeli 24 Ekim tarihinde kabul ettiklerini açıkladıkları ÇED Raporunda halkın görüş bildirme sürecinden sonra değişiklik yapılıp yapılmadığına, gelen itirazların değerlendirildiğine dair herhangi bir açıklama olmadığını söyledi.

Greenpeace’in bu rapora ve aynı zamanda bu projeye dair itirazlarını özetlersek:

1)Sürecin şeffaf işlememesi.

2)Rusya’ya gidecek olan atıklar nereden gidecek? Boğazlardan gidecek olsa boğaz güvenliği nasıl sağlanacak? Bununla ilgili bir ÇED sürecinin başlatılıp başlatılmadığı. Atık taşınması konusundaki bilinmezlik.

3)Atıkların geçici olarak depolanması konusu. Bu atıklar nerede depolanacak?

4)Olası bir kaza anında çevresel, ekonomik ve sosyal olarak oluşacak zararlar nasıl karşılayacaklar? Sorumluluk mevzusunun açıklığı.

5)Türkiye’nin yasal mevzuatının herhangi bir nükleer santralin nasıl yapılacağına, nasıl işleneceğine, nasıl yönetileceğine, nasıl denetleneceğine dair detay bilgiler/detay mevzuatlar içermemesi.

Taner Yıldız’ın, “1 ay içerisinde ihale sürecine başlıyoruz.’’ açıklamalarına Greenpeace İklim ve Enerji Kampanyası Sorumlusu Devin Bahçeci, “Biz ve bizim gibi birçok STK, bu süreçte itiraz edecek.” dedi.

Başlık Fotoğrafı: Lateast

“Kadın ve Doğa” birlikte özgürleşecek

Kadın şefkati, doğa fedakarlığı
İkisi şiddet karşıtı
İkisinin kucaklayan aşkı…

Yeşili metalaştırma, kadını maddeleştirme.
Doğaya ihanet istismar, kadına sürekli taciz
Sömürü her ikisine, şiddet her ikisine.
 
Doğar ekofeminizm.
70’leri arkada bırakıp da… Yeşil hareket ve feminist hareket etkileşimi ile kadının ve doğanın üzerindeki baskılara, tüm tehditlere ve dayatmalara karşı belki çığlık belki fısıltı.

Ekofeminizm uyanıklık hali.
1974’te François D’Eubonne tarafından kadınların dünyayı kurtarmak için önderlik edeceği ekolojik devrimin adı.
 
Erkek egemen toplum ile endüstriyel kapitalizm arasında doğrudan bir bağlantı olduğu ortada. Doğayı sadece kaynak deposu halinde gören kapitalizm, erkek egemen toplumla doğayı yok ediyor. Erkek sonsuz güç sahibi olmak için hem doğayı alt emek hem de bulduğu her şeyi evcilleştirmek istiyor. Oysa kadın doğayla barıştıran, doğayı kucaklayan. Doğaya sahip olma değil ait olma bilincini geliştirmiş.

Kadın ki asırlık ormanların yok edilmesine karşı korkusuzca buldozerin önüne atlayabiliyor, derelerin nehirlerin özelleştirilmesini engellemek için aylarca su nöbeti tutabiliyor. Doğayla insanı ayrı tutmanın olanaksızlığını biliyor. Biliyor ki o zeytin ağacı kesilirse ekmeği gidecek, Validebağ Korusu imara açılırsa nefesi bitecek, Akkuyu’da nükleer santral kurulursa deniz ekosistemi dolayısıyla yediği balık bitecek,bir kömürlü termik daha gelirse sağlığı, GDO sofralara girdi miydi geleceği bitirecek.
 
Ekofeminizmin kendi içindeki fikir ayrılıkları:
 
1. Kültürel (Biyolojik Temelli) Ekofeminizm

Kadın ve doğa arasında kurulan yakınlığı kadın biyolojisi ve psikolojisinin farklılığı ile temellendirir. Kadın ve doğa doğurganlık yetisi ile birleştirilir; şefkat, şiddet, ben merkezcilikten uzaklık, duygusallık, fedakarlık, tinsellik gibi kadına özgü özellikler ile bütünleştirilir.

