Ana Sayfa Blog Sayfa 135

Medya çöplüğünde alternatif bir fark: Yeraltından Notlar

Ruhunuzu beslemediği gibi bilincinizi kapatan, “hazır” bilginin kutsanarak arşa çıkarıldığı yazılı veya görsel birçok ürün içinde internette zaman geçirmek artık oldukça zorlaştı. Kültürel anlamda hiçbir şey ifade etmeyen listeler halinde sunulan içerikler, ana sayfası içi boş dizi reklamları ve videolarından geçilmeyen video siteleri arasında günümüz sanal ortamında zaman geçirmek bu kadar zor hale gelmişken, farklı ve kaliteli bir boşluk yaratmayı amaçlamış birkaç isim bulmak mümkün. Bunlardan birisi de Aytuğ Akdoğan.

Bu ismi birçoğumuz, yazdığı başarılı kitaplar sayesinde duyduk. Yıllardır beğenerek okuduğum bu yazarın BabalaTv’de “Yeraltından Notlar” isimli programı ile kendisi kadar kaliteli bir kitleye seslendiğini görmek daha ilk bölümünü izlediğimde beni mutlu etmişti.

Adından da anlayacağınız gibi, program edebiyatın “karanlık” tarafını ele alıyor. Ancak sadece bunu yapmakla da kalmıyor. Her bir bölüm için “insani” denilebilecek bir duygu, durum veya olguyu ele almış Aytuğ, seçtiği temaları edebiyattan, felsefeden, sanattan ve dünya mirasına iz bırakmış her türlü kişilik üzerinden yaptığı göndermeler, alıntılar ve kaynaklar ışığında derleyip ele alıyor. Bir çok farklı yazar ve filozofun gözünden irdelediklerine kendi özgün fikirleri ve gezip geçtiği yerlerden topladığı bilgeliği de katıyor. İstemlice kurgulanmış bir tezatlık ile araya giren komik kedi videoları da yüksek dozda kültüre alışkın olmayanlar için herhalde. 🙂 “Sıkıldınız mı?” diye soruyor Aytuğ, “O zaman komik bir şeyler izleyelim!”

Bunun yanı sıra eserlerinde de sıkça gördüğüm bir iz var sesinde ve seçtiği konularda. İnsanı bir sigara yakmak ile kitap açmak arasında tereddüte düşürüyor. Ekranın ardından gelen sesi, siz orada olmasanız da sizinle muhabbet ediyormuş gibi bir hava yaratabilir izleyecek olanlar için. Bu etkiyi bende de yarattı ve bu vesileyle gerçek bir muhabbet edelim dedik;

Merhaba Aytuğ. “Ayrıntıya, aykırıya, ayrıksıya ve azınlığa tutkun olanların programı Yeraltından Notlar”a hoşgeldik! Peki sen hayatında seni sorgulamada tutacak olan ve kitlesel uykudan, illuzyondan seni ayırabilecek olan hangi değerlere tutunuyorsun?

Uyku tatlı bir şey, hele ki havaların da soğuduğu bugünlerde mesela yatağın daha bir sıcak, daha bir cazip gelmiyor mu gözüne? Ama ben uykusuz bir insanım. Sembolik anlamda değil, gerçekten geceleri uyumakta çok zorlanıyor ve yatağa girer girmez uykuya dalabilen gamsız insanlara imreniyorum. Peki bu durumda yanında yatan birini nasıl uyandırırsın? Öperek mi yoksa dürterek mi? Ben ikisini de yapmaya çalışıyorum. Senin de bahsettiğin o komik kedi videoları öptüğüm, ardından anlattıklarım ise dürttüğüm kısmı. Çünkü sadece öpersen bu çok nahif bir hareket olur ve uyandırmaya yetmez. Sadece dürtmek ise kaba bir davranıştan fazlası değil. Peki ben nasıl uyandım? Hiç uyuyamadım ki zaten; kafamda bir şüpheyle ve düşünceyle doğmuşum sanki ve geceleri bazen o kadar sıkılmaya başladım ki, birileri daha uyansın da bana eşlik etsin istedim.

Yazarlık, oyunculuk gibi birçok sanat dalı ile ilgilisin. Ben şahsen var olabilecek tüm sanat dallarının ham maddesinin kişisel farkındalığımızdan ve içsel zekamızdan, kendimizi anlayabilme kapasitemizden var olabileceğini düşünüyorum. Bahsettiğim bu farkındalığa ve içsellige kitaplarında sıkça rastlıyoruz… Peki bu programda bahsetmeyi seçtiğin “Aşk” “Acı” “Ölüm” “Yalnızlık” gibi konuları kitaplarındaki içselliği yaratan ana unsurlar arasından mı seçiyorsun?

Evet, programda sık sık kitaplarımdan alıntılar da yapıyorum. Ya da o hafta kafamda çözemediğim bir konu varsa onunla ilgili bir bölüm çekiyorum. Erken boşaldıysam cinselliğin metafiziği, intiharı düşünmüşsem ölüm ya da bir kıza tutulmuşsam aşk hakkında konuşuyorum mesela. Ve ‘’katarsis’’ gibi işliyor sistem; ben orada yaralarımı sarıp kendi kendimi iyileştirirken, izleyenler de kendi çıkış yollarını buluyor.

Her yazar bildiği şeylerden bahsetmelidir derler. Yazılarına kıyasla bu programda bildiklerini daha doğrudan bir şekilde aktarırken görmekteyiz seni. Bunun yazmak eylemine kıyasla artıları ve eksileri senin için neler oldu?

Bence aksine, insanlar bilmediği şeylerin peşine düşmeli ve sürekli cevap vermektense daha çok soru sormalılar. Eğer bir noktalama işareti olsaydım soru işareti olmak isterdim. Ben bu programda bildiğim değil de bilmek istediğim şeyleri anlatıyorum aslında, çünkü anlattığım şeyleri bazen ben de yeni öğrenmiş oluyorum ve bu, işin en güzel kısmı. Paylaşmak zaten fikirlerini ya da soru işaretlerini, çok güzel bir şey. Ancak elbette olumsuz yansımaları da oldu. Mesela eskiden kendi halinde bir yazarken artık alkışları bile beni korkutan bir kalabalığa sesleniyor şarkım. Her hafta 100-150 bin civarında insanın karşısına çıkıp yüzlerce yoruma maruz kaldığını ya da yıllarca yazdıktan sonra bir anda konuşmaya başladığını ve bu görsel çağda ancak bu şekilde insanlara ulaşabileceğini görmenin yarattığı kederi bir düşün.

Bir kitabında kedileri akış içinde önemli denilebilecek bir noktaya koymuştun. Yeraltından Notlar serisinde yanı başında kediler görmek, hatta zaman zaman onlarla diyaloğa girme çabalarını izlemek bana kedilerde gördüğün şeyi merak ettirdi.

İnsanlar önce merak, ardından tiksinti uyandırır bende, ancak hayvanlarla aynı zaman ve mekanı paylaşmaktan onur duyarım. Kedisi, köpeği ya da kaplumbağasıyla bence tüm hayvanlar çok özel. “Bir köpeği dikkatle izlemek, dünyayı anlamaktır” derler, ben de öyle bir gözle izliyor ve coşkuyla tanık oluyorum yaşamlarına. Kediler ise hem çok sevimli hem de çok tekinsiz olabildikleri için daha çok ilgimi çekiyor sanırım.

 Kendini ve üretimini bugüne kadar etiketlemekten ve tanımlarla sıkıştırmaktan kaçındığını okuyucuların biliyor. Bu seride birçok farklı yazar, kitap ve aķımdan bahsettiğin halde bu durumu koruduğun gözükmekte. Tanımların dışında olmanın önemi senin için nedir?

Cioran gibi düşünüyorum, bence insan içindeki hiçlikten başka hiçbir şeye tutunmamalı. Çünkü hiçbir şey olursan her şey olabilirsin, ancak ‘’ben şuyum’’ ya da ‘’ben şu gruptayım’’ dediğin an kendi kendini bir kafese kapatmış olursun. Israrla herhangi bir şeyle tanımlanacak olduğumda onu reddetmeye meylediyorum. Sonuçta ‘’Ben, Hiçbir Şey’’ isminde bir kitabım var, daha ne denir ki?

Yeni sezonda bizleri neler bekliyor?

İlk sezon insanlar hemen korkup kaçmasın diye yüzeysel bırakıp espriye vurduğum bazı konular vardı, bu sezon balıklama atlayıp derinlemesine dalıyorum onlara. Boğulmazsak devam edeceğim.

Son olarak, bu röportajı okuyan güzel insanlar için bir alıntı daha ateşlesene!

“Size acılarımdan dert yanınca esnediniz, hiçbir şey söylemediniz, ama onlardan zarif şiirler çıkartınca övdünüz, iltifatlar ettiniz.’’

 

 

 

Zamana meydan okuyan sessiz filmler canlı müzikle buluşuyor!

Sessiz sinemanın yeni restore edilmiş seçkin örneklerini sinemaseverlerle buluşturan Uluslararası İstanbul Sessiz Sinema Günleri’nin beşincisi bu yıl, 5-9 Aralık 2018 tarihleri arasında gerçekleşiyor. Akbank Sanat Merkezi, Fransız Kültür Merkezi, Kadıköy Sineması ve bomontiada ALT mekanlarında seyirciyle buluşacak festivalin ana teması ise ‘Teknoloji’! Kino İstanbul tarafından organize edilen, İtalya’nın ünlü sinemateği Cineteca di Bologna ve Hollanda’nın saygın sinema müzesi Eye Filmmuseum’un kurumsal ortağı olduğu festivale, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü, Goethe Institut İstanbul, Polonya ve İsviçre Başkonsoloslukları, Cinémathèque Française, Polonya Ulusal Film Arşivi ve Danimarka Film Enstitüsü destek oluyor. Bu yılki tema dahilinde dijitalleşme, teknoloji ve film arşivciliği gibi konuların ele alınacağı festivalde her zaman olduğu gibi filmlere canlı müzik eşlik ediyor. Festivalin konukları arasında yer alan yerli ve yabancı akademisyenler, araştırmacılar, küratörler filmlere özel birer sunum yapıyor. Festival bu yıl ayrıca, açılışı önümüzdeki yıl gerçekleşecek olan Sinematek/Sinemaevi ile ortak bir gösterim düzenliyor.

