|
||||||||
|
Find Your Calling Istanbul başladı! Önümüzdeki günlerde neler var?
Kısa filmin doğayla buluşması: “Aladağ Doğa ve Sanat Festivali”
Adana, son 4 yıldır benim için bir ‘sinema’ şehri olarak gönlümde duruyor. Her yılın Eylül ayında Adana Film Festivali’ndeyim ve her zaman takipçisiyim. Bu yıl mail kutuma Adana’dan bir festival haberi düşünce heyecanlandım. Adana’nın Aladağ ilçesi bir festival düzenliyordu, adı “Aladağ Doğa ve Sanat Festivali”! Bu festival kapsamında konserler, söyleşiler, off-road etkinlikleri, doğa gezileri, fotoğraf yarışması ve ‘benim için önemli olan bölümü’ kısa film gösterimleri ve yarışmalar yer alıyordu. Doğanın ve sinemanın buluşması fikri oldukça hoşuma gitti. Festivalin kısa film yarışma koordinatörünün, son olarak severek izlediğim ‘Sirayet’ adlı kısa filmiyle tanıdığım ve o günden bu yana bağımızın hiç kopmadığı değerli kardeşim Nuri Cihan Özdoğan olduğunu görünce daha çok sevindim. Cihan ile festivale başlamadan bir ay önce ve ilk kez düzenlenecek bir festival olduğu için içeriğindeki gelişmeleri de birkaç kez konuştuk. Çok yoğun bir dönemim olmasına rağmen, Cihan’ın nazik davetini kıramadım ve 3 günlük bir Adana-Aladağ serüveni yaşadım.

İlk kez düzenlenen festivallerde sıkıntılara denk gelebilirsiniz; organizasyon, tören, etkinlikler, transfer, konaklama, ulaşım vs… Aladağ Doğa ve Sanat Festivali, ilk yılına rağmen bunların büyük birçoğunu kotarmış gibiydi. Festival kapsamında yapılacak etkinliklerle ilgili an be an mesaj atıldı ve hiç bir şeyi kaçırmamış olduk. Konakladığımız Divan oteli her ayrıntısıyla muhteşemdi. Diğer otelde kalan konuklar da memnun olduklarını dile getirdiler. Yol konusunda da çok büyük sıkıntılar yaşamadık, her yere rahatça ulaştık ve festival ekibindeki gönüllü kardeşlerimin güler yüzleriyle karşılaştık.
Festivalin ilk günü Çukurova Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde geçti. Bu fikir oldukça şahane, iletişim öğrencilerini de festivale katmak ve sinema için bir şeyleri beraber yapmak çok önemli. Fotoğraf sergisi, film gösterimleri, yönetmenlerle gerçekleştirilen söyleşiler ve başarılı yönetmen ve oyuncu Müfit Can Saçıntı’nın “Doğa ve Sinema” konulu söyleşisi oldukça güzeldi. İletişim fakültesindeki öğrencilerin bu tarz etkinliklere daha fazla ilgi göstermesi ve tanıdıklarını da çekmesi gerekli. Ayrıca halkı da festivale katmanın önemi de yüksek. Adana Film Festivali’ni takip eden kitle, haberleri olsa Aladağ’ın kısa film gösterimini de takip eder. Umarım festival, ilerleyen yıllarda bu konudaki genişlemeyi sağlayabilir. İkinci gün ise erken saatlerde Adana’dan Aladağ’a doğru 1,5 saat süren bir yolculukla başladı. Aladağ yoluna o kadar hayran kaldım ki, her yer yemyeşil ve doğa kokuyordu. Göllerin de eşlik ettiği bu yeşil yol gerçekten çok sevdim. Umarım Aladağ bu yeşilin kıymetini bilir ve yaşatmaya devam eder. Festival için geldiğimiz alan, Aladağ’da ilk defa açılan off-road pisti ve sahne için stadyum alanı oldu. Aladağ halkının yoğun katılım gösterdiği etkinlikte off-road yarışması, konser, yöresel tatlar da yer aldı ve çok güzeldi. İlk defa bir off-road yarışması izledim ve çok keyifle takip ettim. Festival davetlilerinin yerel halkla buluşması da son derece güzel bir fikirdi, mesela Müfit Can Saçıntı’nın gelen herkesle sohbet etmesi, fotoğraf çektirmesi ve kısa bir konuşma yapması bu güzel fikre bir örnek… Üçüncü günün sabahı ise, ben daha önce gitmeye fırsat bulamadığım “Adana Sinema Müzesi” ni gezdim. Özellikle Yılmaz Güney bölümüne hayran kaldım, çok titizlikle hazırlanmıştı. Öğlenden sonra ise bir cep sinemasında yeniden kısa film gösterimi planlanmıştı, orada da küçük ama dolu bir salonda güzel bir gösterim ve söyleşi izlemiş olduk.

Ve festivalin eksiklerini de dile getirmeden olmaz, tabi ilk yılındaki festivallere biraz da tavsiye niteliğinde olacaktır, gördüğümüz eksiklikler… Kısa film festivalinin ön jürisini, jüri üyelerini, yarışmada yer alacak filmlerini ve tören sonrası kazanan filmleri açıklama konusunda bir gecikme ve duyurulma sıkıntısı yaşandı elbet. Ama hiç açıklanmama gibi bir şey olmadı. Gösterim filmlerini de festivale başlamadan ay başında gördük. İlk kez yapılan bir etkinlik olduğunu göz önüne alırsak; festival ekibinde yaşanan bir sıkıntı da olmuş olabilir, ama bir festivalde bu yaşandı diye her kötü festivalle kıyaslamak yanlış. Festivali gözlemledikten sonra herkes gördüğü ve bildiğini söylemeli…
Festivalin kapanış töreni programı oldukça hazırlıksız ve bir çırpıda yapılmış gibiydi. Yuvarlak masa düzeninde, yemekli bir tören organize edilmişti ve ikramlar da oldukça güzeldi. Tören programı ise maalesef düzensizdi. Sunucuya metinlerinin geç verilmesiyle hazırlıksız bir sunum gerçekleştirmesi ve sunucu konuşmasını yatığı anda müdahale edilmesi kötü oldu. Ayrıca ödül kazanan sanatçı arkadaşlara söz verilmemesi de çok yanlış, çünkü onların heyecanını tüm konuklara dile getirmesi gerekir. Bu olumsuzluklara rağmen tören arasında gösterilen, Aladağ ve festivalden görüntülerin yer aldığı videolar oldukça güzeldi.
Festival kataloğu, çantası ve eşantiyon gibi şeyler ise maalesef yoktu. Eğer ki, Aladağ’ı tanıtıcı ve sanata da teşvik edici bir etkinlik düzenleniyorsa bunların hazırlanıp, konuklara da anı kalması adına armağan edilmesi hoş olabilirdi. Her konuğa kimlik fikrini her festivalde seviyorum, çünkü bazen herkes birbirini tanımayabiliyor ve festivaller bu tanışmalara vesile olmuş oluyor. Bu festivalde de buna ehemmiyet verilmiş, fakat kimliklerin yarısının ilk günden sonra getirilmemesiyle kimileri kimlikli, kimisi kimliksiz kaldı… Küçük eksikliklere rağmen masraftan kaçınmayıp festival için elinden geleni yapan ve bizlere yardımcı olan Belediye başkanı Mustafa Akgedik’i, kısa film koordinatörü Nuri Cihan Özdoğan’ı ve M2K Dijital’den Mert Kartal ile Necati’yi ve festival gönüllülerini tebrik ediyorum. Umarım gelecek yıl da festival umutla devam eder…

Hangi kısa filmleri izledim?
Kısa film izleme zevkim, son dönemlerde festivallerle birlikte daha çok arttı, bazen benim bile yeniden film çekme hissimi bile getirmiyor değil. Aladağ’da yine umut vaad eden kısa filmler izledik. Sevgili kardeşim Batuhan Kurt’un “Kurbağa Avcıları” belgeseli, Kızkalesi’nden bu yana takip ettiğim ve her izlediğimde sevgiyle ‘bu nasıl ahenk ve anlatım dilidir’ dediğim bir film oldu. Burada da 1’ncilik ödülünü, Tunahan Kurt’un kurmaca kısası “Kar Kirazı” ile paylaştılar… Birkaç festivaldir karşılaştığım bir diğer belgeselci kardeşim Turan Kubulay’ın başarılı belgeseli “Saksak: Bir Tütün Belgeseli”ni de yeniden izlemek keyifli oldu.
Recep Bozgöz’un kısa filmi “Ronaldo” da beni bir diğer etkileyen filmlerden… İsyankar ve bir o kadar hırçın olan küçük bir çocuğun, futbol hayallerine odaklanan filmin çok dikkat çekici ve güzel bir senaryosu hazırlanmış. Kimi zaman kendimizden parçaları da hissettiren filmin görüntü yönetimi bata olmak üzere tekniği de kaliteli. Küçük oyuncunun da performansını severek izledim, tabi finalin biraz daha anlaşılır olmasını istedim izlerken… Festival kapsamında Dünya prömiyerini gerçekleştiren Kerem Altın’ın “Açık” adlı kurmaca filmi ise, meraktan meraka sokan bir senaryoya sahip. Bir diyalog filmi olarak başlayıp, herkesin tekne yapımına dahil olması ve finale doğru hırsların ortaya çıkışıyla ihanetin o güzel işlenişine hayran kaldım. Filmin görüntü yönetimindeki başarısı ise apaçık ortada diyebiliriz. Oyunculardan Polat Bilgin ve Mehmet Ulay ise çok iyi performanslar sergilerken, bu filmi daha genişletip uzun metraj olarak izleme zevkini ben isterdim açıkçası…
Bu yıl animasyonlara uzak kalmıştım, ama festivalde iki tane şahane animasyon kısası izledim. Hamza Uysal’ın “İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış… ve İlkbahar” adlı filmi, yıllar geçtikçe şehirleşmenin ve sanayileşmenin doğaya verdiği tahribatları dolambaçlı bir yoldan anlatıyor. Ama bu yolu zor olmasını gerçekten çok sevdim, çünkü bu durumu bu derece sertlikte bu kadar açık anlatan bir animasyonla daha önce karşılaşmamıştım. Hatta bazen, ‘kurmaca bir film mi izliyorum?’ havasına bile soktu beni film… Birçok festivalde duyduğum, Serkan Uzunyol’un “Timşel” i ise, aslında bilindik bir engelleri aşma’ hikayesini, anlamlı bir ‘sosyal mesaj’ ile bağlıyor. Bunu yaparken biraz uzunluk koysa da, güzel bir anlatım dili benimsiyor. Genel hikâyenin finale bağlandığı noktada ise etkilenmemek mümkün değil… Küçük bir balığın yolculuğu güzel bir metinle birleştirilerek anlatılıyor. Animasyon çizimleri ise özenerek detaylı çizimlerle yapılmış ve çok da anlamlı olmuş.
