Ana Sayfa Blog Sayfa 154

Jozef Van Wissem: Avangart mı, Barok mu?

0
 “Jozef Van Wissem’in dünyasına girebilmek için, onun kendi hızıyla yaratılan garip müziğin kaçınılmazlığına ve zamansızlığına teslim olmanız gerekir. Jozef, dinleyiciyi özel bir dünyaya bırakır, müziğinin kalitesi kadar esrarengiz bir fanustan dışarıyı seyrettirir. Açıklık, kısalık ve özlülük anahtarıdır.” (Quietus)

Jozef van Wissem 22 Kasım 1962 doğumlu, Brooklyn’de yaşayan Hollandalı minimalist bir besteci ve lavta virtüözüdür. Solo albümleri, “The That That Made” (2009) ve Ex Patris (2010) İmprotant Records‘dan yayınlanmıştır.

Solo albümleri haricinde birlikte ortak eserler çıkardığı kişiler arasında ilk akla gelen kişi avangart yönetmen Jim Jarmusch’dur. 2011’de Jim Jarmusch ile birlikte hazırladığı bir albüm olan “The Joy That Never Ends“i piyasaya sürdü. “Concerning the Entrance into Eternity” de Jim Jarmusch’la birlikte yapılmış bir albümüdür, 2012’nin başlarında yine aynı plak şirketi İmportant Records’dan yayınlanmıştır. Jarmusch’la yaptığı başka bir ortak albüm olan “Heaven Mystery” 2012’den sonra Sacred Bones Records’dan yayınlanmıştır.

Sürekli tur halinde gezen bir müzisyen olan Wissem, Londra Ulusal Sanat Galerisi tarafından Hans Holbein’in “The Ambassadors” adlı tablosuna ses parçası oluşturmak için de görevlendirilmiştir.

Ben de kendisini diğer birçok kişi gibi Jim Jarmusch’un iz bırakan filmi “Only Lovers Left Alive”ın (“Sadece Aşıklar Hayatta Kalır”) film müziklerinden tanıdım. Jim Jarmusch’un filmlerinin her sahnesine sinmiş ölçülü melankoli ve varoluş sancısı, Wissen’in yaşanmışlık dolu tınıları ile birleştiğinde, senaryonun içtenliği apaçık ortaya çıkabilmiştir. Şüphesiz onun müzikleri olmasaydı bu harika sanat eseri birçok açıdan eksik kalabilirdi. Hal böyle ki Jozef van Wissem, 2013 yılında Cannes Film Festivali’nde “Only Lovers Left Alive” kapsamında Cannes Film Müziği Ödülü’nü kazanmıştır.

Wissem, New York’ta Patrick O’Brien ile birlikte lavta eğitimi almıştır. Onu bir çok fotoğrafında bir lavta ile birlikte görürüz. Yakın dostluk beslediğini düşündüğüm bu güzel müzik aleti “ud” ailesindendir. Lavta; Türk, İran ve Yunan kültürlerinde de bilinen bir enstrümandır. Tarihin her sayfasındaki ve her coğrafyadaki bir çok medeniyet “ud” ailesinden enstrümanları kültürlerine dahil etmişlerdir. Wissem’de gördüğümüz lavta ise 18. yüzyıldan bir Alman Barok lavtasıdır.

“Van Wissem, hem avangard bir besteci hem de barok bir lütisttir, dolayısıyla dikotomiye yabancı değildir.” (New York Times)

Gaslighting: Gerçekliği sorgulatan istismar | Video

O kadar da önemli değil. Bu kadar hassas olmasana. Öyle bir şey demedim. Hepsini kafanda kuruyorsun.

Size bunları söyleyip kendinizden şüpheye düşüren oldu mu hiç? Belki arkadaşınız, sevgilisinden ya da patronundan buna benzer şeyler duymuştur. Belki de siz birilerine böyle şeyler söylemişsinizdir.

Bunlar ‘gaslighting’in potansiyel belirtileridir. Gaslighting bir tür duygusal istismardır. Bir insanın diğerine, akıl sağlığını ve gerçeklik algısını sorgulatacak türde manipülasyonlar yapmasıdır. Bu terimle internette karşılaşmış olabilirsiniz. American Dialect Society, ‘gaslighting’i 2016’nın En Kullanışlı Kelimesi seçti.

Bir antropolog ‘gaslight’ fiilini kültür ve kimliğe ilişkin bir kitabında tanımladı, kelime 1960’lardan beri de kullanılmakta. Kelimenin kendisi, 1944’teki popüler bir filme ve 1938’deki bir tiyatro oyununa atıfta bulunur. 1940’lardan bir filmden bahsedeceksek de ne olur ne olmaz spoiler vereceğimizi söyleyelim.

