3. Kadın Yönetmenler Festivali 29 Şubat- 5 Mart tarihleri arasında Buca Tarık Akan Gençlik Merkezinde yapılıyor!
Buca Belediyesi’nin ev sahipliğinde, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin katkılarıyla 6 gün sürecek olan 3. Kadın Yönetmenler Festivali, 37 film gösterimi, 7 atölye ve 2 panelden oluşacak programıyla sinemaseverlerle buluşacak. 56 Kadın yönetmenin 80 filmle başvurduğu festivalde, seçkide yer alamayan filmler içinse “Face to face” bölümü dikkat çekiyor. Face to Face için akademisyenler, sinema yazarları ve yönetmenlerden oluşan kurul, seçilmeyen filmlere gerekçelerini açıklayarak, genç sinema öğrencilerinin üretimlerine katkıda bulunmayı hedefliyor.
Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi, Değişim Liderleri Derneği ve WMC Turkey (Kameralı Kadınlar) işbirliğiyle gerçekleşecek festivalde Folkart sponsorluğunda iki atölye de gerçekleştirilecek.
‘Yerel yönetimlerle sinemacıların bir araya gelmesini önemli buluyorum’
Festivalin direktörlüğünü üstlenen İzmirli Gülten Taranç, etkinliğin bu sene Buca’da olmasının önemini şu sözlerle vurguluyor: “Mezunu olduğum Dokuz Eylül Üniversitesi G.S.F. Sinema-Tv Bölümü artık Buca’da ve Buca Belediyesi’nin ev sahipliğinde sinema öğrencilerine çok yakın bir merkez olan Tarık Akan Gençlik Merkezi’nde olacağız. Film gösterimlerinin yanı sıra deneyimli yönetmenlerin vereceği atölyeler sinema öğrencileri için yürüyüş mesafesinde olacak. Buca Belediyesi ve Erhan Kılıç’a çok teşekkür ederiz. Ayrıca İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne ve Tunç Soyer’e de yürekten teşekkür ederiz, üçüncü yılımızın devam etmesi biz kadın yönetmenler için çok önemliydi.
Bu yılın teması “Her Kadın Başka Hayaller Kurar”, üç yıldır kadın sinemacıların hayallerini İzmirliler ile buluşturuyoruz. Kadın Yönetmenler Haftası Festival olarak geliyor. Festival ekibinin tamamı kamera arkasından geliyor, bir yönetmen olarak yerel yönetimlerle sinemacıların bir araya gelmesini önemli buluyorum, İzmir doğal platolarıyla, ışığıyla, sevecen halkıyla film çekimleri için çok elverişli…
Biz kadın sinemacılar festival vesilesiyle bir araya geliyoruz ve kadın sinemacıların yeni mekanlar tanımalarına, kentteki yeni hikayeleri keşfetmelerine de vesile oluyoruz. İzmir’i hayallerimizi izlemeye ve paylaşmaya bekliyoruz!
Yanımızdaki insanları tam olarak anlayamıyor ve tanıyamıyorken bir kuşağı anlamak veya anlamaya çalışmak, özellikle bu kuşak birçok yeniliğin içine doğmuş, dijital çağın imkanlarıyla donatılmışken onları görebilmek ve yakalamak nasıl mümkün olabilir?
Evrim Kuran’ın Z Kuşağı üzerine kaleme aldığı Bir Kuşağı Anlamak kitabını görür görmez çok heyecanlandım. Bu konuda özellikle ülkemizde akademik anlamda dahi çok az (Bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az) çalışma bulunurken Z kuşağı -tabii ki Z Kuşağının evvelini (Sessiz Kuşak, BB Kuşağı –X Kuşağı ve Y Kuşağı) ve sonrasını da kapsayan- üzerine böyle bir kitap yayınlanması çok değerli.
Evrim Kuran’la kitap üzerine, kuşaklar üzerine, akademik çalışmalar ve bu çalışmaların önemi üzerine çok kapsamlı, detayları kendine has olan çok güzel bir söyleşi gerçekleştirdim. Okuyunuz lütfen.
Z Kuşağı/Bir Kuşağı Anlamak kitabını da mutlaka okuyun elbet.
Aynur Kulak: Evrim Hanım, sizden başlamak istiyorum. Eğitiminiz, yaptığınız MBA çalışmaları, lisans çalışmaları jenerasyonları, jenerasyonlar arasındaki farkları niteleyen çalışmalar. Akademik ortamlarda, üniversitelerde yapılan çalışmaları saymazsak, Türkiye’de özellikle bu türde çalışmalar henüz hız kazanmadı. Siz bu konuyu alanınız olarak belirleyip bir de Bir Kuşağı Anlamak/ Z Kuşağı isimli bir kitap çıkardınız. Görünce gerçekten çok heyecanlandım. Evrim Kuran nasıl böyle bir yolda ilerlemeye karar verdi?