Festival kapsamında yeni bir belgeselle daha yolumuz kesişti… Birkaç yıldır festivaller dolaşan Engin Türkyılmaz’ın “Gözyaşı Yolu” belgeseli ile Aladağ’da karşılaştık. Karadeniz’in özünü, doğasını anlatımıyla başlayan belgesel, Rize’deki yaylarda planlanan yeşil yol projesine karşı yapılan eylemlere ve yaylalara odaklanıyor. Karadeniz görüntülerinin güzel eşliğiyle kaliteli ve çok açık röportajlar belgeseli tamamlıyor. Hele ki Sunay Akın’ın hikayeci yönüyle belgesele kattığı hava bir ayrı güzel. Direnişin temsilcisi haline gelen Karadeniz kadını Rabia Özcan’ın belgesele verdiği hava, izleyeni hikâyeye daha da bağlıyor. Belgeselin, Kazım Koyuncu’ya da selam vermeden geçmemesi çok güzel olmuş. Temiz ve anlaşılır bir belgesel hazırlanmış diyebiliriz, sadece müziklerin fazla olduğunu belirtmek gerek. Karadeniz müziği dendiğinde akan sular duruyor tabi ama, belgeselde biraz daha es verilebilirmiş gibi geldi bana…
Zaman
Zaman kelime anlamı olarak iki hareket arasında geçen süreye deniyor.
Kuantum teorisine göre, insanoğlunun sık sık kullandığı geçmiş ya da gelecek zamanlar yok, sadece şu an var, şimdi var. Ve “şu an”da hem gelecek hem de geçmiş diye tanımlanan süreler “aynı anda” var.
İnsanevladı, zamanı lineer düşünüyor yani düz bir çizgi gibi, o yüzden de “dün”, “bugün”, “yarın” gibi zaman dilimleri icat etmiş. Geçmiş dediği zaman diliminde çoğu kez pişmanlıklar kızgınlıklar gelecek dediği zaman dilimine de endişe kaygı ve bazen de umut yüklemiş. Gelecek korkusu diye bir şey var bir kere, zaten bu kaygıyla büyütülmüyor muyuz çoğumuz? Son yapılan araştırmalar diyor ki; dün bugün yarın yok sadece şu an var, o yüzden olan her şey aynı anda oluyor. Şimdi bu durumda şu soru çıkıyor; zaman gerçek mi yoksa zihnin yarattığı bir şey mi?
Aslında başta biliminsanları özellikle Newton zamanın herkes için aynı olduğunu ve geçmişten geleceğe aktığını söylemiş, yani düz bir çizgi gibi tanımlamış. Ancak Einstein görelilik yasası ile buna hayır demiş, zaman insandan insana değişir. Mesela demiş, bir adam güzel bir kızla geçirdiği bir saati bir dakika gibi görebilir, aynı adamı kızgın bir fırına bir dakika oturtun o bir dakika bir saat gibi gelir. Doğru mu doğru J
Evet dönelim sorumuza zaman gerçek mi yoksa zihnin bir oyunu mu? Bana soracak olursan, zaman sadece bir isim, tanım. Her şeyde olduğu gibi onu da nasıl anlamak algılamak istiyor isek, öyle anlıyor algılıyoruz. Önemli olan an, şu an, şimdi.
Kuantum fiziği konusunda son yapılan bilimsel çalışmalar, bizlerin anladığı anlamda birçok zamanın aynı anda var olduğunu yani tüm yaşamların beraber aynı anda olduğunu söylüyor. Bu şekilde düşündüğümüzde belki zaman bir çizgi gibi değil de bir küre gibi algılanabilir, küreyi düşündüğünde öncesi sonrası olmadığını fark edeceksin. Düşünsene ben şu an bu yazıyı 21.52’de yazıyorken Londra’daki kuzenimle konuşsam saatin 19.52 olduğunu söyleyecek. Hangimizin saati doğru?
Bir süredir, “insan için en kıymetli şey ne olabilir” diye sorup diyorum. Sonra hedef kitleyi küçültüp kendime dönüyorum “benim için hayattaki en kıymetli şey ne?”. Zaman cevabına geliyorum hep. Para, araba, ev, statü, terfi, mevki makam, çocuk, eş vs. vs… hepsi hayatımızda ve çoğu kez daha fazlası için çabalarımız… Bağımlılıklarımız çok, sadeleşeceğimize bol bol kalabalıklaşıyoruz. Ve fakat zaman… Bunların çok dışında çok ötesinde, hem çok anlam yüklediğimiz hem hiç farkına varmadığımız. Ardından koştuğumuz, içindeyken anlamadığımız, hakkını vermediğimiz… Hem bağımlı olmadığımız, hem de sıkı sıkıya bağlı olduğumuzu sandığımız… Bu biraz da 7/24’ü nasıl yönettiğimize bağlı.
Zaman konusunu düşünmek gerek sanırım. Sende “hayatın kıymetlisi zamandır” diyorsan… Eğer bunu düşünüyor ve yüksek sesle dile getiriyorsan…. Bir gününü nasıl geçirdiğinin farkına varmanı öneririm. Her bir dakikanın farkına vararak yaşamanı… O dakikalarda kendine ne kadar nasıl vakit ayırdığını… Hayatındakilere ne kadar nasıl vakit ayırdığını… düşün… Öyle birlikte geçirilen kısacık zamanlar için söylenen “kaliteli zaman” laflarına oldum olası inanmadım. Misal yeğenimi görmeye gidiyorum topu topu bir buçuk günüm var, oynuyoruz boğuşuyoruz, geziyoruz parka gidiyoruz. Uyanma ile uyuma arasında ne varsa yapılacak her şeyi yapıyoruz. Şimdi bu bir buçuk gün kaliteli geçti öyle mi? Hiç sanmıyorum… Onun sessizce oturmuş elindeki oyuncak kamyonunu tamir etmesini saatlerce izleyebilir ve bundan müthiş keyif alabilirim. Daha yavaş geçirebilirim onunla tüm yaşanılanları, sindire sindire, keyfini çıkara çıkara… ağır çekim kamerasında yaşamak nasıl olurdu acaba?
Zaman, sadece olmak için geldiğimize dönüşmeye yarayan bir an bence…
Gerisi teferruat…
Eşit bir toplum hedefiyle “100 Oyun, 100 Okul” kampanyası başladı
Öğrenmeyi kolay ve eğlenceli hale getirme hayali ile kadın girişimciler tarafından kurulan bir sosyal işletme olan Öğrenme Tasarımlarının, imece ve UNDP AltFinLab desteğiyle geliştirilen “100 Oyun, 100 Okul” Kampanyası, Türkiye’nin 50 ilinden 100 okula gönderilecek olan TEK- Toplumsal Eşitlik Kiti’ni 10.000 çocuk ile buluşturmaya hazırlanıyor.
Kampanya sonunda binlerce çocuk, onlar için özel olarak tasarlanan oyun sayesinde, toplumsal cinsiyet eşitliğini oyun oynayarak ve eğlenerek öğrenecek ve çocuklar kadın ve erkek rol modellerin başarı hikayelerinden ilham alacak.
“Öğrenme Tasarımları”nın geliştirdiği Toplumsal Eşitlik Kiti’ni (TEK) Türkiye’nin dört bir yanından 10.000 çocukla buluşturmak için, imece ve UNDP AltFinLab desteğiyle “100 Oyun, 100 Okul” fon kampanyası başlatıldı.Kampanya sayesinde 1 ayda toplanacak fonla, Türkiye’nin 50 ilinden 100 okula ücretsiz TEK oyunu gönderilecek. Toplumsal cinsiyet eşitliğini çocuklara oyunla anlatmak üzere başlatılan kampanya ile, okul başına en az 100, Türkiye genelinde ise yaklaşık 10.000 çocuğa ulaşılması hedefleniyor. 11 Aralık 2018’e kadar devam edecek kampanyaya https://onepercentclub.com/en/projects/100-games-100-schools sayfasından destek olabilirsiniz.
Toplumsal Eşitlik Kiti için biraraya geldiğimiz kampanya genel koordinatörü Tuğba Çanşalı ve Kampanya koordinatörü Ayça BAĞCI ya Neden Toplumsal Eşitlik Kiti? diye sorduk. Tuğba Çanşalı TEK’in gelişimini şöyle anlattı: “Sosyal girişimleri destekleyen imece Platformu, 2017 yılında toplumsal cinsiyet eşitliği üzerine yenilikçi projelere destek vereceğini duyurmuştu. Öğrenme Tasarımları olarak bu alandaki ihtiyaçları araştırmaya başladık ve gördük ki toplumsal cinsiyet eşitliği konusundaki düşüncelerimiz, aslında çocukken öğrendiklerimizle oluşuyor. Bir çocuk erkek olduğu için asla balet veya aşçı olmayı hayal edemiyor, ya da bir kız çocuğu bilim, siyaset ve mühendislik alanlarında hep erkek rol modelleri gördüğü için hiç bu alanda başarılı olabileceğini düşünemiyor ve tam da bu nedenle daha ileriki yaşlarda bu alanlara hiç yönelmiyor. Bu fikirden yola çıkarak Toplumsal Eşitlik Kitini, yani kısaca “TEK”i geliştirmeye karar verdik ve bu fikrimizle Türkiye’den programa seçilen 10 projeden biri olduk. Süreç içerisinde çocuklara en hızlı ulaşacağımız kanalın oyun olduğunu düşündük. Bu nedenle de oyunumuzu çocukların bu konuyu sorgulamasını, tartışmasını, bunları yaparken de bolca eğlenerek öğrenmesini sağlayacak bir masa oyunu şeklinde tasarladık. Dünyaca ünlü piyanistimiz İdil Biret ve Fransız Devlet Balesi’ne seçilen ilk yabancı olan baletimiz Tan Sağtürk gibi birçok isim de kendi hikayelerini bizimle bizzat paylaşarak projemize destek verdi. Sonrasında imece ve Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı Alternatif Finans Laboratuvarı (UNDP Alternative Finance Lab) işbirliğinde açılan bir programa kabul edildik ve hep birlikte kitlesel fonlama kampanyamızı tasarlama sürecine girdik. Bu kapsamda 12 Kasım itibariyle internet üzerinden uluslararası bir fonlama kampanyası açtık. Kampanyamız sadece 30 gün sürecek. Kampanya ile ilgili tüm gelişmeler https://onepercentclub.com/en/projects/100-games-100-schools adresinden veya Öğrenme Tasarımları’nın aynı isimli sosyal medya hesaplarından takip edilebilir.” ifadelerini kullandı.