2. Toplumsal Ekofeminizm

Tarihsel ayrım içerisinde oluşan kadın ve doğa ilişkisinden söz edilir. Ataerkil sistemin düalizlerini reddeder. Kadın ve doğanın sömürüsüne, kadın ve doğanın katline tepki olarak gelişir. Doğum, beslenme, çocuk ve yaşlı bakımına önem verilmesini tehlikeli bulur. Geleneksel toplumsal cinsiyet rollerini pekiştirmek değil kadınları potansiyellerini tam olarak gerçekleştirmeye çalışan varlıklar olarak tanımlar.
 
3. Feminist Çevrecilik

Üçüncü ayrılık ise, Kültürel (biyolojik temelli) Ekofeminizm ile Toplumsal Ekofeminizm arasındaki zıtlıklardan köprü kurmaya çalışır. Feminst çevreciliğe göre biyolojik ve psikolojik temellerle doğmuş bu yakınlık zamanla maddi temelini toplumsal süreçler içinde oluşturur.

Genel olarak baktığımızda ise Ekofeminizm kadınların yeşil direniş içerisinde aktif rol oynamasını benimser. Feminist ve yeşil hareketler eşitlikçi, anti-hiyerarşik sistemleri savunurlar. Kadın köleliğini biyolojik yapıyla açıklayan yalanı reddederler. ‘Öteki cins’ olan kadını güçlendirmeyi hedeflerler. Bu kapitalizme/patriyarkaya karşı kadını üstün/erk görerek değildir. Çünkü bir erke karşı başka bir erk yaratmak,cinsler arası eşitlikçi bir toplum geliştirmez.
 
Özgürleşme ve doğayı özgürleştirme eylemiyle kadın, kendisini var ederken aynı zamanda özgür dünya yaratma mücadelesini sürdürmektedir. Doğa ile kadın  asla ayrı düşünülemez.

Ve bu bütünlük barışı getirmelidir. Doğa ile kadın bütünleştiriciliği ile ekolojik devrimi getirecektir.

Türkiye’de Yeşiller hareketinin “sürdürülebilirliği”

Ekonomi ile ekoloji arasındaki uyuşmazlığın çarpıcı sonuçlarına sahne olan Türkiye, son dönemde izlediği politikalarla bir yandan ekonomik göstergeler açısından yüksek rakamlara erişirken bir yandan da kirletme hızını en çok artıran ülkeler arasında yer almaya başladı. Bir gün ülkenin çevre tarihi kaleme alındığında AKP yıllarının, doğal varlıkların ve tarihi değerlerin artık geri dönülemez biçimde tahrip edildiği bir dönemi simgelediğinin yazılacağına kuşku yok.

Ekonomik gerekçelerin ekolojik kaygılara ağır basmasından kaynaklanan bu durumun ülke içinde yeterince bilindiği, sorgulandığı, gündeme getirildiği söylenemez. Doğal dengenin ekonomik büyümeye feda edilmesinden kaynaklanan sorunlar, yalnızca sınırlı sayıdaki çevrecilerin, duyarlı grupların, uzmanların ilgi alanına giren uğraş konuları olarak kabul edilmiştir. Bu durumun bir nedeni siyasetteki oy kaygısı ya da akademideki aşırı uzmanlaşma ise bir diğer nedeni de ülkenin güçlü bir çevreci ya da yeşil oluşumu destekleyecek ekonomik, toplumsal yapıya sahip olmamasıdır.

İşte bu yazıda, çevreciliğin ve yeşiller hareketin içinde bulunduğu yapısal sorunlardan, önündeki engellerden ve karşılaştığı zorluklardan yola çıkarak, siyasal alanda hareketin başarı kazanması için gündeme gelebilecek olası seçenekler değerlendirilmeye çalışılacaktır. İlk olarak doğa temelli arayışların Türkiye’deki olağan sıkıntılarına değinilecek, ardından hareketin bugünkü resmine bakılmaya çalışılacak, en sonda da “Ne yapmalı?” sorusuna aranacak yanıtların neler olabileceği üzerine bir tartışma yürütülecektir.

Devamını buradan okuyabilirsiniz.