Evrim Kuran: 2000 yılından bu yana kuşak çalışmaları ile ilgiliyim. Bu bahsettiğim yıllar, bırakın akademik ortamlarda çalışma yapılmasını, kuşak araştırmalarının hiç de önemsenmediği dönem. 2000’lerin başında bir askeri okulda ve bir üniversitede yaşadığım eğiticilik deneyimi bana iş yaşamına bambaşka bir kuşağı hazırladığımızın sinyallerini fazlasıyla vermişti. Bir öngörüde bulundum ve bu kendini gerçekleştiren bir kehanet değildi; bir demografik devrim gerçekleşmekteydi ve ilerleyen yıllarda da eğitimden iş yaşamına, siyasetten sivil topluma, her kurum bu değişimden payını alacaktı. Aldı da. Gelinen noktada ülkemizde hem akademi ama daha da fazla iş yaşamı, kuşak çalışmalarını epey ciddiye alıyor.
Dreaming
Aynur Kulak: Kitapta vermiş olduğunuz bilgiye istinaden; 97 yıllık Cumhuriyet tarihi beşinci kuşağı da dünyaya getirdi ve altıncı nesil doğmaya başladı. Nüfus artış oranına baktığımızda kuşaklar anlamında dünyaya çok ciddi katkı sağlıyoruz. Peki bu ne derece nitelikli bir katkı sizce? İyi mi, kötü mü, ortalama mı? Vereceğiniz cevaba istinaden (kötüyse eğer mesela) iyiye doğru veya ortalamaya doğru bir ivme söz konusu olabilir mi Türkiye’deki Z Kuşağı ve bundan sonra gelecek olan kuşaklar ön görüldüğünde?
Evrim Kuran: Nitelikli katkı nedir? Her yeni kuşağın önceki kuşaktan çözülmesi gereken daha az sorun devralması ise, sadece Türkiye’nin değil dünyanın genel olarak karnesi iyi değil. Türkiye’nin ise gençlerini sevmeyen bir genç ülke olduğunu düşünüyorum. Bunun da yeni bir şey olmadığını düşünüyorum. Genç nesillere yeni çağ yetkinlikleri kazandırabilen bir eğitim ortamı ve düşüncede özgür bir üretim ortamı sağlayabilen toplumlar geleceğe nitelikli katkı koyabilirler.
Aynur Kulak: Sizin de kitap da belirttiğiniz gibi, artık uzun ömürlü kuşaklar yetişiyor. Bu durum kuşaklar arası farkı nasıl etkileyecek? Bazı farklar kapanacak mı mesela? Çünkü sizin de belirttiğiniz gibi telgraf toplumundan Ipad toplumlarına geçiş hızla gerçekleşti. Bu hızlı geçişin yaşandığı zaman zarfında adaptasyon süreci zor ve sancılı oldu. Bu anlamda gelmeye başlayan altıncı kuşak ile beşinci kuşak geçişleri çok da sancılı olmayacak diyebilir misiniz?
Evrim Kuran: Tüm kuşak geçişleri sancılıdır. Telgraftan tablete geçiş ne kadar hızlı olursa olsun, cihazlarımız ne denli akıllı olursa olsun, insan duygusal bir hayvandır ve yeniye adaptasyonu, bir cihazın yazılımının güncellenmesi kadar hızlı olmaz. Yanı sıra, kuşaklar birbirlerine kendi ideolojik kulelerinden bakar; diğer kuşağın gerçeklerinden değil. Bir başka deyişle, ait olduğumuz kuşağı ve o dönemde yaşadığımız deneyimleri çağın en zorlu evresi sanmaya eğilimliyizdir; oysa her dönemin kendi gerçekliği vardır. Yargılamadan görmek gerekir.
Aynur Kulak: Türkiye’nin Y ve Z kuşağı dünyanın gelişmiş toplumlarına, sosyo-ekonomik yapısı açısından neden benzemiyor? Dünyanın birleştirici noktasındayız jeo-politik olarak, nüfus olarak hiç fena değiliz ama bir şeyleri kotarma konusunda (İletişim, geçişler, eğitim, anlama, okuma) yukarı doğru ivme kazanamıyoruz. Birbirimizle bağımız zayıf, bu zayıflık domino taşı misali olumsuz anlamda bir sonuç ortaya çıkarıyor diyebilir misiniz? Yoksa umutlu mu olmalıyız?
Evrim Kuran: Jeopolitik konumumuz ve demografik yapımız, numerik avantajlarımız. Yani sadece nicelik belirten öğeler bunlar. Bizim ülkemizde epeydir nitelik sorunumuz var. Kolektif bir toplum olan Türkiye, kolektivizmden uzaklaştı ama batının bireyselliğine de yaklaşamadı; klanlaştı. Bir de biz güç aralığı yüksek bir toplumuz. En iyi fikre değil, en güçlünün, en yüksek seslinin fikrine önem veriyoruz. Böyle bir bağlamda yeninin yeşermesi zor. Ama mümkün. Yeni jenerasyonla bu mümkün. Bu sebeple umuda varım.