Kampanya koordinatörü Ayça BAĞCI ise “TEK”in hikayesinin 9 yaşındaki Zeynep ile başladığını anlattı: “Zeynep yalnızca erkek bilim insanlarını tanıdığını ve bu nedenle bir kadının da bilim insanı olabileceğini hiç düşünmediğini ve kendisi için de hiç böyle bir hayal kurmadığını anlatmıştı. Bizlere de bu ilham verdi. Okullardaki duruma bakıldığında da toplumsal cinsiyet eşitliğine yönelik yeterli materyal bulunmadığını gördük. Ardından uzmanlarla birlikte bir oyuncak, kitap ve film incelemesi yaptık ve bu konuda da eksikler olduğunu tespit ettik. Ülke olarak toplumsal cinsiyet eşitliği sıralamasında 140 ülkeden 133. sıradayız. Ancak bu yalnızca Türkiye’nin değil, tüm dünyanın karşı karşıya kaldığı bir sorun. Bu durumu değiştirmek için öncelikle çocukların önyargılarını kırmamız ve onlara ilham veren rol modelleri sunmamız gerekiyor. Ancak bu şekilde onların dünyasını ve toplumumuzun geleceğini değiştirebiliriz! TEK’i de tam da bunun için tasarladık. Hem çocukların dokunabildiği, hissedebildiği, duygularına ve duyularına hitap eden oyun ve materyallerle öğrenmelerini sağlamak istediğimiz; hem de henüz dijitalleşmeyen okullar ve evlerinde bilgisayar ve akıllı telefon bulunmayan aileler olduğunu da göz önünde bulundurduğumuz için, TEK’i herkes için ulaşılabilir kılmak istedik. Bu nedenle TEK’i dijital bir oyun yerine, masa oyunu olarak tasarladık.”

Oyun, beş etaptan oluşuyor: Arkadaşını Bul, Empati Kur, Tahmin Et, Ülkeler ve Dili Düzelt. Tüm etaplar, çocukların eşitlik hakkında tartışmasını ve sorgulamasını, farkındalıklarını artırmayı ve onlara ilham vermeyi hedefliyor. Temel kural olarak, oyunu erkek ve kızların karma takımlar halinde oynaması gerekiyor. Oyun yalnızca okullarda değil, ailelerin de evde çocukları ile birlikte “TEK”i rahatlıkla oynayabilmelerine yönelik tasarlandığını anlattı.
Peki biz kampanyaya nasıl destek olabiliriz ?
Kampanya koordinatörü Ayça BAĞCI, kampanyaya destek yöntemlerini anlattı: “Bu ancak imece usulü bir destekle başarıya ulaşabilecek bir kampanya. Kampanyaya bireysel veya kurumsal olarak destek verebilirsiniz. Bunun için yalnızca https://onepercentclub.com/en/projects/100-games-100-schools adresindeki “Bağış Yap / Donate” seçeneğine tıklamanız ve kredi kartı bilgilerinizi girmeniz yeterli. Ayrıca farklı tutarlarda bağış yaparak doğum günü, yılbaşı, bebek hediyesi gibi özel durumlar için e-kartlar; kampanyaya özel tasarlanmış etiket ve bez çanta seçenekleri; evinizde veya okulunuzda oynayabilmeniz için TEK kiti veya gönderilecek oyunların üzerine adınızı veya logonuzu bastırma gibi birçok farklı hediyeden birini de seçebilirsiniz. Ayrıca okullar ve şirketler için bu 30 günlük süreçte özel bir Toplumsal Eşitlik Atölyesi paketi tasarladık. Bu atölye ile öğretmen veya çalışanlarına 1 günlük eğitim aldırabilecek ve ardından çocuklarla TEK oyununun uygulamasını yapabilecekler. Karşılığında 5 okula gidecek TEK’i finanse etmiş olacaklar.
Eğer sonunda hedefimize ulaşabilirsek tüm okullara TEK’i ulaştırabileceğiz, ancak hedefimize ulaşamazsak platform kuralları gereği hiçbir okula gönderim yapılamayacak. Bu nedenle tam anlamıyla ‘Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için.’ durumu söz konusu.”
Umarım Kampanyanın hayali olan öğrenme platformu oluşturmak en yakın zamanda gerçekleşebilir.“100 Oyun, 100 Okul” Kampanyası başarıya ulaşırsa, dünyanın her yerinden daha fazla çocuğa ulaşabilmek için, “TEK” diğer dillere çevrilerek, bu konuya ilişkin metot, araç ve önerileri içeren bir öğrenme platformu oluşturulacak.
Hazırlayan: Emine Can Çetinkaya
The Night Eats The World – Paris’i Zombiler Basarsa?
The Night Eats The World, Zombilerin istilasından kurtulmaya çalışan bir adamın hikayesini anlatıyor. Konu biraz klasik başlıyor gibi görünse de sonrasında senaryo özelleşiyor ve oyuncunun dünyasına iyice giriyoruz.

Eski kız arkadaşının partisinde görüyoruz kahramanımızı ve bir odaya geçip bekliyor. Sabah uyandığında ev kıyamet günü gibi. Olanlar hakkında hiçbir fikri olmadığı için önce evi temizlemekle başlar işe. Çevresinde, sokaklarda ondan başka kimse yoktur ve Paris sokakları yaşayan ölüler tarafından işgal edilmiştir.

Olay bir gecede olduğu için nasıl hayatta kalacağı üzerine pek bir hazırlığı da yok. Apartmandaki daireleri temizleyip yiyecek içecek ne varsa hepsini kendi dairesine taşır ve burada vakitlerini geçirmeye başlar. Korku içerisinde kalan genç adam kaldığı binanın içerisine barikat kurarak kendisini yaşayan ölülerden korumaya çalışır. Fakat bu sandığı kadar kolay değildir. İstilanın yanı sıra sessizlik ve yalnızlık içerisinde ne kadar süre dayanabileceğini düşünen Sam gerçekten istiladan kurtulabilen tek kişi midir?

Dominique Rocher’ın ilk uzun metraj çalışması olan Gece Dünyayı Yuttuğunda’nın senaryosunu yönetmen ile birlikte Jérémie Guez ve Guillaume Lemans kaleme alıyor. Pit Agarmen’in romanından uyarlanan filmin oyuncu kadrosunda Anders Danielsen Lie, Golshifteh Farahani, Denis Lavant, Sigrid Bouaziz gibi isimler yer alıyor. Görüntü yönetmenliğini Jordane Chouzenoux’un üstlendiği filmin müzikleri ise David Gubitsch’e ait.
| imdb.com | detaylı bilgi için beyazperde.com |
Bu yetişkinler cinsel bir devrim başlatıp tabuları yıkıyor
Bu yetişkinler cinsel bir devrim başlatıyorlar.
Biz yetişkinlerin hala birer seks hayatı var. Ve bunu yaşamak, saklamamak önemli.
“Grey Pride” bir Fransız şirketi. Amaçları LGBTQ ve heteroseksüel yetişkinlerin cinselliğini meşrulaştırmak.
Yetişkin cinselliği genel anlamda hala bir tabu. Hele bir de eşcinselseniz durum daha da zorlu. Çünkü eşcinselliğin henüz kendisi kabul edilmiyor. Toplumdaki çoğuna göre kendilerini cinsel olarak ifade edişleri
hala rahatsız edici.
Bu dürüst yetişkinlerin amacı libidonun asla tükenmeyeceğini bize göstermek.
“Tüketilebilir” olduğumuz sürece hala değerliyiz. Ama belli bir yaştan sonra
tüketilebilir kalıbına sığmayız. Son tüketim tarihimiz bitmiş gibidir.
Ömür beklentisi arttığı üzere toplumun yaşlı algısını değiştirmeye ihtiyacı var. Yani yaşlıların da aktif seks yaşamı olabilir. Yargılanmamaları gerekir.
Yaşlılık dönemimi geçirmek istediğim yer, hayatımı kabullenilmiş bir şekilde sürdürebileceğim yer olacak, özgürce yaşayıp anlaşılabileceğimiz bir yer olacak.
Kaynak: Vocativ
Cynan Jones’den iki roman; Uzun Kuraklık ve Kazı
Balkonun demirlerindeki kumrulara baktım bir süre, bir avuç gökyüzünde akşam alacası bulutlar var. Çiseleyen yağmurun dinlendirici sesi, birbirine bitişik apartmanlara bakıyor olmanın sınırlarını aşmak için yol oluyor gibi… Bu Bach tadındaki, gri günde, Cynan Jones’in Uzun Kuraklık ve Kazı romanları üstüne yazmak istedim.
Bu iki roman, Kıvanç Güney çevirisiyle dilimize iki bin on beşte kazandırılmış ve tek kitap halinde YKY Yayınları’nda yayımlanmış. İlk bakışta bize yani çoğunluğu şehirlerde yaşayan okurlara uzak bir yerdeki yaşamları anlattığından ilgi çekici gelmeyebilir ama Cynan Jones’in anlatım ustalığı, uzaklık duvarını aşarak, romanlarının içimize süzülmesini sağlıyor.
Uzun Kuraklık
Uzun Kuraklık, romanın sonundaki teşekkürde anlatıyor ki yazarın dedesinin anılarından hikayeleştirilmiş. İngiliz kırsalında bir çiftlik evine konuk olan okurlar, görecekler ki bir ineğin kaybolduğu güne sığdırılan bu seksen iki sayfalık romanda, aslında döneme, yaşam biçimine, aileye, kültüre dair pek çok şey anlatılmış.
Cynan Jones, yaşam ve ölüm, ihanet ve sadakat gibi zıtlıklar, çocukluk, gençlik ve yaşlılık dönemler, aile içindeki yalnızlıklar üstüne muhteşem bir kısa roman yazmış. Ne zamandır, dünya edebiyatından bu kadar sarsıcı bir eser okumamıştım. Bu nedenle alıntılarla bu romanı sizin için de tanıdık kılmak istiyorum. Elbette bu alıntılar, romanın sadece küçük bir parçası olacaklar.
Çiftlikte Bir Gün
Bir inek kaybolur, bir buzağı ölü doğar… O zaman hayvanlarla uğraşan insanların, bunu yaparken neleri önemsediğini ve günlerini nelerin doldurabileceği dair yeni bir dünyanın kapıları da açılmış olur. Yaşanılan yer:
“Çiftlik denizden birkaç kilometre içerideki alçak bir bayırın üstünde.”dir. Gareth’ın babası artık bankada çalışmak istemediğinden burayı almıştır. Ailesiyle buraya yerleştikten bir süre sonra
“Ev yeni ahalisinin etrafında yaşamaya başladığında, her şey kendine daha rahat bir yer bulmuştu sanki, yerine yerleşen toprak gibi, gelişigüzel ve bir şekilde doğru, çalı çitlerinin birleşimi misali.” Çiftçilik yapan bu ailenin yaşamlarının belki de en unutulmaz olayları artık okur için de görünür olacaktır. Gareth’in kaza sonucu kopan parmağı gibi pek çok şey okura usta işi bir edebi dille yavaşça aktarılır. Öyle ki sıcak bir gün olarak başlayan o günün boğuculuğu da okura tanıdık gelebilsin.