Hazırlayan: Bülent Duru / Ankara Üniversitesi – Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi
Başlık Fotoğrafı: PwGrosser

Ekolojik köprüler trafikteki canlıların güvenliklerini sağlamayı hedefliyor

Medenileşme ve kentleşme ile birlikte yeşil alanları sorumsuzca yok ediyoruz. İnsan kendini doğadan üstün tuttuğu için kendisi dışındaki canlıları umursamıyor. Oysa ekolojik çözümler ile zararı en aza indirgeyebiliriz. Ekolojik köprüler de bunlardan biri…

Ekolojik köprü ya da ekosistem köprüsü, insan yapımı köprülerin hayvanların güvenle geçebileceği şekilde inşa edilmesidir. Yollar, demir yolları, elektrik hatları, boru hatları, yaban hayatını bölerek habitatların parçalanmasına neden oluyor. Orada yaşayan türler risk altına giriyor ve aynı zamanda trafik kazalarına da yol açılıyor. Ekolojik köprüler, hem yaban hayvanlarının hem de trafikteki insanların can ve mal güvenliklerini sağlamayı hedefliyor.

Ekolojik köprüler, vahşi yaşam geçitlerinin (Wildlife crossing) bir parçasıdır. Vahşi yaşam geçitleri; alt geçitler, üst geçitler, viyadük, tünel, amfibiler için tüneller, balık yolu, balık merdiveni, balık tüneli, kanallar (su samuru, porsuk ve küçük memeliler için), yeşil çatılar (kuşlar ve kelebekler için) gibi geçiş yollarını içerir. Özünde hepsinin amacı aynı; canlıların sorunsuzca hayatlarına devamını sağlamak ve habitatlarını korumak.

İlk vahşi yaşam geçitleri, 1950’lerde Fransa’da inşa edildi. Hollanda, İsviçre, Almanya ve Fransa gibi Avrupa ülkeleri, birkaç yıldır, yaban hayatı ve yolları arasındaki çatışmayı azaltmak için çeşitli geçiş yapılarını kullanıyor. En uzun ekosuyolu viyadüğü, 800 m uzunluğunda, Hollanda, Crailo yakınında.

Ekolojik etkileri
♦Yeşil Köprüler, yolların parçalanma etkilerini azalmak, yollar boyunca habitatları bağlamak, bölgesel ve bölgesel üstü göç yollarını korumak için uygun bir yöntem.
♦Eğer bir biyotip ağ stratejisine entegre ise, geçiş yardımları önemli koridor bölümlerine dönüşür. 

Orman ve Su İşleri Bakanlığı Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü, 12 Nisan 2014 tarihinde ekolojik köprüler ile ilgili bir açıklamayı sayfasında yayınladı. Metinde, Karayolları ve Dışında Yaban Hayvanlı Ölümler Projesi (KARAYAP) kapsamında kara yollarına yaban hayvanları için ekolojik köprü kurduğunu ifade ediyor. Metnin tamamını okumak için tıklayınız. Türkiye’nin birkaç şehrinde ekolojik köprü örnekleri varsa da daha da arttırılması gerekiyor.

Ekolojik köprüler gibi vahşi yaşam geçitleri, habitatları korumak için sizce yeterli mi? 

MersinEkolojikKopru
Gülek Boğazı ile Akdeniz’i İç Anadolu’ya bağlayan otoyol üzerinde, tesis edilen köprü yenilenerek “Orman Ekosistem Köprüsü” olarak düzenlendi. Fotoğraf: OGM 

Kaynak: Alpine-Ecological, Wikipedia, Humans and Nature

Modernliğin eksileri

Modernleşen toplum, geleneksel düşünüş biçiminden uzaklaşıp daha radikal kararlar almayı gerektirmektedir. Toplumu yönlendiren kararların bir bölümünü ekoloji ve buna bağlı sorunlar ve riskler belirlemektedir.