Aynur Kulak: Türkiye’nin farklı yerlerinde, çeşitli mahallelerinde jenerasyonlar, sosyo-ekonomik yapılar ile ilgili detaylı araştırmalar yaparak bazı verilere ulaştığınız bilgisini veriyorsunuz. Şaşırtıcı olan bir alt mahalleyle bir üst mahalle bile taban tabana zıt özellikler barındırırken Türkiye gibi bir toplumda ele geçen veriler bir karmaşıklık arz etmiyor mu? Yoksa hayır asıl böyle oluyor olması kuşakların dinamik unsurlarını ön plana çıkarıyor diyebilir misiniz?
Evrim Kuran: Veriyi doğru okursanız karmaşa yaratmaz. Kuşakların kendi benzerlikleri içinde farklılıkları var. Örneğin aynı kentin iki farklı sosyoekonomik kategorisinde yer alan iki farklı Z kuşağı var. Biri rap dinliyor; diğeri rock müzik. Ama ikisinin de isyan dili müzik.
Aynur Kulak: Bir söyleşiniz de özellikle Türkiye’de akademik alanda çalışmalarımı anlatmakta zorlandım diyorsunuz? Neydi zorlandığınız şey/şeyler? Yurt dışında da eğitimler veren biri olarak Türkiye akademik düzeyde neden ısrarla bir kısır döngünün içerisine hapsediyor kendini? Neyi ısrarla görmek istemiyor?
Evrim Kuran: Acımasız genellemeler yapmak istemem ama Türkiye’de akademik kibirle çok karşılaştım. Batı kültürünün hem akademik anlamda hem de iş yaşamında yeni fikirlere daha açık olduğunu, statükoyu korumaya daha az meyilli olduğunu gözlemliyorum. Bir de Türkiye’de üniversite dahil tüm eğitim kurumlarında sık rastladığım bir durum var: Müfredat aşkı. Deneyselliğe, hayal kurmaya, kritik düşünceye, işbirliğine neredeyse izin vermeyen bir müfredat aşkı. İçerik bizim eğitim sistemlerimizde o denli önemli ki, bağlam genelde göz ardı ediliyor.
Aynur Kulak: Z kuşağının duygusal zekası ne durumda? Yani dışardan baktığımızda, donuk, ifadesiz suratlar kafaları bilgisayara veya telefona gömülü bir kuşak görmekteyiz. Endişelenmeli miyiz bunun için? Çünkü Z kuşağını anlamak isteyenler ve kuşağın ta kendisi için yazdım diyorsunuz. Bana da hep Z kuşağı, diğer tüm kuşakların günah keçisi gibi algılatılmak isteniyormuş gibi geliyor. Z kuşağının ta kendisi kimler? Nasıl bir nesil bu? Korkmalı ve dışlamalı mıyız? Yoksa onlardan öğreneceğimiz çok şey mi var?
Evrim Kuran: Ben Z kuşağının ülkemizde stres seviyesinin yüksek olduğunu ancak donuk veya duygusuz olmadığını düşünüyorum. Duygusal zekânın en önemli yetkinliklerden biri halini aldığı bu yeni çağın çocuklarının dünyaya epeydir unuttuğu kavramları hatırlatacaklarına inanıyorum. Örneğin; yakın gelecekte, yani Z kuşağının gençliği ve yetişkinliğinde iş yaşamının en önemli belirleyicisi dijital dönüşüm olacak. Bu dönüşüm yeni bir iş yapma kültürünün farklı kuşaklarca aynı anda benimsenmesini sağlayacak. Kanımca dijital dönüşümle işveren ve çalışan arasındaki fiziksel mesafe artsa da, duygusal mesafenin kapanması için fırsatlar ortaya çıkacak. Bu sebeple daha az fiziksel çalışma ortamına, daha fazla duygusal zekâ ve empatiye ihtiyacımız olacak. Z kuşağının bağlamı bu ve bu bağlama uygun bir kuşak olduğunu düşünüyorum.
Ada’nın sahilinde birden ortaya çıkan korumasız bir insan, Adalılarda önce şaşkınlık uyandırır. Şaşkınlığın korkuya dönüşmesi an meselesidir. Adalılar, adanın ücra bir köşesindeki ahıra kapattıkları yabancıyı bir an önce unutmak, gündelik hayatlarına devam etmek isterler.
Öyle de yaparlar. Gündelik hayat, Armin Greder’in sembol yüklü çarpıcı çizgilerinden yansır: Bulaşık yıkayan kadının kambur sırtında yoğunlaşan karanlık, gülüp eğlenen erkeklerin pembe suratlarından akan aymazlık, kendilerinden küçük, zavallı bir arkadaşlarını sopalarla itekleyen çocukların gözlerine oturmuş acımasızlık…
Üzerinde çıplak insanlığından başka bir şey olmayan o yabancı gelene kadar adada gündelik yaşam böyledir. Unutmak isterken, gündüzleri kulaktan kulağa yayılan fısıltılarda dolaşan, geceleri kâbus olup üzerlerine çöken “öteki”ye karşı ummadık bir hızla kabaran öfke bu zeminden beslenir…
Evet, Ada, gündelik bir hikâye alışılmadık bir resimli kitap. Bugün, dünyanın gündemine oturan göçmen sorununa dair sarsıcı bir yorum ve insanlığa çağrı olarak okunabileceği gibi kötülüğün sıradanlığının resmedildiği bir sanat eseri olarak da ele alınabilir.