“Uzaklardan başka bir çiftçinin koyunlarını çağırdığını duydular –her çiftçinin farklı bir çağırışı vardır ve eğer çiftçi değilseniz hayvanları kendinizi salak gibi hissetmeden çağırmanız mümkün değildir.”
Aynı zamanda örneğin koyunları kırkmaya gelen üç adama dair verdikleriyle,
“Yemek yemek için ara verdiklerinde konuşmazlardı. Tatlı, mütevazı ve net teşekkürler, ama sohbet yoktu. Gereksizliklerden arınmış adamlardı.”
Çiftlik hayatında çalışan işçiler de tanıdık kılar.
Anılar Ayrıntılar
Yağmurla birlikte aynı zamanda havanın bile anılarımız üstünde nasıl bir belirleyen olduğunun net bir göstergesi verir yazar. Dedesinin anılardan kurguladığı bu romanda anıların, ayrıntılarla ilişkisini de metne usulca yerleştirir.
Baba Gareth ineği aramaya gittiğinde oğlu Dylan ördekleri göle götürmelidir. Baş belası ördekler ve onların baş edilemez kakaları, bir genç olan Dylan için bu hiç hoşuna gitmeyen bir görevdir. Aynı zamanda yaşadıkları yerin dışarıdan gelen insanlara sunduğu manzaranın parçası olan ördekler.
Dylan’ın yolculuğuyla tanınan kasaba, komşu evdeki Bill, sadece çiftlik evini değil, çevresini de yansıtan görünümler.
“Bill yandaki çiftlikte yaşardı ve Gareth’le birlikte büyümüşlerdi. Çok güzel bir kız kardeşi vardı. Aklı kıttı Bill’in.”
Evin içindeyse Kate’in ilk çocuklarından sonra başlayan baş ağrıları, yaptığı düşükler, bunalımı, Gareth’i aldatmasının suçluluğu vardır. Kızları Emmy’in babasının kim olduğun dair şüphe Kate’in aklından geçmektedir. Kate ve Gareth’ın ilişkileri üstünden, beden algısı, beğeni, cinsellik ve istek kavramları romanın içinde su yüzüne çıkarılmaktadır.
Kate’in
“Kendini yeniden iyi hissetmesi iki yıl almıştı, ama yaptığı şeyi düşününce kendini hâlâ kötü hissediyor ve yakasını bırakmayan bir şüphe bir kez daha hortluyor. O günden sonra hiçbir şey aynı olmamış.”
Gareth’in İneği Arayışı
Gareth’ın ineği ararken düşündükleri okuru da hayata dair bir sorgulamanın da içine çeker.
“Bir gün samanlıkta saklanıyorlarmış. Neden saklandıklarını hiç hatırlamıyor. İkisi de nefeslerini tutmuş işemeye çalışırken, aslında sadece birlikte olmak ve kalplerinin daha hızlı attığını hissetmek için olmayan bir şeyden saklandıklarını anlayabilecek yaşta değillermiş henüz.”
“Küçüğe arka bacağının kımıldadığını söylemedi çünkü bunu –tavşanın belki de ölmemiş ve ağır betonların altında hâlâ can çekişmekte olduğunu sadece kendisinin bilmesi gerektiğini anlamıştı; şöyle düşündü: “Ellerimle dokunabilseydim, emin olurdum.” İnsanın çok güçlü olması gerektiğini o zaman anladı.”
“Uykusuzluktan, ufak tefek şeyleri sürekli dert etmekten böyle yorgunken, bir şeyler için savaşma, bir trajedi ya da hastalık haberini yönetme becerisini kaybedeceğinden endişeli. Dünya, diye düşünüyor, böyle küçük küçük inanılmaz kahramanlıklarla dolu, öteden beri ona tarihteki kahramanlıklardan çok daha anlamlı gelen kahramanlıklarla. Bir şekilde, o gücü buluyoruz, diye düşünüyor.”
“Serçe parmağının çekiş gücünü özlüyordu. Bazen, en küçük şeylerin eksikliğini duyarsınız.”
“Karısı üst kattaydı, başı ağrıyordu. Gareth artık bu baş ağrılarına inanıp inanmadığından emin değildi. Kate istediği zaman başını ağrıtabiliyordu sanki, ama böyle düşünmekten de nefret ediyordu. Ayrıca bugünlerdeki şiddetli öfkesinin de baş ağrısı yapabileceğini düşünüyordu. Düşündüğü şuydu: Önce öfkeleniyor, sonra da bu baş ağrısı yapıyor, çünkü bu kadar öfkenin gidebileceği hiçbir yer yok.”
Emmy
Gareth’le Kate’in kızları çocukluğun o sevimli yüzüyle, romana şeker pembe tadı veren şekerleme misalidir. Emmy tüm sempatiyi üstüne toplayan roman kişisidir. Annesi Kate’se, kimi zaman babasının Gareth olmayabileceğine dair acıtıcı bir şüphe içine düşmektedir.
Emmy
“Zannettiğiniz şey olmayan şeyleri çok seviyordu.”
İneği doğurturken annesinin başı ağrıdığından babasına yardım eder ve sonra da bunu şöyle ifadelendirir:
“Annemin başı ağrıdığı için annem oldum.”
Veteriner köpekleri Kıvırcık’ı uyutmaya geldiğinde:
“Annem baş ağrısıyla yatakta” dedi Emmy.”
“Söylediği şeyde o güzelim kötü gramerden daha fazlası vardı. Düşünce yapısını yansıtıyordu. Minikliğinden beridir herhangi bir ağrı ya da endişe için yapılabilecek en iyi şeyin yatağa girmek olduğunu düşünmüştü hep. Çünkü size acı veren şeyin de uyuması gerekiyordu. Sonra yapmanız gereken şey çok sessizce uyanmaktı ki o kötü şeyi de uyandırmayasınız. Sonra da yataktan kalkıp onu uykuda bırakıyordunuz ve artık size acı veremiyordu.”
“Kalbini gitgide yavaşlatacak bir ilaç; sonra da durduracak. Bu söyleyiş şekli sayesinde, köpeğin acı çekmeyeceğini söylemek zorunda değildi.”
“Yağmurun durması gibi mi?” dedi Emmy. Hayatında çocukların bu güzel soruları kadar etkileyen bir şey yoktu veterineri. “Evet. Yağmurun durması gibi.”
Kate Ve
“Kate umursuyor. Kaygılanıyor. Gareth’ın araziyi satın alacak olması, oğlunun arabayla gitmesi, Emmy’nin dışarıda oynaması onu kaygılandırıyor. Bill’in delireceğinden, gaz tüpünün fırına fazla yakın oluşundan, her şeye rağmen ölecek olan buzağılardan ve hastalanan koyunlardan endişeli.
Bir gün çiftçilik yapamayacak kadar yaşlanacaklarından endişeli ve Gareth bazen onun bir bungalovu düşündüğünü biliyor, ama bu onu, kocasını yıkar, Kate de bunu biliyor.”
“Ama Kate bundan kaygılı. Üzerinde söz hakkına sahip olmadığı her şey onu kaygılandırıyor ve bunun tesadüflere bağımlı olmadığını, bir parça kontrole sahip olduğunu hissetme şekli olduğunu da Gareth biliyor. Ama bazı şeyleri kontrol edemiyorsunuz işte.”
Her Şey Bir Çiftliğin Sıradan İşlerinin Boğuntusunda Giderken
“Gareth resim çizen kızına bakıyor –azılı küçük uykucu-, nasıl da mühim bir iş yapar gibi koşturdu. Hafifçe gülümsüyor. Emmy bundan dokuz gün sonra ölmeye başlayacak.”
Bu cümle sarsıcıdır. Bundan sonraki bir buçuk sayfada Emmy’in yediği bir mantar yüzünden zehirlenmesini anlatılır. Tanrı anlatıcı yazar, romanın geçtiği günden dokuz gün sonra Emmy’in başına gelecekleri anlattığı bu sayfalarda okuru bir trajediye tanık kılmaktadır.
Gareth’in Sevmediği Komşuları ve Kırsalın Düşünce Farkları
“Geçen yaz kaybolan kediyi mutlaka turistlerin götürmüş olması gerektiğini söylemişler. Böyle düşünmüşler çünkü kediyi alanların iyi bir aile olması olasılığı her zaman varmış. Buraya her yıl birçok turist geliyor. Çoğu şehirli ve köy yaşamını anlamayan tipler –burası onlar için park gibi bir yer. Bir kedi gördüklerinde sırf bir evin yakınlarında olmadığı için sokak kedisi zannediyorlar. Kedinin haline üzülüp tatlı sözlerle kandırarak götürüyorlar; daha da kötüsü, neyin ne olduğunu anlamayan kedi kendi başına arabaya biniyor. Adam kaçırma gibi bir şey bu. Kendini bir anda şehirde bulan kedinin feci korktuğunu hayal ediyor Gareth, ama onu komşuların köpeklerinin aldığından emin.”
“Bataklıkta bir mahluk olduğu söylenirdi. Çocukları tehlikeli yerlerden uzak tutmak için uydurulmuş eksiksiz bir fauna vardı ama onlara sevimli, kuşku yaratacak şekilde anlatıldığı için aslında bu bir oyundu ve çocuklar, bu yerlerden oraların cazibesine kapılmadan uzak durma oyununu korkulu bir merakla oynayabiliyordu. Bir gün anlatıncaya kadar, Gareth bu hikayeleri anlatabileceğini bilmezdi, anlatınca da çok hoşuna gitmişti. Ama burada büyümüş ve gerçekdışı şeylere inanmasına hep izin verilmişti; çünkü kırsal bölgeler gerçekdışı şeyleri şehirler gibi acımasızca reddetmezler.”
Anılara Giden Yol
Karahindibağı sıyırıp emen Gareth,
“Kökün o çok güçlü tadıyla birlikte çok güçlü gelen o anı içinde gayet net olarak uyanıyor. Hissetmek gibi bir şey bu. Anılar ve gerçek umursayış yüzeyin altında durur, içindeki suyun çekilmesini bekleyen bir havuzdaymış gibi.”
Babasının eşini yitirdikten sonra hayatının paramparça olduğunu düşünür Gareth.