1800’lü yılların son çeyreğinin hareketli görüntüyü kaydetme arayışları, Thomas Edison’un Kinetoskop’u ve en nihayetinde Lumiere Kardeşler’in sinematografıyla başarıya ulaştı. Adı henüz sinema sanatına dönüşmemiş olan teknolojik buluş, bu yıllarda sadece bilimsel nitelikleriyle ön plana çıkıyor, kendi yaratıcıları Lumiere Kardeşler tarafından bile ona uzun bir gelecek öngörülmüyordu. Ne var ki sinemanın sanatsal boyutu, teknolojik gelişmelerden beslenerek kendini her dönemde farklı biçimlerde var etti ve etmeye devam ediyor. Bu dönüşümün sessiz sinema üzerindeki etkisini keşfetmek için yola çıkan Uluslararası İstanbul Sessiz Sinema Günleri, yirminci yüzyıla damgasını vuran bir gelişme olarak sinemada teknoloji olgusunu ve teknolojinin sinemadaki sarsılmaz yerini her yönüyle ortaya koyan bir perspektif ortaya koyuyor.

Festivalin divası: Asta Nielsen

Festival bu yıl sinemanın erken döneminin yıldızlarından Danimarka asıllı oyuncu Asta Nielsen’a özel bir bölüm ayırıyor. Almanya’nın Frankfurt kentinde yer alan Nielsen’e adanmış sinematek “Kinothek Asta Nielsen”in direktörü Karola Gramann ve küratörü Heide Schlüpmann filmleri sunmak için Goethe Institut İstanbul desteğiyle festivale konuk oluyor. Nielsen’in uluslararası bir yıldız olmasına yol açan filmi Afgrunden (Uçurum, 1910), Nielsen’in erkek kılığına girdiği, romantik komedi türündeki Das Liebes-ABC (Aşkın Alfabesi, 1916), günümüze sadece on yedi dakikalık parçası ulaşan Die Filmprimadonna (Filmlerin Primadonnası, 1913), maden yöneticisi Helene’in aşk maceralarını konu eden Die Börsenkönigin (Borsa Kraliçesi, 1918) ve geçen yılki festivalde Sarah Bernhardt’ı Hamlet olarak seyrettikten sonra bu yıl da Nielsen, kariyerinde köşe taşlarından biri olan Hamlet (1921) ile karşımıza çıkıyor. Film, Michael Riessler’in kayıtlı müziğiyle gösteriliyor.

Teknoloji temalı gösterimler

Festivalin bu yılki ana teması kapsamında, 20. yüzyıl başlarında tüm üretim ve yaşam biçimlerini dramatik biçimde değiştiren teknolojik sıçramayı ortaya koyan, farklı Avrupa ülkelerinden kısa metraj belge filmlere AOW Productions işbirliği ve Yeşim Tabakküratörlüğündeki gösterimde yer veriliyor.

Festival temasını taşıyan bir diğer gösterim ise İtalyan yönetmen Marco Roncoronitarafından yönetilen 1915 yapımı Filibus. Havacılık teknolojisine göndermeler yapan film aslında içinde suç ve bilimkurgu ögelerini de barındıran, nefessiz seyredilecek, feminist bir anlatı olarak da göze çarpıyor. EYE Filmmusseum’un restore ettiği filmin sunumunu arşivin küratörü Elif Rongen-Kaynakçı yapıyor.

Fransız avangard filmleri seçkisi

Festivalin dikkat çekici bölümlerinden biri de Fransız avangart sinemasına ayrılan seçki, Cinémathèque Français ve Fransız Kültür Merkezi desteğiyle gerçekleşiyor. Fransız sinemateğinden Emilie Cauquy’in küratörlüğünü üstlendiği bölümde objektifler ve kameralar ile insan gözünün görme kapasitesi arasındaki derin teknolojik ilişki sorgulanıyor. “Güzel Gözleriniz İçin Savaş Şoku ve Avangard” adını verdiği seçkide Cauquy, Birinci Dünya Savaşı öncesi ve sonrasında insanlar üzerinde savaşın oluşturduğu şok etkisini araştırıyor. Programda Georges Melies’ten Abel Gance’a dönemin çığır açan yönetmenlerinden deneysel kısa filmler bulunuyor.
Geçen senelerdeki gibi bu yıl da bazı filmler kayıtlı müzik eşliğinde gösteriliyor. Festivalin ilk ve son gününe yoğunlaşan bu gösterimlerde dünyaca ünlü müzisyenlerin filmler için besteleyip kaydettiği yeni müzikleri duyuluyor. The Mont Alto Motion Picture Orchestra’nın müziği eşliğinde kült oyuncu Pierre Batcheff’in başrolünü oynadığı Rene Clair’in romantik komedisi Les Deux Timides (İki Tatlı Utangaç, 1928), caz sanatçısı Aidje Tafial ve grubu eşliğinde Marcel L’Herbier’nin fütüristik çağrışımlı filmi L’Inhumaine (Zalim Kadın, 1924)

Festivalde ilk kez; Rus Sineması

Festivalde bu yıl ilk defa Sovyet sinemasına yer veriliyor. Sovyet biçimciliğinin ve belgesel sinemanın tarihteki en önemli temsilcilerinden Dziga Vertov’un Man With A Movie Camera’sı (Kameralı Adam, 1929) teknolojiyle insanı harmanladığı bir görsel dünya çiziyor. Bir belge filmi olarak o döneme kadar süregelen burjuva sinemasına karşı sert bir manifesto niteliği taşıyan Kameralı Adam, sokaklardaki günlük Sovyet yaşamını ve proletaryanın bu yaşamdaki yerini kamerayı da bu yaşamın içinde dâhil ederek çarpıcı bir biçimde ortaya koyuyor. Aynı yıldan bir diğer yapım olan Fragment of An Empire (İmparatorluk Kalıntısı, 1929) ise 1. Dünya savaşında geçirdiği şok nedeniyle devrim sonrası Sovyet toplumunu anlamakta zorlanan bir askerin ruh haline odaklanıyor. Filmin gösterimi Sinematek/Sinemaevi işbirliğiyle gerçekleşiyor.

Osmanlı İmparatorluğu’ndan ilgi çekici görüntüler

Festivalin her yıl büyük ilgi gören bir diğer bölümü “Osmanlı İmparatorluğu’ndan Görüntüler”de bu yıl da oldukça önemli gösterimler geçekleşiyor. Festivalin danışmanlarından ve aynı zamanda Cinema Ritrovato direktörü Mariann Lewinsky, EYE Filmmuseum küratörü Elif Rongen-Kaynakçı ve tarihçi Saadet Özen küratörlüğünde hazırlanan bölümde, Osmanlı İmparatorluğu coğrafyasına tarihsel görüntülerden bakış atılıyor.

İsviçre Başkonsolosluğu desteğiyle gerçekleşen bölümün ilk ayağında Tunuslu sinemacı, fotoğrafçı, teknoloji kaçkını, maceracı Albert Samama Chikly’nin eşsiz görüntüleri beyazperdeye yansıyor.Sunumunu Lewinsky’nin yapacağı bu özel gösterimde, Chikly’nin müthiş deneysellikle kaydettiği, yakın zamanda bulunup restore edilmiş Tunus görüntüleri yer alıyor.

Bölümün ikinci ayağında, tarihçi Özen’in seçtiği, Kızılhaç arşivlerden derlenmiş, Sovyet devriminin akabinde İstanbul’da yaşanan Beyaz Rus göçü dönemine dair seçtiği görüntüler yer alıyor. Her dönemde göçün ve göçmenliğin bir insanlık durumu olduğuna dikkat çeken gösterimde, Kızıl Haç arşivindeki görüntüler sunuluyor. Bu seansta ayrıca ünlü Rus oyuncu Ivan Mosjoukine’in İstanbul üzerinden Paris’e yaptığı yolculuk sırasında çekilen ‘Sıkıntılı Serüven’ isimli kurmaca film de eşlik ediyor.

Bölümün son ayağında ise Rongen-Kaynakçı’nın sunumuyla, 1912’de başlayıp 23 Nisan 1913’e kadar süren İşkodra kuşatmasının hemen ardından çekilen ve geçtiğimiz sene Arnavutluk Arşivi tarafından bulunarak Karadağ Arşivi işbirliği ile restore edilen “İşkodra Kuşatması’nın Ardından” adlı görüntüler eşlik ediyor. Yine bu seansta, Çek sinema tarihinde kadınların rolü hakkında ezber bozan ve geçen sene Çek Film Arşivi tarafından keşfedilerek restore edilen 1918 yapımı komedi filmi “Doğu Dilleri Öğretmeni” de gösteriliyor.

Çocuklar sessiz sinemaya eşlik ediyor

Her yıl ilgi uyandıran ve beğenilen çocuk seansı bu yıl da macera ve eğlence dolu içerikler barındırmaya devam ediyor. Aslen karikatürist olan, absürt ve sürrealist sinemanın en önemli örneklerini sergileyen Amerikalı yönetmen Charley Bowers’ın Lobster Filmstarafından restore edilen muhteşem filmleri, çocukları bir macera ve mucize dünyasına davet ediyor. 1920’lerde gerçekleştirdiği komedi şovlarını stop-motion animasyon tekniğiyle harmanlayan Bowers, dönemin avangard sanat akımından da esinlenerek çektiği kısa komedilerde her yaştan seyirciyi güldürüyor. Burcu Yılmaz’ın yönetiminde çocuklar filme “soundpainting” yöntemiyle kendi çıkardıkları sesler vasıtasıyla eşlik ediyor.