Hepimizin korunaklı bir alanı, bir adası var. İyi ki Armin Greder, yabancı ve farklı olanın tehdit unsuru olarak algılandığı, korumasız ve güçsüzse bertaraf edilmeye çalışıldığı bu karanlık dünyada vicdana da bir ses vermiş. Bu sesin yabancı denizlere açılan balıkçıdan gelmesi, eserin sembolik değerini daha da artırıyor.
Ama Greder, balıkçıyı hiç resmetmeyerek de bilinçli bir tercihte bulunuyor ve onun bir bedene kavuşturulması görevini, bu dünyanın hem kurbanı hem faili olan bize ve çocuklarımıza bırakıyor.
Yüzleşmek cesaret gerektiriyor. Ne var ki adalarımızın etrafına, hepimizi kötülükle baş başa bırakan kalın, aşılamaz duvarların örülmesinin önüne ancak yüzleşerek ve sorgulayarak geçebiliriz.
Ada, gündelik bir hikâye yediden yetmişe herkesi derinden sarsacak yaşsız bir resimli kitap, bir başyapıt.
Arka Kapak:
Bir sabah Adalılar sahilde bir adam buldular: Onlar gibi değildi…
Bize yabancı olan korku uyandırır. Peki korku ne zaman nefrete dönüşüp insanlıktan çıkar? En önemlisi de nasıl? Ödüllü sanatçı Armin Greder bu soruları yüzümüze ayna tutarak yanıtlıyor. Ada, yalnızca gündelik bir hikâye değil, her yaştan okurun ilgisini hak edecek kadar da gerçek!
“… insanın, yabancı olana varlık hakkı tanıma ve insani bir pratik sergilemedeki yetersizliğini hedef alan düşündürücü, zehir zemberek bir hiciv.” DIE ZEIT
“Armin Greder’in resimli kitap klasiği Ada büyük bir sanat eseri olmanın yanı sıra dünyanın gündemindeki göçmen tartışmasına dikkate değer bir yorum getiriyor.” Frankfurter Allgemeine
Armin Greder
İsviçre’de doğumlu yazar 1971’de Avustralya’ya göç etti. Burada grafiker olarak çalıştı ve bir yüksek okulda illüstrasyon ve dizayn dersleri verdi. Yazıp çizdiği eserleriyle Bologna Ragazzi Award gibi birçok uluslararası ödüle layık görülen tanınmış sanatçı, Peru’nun başkenti Lima’da yaşıyor. Armin Greder’in en önemli eseri Ada, bütün dünyada bir resimli kitap klasiği olarak değerlendiriliyor.
Her mahallenin bir ana caddesi olur. Esnafın yan yana dizildiği, bankasından, postanesine kadar toplandığı bir çeşit merkez.
Bir de bölge sakinlerinin buluştuğu mekânlar vardır: Kahveler, kafeler, lokantalar. Elbette hepsi ticarethane zihniyeti ile kurulur. Fakat kaçınılmaz bir işlevleri daha vardır. O bölgenin sosyal yapısını fotoğraflamak gibi. O semtin kimliğini, karakterini, yaşamını seyretmek isteyenin önüne kare kare serilir.
Ben çay tiryakisiyim. İyi demlenmiş çay nerede bilirim. Çayın hası sokak aralarındaki kadınların hemen hiç girmediği erkek kahvelerindedir. Bir gün tadına bakmanızı öneririm. İnce belli bardaklarda servis edilen o çayı beş yıldızlı otellerde bile bulamazsınız. Ki, o çayın lezzeti sohbetlere de yansır. Samimi, içten, sizi yormaktan çok rahatlatan muhabbetlerin anahtarı o ince ayar demdedir.
Saray Karakuş Yüzlerce Sabah’ı yazmış.
Ali la Pax ile İdil Sönmez yönetmenliğini üstlenmiş.
Tam 22 oyuncunun rol aldığı Yüzlerce Sabah’ı
Millfield Tiyatrosunda seyrettik.
Londra’da yaşayan yaşlı bir göçmenle açılıyor perde.
Hani hep derler ya, her oyunun bir sorusu vardır. Çoğu zaman seyirciye göre değişir bu soru.
Oyunun sonunda aklımda bir soru olmadığını fark ettim.
Bizi, bize anlatmışlardı. Bilmediğimiz bir şey değildi aslında. Ama biz aşina olduğumuz çehremizi de her sabah aynada en az bir kez seyretmez miyiz?
Hayatlarımız, kültürümüz, göçmenliğimiz, gençliğimiz ve yaşlılığımız… Ayna olarak yüzümüze yansıdı işte.
Güzel miydi? Evet. Keyifle izledik.