“Onun umursayabilme gücünün ve aile gibi basit bir şeyle bu kadar mutlu olabilme becerisinin buradan geldiğine emin Gareth.”
“Önünde koca bir ağız gibi açılan düşünce tünelini takip etmeye çalışıyor. Bir krizin onlara da şifa olabileceğini birer kıymık gibi zarar veren ufak tefek sorunları uzaklaştırabileceği” Gareth’ın düşünceleri bu ve benzeri fikirlerin üstünde bir süre dolaşır.
“Her gün aynı şeyi yapmanın bezginliği.”
“Ama alttan alta anlıyor ki eğer bunları düşünüyorsa, orada güç yok demektir.”
Güvercinler ve onların manyetit denen demir cevheri parçacıkları ve bunun yön bulmalarına etkisini anlattıktan sonra
“İnsan bizim içimizde hangi kristallerin, hangi tuz tanelerinin dolaştığını merak ediyor. Çünkü eğer kulak verirsek, içimizde bize de nerede olmamız gerektiğini hissettiren bir şey var.”
Gareth’e de kendi yolunu bulmaya çalışmaktadır.
“Öfkesini bastırarak kendine bir kez daha “Bu sadece bir dönem, yalnızca bir değişim, o düşündüğüm şeyleri dilemeyi istememiştim” diye düşünüyor.”
Dylan ve Genç Olmak
“Gidip gaz alması gerekirdi ama, cumartesi gidip gaz almak için çok geç artık, diye düşündü. Yaz olduğu için açık olan birçok kamping vardı ve gidip gaz alması, en azından küçük bir tüp bulması çok kolaydı. Ama bu aklına bile gelmedi çünkü gidip gaz almak istemiyordu.”
“Eve girdiğinde o günlerden birinin yaşanmış olduğunu anladı. Birden kendini çok uzak hissettiği için araba anahtarlarını alıp tekrar çıktı. Birkaç yıl sonra tekrar çiftliğe dönmek isteyecek ama şimdilik masanın üstüne “Ben çıkıyorum, sorun olmaz umarım” diye bir not bıraktı.”
Roman Biterken
Romanın sonuna doğru Ford S traktörlerinin üretimi, guguk arılarına dair ayrıntılar, çiftlik hayatının gerçekliğinde derinlere dalmak gibidir.
Yazar Gareth’ın okuduğu babasının günlüğünün birkaç gün sonra biteceğini söyler. Gareth’ın babası:
“Böylece 1951’de bankadan ayrılıp çiftçiliğe başladım. Yaptığım şey arkadaşlarım tarafından fazlasıyla salakça bulundu ve itiraf etmeliyim ki bugün bunda büyük bir gerçeklik payı olabileceğini düşünüyorum. Ama şu anda yaşlılık günlerimde, tercihimden en ufak bir pişmanlık duymuyorum –karım ve çocuklarım da bana katılacaktır. Hayatta ilginizi çeken ve size haz veren yolu, getirisini götürüsünü hesaplamadan, arzu duyulan ve sizi mutlu eden şeylerden keyif alarak takip etmekten başka ne var ki.”
Bill, ineği bulup getirir. Sıcak gün, gece başlayan yağmurla sona erer.
Bir günün içinde, hatırlanan anılarla geçmişe, yazarın okurla paylaştığı kimi olaylarla geleceğe uzanan, çiftçi bir ailenin yaşamı, sözcüklere dönüşüp, Uzun Kuraklık romanı olur. Gerçekçi romanın yetkin bir örneği -uzak topraklardaki bir yaşam, avuçlarımıza bırakılmıştır. Avuçlarımıza konan bu kuş, Tanrı yazarın, dedesinin anılarını yazarken, kendi baba / Tanrı / ataerkisini devam ettirdiğini de söyler. Ne de olsa Gareth’in bir an için aklından geçse de bir fenalık dileğinin gerçek olacağı bilgisi verilmiş. Bir ihanet meyvesi de olabilecek Emmy zehirlenerek, o şeker tadı, acıya dönüşmüş ve Kate romanın sonunda yağmurla birlikte ağlar halde bırakılmıştır. Yani roman evreni sadece ördek kakası, inek dışkısı değil, buram buram da ataerki kokusuyla okura ulaşmıştır. Bu kokudan, dedenin anıları değil torunun anıları yazıldığında kurtulunacağını ümit ediyorum.
Kazı
Uzan Kuraklık’la ilgili bunca alıntı paylaştıktan sonra kitapta onu takip eden roman olan Kazı’yı okura bırakmayı tercih ediyorum.
Bilmenizi isterim ki, Kazı, Uzun Kuraklık’tan daha sarsıcı bir roman. Yine aynı coğrafya, yine çiftlik hayatı ama bu sefer başka kesişmelerden örülü hayatlar.
Alıntılar: Cynan Jones, Uzun Kuraklık- Kazı, Çeviren: Kıvanç Güney, YKY Yayınları, 1. Baskı, 2015, İstanbul, sayfa: 10, 11,52, 21, 30, 34, 35, 46, 41, 46, 48, 49, 51, 52, 52, 65, 67, 54, 56, 60, 68, 62, 63, 70-71, 72, 69, 70, 76’dan yapılmıştır.
Bohemian Rhapsody ile Rock’n Roll Yürüyüşü

Yeni vizyona giren Bohemian Rhapsody, Queen grubuna, müziklerine, klişelere meydan okuyan ve kuralları yıkarak dünyanın en sevilen sanatçılarından biri haline gelen Freddy Mercury’e saygı duruşu niteliği taşıyor.
Queen’ın böyle aşamalardan geçip sahne aldığını kendi adıma bilmezdim ve en ilginç yanlarından biri de Freddy’nin ailesinin dini yaşam tarzları içinden çıkıp kendini böyle ifade edebilmesi ilham verici. Filmde Freddy’nin cinsel terciğine ve fetiş kavramlara yer verilse de abimiz biseksüel olduğu için iki tarafın nimetlerinden de faydalanıyor. Hayatının sonlarına doğru birlikte olduğu patnerini Jim Hutton da filmin ortalarında görmeye başlıyoruz.

Sanatçı yalnızlığını ve boşluğunu filmde bulmak mümkün. Alkol ve ihtişamın hemen yanında gelen anlamsızlık, aile fikriyle yeniden birleştirilmiş durumda. Freddy grubunu ve ilk aşkını ailesi olarak görüyor ve tekrardan oraya dönmek için biraz dibe vurmasını bekliyoruz. Arzuların geçici dünyası içinde fetiş yaşam tarzı da sanırım bu yüzden vurgulanmış. Eğer hayatı/zamanı sana verilenleri belli bir amaç dışında yaşıyorsan bir şekilde sıkıntılar baş gösteriyor. Kişi bedeninin/egosunun ihtiyaçları peşinde koşarken gerçek ihtiyacın bambaşka olabilir. Mutluluk ve mutsuzluk sarkacının etkisinden çıkmak için gerekli olan hareketi ve dönüşümü filmde görmek mümkün.

Film, kült haline gelmiş şarkıları ve zamanındaki yapımcıların, olmaz diyerek karşı çıktığı ve Freddy’nin sesiyle grubun aniden yükselişine, Mercury’nin yaşam tarzının kontrolden çıkması ile çıkan iç çatışmaya ve yaşamını tehdit eden hastalığına rağmen Mercury’nin rock müzik tarihinin en büyük performanslarından birinde gruba liderlik ettiği Live Aid konserinin arifesinde muzaffer birleşme sürecine yayılıyor.
Bu süreçte de, her zaman bir aile gibi olan ve günümüzde dışlanmışlara, hayalperestlere ve müzikseverlere ilham vermeye devam eden bir grubun mirasını süslüyor. Hala vizyondayken kaçırmayın derim.
| imdb.com | daha detaylı bilgi için beyazperde.com |
Edebiyata Şeker Portakallı bir bakış
Özet
Şeker Portakalı, Brezilya’nın Minas Gerais bölgesinde yaşayan fakir bir ailenin beş yaşındaki oğlu olan hayal gücü çok gelişmiş Zeze adlı çocuğun başından geçenleri konu edinir. Jose Mauro Vasconcelos, bu eserinde kendi hayatından kesitlerle bizi yüzleştirmektedir. 16 dile çevrilen bu eser büyük yankı uyandırmıştır. 1968 yılında tamamlanan bu eser, 2012 yılında beyaz perdede seyirci ile buluşmuştur. Biz de Şeker Portakalı adlı eser ile aynı adlı eserin sinema uyarlaması arasındaki benzerlik ve farklılıkları tespit etmeye çalışacağız. Bu tespiti yaparken göstergelerarasılık yöntemini kullanacağız. Bunun sonucunda da göstergelerarasılığın romana veya aynı romanın film uyarlamalarına olan katkılarına değinmeye çalışacağız.
Giriş
Ailesinden baskı ve şiddet gören, bu yüzden aradığı değerleri başkalarında ve başka şeylerde bulan bir çocuğun, başlangıçta korkması ve sonra da değer verdiği kişiyi babası, ağacını da dostu yerine koyması; çocuk yaştaki bireyin yaşadığı acıları gözler önüne sermiş bir dostluk hikayesi anlatılmaktadır. Olay Brezilya’nın Minas Gerais bölgesinde geçmektedir. Eserin yazıldığı dönemde çocukların zihinsel potansiyelini kavramaktan uzak bir toplum yapısıyla karşı karşıya kalmaktayız. Zeki çocukların şeytan olarak yaftalandığını görmekteyiz. Aynı zamanda da işsizlik ve yoksulluk toplumun ortak problemi olarak varlığını göstermektedir. Başkahraman Zeze’nin portakal ağacıyla konuşması o dönemde aile içi iletişimin sorunlu olduğunu; ailesinin Zeze’yi hem anlamadığını hem de etkili bir iletişim kuramadıklarını göstermektedir. Zeze acıları öğrenmeye hayatın farkına varmaya başlamıştır. Portekizli dostu öldükten sonra hastalanır, tüm yaşam enerjisini kaybeder. Fakir bir ailenin çocuklarından biri olan Zeze, 5 yaşında olmasına rağmen hayal gücü ve zekası çok gelişmiştir. Zeze aynı zamanda çok yaramaz bir çocuktur ve o yüzden mahalle için şeytan olarak anılmaktadır. Zeze’nin babası işsizdir ve aile bu yüzden büyük bir fakirlik çeker. Evde çalışan tek kişi annesidir. Taşınmak zorundadırlar ve bu Zeze’ye acı verir. Bu acısını azaltmak içinde Zeze’den yeni taşındıkları evde bir fidan seçmesi istenir. Ama kardeşleri ağaçları kendi arasında paylaştığı için Zeze’ye Şeker Portakalı fidanı kalır. Zeze başlangıçta her ne kadar bu fidanı istemese de ona ilgi gösterir. Bu şeker portakalı fidanının bir özelliği vardır. O da Zeze ile konuşmasıdır. Zeze’nin hayallerinden bir tanesi de yarasa gibi kasabanın en havalı arabası olan Portekizlinin arabasının arkasına asılarak rüzgarı hissetmektedir. Bir gün cesaretini toplar ve bunu dener. Fakat denemesi ile başarısız olması bir olur. Üstüne bire de Portekizli’den dayak yer. O gün büyüdüğünde Portekizliyi öldüreceğine dair yemin eder. Fakat bir gün Zeze ile Portekizli dost olmuştur hatta Zeze onu babasının yerine koymaktadır. Zeze yaramazlıklarına devam eder ve ailesi de onu sürekli döver.