Geleneksel toplumdan modern topluma geçişte bireyler özgürleşmiş ve toplum baskısından kurtularak bağımsız olarak karar vermeye başlamıştır. Bu durum risklerden korunmanın da ancak bireysel çabalarla mümkün olabileceği sonucunu doğurmaktadır. Modernliğin kendi içinde modernleşmesi denilen “tepkesel modernleşme” kavramı ve buna bağlı oluşan toplum, bireysel özgürleşmenin yanında bilim ve teknolojiye de kuşkucu bakmaktadır. Buna göre; bilimin sunduğu veriler, bilim insanlarının yorumlayış biçimlerine göre farklılık göstermektedir. Bu noktada önemli olan husus, bilimsel verilerin yanında toplumun da bu sorunları nasıl algıladığıdır.

Bireylerin tepkesel modernleşme sürecinde özgürleşmesi, toplumdan soyutlanıp bireysel kararlarını verebilmesi bir yana, teknolojiye ve onun sunduğu olanaklara bu denli bağımlıyken -tarımsal üretimlerin dahi endüstriyle gerçekleştiği bir toplumda- özgürlük ne derece mümkün olabilir? Özgürlük salt toplumdan ve onların değer yargılarından soyutlanarak sağlanamaz. Ekonomik ve sosyal kaygılar da insanların özgürlüğünün önünde bir engel teşkil etmektedir. Dolayısıyla doğaya dönmek, -her ne kadar doğayı yitirme noktasına geldiysek de- sanıldığı gibi geleneksel anlayışa geri dönmek değil, aksine doğayla bütünleşerek özgürlüğümüze kavuşmak ve belki de yitirilen doğanın son çabalarla hayata döndürülmesi olacaktır. Elbette bu dönüşün kalıcı etkiler yaratması, toplumsal ve siyasal zemine oturtulduğu taktirde mümkün olmaktadır. Aksi halde, bireysel çabadan öteye gidemeyecektir.

Engel tanımayan teknoloji

Günümüzde teknolojinin, şahsi hayatlarımızda özellikle de içimizdeki engelliler için önemli etkileri var. Bilgisayarların, mobiliteden basite muhtelif kullanımlarının etkileri hayrete düşürüyor. Topluma faydasız gözüken insanlar artık abonman, sanatçı ve bilim insanı olabiliyorlar. O kişilerin ürünlere ve hizmetlere ulaşımı ayrıca yaşam şartlarının yükselmesi fazlasıyla geliştirilebilir. Fakat en basit teknolojiye bile sahip olamayanların durumuna ne demeli?

Bu yılki uluslararası gününün teması ise: ‘Sürdürülebilir Gelişim: Teknolojinin Vaadi.’ Teknolojiden yararlanılıp, engelli bireylerin kapsamlı işlemlerle birlikte tam ve eşit katılımı sağlanarak belirli sürdürülebilir gelişimler başarılabilir.

Her birimizin ise dikkatini vermesi gerekeken 3 tema var.

Bunlar;

♦ Engel Kapsayıcı Sürdürülebilir Gelişim Hedefleri

♦ Felaket Risk Azaltıcıları ve Emniyet Müdahaleleri

♦ Fırsat Veren İş İmkanı Ortamları Yaratmak

Sürdürülebilir Gelişim Hedefleri, yardımcı teknolojilerin ve bağlantılı faaliyetlerin içerisinde bulunduğu ilk konsept. Afet riskleri ve müdahaleleri, engellilerin, yaşlıların ve diğer bireylerin yüksek ölüm oranlarını gelecekte azaltmak için programlanmalıdır. Yeni erken uyarı sistemleri ve yön bulma uygulamalarının birçoğu az popülasyonlu, özellikle de toplumun düşük teknoloji seviyesine sahip olduğu bilinen bölgelerinde binlerce hayat kurtarabilir.

Üçüncü konsept ise, hepimizin de yardım edebileceği iş ortamıdır. BM İnsan Hakları Bildirgesi ise her daim ‘evrenseldir.’ Olumsuz işveren davranışları ise, iş yerine erişilebilirliğin eksikliğinden veya işverenin ayırımcılık yapma eğilimleri göstermesinden kaynaklanabilir. Çoğu iş yerinde, açıklık, erişilebilirlik ve kapsayıcı olma hükümet desteği ve teşvikleriyle garanti altına alınmalıdır; aksi takdirde hepimiz bir milyar engelli insanın zeka, yetenek ve tecrübe katkısını kaybetmiş oluruz. Her şeyden önemlisi bugün, sosyal, ekonomik ve tutumsal engellerimizden tamamıyla  kurtulmalıyız.