Delifişekler

Festival bu yıl Polonya’nın bağımsızlığını tekrar kazanmasının yüzüncü yılı sebebiyle ve Polonya Başkonsolosluğu’nun desteğiyle, dünya prömiyeri Eylül ayında gerçekleşen, Leonard Buczkowski’nin Szalency (Delifişekler, 1928) filmini seyirciyle buluşturuyor. Polonya’nın ulusal belleğinde önemli bir yeri olan bu film, üç arkadaşın Polonya Askeri Birlikleri ile gerçekleşen yürüyüşünü konu ediniyor ve aynı zamanda Birinci Dünya Savaşı’nın gerçekleriyle seyirciyi karşı karşıya bırakıyor. Kullandığı özel efektler ve yüksek bütçeli prodüksiyonuyla dönemin seyircisini oldukça etkileyen film, gişede de büyük bir başarı yakalamış ve kimi otoritelere göre aynı zamanda Polonya sinema tarihinin ilk gişe filmi olma özelliğini taşıyor. Filmi, Polonya Ulusal Film Arşivi’nden direktör Anna Sienkiewicz-Rogowska ve küratör Elzbieta Wysocka sunuyor.

Dijital teknoloji çağında sessiz sinema üzerine paneller

Festivalin bu yılki panel ayağının ilki Yeşim Tabak moderatörlüğünde, geçmişten bugüne uzanarak insanlığın teknoloji ile kurduğu ilişkiyi ‘ütopya, distopya ve gerçekler’ bağlamında masaya yatırılıyor. Konuşmacılar arasında Metis Yayınları’nın kurucularından Semih Sökmen ile sinema yazarı ve çevirmen Kutlukhan Kutlu bulunuyor.

Diğer panel, San Francisco Sessiz Film Festivali direktörü ve aynı zamanda film restoratörü Robert Byrne ve Danimarka Film Enstitüsü küratörü Thomas Christensen’in katılımıyla gerçekleşiyor. Dijital teknolojilerin gelişmesiyle birlikte hızla değişen sessiz sinema filmlerinin saklanması, restorasyonu ve gösterimi üzerine fikir ve tartışmaların yürütüleceği panel bu konulara ilgi duyan herkesi bekliyor.
Sonuncu panel ise, sessiz sinemanın ve yapay zekanın bir araya geldiği, ‘Jan Bot’ adında yeni bir yazılım programı üzerine. Eye Filmmuseum’un arşivindeki görüntüleri ve güncel haberleri derleyerek kısa deneysel filmler haline getiriyor. Sanatçılar Bram Loogman ve Pablo Núñez Palma’nın projesi olan Jan Bot’u sunmaya Palma geliyor.

Sessiz Sinema ve Meditasyon

Geçen yıl olduğu gibi bu yıl da Canan Balan öncülüğünde ‘Sessiz Sinema ve Meditasyon’ etkinliği düzenleniyor. Perdede gördüklerimiz ve meditasyonun etkileşimi bizi bilincin derinliklerine ve inceliklerine doğru bir yolculuğa çıkartıyor. Seyirciye sesli filmlerden bambaşka bir deneyim imkânı sunan “sessiz” film meditasyonu bizleri bilinçli bir dalgınlığa ve filmlere eşlik eden müzikle imgelerin akışına kapılmaya davet ediyor. Etkinlikte Asta Nielsen’in Afrgunden (Uçurum, 1910) filmi gösteriliyor.
Belgeseller programa renk ve ses katıyor

Festival danışmanlarımızın yönettiği iki belgesel de bu sene programımızda.Mariann Lewinsky amatör çekimlerden ve anı defteri, mektup gibi kaynaklardan derlediği filmde İsviçreli sanatçı ve gezgin Ella Maillart’ın Istanbul’dan da geçerek yaptığı Afganistan yolculuğunu anlatıyor. Saadet Özen ise “Bırakın Çocuk Oynasın” isimli belgeselinde Türkiye’de sinemanın ilk yıllarına odaklanıyor. İki yönetmen de pazar günü Kadıköy sinemasındaki gösterimlerde seyirciyle buluşuyor.

Filmlere özel müzikler

Festivalde tüm filmlere bu yıl da dünyaca ve ülkece tanınan müzisyenler eşlik ediyor. Bologna, Paris, Berlin ve Viyana olmak üzere 30 yıldır dünyanın pek çok şehrinde sessiz filmlere piyanosuyla eşlik eden ünlü besteci Stephen Horne, festivalin bu yılki önde gelen isimlerinden. Vurmalı çalgılar ustası Alman müzisyen Frank Bockius ve ülkemizin önemli piyano virtüözlerinden müzisyen Ayşe Tütüncü de bu sene sahne alıyor. Festival bu yıl da Türkiye’den önemli müzisyenlere kucak açıyor; ‘vintage’ analog ekipmanı ve Türkiye’de çok az tanınan ‘circuit bending’ pratiğiyle deneysel elektronik müzik çalışmalarına imza atan Benoit Gilles, sessiz sinemayı caz müziğin eşsiz tonlarıyla birleştiren Uninvited Jazz Band, vurmalı enstrümanlarla kendine has bir dünya kuran Özün Usta, bas gitar ustası Orhan Deniz ve vurmalılarda Onur Başkurt ikilisi ve bağlamasıyla Tuncer Dumanfestivalde dinleme şansı bulacağımız önemli yerli müzisyenler.

Alanında uzman isimler festivalde!

Festival her yıl olduğu gibi bu yıl da uluslararası çapta öneme sahip birçok ismi konuk ediyor. Festivalin aynı zamanda kurumsal ortağı EYE Filmmuseum’un Sessiz Sinema Küratörü Elif Rongen-Kaynakçı, Fransa’nın köklü kurumu Cinémathèque Française’den Emilie Cauquy, Polonya sinemateği Filmoteka Narodowa’danın müdürü Anna Sienkiewicz-Rogowska ve küratörü Elzbieta Wysocka, San Francisco Sessiz Film Festivali direktörü Robert Byrne, Pordenone Sessiz Sinema Günleri direktörü Jay Weissberg, Bologna Cinema Ritrovato direktörleri Mariann Lewinsky ve Ehsan Khoshbakht, Danimarka Film Enstitüsü küratörü Thomas Christensen, Kinothek Asta Nielsen”in direktörü Karola Gramann ve küratörü Heide Schlüpmann, Amerikalı sinema yazar ve araştırmacı Imogen Sarah Smith ve Arnavutluk Film Arşivi’nindirektörü Iris Elezi da bu isimler arasında. Konuklar filmlerden önce gerçekleştirecekleri sunumlarla, filmlerin restorasyon süreçlerine ve tarihi önemlerine dair bilgi verecekler.

Bilet Ücretleri
Tam: 20 TL Öğrenci: 15 TL Çocuk Seansı: 10 TL (Ebeveyn + çocuk)
Biletler, Biletix satış kanallarından ve etkinlik mekanlarında kurulacak festival gişelerinden alınabilecek.

İstanbul’un ardından, İzmir ALARM vermeye hazırlanıyor!

Pakistan Pavyonu / Kültür Park, 7 Aralık 2018 tarihinde saat 19.00’da başlayacak açılış kokteyli ile “ALARM” sergisine ev sahipliği yapıyor. 7-17 Aralık 2018 tarihleri arasında devam edecek sergide, uzun zamandır deneysel fotoğraf çalışmaları yürüten Cem Demirel ve anlık kolaj çalışmalarıyla tanınan Nazlı Kocaçınar’ın eserleri yer alıyor.

Sanatseverler ile ilk kez İstanbul’da buluşan Alarm Sergisi büyük bir ilgi ile karşılandı. Sanatseverlere geniş bir özgürlük alanı sağlanarak, sergi alanı enstelasyon çalışmalarıyla interaktif bir proje alanına dönüştürüldü. Konukların asla sınırlandırılmaması, eserlerle doğrudan etkileşim haline geçilebilmesi serginin en önemli özelliğinden biri olarak yorumlandı. Bu deneyimi, bu keşfi yaşama sırası ise şimdi İZMİR’de!

Cem Demirel’in eylemsiz farkındalığın gücünü yansıtan ve güçlü karakter seçimlerinden oluşturduğu portre çalışmalarının üzerine, Nazlı Kocaçınar’ın bütünlüğün içindeki parçalanmışlığı yansıttığı kolaj çalışmaları oturtuluyor. Proje iki sanatçının sorguladığı yaratma arzusunu tetikleyen duyguların belirli kalıplara ve tanımlara sığdırılmasını, sanat ve sanatçıyı öz’de var olmayan kurallara göre belirleyen sistemin çabasını yok sayarak izleyiciyle buluşuyor.

Yaratım sürecinde sanatçının sisteme uyumlanarak kendine uyguladığı oto sansür ve dış engellemelerin anlatıldığı bu projede duyguların özgürlük ihtiyacının da altı çiziliyor. Eserlerin geneline hakim olan kırmızı renk, yaratım sürecindeki sanatçıların duygu ve düşüncelerinin kendileri üzerinde yarattığı baskı sonucu zihnin çektiği sanrılara ve bu durumun günümüz sanat ve sanatçılarını “alarm” durumuna geçirdiğine vurgu yapıyor. İçinde geniş çağrışımlar bulunduran çalışmalar dadaizm akımından tatlar barındırarak geçmiş dönemin sanatçılarına saygı duruşunda bulunuyor.