Zeze artık dayak yemekten bıkmıştır ve ölmeyi istemektedir. Bunun için tek yok olarak trenin önüne atlamayı düşünür ama dostu olan Portekizli onu vazgeçirir. Bir gün Zeze okuldayken kötü haber gelir. Portekizli arabasının içinde iken tren arabasına çarpmıştır. Araba paramparça olmuştur ve Portekizli ölmüştür. Hayatındaki en sevdiği kişiyi kaybetmek Zeze’yi yaşayan bir ölü haline getirir. Zeze öyle kötü olur ki tüm kasaba haline acır. Fakat hiç bir şey Zeze’yi kendine getiremez. Bir tek en iyi arkadaşı olan şeker portakalı fidanı ile konuşur. Fakat onun da ömrü artık sınırlıdır. Zeze bir şekilde hayatına devam etmek zorundadır. Zeze, küçücük yaşta büyük insanların hayatını öğrenen bir çocuk olmuştur.
Dostunun vefatı onu derinden etkilemiştir. Hastalandığı esnada Şeker Portakalının çiçek açtığını öğrenir. Ama artık ne yarasa ne de çiçek açan şeker portakalının onun için önemi yoktur. Çünkü biricik dostunu kaybetmiştir. Tüm bu olanlardan sonra yaşadıkları Zeze’yi hayata hazırlamıştır. Şeker Portakalı adlı bu eser bize yazarın hayatından kesitler sunmaktadır. Yazar, ele almış olduğu bu eserin sonunda kendi kalemi ile açıklamıştır. ‘’Bu kitabı 20 yıl yüreğimde sakladım ve 12 günde yazdım.’’ Kitap 1968 yılında yazılmıştır. 2012 yılında da aynı adlı filmin sineması çekilmiştir. Yukarıda ele almış olduğumuz bilgiler doğrultusunda, Jose Mauro de Vasconcelos’un Şeker Portakalı adlı eserinin ve aynı adlı eserin sinema uyarlamasının benzerlik ve farklılıklarının ortaya koymaya çalışacağız. Çalışma, medyalarararasılığın edebiyata katkılarını tespit etmek, roman ile aynı adlı romanın film uyarlaması arasındaki benzerlik ve farklılıkları ortaya koymak amacıyla yapılacaktır. Kullanacağımız yöntem de medyalararasılık olacaktır.
Jose Mauro De Vasconcelos kimdir?
Ele almış olduğumuz eser bize yazarın hayatından kesitler sunduğu için yazarın hayatına göz atmak faydalı olacaktır. 26 Şubat 1920 tarihinde Brezilya’nın Rio de Janeiro kenti yakınlarındaki Bangu kasabasında, anne tarafından yarı Kızılderili ve baba tarafından yarı Portekizli olarak 11 çocuklu yoksul bir ailede doğmuştur. Eğitimi için Brezilya’nın kuzeydoğusunda yer alan Natal kentindeki akrabalarının yanına gönderilmş ve liseyi burada tamamlamıştır. Lise yıllarından sonra yine Natal’da iki yıl boyunca tıp eğitimi almıştır. Eğitimine resim, hukuk veya felsefe dallarında devam etmek istese de bu fikrinden daha sonra vazgeçmiştir. Yazar olmasının öncesinde çeşitli işlerde çalışan Vasconceles, gece kulüplerinde garsonluk, resamlar ve heykeltıraşlar için modellik, muz bahçelerinde hamallık ve işçilik, balıkçılık ve hatta boks antrenörlüğü yapmıştır. Yaşamını farklı işlerle ve farklı kesimlerden insanlarla geçirmesi yazdığı roman ve hikayelerin kaynağını oluşturmuştur. İyi bir gözlem yeteneği vardır ve yaşadığı anılar, hikayelerini şekillendiren başlıca unsurdur. Eserlerinde yetiştiği ve içinde bulunduğu farklı kesimlere ait sosyokültürel yapıyı başarılı biçimde yansıtmıştır. Zeki bir çocuk olan yazar henüz okula dahi gitmesinin öncesinde tek başına öğrenmiştir. Yaşamının her döneminde çok büyük bir hayal gücüne sahip olan- yüzmeyi ancak 19 yaşında Natal kentinde iken Potengi Irmağı’nda öğrenmiş ve ileride yüzme şampiyonu olma hayalleri kurmuştur- Vasconceles’un yazarlık konusundaki yeteneği genç bir yaşta ortaya çıkmıştır. Kitaplarının önemli bir bölümü çocukluk anılarına, yaşadığı çevrede şahit olduklarına dayanmaktadır. Roman karakterlerinin ortak özelliği zorlu yaşam koşullarında hayatlarını sürdüren kişiler olmalarıdır. Kendisi de yoksul bir aileden geldiği ve böylesi bir çevrede yetiştiğinden yoksulların yaşamını tüm çıplaklığı ile çarpıcı bir biçimde anlatır. Her ne kadar kahramanları hayat mücadelesi içinde güçlükler yaşayan kişiler olsa da, hikayelerine mutlaka iyimserliği de katmış, duygusallığı öne çıkarmıştır.
Medyalararasılık
Yalnızca yazınsal alanda değil, sanatın diğer biçimlerinde ve değişik sanatsal biçimler arasında da karşılıklı olarak yoğun alışveriş işlemlerine rastlanmaktadır. Göstergelerarasılık iki farklı gösterge dizgesi arasındaki (örneğin yazının resimle, resmin müzikle vb.) alışveriş işlemini, değişik gösterge dizgelerine ait yapıtlar arasındaki açık ya da kapalı ilişkileri belirtir. Bu ilişkiler iki biçimde gerçekleşir: Birincisi, sözsel bir sanat sözsel olmayan bir sanatı söze dökerek kendi içerisine alır. İkincisi, sözsel-olmayan bir sanat açıkça sözsel olan bir sanata gönderme yapar. Sözsel olmayan bir sanatın, sözsel olan bir sanat biçimine gönderme yapması durumu, sözsel olmayan sanatlar söz konusu olduğundan fazla ya da öncelikli olarak yazın eleştirisinin ilgi alanına girmemektedir. Buna karşın yazının tüm diğer sanat biçimlerinin esinlendiği, gönderme yaptığı, malzemesini tükettiği, beslendiği bir kaynak olduğunu anımsatmak gerekir. Edebiyat ile sinema arasındaki ilişki, filmin edebiyat yapıtlarını uyarlamasıyla ve edebiyattaki bazı anlatım biçimlerini örnek almasıyla sınırlı değildir. Giderek artan biçimde gündelik yaşam ve kültür üzerinde belirleyici etkisi bulunan görsel-işitsel medyaların, özellikle de filmin içeriklerinin ve anlatım biçimlerinin edebiyata da yansımaması düşünülemezdi.
Edebiyat öykülerindeki gibi olay akışını ve okurun dikkatini yönlendiren, mekansal, zamansal ve düşünsel bağlantılar oluşturan bir anlatıcı merci filmde bulunmaz. (Bordwell 1985: 62) Ancak filmde anlatıcının hiç bulunmadığını söylemek de doğru değildir. Filmin anlatıcı merci genelde kameranın lensi olarak düşünülebilir. Bu anlatıcı kendini belli etmese de, ilke olarak bir romandaki anlatıcıyla eş tutulabilir. Bunun yanı sıra filmin metinselliğine dayanak olarak şunlar ileri sürülebilir: sinema filmlerinin de edebiyat metinleri gibi kurmaca bir dünya oluşturması, anlatısal olması, çizgisel bir zaman içinde anlatma eylemini gerçekleştirmesi ve metinlerarasılık ilişkileri kurması. Ayrıca filmin üretim aşamasında yazılı metinlere önemli ölçüde ilişkilendirildiğini de belirtmek gerekir. Bir film için hazırlık yapılırken çok sayıda metinden yararlanılır.
Metin paradigması bağlamında film medyasının son 30-40 yılda metin olarak okunabilir olduğu giderek benimsendi. Bu durumun film çözümlemeleri bakımında yol açtığı sonuçlar arasında en önemlisi, edebiyat bilimcilerin film çözümlemesi yapmasının mümkün, hatta gerekli olduğunu göstermiş olmasıdır. (Kayaoğlu,2016,37)
Günümüzde edebiyat biliminin temel yaklaşımlarından biri haline gelmiş olan medyalararasılık terimi şöyle açıklanabilir: ‘’ Belli bir medyaya özgü teknikler, konular, anlatım biçimleri vs. başka bir medyada taklit ya da konu edinildiğinde, bu yabancı medyanın teknikleri, biçimleri, söylemleri ve içerikleri konu eden ya da öykünen medyaya bir medyaya bir anlamda dahil edilmiş oluyor. Böylece bu öykünen ya da konu eden medyanın sırlarını genişleten, ona bir anlam ve özellik katan durumlar ortaya çıkabiliyor. Buradan hareketle, en genel anlamıyla medyalararasılık, konvansiyonel olarak farklı oldukları kabul edilmiş en az iki ifade ya da iletişim medyasının bir sanatsal üründe fark edilebilir ve kanıtlanabilir biçimde yer alması olgusunu ifade eder.’’ (Kayaoğlu, 2009,9)
Medyalararasılık yöntemi karşılaştırmalı edebiyat bilimi çalışmalarında son yirmi yılda önemli bir değişime yol açmıştır. Daha önceleri bu alanda ağırlıklı olarak farklı kültürlere, dönemlere ait edebiyatlar arasındaki farklar ve benzerlikler araştırılırken, artık edebiyat metinleri ile diğer sanatların yapıtları arasındaki çeşitli ilişkiler, sınır aşımları, benzerlikler ve farklılıklar da incelenme konusu olmaya başladığını görebilmekteyiz. Ele alacağımız eserde de hem edebiyattan hem de farklı bir sanat olarak sinemadan yararlanacağımız için, bu yöntemi kullanmak işimizi kolaylaştıracak, doğru ve verimli sonuca ulaşmamızı sağlayacaktır.