Oyuncuları; (Grek Ryan, Onur Kupcu, Arda Afşar, Berta Sarıkaya, Sevgi Şenses, Derya Cino, Işık Akpınar, İnan Çiftçi, Gülhan Tetik, Ercan Boz, Fırat Sac, Eren Kaya, İdil Sönmez, Ali La Pax, Nurcan Şahin, Berna Sarıkaya, Hande Erel, Gülcan Ergisi, Hüseyin Köroğlu, Çiğdem Asar Karagöz ve Aygül Ağırgöl) tek tek kutluyorum.
Kuantum Tango; Kuantum Dünyasından Gerçek Dünyaya Bir Köprü kitabı, tangoyla ilgili bilmek isteyeceğiniz hemen her şeyi barındıran temel bir kılavuz kitap ve çok daha fazlası. 2019 yılı Aralık ayında okuyucuyla buluşan, Onur Kahveci’nin kitabı, tangoyla ilgilenen herkesin kütüphanesinde olmayı hak eden bir içeriğe sahip.
Kuantum Tango Kitabında Ne Bulacağım?
Kuantum Tango kitabı üç bölümden oluşuyor. Birinci bölüm Arjantin tango dansının tarihsel kökeninden başlayarak, tangonun teknik yapısı, üzerinde yükseldiği edebi derinlik, tango müziği, müzisyenleri ve dansçılar için bir çekim merkezi olan milongalarda uyulması gereken kuralları kısaca ama belki de her dansçının bilmek isteyeceği kapsamda anlatıyor.
İkinci bölüm, kuantum tango fikrinin daha iyi anlaşılabilmesi için gerekli kuantum bilgilerini içeriyor. Okuyan hemen herkesin anlayacağı bir açıklıkla yazılmış olan bu bölüm, kuantum dünyasına bir merhaba olarak düşünülebilir.
Üçüncü bölüm, kuantum dünyasından elde edilen verilerle tangonun yorumlanmasına ve tangoyu açıklamada kuantumdan yararlanılmasına yönelik bir pencere açıyor.
Kitap konu ilgililerinin yararlanabileceği bir kaynakça da barındırıyor.
Milonga Gelenekleri
Kitapta milonga gelenekleri başlığına yer verilmesi ayrıca sevindirici. Pek çok dansçının bir araya geldiği ve Arjantin tango yaptıkları milongalar için uyulması halinde bir aradalığı güçlendirecek temel bazı değerlerden bahsedilmesi sadece dans gecelerinin kalitesini önemsendiğinden ve herkesin rahatı için hazırlanmış görünüyor.
Bu başlıkta bahsedilen gelenekleri bir tabu olarak görmemek gerek. Bunun yerine dans gecelerinin keyfini artıracak bir tür rehber olarak bakılabilir.
Ayrıca dansa yeni başlayanlara özellikle ilk bölümün bütünlüğü içinde düşünüldüğünde oldukça yol gösterici olacaktır.
Kuantum Tangodan Açılan Pencere
Kuantum Tango, aslında birbirini hiç tanımasa da ve daha önce hiç beraber dans etmemiş olsa da çiftlerin önceden çalışılmamış bir koreografiyle ortaya koydukları o büyüleyici dansın sırlarına doğru bir dizi düşünceyi tartışır. Bu düşünceleri kuantumla ortaya atılan bir dizi fikirle paralelize ederek, Arjantin tangonun da daha iyi anlaşılabilmesi için bir rehber sunuyor.
Kitabın savı, sayfa 185’den iki alıntıyla özetlenebilir:
Bu alıntılardan ilki bir sorudur: “Arjantin tangoda dansçılar, içinde yaşadığımız dünyadaki kuantum nesneleri olarak yorumlanabilir mi?”
İkinci alıntıysa bir ortaklığa dikkat çeker:
“Geleneksel Arjantin tangonun temel ilkeleri ile Kuantum fiziğinin temel ilkeleri arasında büyük ölçüde örtüşme olduğunu gördük.”
İletişime Açık Bir Kitap
Kitabın dikkat çekici yanlarından birisi de özellikle Arjantin tango müziklerinden bahsedilen kısımda oluşturulan listelerin güncellenmeye açık oluşudur. Uzun yıllardır dans eden ve eğitmenlik yapan yazar Onur Kahveci’nin bu eserin meydana gelmesinde büyük katkısı olduğunu söylediği Özgür Kahveci’nin kendisi de milonga gecelerinde dj’lik yapmaktadır. Belki de bu nedenle kitaptan en çok yararlanacaklar, muhakkak ki, tango dj adayları ya da heveslileridir.
Yazar, müzik listelerine katkılar, kitapla ilgili yorum ve eleştiriler için [email protected] maillini okurla paylaşıyor. Böylece gelişmeye ve güncellenmeye açık bir eser de ortaya koymuş oluyor.
Tüm tango severlerin ilgisini çekeceğini düşündüğüm Kuantum Tango kitabıyla ilgili yazımı kitabın bitişinde sorulan üç sorula yapmak istiyorum.