Yemek Paylaşım Hareketi ve Türkiye’deki örneği

Paylaşmak, çocukken bizlere öğretilen ilk şeyler arasındaydı. Şımarıklık yapıp, elimizdekini vermek istemediğimiz zaman annemiz ya da babamız hemen devreye girerek “Oğlum/kızım, kardeşinle/arkadaşınla oyuncağını paylaş; birlikte oyna.” derdi.

İhtiyaçtan değildi o zamanki paylaşımlar, ama aslında hepimiz paylaşmanın hayat içinde ne kadar önemli ve değerli olduğunu öğrendik.

Yıllar geçer o masum çocuklar büyür. Hayatın acılarıyla, çirkinlikleriyle yüz yüze kalır. Kimileri bu çirkinler içinde kendini kaybeder, kimileri ise aydınlığa çıkmak için mücadele verir. Belki de, Yemek Paylaşım Hareketi (Foodshare), de bu noktada ortaya çıkan o güzel işlerden birdir.

Yemek Paylaşım Hareketi, dolapta boşa duran, çöpe gidecek ya da kullanmamaktan kaynaklı çürüyecek gıdaların marketlerden, pazarlardan gönüllüler tarafından toplanarak bedava paylaşımına denir. Bunun içine evde fazladan pişirdiğimiz yemekleri de katabiliriz.

Yemek Paylaşım Hareketi, Nisan 1982’de, acil gıda programları ve yerel kiliseler koalisyonu ile birlikte kuruldu. Ortaya çıkmasının ardından dünyanın birçok yerinde bu hareket kendini göstermeye başladı. Google’a foodshare yazdığınızda birçok yere ait yemek paylaşım hareketi websitelerini göreceksiniz.

cercopcorbalari
Fotoğraf: www.facebook.com/cercopcorbacilari

ÇerÇöp Çorbacılar

Türkiye’de Yemek Paylaşım Hareketi adına ÇerÇöp Çorbacılar’ı örnek gösterilebilir. Facebook sayfalarında kendilerini şu şekilde açıklıyorlar: “İsraf edilen yiyecekleri toplayan, geri kazandıran, herkes için sıcak çorba sunan doğa ve insan dostu hareket!”

Topladıkları malzemelerden çorba hazırlayan ÇerÇöp Çorbacılar, herkesin kolayca ulaşabileceği noktalarda bu etkinliği gerçekleştiriyorlar.

Bilinçsiz gıda tüketimine karşı kendini sorumlu hisseden herkesi bu harekete davet ediyorlar. Ayrıca, bu etkinlik sadece ihtiyaç sahiplerine yönelik değil (Elbette öncelikli amaç bu yönde), geçerken çorbanın kokusu hoşunuza gidebilir ya da siz de o an aç olabilirsiniz; bir tas da siz alabilirsiniz. Çerçöp Çorbacılar; Yatağan maden işçileri, Vanlı işçiler ve mülteciler için çorba da pişirdi. Benim de çorbada tuzum olsun istiyorsanız, facebook sayfasından takip ederek, etkinliklere katılabilirsiniz.

Başlık fotoğraf: Switchboard
Kaynak

İklim değişikliğinin peygamberdeveleri üzerindeki etkileri

Peygamberdeveleri yayılıyor. Bu gelişme, iklim değişikliğinin pek çok “yabancı istilacı türün” yeni ülkelere ve habitatlara giriş yapmalarını teşvik edebildiğini gösteriyor. Bu türlerin, yerel bitki ve hayvanlara sunduğu rekabette, oldukça enteresan ve neredeyse işlevsel bir tehlike yatıyor. 

Amatör entomolojistlere göre evcil hayvan olan peygamberdevesi, her ne kadar hayatta kalma süreleri kısıtlı olsa da oldukça popüler bir tercih. Deniz bağlantılarına göre, Akdeniz’e çok yakın ve Afrika’yla neredeyse bir bağlantısı bulunan, daha çok Avrupa bölgeleriyle ilişkisi olan, antik ticaret motiflerine sahip Portekiz’deki sömürgeciler için uygun bir duruma sahibiz.