Kitap ve filmde aynı olan kahramanlar
Film: 2012 yapımıdır. Yönetmenliğini Macros Bernstein yapmıştır. Yapımcısı ise Katia Machado’dur.
Zeze: Küçük yaşta okuma yazma öğrenen, yaramaz bir çocuktur. Ailesinden sürekli şiddet görmektedir ve ailesinde aradığı sevgiyi bulamamaktadır. Zeze ismi; modern, cömert, ciddi, neşeli ve dost canlısı anlamlarına gelmektedir. Zeze karakterine bu ismin seçilmesi tesadüf değildir. İsmi tam olarak onu yansıtmaktadır. Hikayenin baş kahramanıdır.
Totora: Zeze’nin abisidir. Sürekli Zeze’nin parasını almak ister ve onu kandırmak için uydurmaca hikayeler anlatır.
Edmundo: Zeze’nin dayısıdır. Çok zeki ve kültürlü biridir. Sürekli Zeze’ye bir şeyler öğretir. Zeze, onun dahi olduğunu düşünmektedir. Edmundo dayısından bir şeyler öğrenmek için sürekli onu ziyarete gider ve onu çok sevmektedir.
Gloria: Zeze’nin ablasıdır. Zeze’nin sürekli dayak yemesine çok üzülür ve sürekli onu korumaya çalışır.
Manuel: Portekizli, Zeze’nin biricik can dostu, babası yerine koyduğu, Zeze’ye değer veren, onu seven kişi.
Ariovaldo: Zeze’ye şarkılar öğreten, onunla birlikte sokakta şarkılar söyleyen ve para kazanan sokak çalgıcısı.
Mangaratiba: Brezilya’nın Rio de Janeiro eyaletinde bir şehirdir. Aynı zamanda sürekli bu bölgeden geçen bir trenin adıdır. Fakat o zamanın döneminde kullanılmaktadır. (1930-1970)
Şeker Portakalı: Zeze’nin emek verdiği, çok sevdiği fidanı. Aynı zamanda Zeze’nin hayalgücü ile konuşabilmektedir. Zeze ilk önceleri ağacını sevmez çünkü onu kendisi seçmemiştir. Portakal fidanını kabul etmek zorunda kalmıştır. Zeze’nin fidanına verdiği emek ve sevgi sayesinde ağacı konuşmaya başlar Zeze ile. Bazen at olur Zeze’yi çok uzaklara götürür bazen de dert ortağı olup bütün derdini dinler. Bu yüzden artık Zeze için çok özel ve sevdiği bir fidandır Şeker Portakalı.
Şeker Portakalı adlı roman ve aynı adlı romanın film uyarlaması arasındaki benzerlik ve farklılıklar
Ele almış olduğumuz eser ve aynı adlı eserin film uyarlaması arasında çok belirgin olmamakla birlikte farklılıklar görülmektedir. Tespit edilen bu farklılıklar genel olarak kitapta kullanılan bölümlerin filme yansıtılmamasından kaynaklanmaktadır. Bunun sebebini de yönetmenin, filmde kullanılmayan bu bölümleri gereksiz görmesi olabilir ya da bu bölümler kullanılmadığı zaman filmde bir eksiklik olmayacağı düşüncesi olabilir. Bu farklılıklara değinecek olursak;
Zeze’nin Parla’nın ayakkabısını boyaması ve Parla’nın ona 200 reis yerine 500 reis vermesi kitapta geçerken; filmde bu bölüm kullanılmamıştır. Hatta filmde Parla’nın Zeze’ye para verme bölümü hiç canlandırılmamıştır. Yönetmen bu bölümü ya kısaltmak istemiş ya da kullanma ihtiyacı duymamıştır. Ama baktığımız zaman; bu bölümün kullanılmaması filmi çok etkilememiştir. Sonra yönetmen Zeze’nin babası için sigara seçimi yapması ve en pahalı olanı seçme bölümünü de filmde kullanmamıştır. Lakin bu bölümün kullanılması gerektiği düşünülmektedir. Çünkü burada Zeze, sigara seçimi yaparken babası için en iyisini almak istemektedir. Böylece babasının onu daha kolay affedeceğini düşünmektedir.
‘’Siz olsaydınız hangisini seçerdiniz? ‘’ diye sordum.
‘’İkisi de iyidir. Bütün babalar böyle bir armağan aldıklarına sevinirler.’’ (Vasconcelos,1999,64)
Yönetmen birkaç bölümde filme kendisi yön vermiş ve kitapta olmayan bazı bölümleri kendisi kurgulayarak, beyaz perdeye yansıtmıştır. O bölümlerden biri de; Zeze ve Louis’nin hayali olarak kurguladıkları hayvanat bahçesine girmeleri ve oyun olarak yaptıkları uçağa binmeleridir. Bu bölüm kitapta tasvir edilmemektedir. Ama yönetmen bunu kurgulayıp yansıtmıştır. Bunu da Zeze’nin hayalgücünün genişliğini gözler önüne sermek amacıyla yapmış olduğunu düşünebiliriz.
“Gelsene Louis, hayvanat bahçemizi gezelim, aslanlar acıkmıştır. Onlar için yemek saati.”
“Neredeler Zeze? Ben göremiyorum.”
“Gel, işte buradalar, korkma aslanlar insanlara hiçbir şey yapmaz Louis.”
(Bambu ağaçlarının arasına girerler, ortalıkta hiçbir hayvan yoktur)(Film,2002)
Kitapta, ailesi ve komşular Zeze’nin yapmış olduğu yaramazlıklardan bıkmış olduğu için, ailesi Zeze’yi okula yazdırmak ister. Zeze’nin okulda akıllanacağı ve artık yaramazlık yapmayacağı düşüncesi vardır. Böylece Zeze’nin ablası Gloria, bir gün Zeze’yi okula götürür ve kaydettirmek ister. Lakin Zeze 5 yaşında olduğu için okulun müdürü Zeze’yi kaydetmek istemez. Yaşanılan bu sorun, kitapta anlatılırken; filme yansıtılmamıştır. Bu da filme eksik bir yön katmıştır. Çünkü burada; okul aileler için çocuklardan bir kaçış noktası olarak görülmektedir. Yaşı okul çağına uygun olsun ya da olmasın aileler bir şekilde çocuklardan kurtulmak için okula göndermekte diretmektedirler. Yazar bu mesajı vermek isterken, yönetmenin bu bölümü atlaması önemli bir sosyal mesajın göz ardı edilmesine neden olmuştur.
Zeze’nin okula gönderilmesi yaramazlık yapmasına engel olamamıştır. Çünkü Zeze sadece okulda uslu durmaktadır. Öğretmenini çok sevdiği için onu üzmek istemez bu yüzden de kendisini uslu durmaya mecbur hisseder. Bir gün öğretmeni için komşusunun bahçesinden bir demet çiçek çalar. Fakat bu filmde bir gül olarak gösterilmiştir. Burada da farklılığı görmekteyiz. Fakat bunun çok göze çarpan ve filmin akışını bozan bir farklılık olduğunu söylemek mümkün değildir.
Bir gün Zeze yine yaramazlık yaparken ayağına cam parçası batar ve Zeze’nin ayağını derin bir şekilde keser. Ertesi gün Zeze okula topallayarak giderken düşmanı Portekizli’ye rastlar. Portekizli Zeze’yi fark eder ve arabasını durdurarak Zeze’ye ayağına ne olduğunu sorar. Bu bölüm de filmde farklı verilmiştir.
“Ayağın mı acıdı sivrisinek, dedi. Cevap bile vermeden yürüdüm.”(Vasconcelos,127,1999)
“Ayağına ne oldu ufaklık?”
“Mangoya bastım, efendim”
“Mangoya bastığında ayağın acımaz ki.
“Cam kesti.” (Film 2012)
Zeze’nin vermiş olduğu cevapta mango dikkat çekmektedir. Yazarın neden mango meyvesini seçmiş olduğu aklımıza soru işareti olarak düşmektedir. Bu durumun sebebi ise; Yukarıda da ele aldığımız gibi yazar Brezilyalıdır. Brezilya’da da her yerde çok fazla kolaylıkla bulunabilen bir meyvedir mango. Hatta neredeyse her sokakta 10 adet ağacını bulmak mümkündür. Bu sebeple de yazarın bu meyveyi kullanmış olabileceği düşünülmektedir.
Portekizli, Zeze’nin ayağının acıdığını görünce onu hastaneye götürmek ister. Fakat Zeze gitmemek için diretir. Bunun sonunda kazanan Portekizlidir. Zeze’yi arabasına binmek için ikna eder. Arabaya bindiğinde de Zeze ile bir anlaşma yapar.
“Eğer benimle doktora gelip ayağını tedavi ettirirsen, doktordan sonra pastaneye gideceğiz ve sana kocaman bir bardak limonata ile pasta söyleyeceğim.”
“Sahi mi? Pastaneye gidecek miyiz?”(Vasconcelos,1999,117)
“Okulumu geçtiniz bayım.”
“Okula gitmiyoruz sivrisinek.”
“Nereye gidiyoruz?”
“Doktora. İtiraz yok.” (Film,2012)
Zeze’nin hastane olayı Portekizli ile arasında dostluk temellerinin atılmasını sağlamıştır. Bir gün Zeze, Portekizliye hayali hayvanat bahçesini gezdirir. Fakat bu bölüm kitapta yoktur. Yine yönetmenin gözünden filme yansıtılmıştır. Portekizli burada Zeze’nin hayal dünyasının ne kadar geniş olduğunu ve Zeze’nin ne kadar zeki bir çocuk olduğunu anlar.
Zeze’nin kendini affettirmek için babasına söylediği Bay Ariovaldo’nun şarkıları kitapta ve filmde farklıdır.
“Yaşlı annemle burada yaşarım
İkimiz de çok fakir ve çok parasızız
Elimizde ne var ne yok sattık, ikimiz de çok ama çok açız
Annemin büyük şişman bir kedisi var, ona hep diyorum ki artık bu kediyi sat.”(Film,2012)
“Çırılçıplak bir kadın isterdim, çırılçıplak isterdim onu.
Gece ay ışığında, bir kadın bedeni isterdim…”
(Vasconcelos,156,1999)
Kitapta yazan şarkının içerisinde geçen ‘’çırılçıplak’’ kelimesi çocuğa görelik açısından değerlendirildiği zaman, doğru ve yerinde kullanılmış bir kelime olmayacaktır. Bu sebeple yönetmenin bu şarkıyı kullanmak istememesi mümkündür. Kitaptaki şarkı yerine değiştirilmiş olarak farklı bir şarkı kullanılmıştır.