Praksis Müzik Grubu yeni şarkısı ‘Güzel Günler’i yayınladı. “Güzel günler ona yürümezsen sana gelmez” başlığıyla yayınlanan şarkı, YouTube, Spotify gibi dinleme platformlarından dinlenebiliyor.
2019 Eylül’de “Güzel Günlere Turne” şiarıyla yaptıkları turnede Türkiye’nin 20 ayrı yerinde bu şarkıyı seslendirdiklerini, aldıkları geri dönüşlerle şarkıyı güçlendirip kaydettiklerini ifade eden Praksis, neden böyle bir şarkıya ilişkin açıklamasını şöyle yapıyor: “Toplumsal mücadele külliyatına bir ‘güzel günler’ şarkısı da bizden! Güzel günlere dair beslenen umuda kombin bir kaynak şarkı… Güzel günler, ona yürümezsen sana gelmez”
Şarkının sözleri şöyle: Sorular var, sorunlar var, sorular Bizi bir fırtınaya iten sorular Biliriz biz, biliriz biz, biliriz Fırtınadan sonra hep güneş doğar Beklesek mi alışsak mı? Umutsuzluğa alışsak mı? Biliriz biz, biliriz biz, biliriz Fırtınadan sonra hep güneş doğar
Praksis Müzik Grubu, 2012’de kuruldu. Mitinglerde, grevlerde, eylemlerde yüzlerce konser verdi. Türkiye, Kıbrıs, Almanya ve Hollanda’nın çeşitli şehirlerine turneler düzenledi.
Gezi İsyanı’nda “halkı müzikle dinamik tutmak”.Şimdiye dek 3 albüm (Sokaklarda İsyan Var, Kavga Devam Ediyor, Tekmeye Kafa) ve 4 ‘single’ (Meçhul Öğrenci Anıtı, Açlık Çoğunluktadır, Grup Yorum için Bir Dağ Türküsü, Güzel Günler) yayınladı. praksismuzik.com
Sonsuz sanat kendisini sonlu bir sanatın içinde var edeceğini bizlere duyurdu. Duyanlar olarak şahitliğimizi yerine getirmek için ilk adımımızı attık. 06/02/2020 – 07/04/2020 tarihleri arasında “Bir Devrin Malzeme Üzerinde Bıraktığı İzler” sergisi Endless Art Taksim’de.
Bakıldığında malzemenin kendisi biz değil miyiz? Kendi malzememizdeki izleri göstermek ve ortak izleri anlamak için sergide olmaya gayret edin lütfen. Sanat, üç merkezli insanı kısa ancak güçlü izlenimler ile besleyen bir alan. Koku gibi, güçlü bir hatırlatıcı. Detayları Sanat Direktörü Başak İlhan’dan iletiyorum.
Sergide tuval resimleri, heykeller, gravür, serigrafi baskılar vb. çeşitli teknikler ile üretilmiş sanat eserlerini irdelerken, aralarında Hanefi Yeter, M. Sadık Altınok, Memiş Aslan, Süleyman Saim Tekcan ve Tamer Başoğlu’nun da bulunduğu bu beş kadim sanatçının malzemeyi teknik, yöntem ve üslupla nasıl harmanladıklarını tecrübe edeceğiz.
6 Şubat 2020 Perşembe günü, saat 18:00’de açılışı İstanbul Endless Art Taksim’de gerçekleşecek olan sergiyi sanatseverler yaklaşık iki ay süreyle takip edebilecek. Bu beş değerli sanatçıyı ve bir devrin malzeme ile dansının yansımalarını bir araya getirmenin haklı gururunu yaşadığımız sergide, siz değerli sanatseverler ile bir araya gelmekten de ayrıca mutluluk duyacağız.
allaturca ve 3dots’un ortaklığıyla 17-19 Temmuz 2020 tarihleri arasında gerçekleşecek 4. Bozcaada Caz Festivali’nin İlk Avantajlı Dönem biletleri kısa sürede tükendi! Bu yıl da yaz mevsiminin en çok konuşulacak müzik etkinliklerinden biri olacak Bozcaada Caz Festivali, doğa ve gastronomi tutkunlarına seslenen programıyla da alternatif tatil arayanların adresi olacak. Festivalin Erken Dönem biletlerinin satışı ise biletix’te sürüyor.
allaturca ve 3dots’un ortaklığıyla bu yıl 4’üncüsü yapılacak Bozcaada Caz Festivali, 17-19 Temmuz 2020 tarihleri arasında Bozcaada’da gerçekleşecek. Açık hava enerjisi ile caz ve doğaçlama müziği buluşturan Bozcaada Caz Festivali’nin geçen hafta (28 Ocak) satışa çıkan İlk Avantajlı Dönem biletleri ise 3 gün içinde tükendi. Kaçıranlar için Erken Dönem biletleri ise biletix’te satışa sunuldu.