Dünya Turunda Bir Mandragora Circo

Arjantinli ekip Mandragora Circo’nun, söz kullanmadan; müzik, mim ve akrobasi teknikleriyle sahneledikleri oyun, her yaşta izleyici için de uygun olunca gösterilerini merak etmemek elde değil.

Hazır yolları buralara çıkmışken kendilerine birkaç soru sormak istedim. (Eda Kırmızı, sağ olsun bu söyleşinin çevirisini yaptı.) Kim bilir belki bu yazıdan sonra onları izlemek istersiniz ya da onları kentinizde bir gösteriye siz davet edersiniz.

Mandragora Circo’nun Serüveni

Mandragora Sirki, iki palyaçonun aşk hikâyesini anlatan ve 2003’den beri dünyanın pek çok yerinde sergilenen bir oyun. Bu ad, Mandragora bitkisinden geliyor ve bu bitkiyi bilmeyenler için, hayli enteresan bir bitki olduğunu söyleyebilirim. Harry Potter okumuş olanlar ya da izleyenler bu bitkiyi hatırlamış olabilir. İşte bu bitkinin adıyla, temellerini ve tekniklerini aldıkları sirki birleştirerek bu adı bulmuşlar.

Biraz önce de belirttiğim gibi Mandragora Circo, sirk temelli bir ekip ve 1998’den beri sahnedeler. Çeşitli takımlarla, şirketlerle çalıştıktan sonra da 2002’de bu gösteri planlamaya başlamışlar. Hazırladıkları bu oyunun ilk gösterimini 2003’de gerçekleştirmişler. O gün bu gündür Mandragora Circo dünyayı bu oyunu sahneleyerek geziyor.

Farklı Ülkeler Olsa Da

Oyun kimi yerde yüzlerce, kimi yerde binlerce seyirciyle buluşmuş. On beş yıldır sergiledikleri oyun, şimdiye kadar binden fazla kere sahneye konmuş ve gittikleri her yerde büyük beğeni toplamış. Elli ülkede ve beş kıtada sergiledikleri oyunla ilgili merak edip sordum, “en çok alkışı nerede aldınız?” diye, hemen her gösteriden sonra alkışı bol bir ekip olduklarını ama unutamadıkları gösterilerden birisinin Bosna Hersek’te olduğunu söylediler. Çünkü orada seyirci, oyunlarını, neredeyse her beş dakikada bir kahkahalara eşlik eden alkışlarla izlemiş.

“Aynı oyunu binden fazla sergilemek sizin için sıkıcı olmuyor mu?” sorusuna dediler ki: “Hayır, çünkü her sahnelemede seyircinin oyuna yaklaşımı, etkileşimleri farklı oluyor. Her sergilemede seyirciyle paylaştıkları zaman o gösteriye özelmiş ve bu gösteriyi yapmayı çok seviyorlarmış.”

Nasıl Çalışıyorsunuz?

Sahnede kullandıkları teknikler için her gün ne kadar ve nasıl çalıştıklarına gelince kimi zaman beş – altı saat çalışırlarmış. Bazen de seyahat, uyum sağlama ya da bulundukları ortamdan kaynaklı sadece on beş dakika egzersizlere ayırdıkları oluyormuş. Bu egzersizlerin içeriğiyse bazen sadece yoga yapmakmış. “Çünkü” dediler, “yoga bizi hem zinde tutuyor hem de vücutlarımızın sahip olması gereken esnekliği bize sağlıyor. Aslında yoga, bütün yapmamız gerekenleri içinde barındıran bir şey.”

Arjantin’de atmış yaşında olmasına rağmen son derece enerjik bir palyaço onlara böyle olmasının sırrının vejetaryen beslenme olduğunu söylediğinden beri de beslenmelerini vejetaryen bir anlayışla sürdürüyorlarmış.

Devr-i Aleme Devam

Haftaya Kore’ye uçacak ekip, martta ülkemize yeniden gelmeyi düşünüyor. Onlarınki kalıcı bir dünya turu. Kim bilir belki 14 Kasım Çarşamba ya da 16 Kasım Cuma günü İzmir’de belki de bir başka sefere dünyanın herhangi bir yerinde onları izlersiniz. Kendi adıma sirk tekniklerinin ve farklı enstrümanların kullanıldığı bu sözsüz oyunu heyecanla bekliyorum.

“Gösteriye davet etsek ne hoş olur,” diyenler Mandragora Circo ile iletişimi

http://www.mandragoracirco.com.ar/en/home/ web sayfalarından, https://www.facebook.com/madragoracirco/  facebook hesaplarından ya da instagramdan kurabilirler. (Oyunun her tür sahneye uyarlanabilir olduğunu bilmem söylemeli miyim?)

Bizimle bu kısa söyleşiyi paylaştıkları için Juan Cruz Brazamonte ve Mariana Brazamonte’ye teşekkürlerimle.

Gerçeküstücülük: Ölü Dalgıcın Sonbaharı

Onur Selamet’in bu ilk öykü kitabını değerlendirmeden önce kısaca Onur’dan bahsedelim. Onur Selamet Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema ve Televizyon Bölümü mezunu, kısa öyküleri ödüller almış, kısa filmler çekmiş, öyküleri farklı platformlarda yayımlanmış ve hali hazırda Kayıp Rıhtım Aylık Öykü Seçkisi‘nin editörlüğünü yürütmekte olan genç bir yazarımız. 1993 doğumlu öykücü Marşandiz Fanzin bünyesinde de çalışmalarını sürdürmekte. Onur’un hayatına bu açıdan baktığımızda edebiyat için verilen emeği ve kural tanımazlığı net olarak görebiliyorsunuz. Onur yer altı edebiyatında da öykücülüğünde de kurmacayı sınırlarına kadar zorlamakta, hatta sınırları yok sayan anlayışıyla gerçeküstücülüğe yeni bir soluk getirmektedir.

Ölü Dalgıcın Sonbaharı’na gelecek olursak yazar gerçeküstücülüğü de sınırlarına kadar zorlamış diyebiliriz. Kitap içindeki öyküleri öğütmeye başladığınızda eğer art ardına porsiyonları götürmeye devam ederseniz bir süre sonra hazımsızlık çekebilirsiniz. Gerçi yazar aralara serpiştirdiği gerçekliği artırılmış mahalle öyküleriyle sizi bir nebze de olsa bu boğulma ihtimalinizden kurtarıyor. Gene de fantastik edebiyata aşina olsanız dahi bu gerçeküstücülük farklı farklı kısa öykülerle önünüze serildikçe bu sefer neye adapte olmalıyım diye şaşırabilirsiniz. Bana soracak olursanız Onur’un stili beni boğmadı. Aksine normalleşen hikâyelerde ip nerede kopacak diye bekler oldum. Onur bu karmaşaya kitabın başından itibaren sizi adapte ediyor ve adapte olabilirseniz elbette ki hazımsızlık çekmezsiniz.

Bazı noktalara da değinmekte fayda var. Yazar öykülerini birinci şahsın ağzından anlatmayı seçerek bizi de öykünün içine dahil edebiliyor. Hal böyle olunca bir kamera değil karakter olarak, anlamsızlaşan ve yeniden anlam kazanan bir hikayenin içine düşüveriyoruz. Bu sayede karakterin analizini daha iyi yapabiliyoruz. Benim gözüme uygunsuz gelen noktalardan birisi tam bu kısma denk gelmekte. Bazı hikâyelerde karakterlerin tepkilerini aşırı yapay buldum. Diyebilirsiniz ki hikayenin neresi doğal veya normal ki tepkiler normal olsun. Burada sözünü ettiğim yazarın bizde uyandırmaya çalıştığı his. Bazı kısımlarda tam oturmamış. Bu değerlendirme okuyucudan okuyucuya da değişebilir elbette. Karakterlerden beklediğimiz tepkilerin değişebileceği gibi bu tepkileri algılayışımız da değişebilir. Bir diğer husus ise öykülerdeki gerçeğe tutunamama hissi. Bu bende normalde olmayan bir şeydir. Belli sabitleri elde ettikten sonra gerçekliği salıverebilirim. Yoksa fantastik kurgu okumanın bir eğlencesi kalmazdı. Fakat çoğumuzda okuduklarımızı gerçek dünyayla bağdaştırma çabası vardır. Eminim ki öyküleri okurken de bu damarınız nüksedecek. Her hikaye de bir ton sembol ile karşılaşacaksınız veya karşılaştığınızı düşüneceksiniz. Her gerçeküstücülüğü sembolize edilmiş gerçeklikler olarak algılayacaksınız ki bu kaçınılmaz sanırım.

Konu gerçeklikten açılmışken Onur bizleri biraz daha sarmalamak ve kaçmamızı engellemek için anılarımıza da dokunmakta. Çocukluktan, mahalle aralarından, oyunlardan, dertsiz günlerden payımıza düşeni bizlere sunuyor öykülerinde. O geçmişimizi bazen beklenmedik öğeler katarak bazense sürpriz sonlar koyarak sosluyor ve öyle servis ediyor. Normalde her şeyin sürpriz olduğu bir evrende sürpriz son olması bile sürpriz değil mi? Oysaki sürpriz sonlar öykücülüğün şanındandır. Her öyküde olmasa da Onur da sürpriz sonlarla okuyucusunu etkiliyor. Sürpriz son severler, sürprizlerin bekleyeceğiniz gerçek kapısına çıkmayacağını da şimdiden söyleyeyim.

Yazara bizi kendisiyle tanıştırdığı ve bu güzel kurmacaları edebiyatımıza kazandırdığı için teşekkür ederim. Şimdiden iyi okumalar.