Kaydedilmiş bin 390 istilacı türe rağmen, bu durumun sonucu olarak 2014’te Avrupa’ya giren ilk peygamberdevesi kayıt altına alındı. Ülkedeki Mantodea’da yapılan genel bir araştırmanın bölümü olarak iki adet tür bulundu. Bu iki tür de Miomantis türü ve her iki tür de eski Portekiz kolonilerinden en az birinde yaşayabiliyor. Miomantisler Doğu Akdeniz bölgesinde bulunurlar; ancak merak uyandıran bu gizem farklı bir şekilde de çözülebilir. Bu işin hilesi, peygamberdevelerinin Carcavelos ve Algarve bölgelerinde hayatlarına başlayıp ne kadar süreyle bölgede yaşadıklarını keşfetmekte yatıyor. Bu türlerden biri ise olağan herhangi bir zaman diliminde bölgenin en az 200 km uzağında özgün bir yayılıma sahip.

Bu iki tür, herhangi bir ekin ölçümü olmaması sebebiyle kendilerine özgü habitatlarında muhtemelen endemik bir tür olan Ameles spp ile karıştırılmış olması nedeniyle yaşamlarını devam ettirmektedirler. Miomantisler; iklim değişikliği etkisi olasılığına rağmen, egzotik bitkilerin bahçede veya diğer ev tabanlı edinimleri ile karşılaştıklarında sınırsız bir zaman diliminde varlıklarını koruyabiliyorlar. Bir diğer olasılık ise, Kuzey Amerika’da 1899 yılından bu yana Avrupalı Mantis religiosa türü kadar var olabileceğidir. Iris oratoria ise 1930’dan bu yana Kaliforniya’da gözükmemektedir.

Afrotropik kuşakta ise yedi adet Miomantis türü bulunmaktadır. Portekiz’de bulunan iki tür ise aşağıdaki gibi tanımlanmıştır. Miomantis coffra Mozambik de dahil olmak üzere Güney Afrika bölgesine özgü bir türdür. Bu türün dişisinin uçamadığı, yalnızca süzülebildiği düşünülüyor. Miomantis paykulli ise Nil vadisi ve Moritanyayı da kapsayarak Güney Afrika’da daha yaygın bir türdür. Bu türün geniş yayılımı göz önünde tutulursa, ekolojik olarak biçimlenebilir olduğu düşünülüyor.

Artık ilgi, her ülkede ve her durumda biyogüvenliğe yönlendirilmelidir. 

Haber Kaynağı: EarthTimes
Çeviri: Sasun Bazaryan & Burak Avşar
Başlık Fotoğrafı:
GardeningForResults

Yeniden canlandırılan bir besin tedarik zinciri

0

Bildiğimiz bazı sözcükler yan yana dizildiğinde, anlamını kavramakta güçlük çekebiliriz. Topluluk temelli tarım, tam da böyle bir örnek. Aslında güzel bir çiçeğin kokusu… Kendimize açtığımız bir oksijen çadırı… İpeksi bir dokunuş…Toplumsal bir yeniden anlamlandırma, harekete geçme, sahip çıkma…

Yeni yeni deneyimlerle aykırı yollarda yürüyoruz. El yordamıyla, bazen danışarak çoğu zaman paylaşarak belirsiz geleceğe, umut yüklü bir kapı aralıyoruz. Sevgili Nietzsche’nin yazdığı gibi: “Sınamalı insan kendisini, bağımsızlığa mı yazgılı, boyun eğmeye mi?”