Bu yıl da cazın ustaları ile genç yetenekleri aynı sahnede ağırlayacak ve tatilini iyi müzik dinleyerek geçirmek isteyenlere unutamayacakları bir 3 gün yaşatacak olan Bozcaada Caz Festivali, adanın farklı noktalarında gerçekleşecek sürpriz konserleri, gastronomi ustaları eşliğinde yapılacak tadım deneyimleri, çocuklara özel atölyeler, beden odaklı çalışmalar ve Bozcaada keşif rotaları gibi yan etkinliklerden oluşan Keşif programıyla da, enerjisini tüm Bozcaada’ya yaymaya devam edecek.
Programı çok yakında açıklanacak olan ve biletleri haftalar öncesinde tükenen festival, 17-19 Temmuz 2020 tarihleri arasında 4. kez gerçekleşecek.
Cazın ustalarını Bozcaada’da ağırladı
2017’den beri Bozcaada’yı müzikseverlerin uğrak yeri haline getiren Bozcaada Caz Festivali, genç yaşına rağmen, Türkiye’nin önde gelen müzik etkinliklerinden birine dönüştü. Geçtiğimiz yıl, aralarında Londra Caz Festivali, Stockholm Caz Festivali, North Sea Jazz gibi önemli müzik etkinliklerinin de olduğu Avrupa Caz Ağı’na katılan ve adını uluslararası alanda da duyurmaya başlayan festival, bugüne kadar Yussef Dayes, Erik Truffaz, Erkan Oğur, Elif Çağlar, Volkan Öktem, Sarp Maden, Alp Ersönmez, Korhan Futacı, Birsen Tezer, İmer Demirer gibi bir çok usta ismi sahnesine konuk etti.
Erişilebilir ve çevre dostu festival
İnsana, hayvana ve çevreye saygılı, eşitlikçi politikalarıyla da dikkat çeken Bozcaada Caz Festivali, geri dönüşümle yeniden yapılandırdığı sahnesi ve alandaki atıkları en aza indirmeye yönelik örnek çalışmalarıyla, eğlence sektöründe ileri dönüşüm (upcycle) bilincini uyandırdı. Geçen yıl Erişilebilir Her Şey İnisiyatifi’nin desteği ile başlattığı ve fiziksel düzenlemelerden sosyal medya iletilerine dek, engellenen bireylerin festivale katılımlarını artırmaya yönelik attığı somut adımlarla da Türkiye’nin erişilebilir ilk festivali oldu.
Detaylı bilgi için: bozcaadacazfestivali.com
4. Bozcaada Caz Festivali 17-19 Temmuz 2020, Bozcaada Biletler: biletix.com Erken Dönem: 275 TL
İnsan vücudunda ortalama 100 trilyon hücre var. Her hücrede ortalama 100 trilyon atom var. Atomun %99,99’luk kısmı parçacıktan oluşmuyor. Ayrıca insan vücudunun ortalama %90’lık kısmı artık ayrı bir organ olarak kabul edilen mikrobiyom denilen mikroorganizmalardan oluşuyor.
Bu temel bilgilere bakınca, biz aslında biz miyiz demek geliyor insanın içinden…
Atomun çekirdeğinde pozitif yüklü proton, yüksüz olan nötron ve çevresinde negatif yüklü olan elektron bulunur. Elektron hem parçacık hem de dalga özelliği taşıdığından, Heisenberg Belirsizlik İlkesine göre elektronun çekirdek etrafındaki yeri belli değildir. Elektronların bulunma olasılığının olduğu bölgeler vardır. Bu bölgelere de elektron bulutu denir. Elektronlar negatif ve çekirdek pozitif elektrik yüklü olduğu halde elektronlar çekim kuvveti ile çekirdeğe düşmez. Bunun nedeni elektronların çekirdek çevresinde dönen bir tanecik şeklinde değil, bir dalga halinde bulunmasıdır.
Atomda boşluklar bulunmaz. Atom, mekaniksel dalga alanları ve kuvvet alanları ile doludur. Elektronlar ile çekirdek arasında elektromanyetik kuvvet alanı vardır. Bu elektromanyetik alan etkileşimi sayesinde atomlar birbirleri ile bağ yapar ve yaşam oluşur. Aynı şekilde atomun çekirdeğindeki boşlukların da içini dolduran kuvvet alanları bulunur. Bu nedenle çekirdekteki protonların hepsi pozitif elektrik yüküne sahip oldukları halde birbirlerini iterek çekirdeği parçalayamaz; çünkü çekirdekte elektrik kuvvetinden daha güçlü olan nükleer kuvvet alanı etkindir. Yani kuvvet alanları enerji taşır. Enerji ise kütleye karşılık gelir. Örneğin atom çekirdeğinde bulunan bütün kuarkları toplarsanız, çekirdeğin kütlesinin sadece %10’u yapar. Geriye kalan %90’lık kütle, atomdaki boşluğu dolduran kuvvet alanlarıdır. O halde atomlar boştur diyerek geçemeyiz. Boşluk, bundan çok daha büyük şeyler anlatır.