Barış Üregül: “Sete ilk girdiğimde, filme adım attığımı hissettim”

Tarık Akan ve Halit Akçatepe’li “Canım Kardeşim” filmini bilmeyen yoktur. Küçük kardeş lösemidir ve ağabeyleri onu iyileştirmek için ellerinden geleni yapar… Televizyon isteyen küçük kardeşi ise hazin bir son bekler. Ve biz izleyenler olarak, gözlerimizdeki damlalara hakim olamayız…

1998’den bu yana yüzlerce çalışanı, on binlerce hastası, onların aileleri ve milyonlarca gönüllüsü ile kocaman bir aile olan Lösemili Çocuklar Sağlık ve Eğitim Vakfı yani LÖSEV, 20. yılını çok özel bir proje ile kutladı. Bahsettiğim unutulmaz eser “Canım Kardeşim” filminin LÖSEV’e özel bir versiyonu çekildi. LÖSEV için hazırlanan özel versiyon yani alternatif finalde, merhum sanatçı Tarık Akan’ın rolünü bir dönem oyunculuk da yapan büyük oğlu Barış Üregül canlandırdı. Biz de Barış Üregül ile Tarık Akan’ı, Canım Kardeşim’i ve LÖSEV için hazırladıkları “Canım Kardeşim” özel versiyonu konuştuk…

“Canım Kardeşim, çok farklı bir ekolle yazılan bir senaryoya sahip!”
Küçüklüğünüzde, babanla “Canım Kardeşim”i izlerken güzel anılarınızdan bahsettin söyleşide. Senin için “Canım Kardeşim” filminde “Tarık Akan”ın yeri ile ilgili neler diyebilirsin?

“Canım Kardeşim” filmi, babamın en sevdiğim filmlerinden bir tanesi. Zaten en çok 3 filmini severim, diğerleri de “Yol” ve “Sürü”dür. Çocukluğumdan bu yana bu filmleri aşk derecesinde izlemişimdir. Küçükken ‘Canım Kardeşim’i izlediğimiz zaman çok duygulanırdık. Çünkü sonuçta çocuksun, ekranda baban var ve ayrıca zamanının Yeşilçam trend filmlerinin yanında, sonu çok sert biten duygusal bir filmdir. Daha önce babamın oynadığı ‘salon’ filmleri dediğimiz ve Yeşilçam’ın mutlu sonla biten romantik filmlerinin dışında çok farklı ekolle yazılmış bir senaryoya sahip. O dönem babamın, daha sonra sosyal içerikli filmler yapmasından önceki son filmidir. Babam bu filmdeki oyunculuğu için; oyunculuk konusunda ‘daha evrildiğini ve gelişmiş zamanına başlangıcı olduğunu’ söylerdi ve bu filmini çok severdi.

LÖSEV için hazırlanan “Canım Kardeşim” özel versiyonu projesi sana nasıl geldi ve neler hissettin?

Çocukluğumda defalarca izlediğim bir filmdir “Canım Kardeşim” ve babam sahneleri çekerken neler yaşadıklarını bize hep anlatırdı. Bu proje bana Film Park’tan Mete Özok aracılığıyla geldi. Mete bey filmin haklarını Arzu Film’den aldıklarını ve özellikle finaliyle ilgili yeni bir versiyon çalışması yapacaklarından bahsetti. Bana da babamın canlandırdığı rolü canlandırmamı teklif ettiler. Ben de bu projenin güzel bir fikir olduğunu söyledim, ama oyunculuk konusunda ‘emin misiniz?’ diye defalarca sordum. Çünkü oyunculuk çok deneyimlediğim bir şey değil ve benim yerime iyi bir tiyatrocu da bulabileceklerini söyledim. Çünkü burada önemli olan farkındalığı artırarak LÖSEV’e yardımcı olmak ve projenin hakkını vermekti. İkna olduktan sonra da çalışmalara başladık.

“Bu proje, babamın ve filmin hafızalara yeniden gelmesine vesile oldu.”
Sen sanırım ailecek projeden haberdar olmanızı ve içinde yer almanızı isteyeceklerini düşündün…

Ben projeyi anlatırlarken benden izin alacaklarını veya ailecek destek vermemizi isteyeceklerini düşünmüştüm. Kâr amacı gütmeyen ve iyi niyetli bir iş olduğu için, ben içinde olayım olmayayım sonuna kadar destek olmayı düşünmüştüm. Ve bu proje ile, babamın da filmin de hafızalara geri gelmesine vesile olundu.

Ben bu hikâyede olacağım ama nasıl bir senaryo var kafalarında, onu çok merak ettim. İlk başta, bana kafalarında kurguladıkları senaryoyu anlattılar. Ve bana inanılmaz ve bam teline dokunan sağlam bir senaryo anlattılar.

Sana anlattıkları gibi çıktı mı proje peki, ortaya çıkan filmi nasıl buldun?

Anlattıklarından çok daha güzel bir film çıktı bence ortaya. 1 gün prova yapıldı ve 2 günde çekimler gerçekleşti. Sabah erken saatlerden gece 2’lere kadar, ortalama 70 kişi diyebileceğim bir teknik ekiple herkes gönüllü çalıştı. Kamera önünde, arkasında ve montaj sürecinde çok emek harcandı bu işe, hakkını vermek istediler çünkü. Şöyle bir bakınca, sanat ve kostüm ekibi titizlikle çalışmış ve oldukça filmin dokusuna benzetmişler diye düşünüyorum. Günün sonunda yapılan her şeyin amacı, umarım insanlarımızın bam teline dokunur ve farkındalık artar. Bir çocuğumuzun hayatının kurtulması, her şeye değer eminim.

“Yaşadığımız süreçlerin hepsi, o anda bir patlama yarattı bende.”

Filmde bir ağlama sahnen var, onunla ilgili bir anın da var sanırım…

Sete ilk girdiğimizde fark ettim, bir gözyaşı damlası hazırlanmıştı. Sanırım bunu kullanacağız diye düşündüm. Ama set ortamına ilk girdiğimde, filme adım atmış gibi oldum. Film için hazırlanan seti öyle bir kurmuşlar ki, tüylerim diken diken oldu. Filmdeki evi, yatağı, her bir parçayı çok özenle hazırlamışlardı. Bu durum bende çok acayip duygular çağrıştırdı. Babamın anlattığı anıları düşündüm, belki ben de bu duyguları yaşayabilirim dedim kendime. Bütün gözyaşları içimden geldi. Filmde kısa gözükse de ben orada bir 10-15 dakika ağlamışımdır. Çok ağlayabilen biri değilim, ağlayınca da ucu kopuyor. İçime attığım şeyler var. Babamı kaybetmemiz ve bunu üzerine yaşadığımız bütün duygular, bizim için çok zorlu bir süreçti. Güçlü durmamız gereken anlar yaşadık. Bütün bunların hepsi o anda bir patlama yarattı bende.

Yapılan projenin “Canım Kardeşim” filminin ruhuna ve babana yakışır bir proje olduğunu düşünüyor musun?

Ben yaptığımız projenin, filmin yapısına çok güzel uyduğunu düşünüyorum. O naifliği ve güzel hisleri taşıyor. Filme alternatif bir son oldu, bazen birçok filme yapılır alternatif finaller… “Canım Kardeşim” filmine saygı duyularak, onun kalitesi bozulmadan, çiğ ve kötü bir yorum katılmadan güzel bir dille gerçekleştirildi. Yönetmenimiz Barbaros hocanın da katkıları çok büyük bu konuda…

A Discovery of The Witches – Cadı, Vampir ve Demonlar Sizi Bekliyor

İngiltere’de dizi çekilir de kötü olur mu? Penny Dreadfull, A Discovery of The Witches ve Taboo gibi kültün ciğerine oturmuş dizilere baktığımızda olmazmış gibi duruyor. Gençlere yönelik özdeşleşilmiş süper kahraman dizileri bile fena değil. Buna Misfits‘i örnek verebiliriz. Peki ya Black Mirror‘a ne demeli? Bir şey demeden bu diziye geçelim çünkü sezonu daha yeni bitti.

OxFord. Kadim kütüphane, çalışmaları sırasında simya ilminin dibine vurmuş Ashmole’un kitaplarına denk gelen masum Diana Bishop ile başlar konu. Kadın doğallaştırdığı büyü yeteneği ile büyünün içinde olup büyüyü kullanmayanlardan. Varlık için de yokluk deyimi de buradan geliyor. Diana araştırmalarında derinleşmek için kütüphaneye gidiyor ve kütüphaneciye şu kitabı getirir misin bayım diyor, zenci kütüphaneci de gidip kimsenin yıllardır bulamadığı kitabı getirip veriyor. Kız kitabı açıp incelerken kitap ile kız arasındaki büyü aktif oluyor ve bum! işler başlıyor.

Kitabın bulunduğu Cadılar, Vampiler ve Demonlar arasında hemen yayılıyor ve Diana‘yı izlemeye başlıyorlar. Bu kız ne yaptı da bu kitabı buldu/çağırabildi diye. Tam da burada Vampir arkadaşımız devreye girip iki bin yıllık yaşamı içinde aradığı ölümlüye aşık oluyor. Vampirler ve Cadılar ve diğer türler arasındaki etkileşim topluluk tarafından yasak olduğu için işler daha kıvamlı hale geliyor.

Filmdeki demon ailesi.

Vampirin de işin içine dahil olup Diana ile aşk yaşaması ve hayatlarını birleştirmeleri üzerine diğer yaratıklar bundan baya şikayetçi olup komplo işlerine girişiyorlar. Tek bir amaç var kitabı ele geçirmek. Kitap türlerin başlangıcına ait bilgileri içeriyor. Cadılar diyor ki bu kitap önemli çünkü içinde Vampirleri nasıl yarattığımızın bilgisi var. Vampirler diyor ki bu kitap önemli çünkü yaratılışımızın ve neden yeni vampir yapamıyoruz bunun bilgisi var. Demonlar diyor ki bu kitap önemli çünkü ne yapacağımızı bilmemiz lazım. UF! herkes kitabı arıyor, Diana kitabı nasıl çağırdığından haberi yok, kontrol edemediği büyüsü var. Şimdi artık bunu kontrol etmek istiyor ve başına şahane işler geliyor.