Topluluk temelli tarım yeni öğrendiğimiz bir kavram. Hepimiz çok iyi biliyoruz ki köyler ve köylüler yıllar içinde eriyip, azalıyor, yok oluyor. Köylünün, yetiştirdiği ürünlerini değerinde satması gittikçe imkânsızlaşıyor. Ürünlerin besin değerinin değil, kozmetik görüntüsünün, albenisi olmasının önemi artıyor/arttı. Büyük marketler parlak domatesleri, iri yeşil elmaları ve çekirdeksiz karpuzları raflarına dizip, talebi kozmetik yönünde oluşturuyorlar. Varsın bunları yemek isteyenler, alsın sofralarına taşısınlar. Biz, besin değeri yüksek gerçek gıdayı talep ediyoruz. Bunları küçük köylü üreticilerden doğrudan alıp, değerini tam ödeyip, aradan aracıları ve onların kȃrlarını çıkarmak istiyoruz.

organik tohum

Soframıza koyduğumuz domatesin, ıspanağın, portakalın özünde ne var? Bunların her biri önemli besin kaynaklarımız. Oysa yapılan pek çok araştırma, on yıllar içinde, bu besinlerin içerdikleri vitaminlerin, minerallerin değişik oranlarda düştüklerini, giderek besinden çok posa niteliği taşımaya başladıklarını gösteriyor. En yalın olarak bunun iki nedeni var; ilki geleneksel tohumlarımızı değil, hibrit tohumları ekiyoruz. İkincisi bitkiyi esas olarak besleyen toprağı iyileştirmeyi bıraktık, tam aksine onu zehirliyoruz.

Topluluk temelli tarımın en tefmel ilişkisi; köylü ile tüketicinin doğrudan iletişime geçmesi, ürünleri beraber seçmesi ve yetiştirme teknikleri üzerinde uzlaşmalarıdır. Tüketici bu hamleyle sözlüklerimize yeni giren bir sözcükle taçlanıyor: Türetici.

Türetici, topluluk temelli tarım projesine katıldığı andan itibaren, üreticisi olan köylüyle tanışmış oluyor. Bu tanışıklık, her şeyden evvel, güven temelinde bir alışveriş ilişkisinin doğmasını ve gelişmesini sağlıyor. Öyle ki, alışılmış bir alışverişte, malı alır parasını ödersiniz. Oysa biz, yeri gelir, ekim dikim zamanında köylünün ihtiyaçlarını karşılaması için ön ödeme dahi yaparız!

KURAKLIKTAN EN COK ETKILENEN ILLERIN BASINDA GELEN SANLIURFA'DA URETICILER, GUBRE, MAZOT VE TOHUMLUK DESTEGININ ARTIRILMASININ YANINDA OZEL BANKALARA OLAN KREDI BORCLARININ DA 1 YIL FAIZSIZ ERTELENMESINI ISTIYOR. (ANADOLU AJANSI - MEHMET GULDAS) (20080721)

Demek ki daha birinci basamakta, soframıza koyduğumuz peyniri, maydanozu kim üretti, adıyla tanıyoruz. Dağıtım günlerinde kimisi gelip bize küçük sunumlar yapıyor. Dağıtım bir minik foruma dönüşüyor. Kimi zamansa bizler onu köyünde ziyaret ediyoruz. Tarlasını, bağını, bahçesini geziyor, bizim için yetişen ürünler hakkında yerinde bilgiler ediniyor, sofrasını paylaşıp aile fertleriyle tanışıyoruz.

Bu köylüler, dekarlarca tarlalarda, kocaman traktörlerle, monokültür tarım yapmıyorlar. Sütünü aldığımız teyzenin iki ineği, cevizine ortak olduğumuz amcanın beş ceviz ağacı, balını yediğimiz karı kocanın ondört kovanı var. Hasılı, kendisi için ürettiğinin fazlasını bize veriyor diyebiliriz. “Küçük güzeldir” diyor Schumacher. Topluluk temelli tarım bu küçüklüğe, doğrudan ilişkiye, üretimi birlikte planlamaya ve dönüştürmeye işaret ediyor. Köylünün bu ilişkiden doğarak ürettiği besine biz gerçek gıda diyoruz. Sevgili Defne Koryürek’in kulaklarını çınlasın.