Kendi sesimizi duyarak içimizden kendimizle konuşuruz. Bir şeyi okurken, dinlerken, düşünürken ya da biri bize bir şey anlatırken zihnimizde bunun görüntülerini oluştururuz. Dikkat ederseniz bunlar tıpkı birer simülasyon gibidir. Zihnimizdeki bir şeyi canlandırırken bunu tekrar tüm frekansıyla yaşarız ve o olay zihnimizde o anda tekrar gerçekleşmiş olur. Tıpkı sanal gerçeklik ile oyun oynuyormuşuz gibi zihnimizdeki şeyin içine gireriz bir anda. Vücudumuz, her şey o anda gerçekleşiyormuş gibi tepkiler vermeye başlar. O zaman gerçekten farkı nedir bunun?
Düşündüğüm şeyler acaba başka herhangi bir yerde ya da zamanda gerçekleşiyor mudur, diye sormuşuzdur birçoğumuz kendimize. İçimizden, sessizce kendimizle konuşurken, sesimiz ne kadar gerçek geliyorsa bize, düşündüğümüz şeylerin de o kadar gerçek olma ihtimali var aslında. Kendi sesimize bu kadar tepki verirken, ondan bu kadar etkilenirken, bizi kontrol etmesine dahi izin verirken, düşündüğümüz şeylerle başka bir evrenin yaşamında işlemci olarak görev bile yapıyor olabiliriz.
Aslında maddeye baktığımızda hiçbir şeyin sadece kendisinden oluşmadığını ve olan şeylerin de bizim verdiğimiz anlamlar kadar anlam ifade ettiğini görürüz. Devasal bir her şeyin, devasal bir hiçliği gibi. O zaman aslında gerçek ne? Doğrular ne zamana kadar geçerliliğini korur? Ya da aslında dünyayı böyle cehenneme çevirmeye değecek kadar anlamlı mı yüklediğimiz anlamlar? Bildiğimizi sandığımız hiçbir şeyi evrenden edinmiyor da inandığımız kadar mı oluşturuyoruz aslında?!
Bana sorarsanız, uğraşıp emek verilerek gerçeğe dönüştürülecek ve keşfedilecek bu kadar çok şey varken, maddesel ve insansal anlamlarla boşalttığımız gerçek anlamları tekrar gün ışığında parlatmak gerek… Elimizdeki verileri incelediğimizde görülen şey şu ki, henüz noktanın noktasıyız hatta belki de daha küçük. Bu evren bir yazılımla çalışıyorsa ve hiçbir şey sandığımız kadar gerçek değilse peki bunu anladığımızda ne olurdu?! Her şeyi yine aynı yaşar ve aynı anlamları mı verirdik?! Benden bu kadar… Yorum sizlerin…
Frédéric Maupomé’un yazıp Stéphane Sénégas’nın resimlediği Duvar, oyun oynama hakları ve özgürlükleri kısıtlanan bir grup ufaklığın sergilediği ilham verici mücadeleyi ve dayanışmayı konu edinen, yaşsız bir eser. Ruhumuzun derinliklerine işleyen hikâyesi ve zihinlerde çarpıcı izler bırakan resimleriyle hiçbir kitapseverin kayıtsız kalamayacağı Duvar, hayatımızdaki çizgilerin, sınırların çoğu zaman bizim eserimiz olduğuna dikkat çekiyor, herkesi bu küçük ayrıntı üzerine düşünmeye davet ediyor. Her gün dünyanın farklı bir köşesinde yükselmeye başlayan ”gerçek” ya da ”gölge” çizgileri oyunun birleştirici gücüyle eleştirme yoluna giden bu evrensel hikâye, başkalarının dayattığı sınırlarda daha fazla oynamak istemeyen özgür ruhların sesi oluyor.
Başlangıçta, sadece bir çizgiydi. Zar zor fark ediliyordu… Ardından ”hiçbir şey”den, ”pek bir şey değil”e dönüştü. Sonrasında, bahçeyi yerden göğe bölen o incecik çizginin üzerinde yavaş yavaş bir duvar yükselmeye başladı. Oyun alanını ikiye bölen, en yüksek ağaçların boyunu bile geçen duvar büyüdükçe ufaklıkların oyunu küçüldü, dostlukları yok olmaya yüz tuttu. Oysa onları birleştiren yegâne şey oyundu ve kimsenin bunu onların elinden almaya hakkı yoktu…
Duvar, hayatımızdaki, aramızdaki ve yöremizdeki onlarca çizgiye inat, duvarları yıkmaya ant içmiş ufaklıkların umut tazeleyen hikâyesini anlatıyor.
Başkalarının dayattığı kurallara, çizdiği sınırlara boyun eğmeden yaşamak isteyen yüreklere su serpen bu birleştirici kitap, herkesi karşısına çıkan duvarları yıkmaya çağırıyor.
Duvar Resimli Kitap, 5 yaş ve üzeri Yazan: Frédéric Maupomé Resimleyen: Stéphane Sénégas Türkçeleştiren: Damla Kellecioğlu Fiyat: 39,00 TL Baskı Detayları: 52 sayfa, 1. hamur kâğıt, resimli, renkli baskı, sert kapak, 162,5×240 mm