Atmosfer, oyunculuk, geçişler çok güzel. Birkaç bölüm izlediğinizde zaten farkına varacaksınız. Supernatural, fantastik, bilim-kurgu gibi konularda ilgiyseniz kaçırmayın. ate Brooke’un yaratıcısı olduğu dizi, Deborah Harkness’ın aynı isimli romanından uyarlanıyor. Teresa Palmer ve Matthew Goode’un başrolü üstlendiği dizinin kadrosunda Owen Teale, Malin Buska, Trevor Eve, Aiysha Hart, Edward Bluemel gibi isimler yer alıyor.

| A Discovery of The Witches imdb linki için lütfen tıklayınız. |

Et yiyenlerle yemeyenlerin beyin fonksiyonları arasında gerçekten bir fark var mı? Dr. Oğuzcan Kınıkoğlu cevaplıyor

Son günlerde veganlık ve bitki temelli beslenme şeklini çok sık duymaya başladık Veganlık bir tür diyet gibi algılansa da aslında her türlü hayvan kullanımını (gıda, giysi, taşıt, eğlence, hayvan testleri) reddeden ve her hayvanın eşit şekilde yaşamaya hakkı olduğunu savunan bir yaşam tarzı. Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de hızla yayılmakta olan veganlığa kalp ve iç hastalıkları profesörü sayın Canan Karatay’ın katkılarını da unutmamak lazım. Tarihe adını yazdırmış Albert Einstein, Nicola Tesla, Mahatma Gandhi, Thomas Edison, Mark Twain, Leonardo Da Vinci, Vincent Van Gogh, Pyhagoras, Leo Tolstoy gibi birçok dahinin vejetaryen ve vegan olduğunu bilenler için sayın Karatay’ın veganları tahıl beyinli ve veganlığı hastalık olarak nitelendirmesi yüzlerde tatlı bir gülümsemeye neden oldu. Sayın Karatay’a veganlığa dikkati çekip daha çok insanın araştırıp öğrenmesine sebep olduğu için ayrıca çok teşekkür ederiz.

Peki gerçekten hayvansal gıdaları hayatından çıkartıp sadece sebze, meyve ve tahıllarla beslenen insanların hayvan eti ve sütü tüketenlere göre beyin fonksiyonlarında herhangi bir farklılık var mı? Ya da vegan beslenmek sağlıklı mı? Bu konu ile ilgili en çok merak edilen soruları son yıllarda ülkemizin parlamakta olan genç doktorlarından iç hastalıkları uzmanı Dr. Oğuzcan Kınıkoğlu’ya sordum. Kendisine bize vakit ayırdığından dolayı tekrar teşekkür ederek sizleri merak edilen sorular ve cevapları ile baş başa bırakıyorum.

Sizce et yiyen bireyler ile yemeyen bireylerin beyin fonksiyonları arasında herhangi bir farklılık var mı ?

Bitkisel beslenmek tüm metabolizmamızı etkilediği gibi beyin fonksiyonlarımızı da etkiliyor tabii ki. Veganların mutluluk hormonu dediğimiz serotonini daha fazla salgıladığını biliyoruz. Tabii gıdalardan alınan kolesterol ve yağ da düşük olduğu için beyin damarlarında daralmalar olmayacaktır. Tansiyon ve şeker hastalığının az görülmesi de beyin fonksiyonlarını koruyucu etkileridir. Yayınlanan yeni bir araştırmaya göre de vegan ve vejetaryenların başkalarının çektiği acılara karşı empati yapabilme yeteneklerinin daha iyi olduğu gösterilmiş. Çok hoşuma gitti bu bilgi, her şey bir yana vicdanlı olmak ve empati yapabilmek önemli bir erdemdir.

İnsanların sağlıklı ve uzun bir hayat yaşamaları için hayvansal proteinlere ihtiyaçları var mı?

Maalesef “hayvansal proteinin gerekliliği” konusu endüstrinin bir dayatmacasıdır. Kimse size ne kadar vitamin, lif veya mineral aldığınızı sormaz. Ama sürekli proteini nereden alıyorsun sorusuyla karşı karşıya kalırsınız. Nitekim 2018 yılında yayınlanan büyük bir çalışmada insanları aldıkları karbonhidrat miktarına göre kıyaslamışlar ve düşük karbonhidrat, yüksek protein ve yüksek yağ tüketen insanların ölüm oranlarını daha yüksek bulmuşlar. Aynı şekilde sanki hayvansal protein tüketilmeden spor yapılamaz, kas gelişimi sağlanamaz algısı da insanlarda yaratılmış. Ancak hem bitkisel beslenip hem profesyonel vücut geliştiricisi olan çok meşhur sporcular var, teniste dünya 1 numarası Novak Djokovic, F1 pilotu Lewis Hamilton, dünyanın en güçlü insanı olarak bilinen Patrik Baboumian vegan sporculardır.

İnsanlar etçil mi ya da otçul mudur ?

Bu soruyu duyan insanların ilk aklına gelen genelde köpek dişlerimiz oluyor. Köpek dişlerimiz var o halde etçiliz. Öncelikle bu konuya açıklık getireyim, gorillerin kocaman köpek dişleri olmasına rağmen goriller bitkisel beslenirler, o yüzden minik köpek dişlerimizin varlığı bizi etçil yapmıyor. İkincisi, 4-5 yaşında bir çocuğu tavşan ve elma ile bir odaya koyalım. Sizce hangisini yiyecektir? Tavşanı yemeyeceğine eminim. Öte yandan bazı bilim insanları “eski insanların kalorilerinin %75’ini et oluşturuyor” derken bazıları “kalorinin %95’inin toplayıcılıktan ve böceklerden” geldiğini söylüyor. Bunun için genetiğimizin %99’unun aynı olduğu şempanzelere bakalım. Kalorilerinin çoğunluğunu meyvelerden alıyorlar, keza bonobolar da aynı şekilde. İnsan anatomisine baktığımız zaman da otçul özellikler gösterdiğimizi söyleyebiliriz. Alt çenemizi sağa sola oynatabilmemiz otçul özelliğidir, su içme şeklimiz, terlememiz, çenemizin açılma açısı, tükürüğümüzde nişastayı sindirebilmek için binlerce enzim bulunması aklıma gelen örneklerden yalnızca birkaçı.

Bitkilerin de protein içerdiğini biliyoruz. Hayvansal protein ile bitkisel protein arasında ne gibi farklılıklar var? (ya da bir farklılık var mı?)

Proteinler basitçe aminoasitlerin birbirleriyle yan yana gelerek oluşturdukları yapıdır. Hayvansal ürünlerden alınan proteinler de bitkilerden alınan proteinler de midemizde parçalanarak aminoasitlere indirgenir. Totalde 22 aminoasit vardır. 9 tanesi esansiyel amino asittir. Vücudumuzda sentezleyemeyiz ve dışarıdan almamız gerekir. İster hayvanlardan alın isterseniz bitkilerden, aldığınız proteinler sonunda o 22 tane aminoasite dönüşecektir. Yanlış bilinen bir kanı ise “bitkilerde esansiyel aminoasitler yoktur” düşüncesidir. Aslında bizler gibi hayvanlar da bu aminoasitleri sentezleyemezler. Onların da aldıkları yer bitkilerdir. Çünkü bitkiler azotu işleyebilirler ve aminoasit sentezleyebilirler. Bütün aminoasitleri bitkilerden fazlasıyla alabilirsiniz. Burada esas endişelenmemiz gereken hayvansal ürünlerde çokça bulunan L-karnitindir. L-karnitin  trimetilamin-N-oksid (TMAO) denen bir maddeye dönüşerek, kalp krizine ve rektum kanserine yol açar. Veganlar hayvansal ürün tüketmedikleri için diyetlerinde karnitin azdır dahası bağırsaklarında bu maddeyi toksik hale dönüştüren bakterilerden de yoktur.

Hayvan eti yemek insanların sindirim sistemine uygun mudur?

Ağızdan bağırsaklarımıza kadar tüm sindirim sistemimiz etçillerinkinden farklıdır. Dişlerimiz, çenemizin açılma şekli, mide asiditemizin etçiller kadar fazla olmaması… Etçillerin mideleri (protein sindirim yeridir) tüm sindirim sisteminin %60-70’ini oluştururken insanda bu %20’dir. Etçillerde bağırsaklar kısadır. Kolonumuzun esnemesinden, çene yapımıza kadar otçul özellikler gösteriyoruz.

Çoğumuzun düşündüğü gibi sağlıklı bir kemik yapısına sahip olmanın yolu inek sütü içmekten mi geçer?

Yine bizi yıllardır kandırdıkları bir diğer nokta. Süt içmek tam tersi kemik kırıklarını arttırır. Bununla ilgili yapılmış çok büyük çalışmalar var. Ne kadar süt tüketirseniz o kadar kemik kırıklarınız artar. Zaten dünyada süt tüketiminde birinci sırada olan ülke, kemik kırıklarında da birinci sıradadır. Tüketimde ikinci olan ülke, kırıklarda da ikincidir. Liste bu şekilde uzuyor. Araştırmacılar sütün içerisindeki galaktozun vücuttaki oksidasyonu arttırdığını, hücrelerin yaşam döngüsünü kısalttığını söylüyorlar. İnsanlarda 4. yaşa kadar anne sütünü sindirebilmeyi sağlayan laktaz enzimi varken bu enzim 4 yaşından sonra insanların çoğunda olmaz. Bu oran toplumdan topluma değişir. Bu yüzden insanların süt içtikten sonra hazımsızlık, şişkinlik gibi şikayetleri olur. Tabii endüstri bunun da çaresine baktı ve fizyolojimize uygun olmayan inek sütünün içinden laktozu çıkartarak o çok sağlıklı olarak nitelendirdikleri sütü daha çok insanın içmesini sağladılar. Ayrıca süt yalnızca kemik kırıklarını değil aynı zamanda kadınlarda meme kanseri riskini de arttırır.