Gerçek gıdalarımızın geldiği günler, bizim için eğlenceli bir şenlik demek. Evlerde yaptığımız şekersiz kekleri, soğuk çayları, limonataları, o gün gelen kaşar peynirlerini, sızma zeytinyağına bandığımız ev ekmeklerini afiyetle yerken, öte yandan gıda üzerine, tarım üzerine forumlar yapıp, öğrendiklerimizi paylaşıyoruz. Bu paylaşım, zihnimize dirilik getiriyor. Reklam, dezenformasyon, ana akım bombardımanına karşı savunma gücü katıyor. Birimizin göremediği bir yalanı, ötekinin anlatması imkanını doğuruyor. Çünkü ana akım sürekli atakta. Sosyal medyada, ana akım medyada, markette, sokak bilboardlarında ve siyasilerin söylemlerinde atak aralıksız sürüyor. Zihnimizi diri tutmalıyız yoksa hiç şansımız kalmayacak.

Aramıza yeni katılanlar, dağıtım günlerinde besinlerini neye koyacaklarını şaşırıyorlar çünkü alışıldık ambalajlar yok. Sepetiniz, bez torbanız, fileniz neyiniz varsa getirmelisiniz. Denizlerin, dağların, çöllerin akla hayale gelmeyecek uzaklıkların poşetlerle ağzına kadar dolduğu bir dünyaya, bir yeni poşet daha eklemek istemiyoruz.

Bu koca dünyada, koskoca dev gibi tedarikçiler olan biteni yönetirken, akılalmaz geliyorsa yazdıklarım, unutmayın; en uzun yolculuklar bile, küçük bir adımla başlar.

Hazırlayan: Aytaç Timur
Yeni İnsan Yayınevi / Yeryüzü Derneği
Başlık Fotoğrafı: Patricio Michelin

Vegan bir Ortadoğu lezzeti: Falafel

0

Vejetaryen veya vegan diyetle yaşamını devam ettiren, birçoğumuzun da bildiği gibi falafel eşi benzeri bulunmayan bir öğündür. Tarihi ve hangi coğrafyada türediği tam olarak bilinmese de günümüzde falafel veganlardan ziyade Orta Doğu toplumlarının medari iftiharıdır.

Bazı tarihçiler ve gastronomlara göre ilk olarak Mısır’da, Büyük Perhiz zamanı Kıptilerin tükettiği bir öğün olarak türediği düşünülmektedir. Lakin günümüzde bu kültür Ortadoğu toplumlarından Lübnan, İsrail, Filistin ve Suriye bölgesel olarak da Irak mutfaklarında önemli bir konuma sahiptir. Gelelim falafelin yapı taşlarına; herhangi bir hayvansal ürün içermemesinin yanı sıra içerisinde bulundurduğu baklagiller, soğan ve sarımsak ile tam anlamıyla bir besin deposudur.

İhtiyacınız olan malzemeler ise;

♦ 1 Su Bardağı Nohut

♦ 1½ Su Bardağı Kuru Bakla

♦ 1 Çay Fincanı İnce Esmer Bulgur

♦ Yeteri Kadar Un

♦ 2 Soğan

♦ 1 Baş Sarımsak

♦ 1½ Tatlı Kaşığı Kabartma Tozu

♦ Tuz

Damak tadınıza uygun baharatlar da katabilirsiniz.

Yapılışı:
Kuru bakla ve nohudu iki gün öncesinden ıslatın. Mutfak robotunun içerisine nohut ve baklayı üzerine kabuğu soyulup ince doğranmış soğanı ve sarımsakları ekleyip makineden geçirin. Fazla ince çekmemeye özen gösterin. Kabartma tozunu ekleyin. üzerine harcın ele gelip dağılmamasını sağlayacak kadar un ekleyin. Bu kullandığınız unun markası, kalitesi ve tipine göre değişkenlik gösterecektir. Elde yoğurabilir veya robotta çekmeye devam edebilirsiniz. Karışıma bulgurları da ekleyip iyice yoğurun. Tuzunu ekleyin. Bu noktada fazladan kendi damak tadınıza uygun baharatlar da ekleyebilirsiniz. Ben biraz daha Orta Doğu mutfağına has bir tat elde etmek istediğimden kimyon eklemeyi tercih ediyorum. 

Harcı iyice yoğurduktan sonra golf topu büyüklüğünde parçalar koparıp şekle sokun. Ayçiçek yağında kızartın. İsteğinize göre patates püresi, humus veya salata ile pide eşliğinde servis edin. Afiyet olsun.