Tüm bu yukarıda ele almış olduğumuz farklılıklar dışında, babasının Zeze’yi dövdükten sonra annesinin bütün gece Zeze’nin başında beklemesi ve ona ninni söylemesi; Portekizli ile şakalaşmak için Portekizlinin Zeze’yi göle ittirmesi ve Zeze’nin gölete düşmesi (yazar gerçek hayatta da yüzmeyi eserde geçen gölde öğrenmiştir), Zeze’nin şeker portakalı ağacına serçe parmak adını vermesi, Portekizlinin aile yadigârı kalemini Zeze’ye armağan etmesi filmde kullanılırken kitapta geçmemektedir.
Ve ek olarak; Portekizlinin arabasına trenin çarptığını söyleyen kişi filmde bunu öğretmene söylemektedir. Fakat kitapta, kısık bir sesle arkadaşına anlatmaktadır, Zeze de bu şekilde öğrenir.
SONUÇ
Jose Mauro de Vasconcelos tarafından ele alınan ‘’Şeker Portakalı’’ adlı eser göstergelerarasılık bağlamda ele alınmıştır. Kitap ile aynı adlı filmi arasında benzerlik ve farklılıklar tespit edilmiştir. Benzerlik ve farklılıklar doğrultusunda eserin yazılı olarak işleniş ve sunuluş biçimi daha ayrıntılıdır. Film ise daha farklı detaylara yer vermiştir. Film belli bir süreye sahip olduğu için kitapta ele alınan olayların tamamına değinilmemiştir. Eserde ele alınan bazı önemli olaylar, filmde sahnelenmemiştir. Fakat bu farklılıklar filmde çok büyük eksikliğe neden olmamakla birlikte, eseri okuduktan sonra yokluğu hissedilmektedir. Fakat kilit noktalara dokunularak ana konuya sadık kalınmıştır. Edebiyat metinlerinde yazarın muhatabı okuyucudur. Metni okuyan kişi kendi biriktirdikleri doğrultusunda kafasında imajlar yaratacaktır. Fakat filmde bu şekilde değildir, olaylar veya kişiler yönetmenin seçtikleri ile önümüze hazır olarak sunulmaktadır. Bu durum da bazen seyirci de hayal kırıklığı yaratabilmektedir. Eseri okuyan ve aynı eserin filminden yüksek beklentisi olan bir kişi bu hazıra konmuşluktan zevk almayabilir.
Yazarın eserle beraber aslında kendi geçmiş yaşantısını da uyarlanan film ile gözler önüne sermesi, göstergelerarasılığın ilgi alanlarından bir örnektir. Bu nedenle, giderek gelişen kitle iletişim araçları, edebiyatın kitaptan başka medyalar aracılığıyla halka ulaştırılmasını sağladığından, edebiyatın bu çeşitli medyalar arasındaki yolculuğu da karşılaştırmalı edebiyat alanına girmektedir. Göstergelerarasılığın çalışma alanına girmekte olan eser ve aynı adlı eserin film uyarlaması dönem ve yabancı bir toplum tanımak açısından, bununla birlikte toplum ve aile baskılarının neden-sonuçlarını saptamak, çocuk psikolojisini anlamak açısından karşılaştırmalı edebiyat bilimine katkı sağlayacaktır.
KAYNAKÇA
Aytaç, Gürsel; Karşılaştırmalı Edebiyat Bilimi: İstanbul, Say Yayınları, 2013
Kayaoğlu, Ersel; Edebiyat ve Film, İstanbul: Hiperlink Yayınları, 2016
Vasconcelos, Jose Mauro; Şeker Portakalı, İstanbul: Can Yayınları, 1999
Aktulum, Kubilay; Metinlerarasılık//Göstergelerarasılık, Ankara: Kanguru Yayınları, 2011
Çetin, Nurullah; Roman Çözümleme Yöntemi, Ankara: Akçağ,2015
Sakallı, Cemal; Karşılaştırmalı Yazınbilim ve Yazınlararasılık /Sanatlararasılık Üzerine, Ankara: Seçkin Yayınları, 2012
Hazırlayan: Büşra Yıldız
İranlı Derya sesleniyor: Beni yalnız bırakmayın
Seni İran’dan Türkiye’ye getiren olaylar nedir?
İran’da okuyordum. Lisansı bitirdim. Ardından gizlice bir sene yüksek lisans yaptım. Ağabeyim öğrenince okuduğumu zorla çıkardı. Beni zorla benden yaşça büyük bir adamla evlendirmek istedi. Kabul etmedim ve ağabeyim beni öldürmek istedi. Bunun üzerine İran’dan kaçtım.
İran’dan Türkiye’ye kaçış sürecinde yolda nasıl sıkıntılar yaşadın?
İki kere geldim Türkiye’ye. Ağabeyim beni öldürmek istedi. Ben kaçtım, İran’ın başka bir şehrine gittim. Kayboldum, korktum. Ağabeyim beni bulacak sandım. İran’da beni bulup öldüreceklerdi. Türkiye’ye geldim. 4-5 gün kaldım. Annem çok üzüldü, ağladı. Bana dedi ki “İran’a dön. Başka bir şehirde gizlice yaşa”. Annem için döndüm. 22 gün İran’da başka bir şehirde kaldım. Ağabeyim yine öğrendi o şehirde olduğumu. Hemen bir bilet aldım ve kaçtım. İran polisi kontrollerde bir şey demedi. Bir mucize gibiydi.
İran’dan Türkiye’ye gelene kadar birçok şey yaşadın. Nereden başladın bu mücadeleye, nasıl yollar denedin?
İki sene iki aydır Türkiye’deyim. En başta Balıkesir’de yaşadım. Orada yaşamak çok zordu. Ev tuttum, işe gittim. 15-16 saat bir restoranda çalışıyordum. Annemle iletişime geçince abim Balıkesir’de olduğumu öğrendi. Ankara’ya geldim. 1 ay sokakta kaldım. Sonra kadın sığınma evine gittim. 4 ay kadar sığınma evinde kaldım. Bu esnada sığınma evinde bir kızdan şiddet gördüm ve doktor raporu aldım. Zaten hastalanmıştım ve ilaç kullanıyordum. Oradan da çıktım. Bugün tam 25 gün oldu, Birleşmiş Milletler önündeyim. Onlardan beni üçüncü bir ülkeye göndermelerini istedim ancak henüz bir cevap almadım. Üç kere Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ne gittim. AKP’ye gittim dilekçe verdim. Şuan da ağabeyim Türkiye’de olduğumu biliyor. Annemi dövüyor öğrenmeye çalışıyor “Derya nerede?” diye. Ağabeyim bana mesaj attı: “Seni öldüreceğim. Senin katlin vaciptir”. Ben çok korkuyorum çünkü can güvenliğim yok. Şuanda sokakta kalıyorum. Durumum çok çok zor. Hava soğuk, banyo yok, lavabo yok ama bunlardan daha önemlisi can güvenliğim yok.
Derya, günlerdir BM Mülteciler Yüksek Komiserliği önündesin. Taleplerin, istediğin nedir?
Tek bir isteğim var. Başka bir ülkeye gitmek. Beni üçüncü bir ülkeye göndermelerini istiyorum. Benim can güvenliğim yok. Yerimi söylemediği için annem de ağabeyimden şiddet görüyor. Türkiye iyi bir yer. Ancak benim için iyi, güvenli değil. Hangi ülke olduğu önemli değil. Ben üçüncü bir ülkeye en hızlı, en kısa zamanda gitmek istiyorum.
İki yıldır Türkiye’desin. Bu süreçte yaşadığın sıkıntılardan bahseder misin bize?
İlk Türkiye’ye geldiğimde param yoktu. Birleşmiş Milletler beni Balıkesir’e gönderdi. ASAM beni bir ailenin yanına gönderdi. Çünkü yerim yok, param yok. O aile benden bir şeyler talep etti. Evimizde kalıyorsun karşılığını vermelisin dediler. Bir takım tekliflerde bulundular. Ben de evi terk ettim. Çok ucuz ve bakımsız bir eve taşınmak zorunda kaldım. Sobalı bir evdi. Mahalle güvenli olmayan bir mahalleydi. Eşyam yoktu, parasızdım. Bronşit ardından astım oldum. Doktor ilaç yazdı. Param yetmediği için düzenli alamadım. Bir buçuk sene böyle geçti. Sonra ağabeyim orada olduğumu öğrendi. Sonra ben Ankara’ya geldim. Çalıştım patron paramı vermedi, evden çıkarıldım. Bir ay sokakta kaldım. En sonunda sığınma evine gittim. Gittiğimde zaten çok stresli ve hastaydım. Orada kalırken ağabeyimden tehditler devam etti. Annem sürekli şiddet görüyordu. Psikolojim bozulmuştu. Her şey çok zor geliyordu. Ağabeyimin geleceği zaman hiç belli olmuyordu. Sürekli bir belirsizlik içinde kaldım. Doktor ilacımın dozajını sürekli arttırdı. Doktor dedi ki; “Ortamını değiştirmedikten sonra bu ilaçların sana etkisi olmaz”. Konuştum şuan ilaç kullanmıyorum. Elbette hala stresliyim, korkuyorum.
25 gündür BM önündesin. Burada yaşadığın sıkıntılar oluyor mu?
Ben Türk insanlarından çok muhabbet gördüm. Ancak çok yalnızım ve kötü düşünen insanlar da var. “Yalnız başına bir kızın burada ne işi var?”, “Niye İran’dan kaçtı? Ailesinden niye kaçtı?”, “Belki kötü bir şey yaptı ailesi onu arıyor” gibi şeyler düşünüyorlar. Bazen kötü laflar duyuyorum. Mesela telefonumu şarj etmek istiyorum. Ya da lavaboya gideceğim. Bana kötü şekilde bakıyorlar, hakaret ediyorlar. Bu durumlarda gururum kırılıyor, şahsiyetim yaralanıyor. Ancak kendime umut olmalıyım. Bundan daha kötü şeyler yaşama ihtimalim var. Can güvenliğim yok.
Türkiyeli ve İranlı kadınlara söylemek istediklerin var mı?
Şuana kadar ben çok düşündüm ne istiyorum diye. Benim konuşmalarımı kim duyuyor bilmiyorum. Belki Türk kadınlar, belki İranlı kadınlar, belki tüm dünyadan insanlar. Onlardan rica ediyorum bana destek verin. Beni yalnız bırakmayın. Çünkü yalnızken bir insan çok zor yaşıyor. Kendimi yalnız hissediyorum, çoğu zaman ağlıyorum. Ancak kendime umut oluyorum. Hayat zor ama bekle diyorum kendime. Biliyorum bu zorluklar geçecek. Yüzümdeki üzüntüyü göstermeyeceğim. Kimler bunu duyuyor? Kadınlardan rica ediyorum bana destek olsunlar.