Yumurta tüketimi hakkında birçok şey duyuyoruz. Sizce yumurta beslenmemiz açısından önemli bir gıda mıdır?

Yumurta yüksek protein içeriği nedeniyle ön plana çıkartılıyor. Proteine bu kadar saplantılı olmamız içerdiği yüksek kolesterol ve yağı görmezden gelmemize neden oluyor. Yüksek kolesterolün ateroskleroza yol açtığını, kalp krizini arttırdığını biliyoruz. Yayınlanan bir meta-analize göre de yumurta tüketimi ve şeker hastalığı arasında ilişki de mevcut. Yumurta yine salmonella dediğimiz enfeksiyon hastalığı için de bir kaynaktır.

 Vegan bireylerin B12 takviyesi almaları sağlıklı mı?

Öncelikle hayvansal ürünlerden alınan b12 vitamini hayvanlar tarafından sentezlenmiyor. B12 vitaminini sentezleyenler bağırsak bakterileridir. Hepimiz b12 vitaminini bağırsaklarımızda sentezliyoruz ancak emilim yeri sentez yerinden daha yukarıda olduğu için b12 vitamininden yararlanamadan atıyoruz. B12 vitamini bu sebeple toprakta bulunur. Hayvanların topraktan aldıkları b12 vitaminini insanlar dolaylı yoldan vücutlarına alırlar. Kaldı ki bugün hayvancılıkta b12 iğneleri hayvanlara yapılıyor, insanlar da b12 vitaminini “doğal” yollardan aldıklarını düşünüyorlar. Veganlarda b12 eksikliği ile ilgili çalışmalar mevcut. Mesela yapılan bir araştırmada Hindistan’da ve İngiltere’de yaşayan Hintliler incelenmiş. İngiltere’de yaşayanların Hindistan’da yaşayanlara göre düşük b12 seviyeleri olduğu görülmüş. Sebebi? Aşırı hijyen. Mevcut sistemde toprakla çok içli dışlı olamayacağımız ve aldıklarımızı bolca yıkamadan yiyemeyeceğimiz için veganların b12 vitamini alması iyi olur. Ancak hiç almayan ve yıllardır normal b12 seviyeleri olan tanıdıklarım da var.

Kordon ve sinemanın 19. buluşması: Uluslararası İzmir Kısa Film Festivali

Ege’nin incisi… O güzel deniziyle içinize selam verip içimizi huzurla kaplayan güzel İzmir… Yeniden buluşmanın büyük zevki… Okuyucularımız hatırlayacaktır, ilk kez geçen sene gitmiştim İzmir Kısa Film Festivali’ne… Geçtiğimiz yıl büyük bir keyifle, ilk kez bir kısa film festivali takip etmiştim. Her şey, bir büyük festivalde olması gerektiğinden çok daha sıcak ve hareketliydi. O yüzden bu sene de İzmir’e yeniden gitmeyi çok istedim. Her bir festivale giderken, içimde hep bir umutla gidiyorum. Güzel insanlarla tanışmak, kaliteli sohbetler edebilmek, sinemaya dair gelişmeleri olay yerinde takip edebilmek ve en önemlisi filmden filme koşturmak! Bu yıl festivallerin tarihleri hep art arda, ya da aynı tarihlerde çakışarak gerçekleştiği için her birini takip edebilmek zorlaştı. Bundan dolayı seçim yapma durumu ile karşı karşıya kalınca, seçimi İzmir’den yana kullandım.

Festivali yaşatmak ve var etmek için ellerinden geleni yapan Yusuf ve Gülen Saygı çiftini tekrardan tebrik etmek gerek… İkiz bebekleri Aren ve Cem’le birlikte bu yıl festivale daha da sarılmışlar ve imkânsızlıkları ortadan kaldırmışlardı. Hem yeni fikirler, hem de nostaljiyi unutmamak çok güzel bir şey… Usta sanatçı Selda Alkor’la festivalde buluşmak büyük bir keyifti. Rol aldığı “İki Yaka Yarım Aşk” adlı kısa filmi izledik, kendisiyle keyifli röportaj yaptık ve karşılaştıkça bol bol Yeşilçam sohbeti yaptık. Festivallerde denk geldikçe, özel isimlerle ahbap olabiliyorsunuz ve bu çok kıymetli. Değerli abim Cezmi Baskın ile de festivalde buluşmak ve sektöre dair sohbetler etmek büyük bir keyif. Uzun süredir eşiyle İzmir’de yaşayan Cezmi Baskın, festivalin destekçisi. Festivalin tatlı dilli jüri üyelerinden Emin Alper, Meryem Yavuz, Emel Çölgeçen ve Funda Eryiğit ile de keyifli sinema sohbetleri yaptık kısa vakitlerde ve ayrıca festival özel konuklarından Tümay Özokur ile Hakan Bilgin gibi şahane isimlerle bir arada olmak da mutluluk vericiydi.

Gelelim bu yıl 19. İzmir Kısa Film Festivali’nde neler gözlemlediğime… Bu sene özellikle dikkatimi çeken şey, geçen yıla oranla ‘özellikle Fransız Kültür Merkezi gösterimlerinde’ izleyici sayısının iki katına çıktığı oldu. Geçen yıl da festivali iyi bir izleyicisi olduğunu gözlemlemiştim, fakat bu yıl bu sayının daha da arttığını görmek oldukça sevindirici. Özellikle kısa filmci genç arkadaşlarım için dolu dolu salonlarda, tertemiz bir perdede filmlerinin gösterimini yapmak, mutlu edici olsa gerek. Ayrıca kısa filmlerin bir arada olduğu bir seans bittikten sonra, alkış yağmuruna tutuldu ve izleyicinden kısa film ve belgesellere güzel sorular geldi. İzmir Sanat’ta düzenlenen gösterimlerin daha az izleyiciyle geçtiğini duymuş olsam da, oraya da eminim izleyici çekimi sağlanabilir. Açılış töreni yine nostaljik dokularla bir araya gelmiş bir şekildeydi ve mükemmeldi. Kapanış ve ödül töreni de aynı mükemmellikte ilerledi. Ödül alan kısa filmleri tek tek tebrik etmek gerek. Alamayan filmler için de gelecek festivallerde başarı sağlayacaklarını temenni ediyorum.

Hangi kısa filmleri izledim?

Daha önce Kızkalesi Film Festivali’nde izlediğim İki Elin Arasında, Ah Bir Ataş Ver, Fabrika, Kurbağa Avcıları, Saksak: Bir Tütün Belgeseli gibi filmler burada da yer alıyordu. Bu kez daha önce adını duyduğum, fakat daha önce izleme şansı bulamadığım kısa film ve belgeselleri izlemeye koyuldum. Çok nitelikli, kimsenin aklına gelmez fikirler denilebilir ve güzel izleti sunan kırsa filmler ve belgeseller izledik.

Ulusal kurmaca filmlerinden başlayacak olursak; En İyi Kurmaca Film ödülünü alan “Her Şey Yolunda” seçkinin dikkat çeken filmlerindendi. Genç oyuncu Arda Yeşillikçi’nin göz dolduran performansı performansı dikkat çekerken, filmin senaryosu da enteresan ve bir o kadar merak ettirici donelerle dolu. Senaryo tam da kısa film metodunda ve genç yönetmen Metehan Şereflioğlu gerçek bir kısa film yönetmeni olduğunu kanıtlıyor. Gerçekçi mekanlarda, yaşayan karakterlerle tamamen bağımsız ve bir o kadar yüz gülümseten bir film Her Şey Yolunda. Sezen Kayhan’ın yönettiği “İmparatorlukta Zor Bir Gün” ise festivallerde gördüğüm fakat izleyemediğim filmlerdendi. İzmir’de karışma çıkan film, absürt halleri ve film setlerinde asistanların başına gerçekten de gelen gerçek hikayelerle dolu senaryosuyla tam not aldı benden. Ayrıca Ayris Alptekin, Murat Kılıç ve Sezgi Mengi’nin performanslarına bayıldığımı söyleyebilirim. Bir kısa filme göre oldukça yıldız bir kadroya sahip olan “Kimse Elimi Tutmasın” ise izleyiciyi sarmal hikayelerle dolu olan ve doğru işlenmiş bir film izletisi sunuyor. Sermet Yeşil’in canlandırdığı gıcık rol izleyende sinir bozan bir hal bıraktırsa da Şebnem Bozoklu’nun canlandırdığı rolle acıma ve hüzünlenme hislerinden geçmeye başlıyoruz. Duygu değişimini iyi kullanan filmi ve yönetmeni Cenk Ertürk’ü kutlamak gerek.

Baba yadigarı köpeği Gümüş’e yer bulma hikayesini konu alan “Gümüş” filmi, gerçek hislerle yazılmış hikayesiyle başarılı bir senaryoya imza atıyor. Filmin tek sıkıntısı ise görüntü yönetiminde. Filmin oldukça açık bir beyaz kullanılmış ve gözleri rahatsız edici bir hale sokmuş. Işık biraz daha sıkılsa da, senaryo başarısının önü açılabilirmiş. Geçtiğimiz aylarda Başka Sinema’da Radiogram filminin önüne konulan kısa film “Kaset” ise küçük çocuk Kenan’ın gözünden bir hikaye anlatıyor. Umutlu bir radyo hikayesi izleten film, görüntü yönetimindeki başarısıyla öne çıksa da; tek sıkıntısı bir kısa filme göre fazla sessiz olması. Herhalde uzun isminden dolayı aklımda kalan birçok festivalde duyduğum “Sana İnanmıyorum Ama Yerçekimi Var” yönetmen Umut Subaşı ve ekibinin kıvrak zekasıyla hazırlanmış bir kısa film. Birçok sahnesiyle oldukça fazla kahkaha attıran filmin dahi senaryosu beni benden aldı. Beklenmedik olayın gelişmesi de tam da olması gerektiği yerde oldu ama kahkahalarımı susturamamak oldukça hoşuma gitti.