Gregory adındaki bir adam, karısı Paula’ya miras kalan mücevherleri bulup çalmak istemektedir. Bu nedenle karısını çıldırtmaya çalışır, onu kliniğe kapatıp ondan kurtulmak ister. Nesneleri saklar, hizmetçiyle flört eder, evdeki ışıkları kazara(!) kapatıp açar; bir yandan da çatı katında mücevher aramaktadır. Karısı ona neler olup bittiğini sorduğundaysa ‘her şeyi kafanda kuruyorsun’ der. Karısını, kayıp eşyaları çalmakla suçlar hatta. Paula akıl sağlığından şüphe etmeye başlar. Gregory çatı katındayken bir polis memuru eve gelir. Yanıp sönen ışıkları kendisinin de gördüğünü söyler polis. Böylece Paula olan biteni kafasında kurmadığının farkına varır.

Bu uç bir örnek olsa bile, işte gaslighting hemen hemen böyle bir şeydir.

İki klinik psikolog, 1988’deki makalelerinde gaslighting vakalarıyla karşılaştıklarını belirttiler. Bu vakalarda erkekler eşlerini aldatmışlar, sonra da durumu inkar etmişler, hem de somut kanıtlara rağmen. Hikaye tanıdık geliyordur.

Ben yapmadım!

Başka bir örnekte ise kadın, evdeki ahizeyi kaldırdığında kocasını sevgilisiyle konuşurken yakalar. Adamsa ona her şeyi kafasında kurduğunu söyler.

Gaslighting sadece evliliklerde ortaya çıkan bir durum değil, kurbanlar bazen erkek de olabiliyor.

Bir süpervizör, çalışanın toplantılardan dışlandığını reddedebilir.

Bir arkadaş, söylediği incitici şeyleri yanlış anladığınız konusunda sizi ikna edebilir.

Bir avukat Taylor Swift’e aslında taciz edilmediğini söylemeyi deneyebilir.

Ama gaslightingle ilgili sorun şudur ki üzerine çok fazla araştırma yoktur. Ahlaki olarak baktığımızda, deney yapabileceğiniz bir şey değil ne de olsa. Ama hala bir çok klinisyen böylesi vakalarla karşılaşmakta.

Birçok çalışma, blog gönderisi, makale ve klinik psikologlar tarafından yayımlanan kitaplarda neye benzediği, niye ortaya çıktığı, durdurmak için nelerin yapılabileceği anlatılmakta.

Gaslighting yapan kişinin kafasında neler döndüğüne ilişkin uzmanların birkaç fikri var.

The Psychoanalytic Quarterly gazetesinde 1981 yılında yayımlanan bir değerlendirme; gaslighting, insanların çelişkilerini ya da kaygı gibi duygularını diğerlerine yansıttığı bir yol olabilir der. Bu durum, aldatan kişilerin sevgililerini aldatmakla suçlama nedenlerini açıklayabilir: Karşısındaki insanın kendisi gibi hissetmesine neden olarak daha az kötü hissetme ihtiyacı. Ama bu kurbanlara ilişkin ayrıntılı bir fotoğraf vermez.

Daha yeni bir hipotez ise, ‘gaslighting’in de istismarın diğer türlerinde olduğu gibi güç ve kontrolle ilgili olduğudur.

Psychoanalysis and Psychotherapy’tin 1994’teki bir çalışmasına göre gaslighting yapan kişi, diğer insanlarla olan etkileşimlerini kontrol ederek duygularını düzenlemeyi denemektedir.

Diğer klinisyenler ve akademisyenler de bu konuda aynı fikirdeler.

Gaslighting uygulayan kişi rahatsızlık verdiği kurbanlarının muhakemelerini sürekli baltalayarak ilişkide kontrol elde edebilir, onların görüşlerini yönlendirebilirler.

İnsanlar gaslightinge maruz kaldıklarını ya da bunun bir problem olduğunu fark etmeyebilirler. Gaslighting uygulayan kişi diğerinin hafızasını sorgulayabilir ya da diğeri kabul edene dek fikirlerini inatla dikte eder.

Ve dürüst olmak gerekirse hararetli bir tartışma sırasında çoğumuz buna benzer şeyler yapmışızdır. Ama gerçek sorun bu davranışların bir alışkanlık haline gelmesiyle alakalı, Çünkü o zaman psikolojik olarak zararlı olmaya başlar.

Gaslighting, zamanla kurbanın özgüveninin azalmasına neden olur, klinik düzeyde depresyona girilmesine, gerçeklik algısının bozulmasına neden olur. Ama hala gaslightingin nedenini tam olarak anlayabilmiş değiliz ya da psikolojik açıdan niye bu kadar zarar verici olduğunu.