İzmir’li genç yönetmen Berkay Hasbay’in yeni kısası “Kiracı” da dikkat çeken filmlerden. Deniz Çakır’ın başarılı bir performansla başrolünde yer aldığı filmde Erol Aksoy, Suna Selen gibi efsane isimler yer alırken kısa filmlerin aranan oyuncusu Ulvi Kahyaoğlu da oldukça hareketli ve renkli bir rolle iştirak ediyor. Anlaşılması zor bir senaryo döngüsü bulunan filmin görüntüleri de dikkat çekici. Deneysel bir havası da olan filmin biraz anlaşılabilirliğinin zor olması ve daha yüksek bir tempo beklenirken biraz düşük temposunun olması geriye düşürse de oyuncu yönetimi konusunda oldukça güzel. Veysel Çelik’in yönettiği “Kefaret Yağmuru” mekân seçimleriyle mest etti. Başarılı bir görüntü yönetimine sahip olan filmin hikayesi de dikkat çekici yazılmış. Bir kısa filme göre oldukça fazla metaforu içinde barındıran film, bu anlamda biraz boğulma hissi veriyor. Ama bazı metaforların bağlanış şekli oldukça iyi işaretlenmiş.

Belgesel kategorisinde ise dikkat çene yapımlar yer alıyor. Volkan Güney Eker’in “Bıraktığın Yerden” belgeseli, 12 yaşından bu yana kaçırılan babasını arayan genç bir kadının gözünden Cumartesi Annelerine dokunuyor. Gerçekçi hikayesiyle gözlerimden yaşlar akıtan belgesel, titizlikle oluşturulmuş ve hüznü hissettiren bir yapıda hazırlanmış. Emeği geçen herkesi tebrik etmek gerekli ve bu tarz işlerin çoğalarak devam etmesini dilemeli… ‘Kardeşlik’ olgusunun önemini merkezine alan Kenar Mahalle Manifesto, izleyene anı yaşatıyor ve yanımızdan geçip giden ve kimi zaman selam vermeye çekinebileceğimiz ağır abilere selam çakıyor. Fakat belgesel siyah beyaz rengi biraz abartılı kullanıyor ve fazlaca boşluklar bırakıyor. Bir konu bitmeden öbür konu açılıyor ve boşlukların doldurulması gerekli diye düşünüyor insan… Grafiti dünyasını anlattığı “Ta’riz; Gri Şehrin Renkli Çocukları” belgeseliyle ilk olarak yola çıkan yönetmen Sezer Ağgez, bu kez ‘rap’ çilerin dünyasına iniyor. “Ta’riz: Dişe Diş, Söze Söz”, İstanbul’u arka fonuna alarak şehrin üzerinden hip-hop ve rap kültürünün bilinmeyen yönlerini anlatıyor. Rap şarkılarının konu belirlenirken nelere bakıldığı ve nasıl yer alınacağının anlatımı, rap hakkında merak edilen konuları tamamiyle anlatan bir paket olarak sunuluyor belgesel izleyenlere. Alaturka Mavzer, Kabus Kerim, Ayaz, Gazapizm gibi bilinen ama bir yanda bu kültürün bilinmeyen isimleri buluşturmak da oldukça güzel bir fikir. Sezer Ağgez ve ekibini bu kadar kapsamlı bir rap belgeseli yaptığı için kutlamak gerek.

İzmir’de Uluslararası kısa film yarışması ve seçkii olmasına bayılıyorum. Bu yıl da enteresan yabancı filmlerle karşılaştım. İzlemekten büyük bir keyif aldığım kurmacalardan en iyisi, Venezuella yapımı Lucy oldu. Ödül de alan filmin fikri o kadar muhteşem bir zeka ki… Karşı komşusuna saplantılı bir aşk yaşayan, onu uzaktan kayda alan ve o kayıtların üstüne bir de foley artistliği yapan bir adam fikine oldukça bayıldım. Yönetim de oldukça hoşuma gitti. Macaristan yapımı Cubeman ise emekliliği kabul etmeyen bir adamın hikayesini değişik ama hoşuma giden bir kafayla kurmacalamış. Barol oyuncusunun performansına hayran kaldım ve filmin “dan” dedirten final sahneleri oldukça his yarattı. Seçki filmi olarak yer alan Bulgaristan yapımı “Red Light” ise durum komedisini ayakları yere sağlam basan bir senaryo ve yönetimle izleyenlere sundu. Bir halk otobüsü, kırmızı ışıkta takılı kalmış bozuk bir trafik lambası ve kırmızı ışıkta geçmeyi kendine yediremeyen takıntılı bir şoför… Otobüs yolcularının o bekleme anında yaşadıkları ve ruh değişimleri, şoförün polisle muhabbeti, şoförün yolcularla kavgası gibi sahnelere oldukça bayıldım. Finali gülümseten bir şekilde yapsa da film, ben daha şok edici bir son beklerdim…

20. Uluslararası İzmir Kısa Film Festivali’ni iple çekerken, yeni festivallerde buluşmak dileğinde bulunuyorum. Ayrıca festivalde bazı kısa filmci kardeşlerimle, 6. Seans’ta filmlerini konuştuk. YouTube kanalımdan takip ediniz mutlaka

Ketojenik diyet: Bol yağ, ölçülü protein, az karbonhidrat

Ketojenik diyet kökeni 1920’li yıllara dayanan, vücudun enerji kaynağını şekerden yağa çevirmeyi hedefleyen bir diyettir. Ketojenik diyet fazla kilolardan kurtulmaya yardımcı olması, zihinsel gelişimi desteklemesi ve çeşitli hastalıklara iyi gelmesiyle son dönemde popülerliği yakalamıştır.

Ketojenik diyet nasıl işliyor?

Çoğu insanın metabolizması temel enerji kaynağı olarak glikozu kullanır. Karbonhidrat ve şekerden oluşan glikoz kolayca enerjiye dönüştürülebilir fakat insülin seviyesini de arttırdığından açlığa çare olmaz. Glikoz fazlası, yağ olarak göbek ve basen bölgelerinde depolanır. Ketojenik diyet bedenin glikoz yerine yağ kullanmasını hedefleyip diğer diyetlerden farklı olarak sağlıklı yağların bol miktarda kullanımını önerir.

 

Evrim süreci göz önünde bulundurulduğunda, insanların her istediklerinde yemek elde edebilmeleri çok yeni bir durum. Açlık modu, bu süreçte insanların yiyecek bulmak için fiziksel ve zihinsel üstünlüklerinden yararlanmalarını gerekli kılmıştır. Ketojenik diyet de tıpkı insanların yemek bulmak, hayatta kalmak için mücadele etmesi gibi bedenin hayatta kalma mekanizmasının bir parçasını oluşturur. Bir süre ihtiyacı olan glikoza erişemeyen vücut yağlara yönelir buna da “ketosis” denir. Ketosis durumuna geçen beden, yiyecek bulmaya çalışan insanlar gibi sahip oldukları özellikleri değiştirip geliştirmeye çabalar. Ketosis modu, karaciğer tarafından keton maddesi üretilmesini  ve bu maddenin glikozun yerini almasını sağlar.

Ketojenik diyet kilo vermeye yardımcı oluyor mu?

Yapılan bazı araştırmalar doğru biçimde uygulandığında ketojenik diyetin kilo vermeye yardımcı olduğunu gösteriyor. Ketosis moduna geçen beden enerji kaynağı olarak yağları kullandığından fazla yağlar yakılır. Yağ depolayan insülin hormonu daha az salgılandığından yağ hücreleri karaciğere ulaşarak ketonlara dönüşür. Her diyette olduğu gibi kişiden kişiye değişkenlik gösteren ketojenik diyet; bolca sağlıklı yağ, ölçülü protein ve mümkün olduğunca az miktarda karbonhidrat tüketildiğinde kilo verileceğini vaat eder. Elbette diyetin uygulanması bir doktor kontrolünde, kişinin bünyesindeki çeşitli değişkenler, hastalıklar, yaş, aktivite oranı, hedefler göz önünde bulundurularak gerçekleştirilmelidir.

 

Karbonhidratı azalt, yağı çoğalt

Ketojenik diyeti uygulamada önemli olan başlıca etmen karbonhidrat, yağ ve protein kombinasyonunu vücuda uygun olarak biçimlendirmektir. Karbonhidrat alımını günde 20-25 gramlık bir seviyeye indirgemek ketojenik diyet için idealdir. Başlangıç aşamasında meyve, un, alkol ve şekerden kaçınmak gerekir. Her gün minimum bir sebze, ham veya pişmiş şekilde tüketilmelidir. Sebzeye ve sağlıklı yağlara ağırlık vermek bu diyette altın kural sayılır. Yağ tüketimi arttırılmalı, günlük kalori ihtiyacının %60-%80’ini karşılıyor olmalıdır. Avakado, fındık gibi yağ oranı yüksek besinler ketojenik diyette lezzetli ve sağlıklı alternatifler olmaktadır.

Çalışmalar tarafından fiziksel ve zihinsel anlamda birçok faydası olduğu belirtilen ketojenik diyet herkes için uygun olmayabilir. Sağlıklı yaşamak kişinin bedenine yapabileceği en iyi yatırımdır fakat her sağlıklı beslenme biçimi her bünye için doğru olmamaktadır. Bir diyet biçimini uygulamadan önce, bedenimizi, hassas noktalarımızı tanımak ve bu doğrultuda beslenmek sağlığımız için en iyi tercih olacaktır.