Biz öğrenmeye devam ederken sosyoloji alanındaki diğer araştırmacılar da gaslightingin etkilerini keşfediyorlar, belli grupların tarihsel olarak ayrımcılığa uğraması gibi.

Bütünsel olarak bir birikime sahip olmamamıza rağmen yine de yapabileceğimiz bir şey var mı peki?

Kolay bir yol yok gibi gözüküyor.

Gaslighting uygulayan kişiler ve kurbanları genelde belli bir ilişki içinde oldukları için çekip gitmek bir seçenek olmayabiliyor.

Klinik psikologların kurbanlara genel bir önerisi, gerçekliği kontrol ettirebilecekleri güvenilir bir arkadaş ya da terapist bulmalarıdır. Bu, kurbanların böylesi bir istismarı sonlandırmalarına yardımcı olabilir ve bu konuda hepimizin yardımı dokunabilir.

Kaynak: SciShowPsych

Başlık Görseli

Trump’ın zorbalıkları gösteriyor ki emzirmek hâlâ politik bir eylem

0

Dünya üzerinde, enfeksiyonları önleyebilme ve onlarla savaşabilme özelliğine sahip, isteğe bağlı ve ayrıca ambalajlama gerektirmeyen, göreceli olarak ucuz denebilecek şaşırtıcı bir besin kaynağı mevcut. Bu besin kaynağı ‘sürdürülebilirlik’ hayallerinin gerçekleşmesini de sağlayabilme özelliğine sahip. Sizi anne sütü ile tanıştırayım!

Yıllardır yapılan bilimsel çalışmalar defalarca anne sütünün bebekler için en sağlıklı seçenek olduğunu vurguladı. Öte yandan, temiz suya erişim olanaklarının kısıtlı olduğu ülkeler de formül süt üreten şirketlerin reklam kampanyalarını durdurmak için teşvik edilmeye başlandı. Donald Trump’ın gelişine kadar…

Hükümetler Dünya Sağlık Örgütü’nün ‘emzirmeyi koruma, teşvik etme ve destekleme’ çözüm önerisi için politikalar uygulamaya çalışırken, Trump ise başarısız bir yoldan bunun tersini denedi. Emzirme politik bir mesele olmaya devam ediyor. Çünkü en azından Trump’ın göreve başlamak için gerçekleştirmiş olduğu törende sponsoru olan şirketlerden biri olan ve 70 milyon dolarlık bebek maması pazarında önemli bir figür olan Abbott Laboratories gibi firmalar kâr kaybedebilirler.

Trump yönetimi, uzmanların açıkladığı sonuçları farklı yansıtabilmek için çaba sarf etti. Bunun başarısızlığa uğradığı kanıtlandığında ise, New York Times tehditlere dönüştüğünü rapor etti. Ekvador, bu ayrışmanın çözülmemesi halinde, askeri yardımın çekilip sert önlemlerin alınabileceği yönünde uyardı.

Kolonizasyon sona ererken, neo-emperyalizm gelişir. Amerika çekinmeden zayıf devletleri, bebeklerini riske atmak anlamına gelse bile piyasalarına erişim izni vermeleri için diplomatik gücünü kullanarak zorlamaya başladı. Lancet’in açıklamış olduğu rakamlara göre emzirme yoluyla 2016 yılında 823.000 çocuk ve 20.000 anne ölümünün -ayrıca 300 milyar doların- kurtarılabilme ihtimalinin varlığı ortaya çıktı.

İnsanların yaşamından önce faydayı ön planda tutmak mottosu eğer kurban edilen kendileri değilse herkes için basit bir slogandır. Yoksullaştırılmış ve zayıflatılmış ülkeler en büyük risk grubunu oluşturuyor. Daha gelişmiş ve zengin ülkelerdeki halk sağlığı girişimleri kadınlara, çocuklarının gelişimi için bedenlerinin tek başına yeterli olduğunu söylemektedir. Mücadelemiz, yalnızca cinsel objeler olarak değerlendirilen memelerin kamunun iki yüzlü aşağılaması ve hor görmesi olmadan her yerde emzirmek için temel özgürlüğe sahip olabilmesine yöneliktir. Trump’ın bu haftaki girişimi bize emzirmenin başka nedenlerle de politik olabileceğini bir yandan hatırlatıyor. Bu örnek, neo-emperyalizmin daha fakir ülkelerin özerkliğini kontrol etme yolunda bir ışık yakar ve bunun bedelini ödeyenlerin genelde kadın ve çocuklar olduğunu gösterir.

Kaynak: The Guardian

Malatya’dan Bozkırın Bilgesi Cengiz Aytmatov anısına özel program

Malatya Büyükşehir Belediyesi tarafından 9-15 Kasım tarihleri arasında gerçekleştirilecek 8. Malatya Uluslararası Film Festivali, dünyaca ünlü Kırgız yazar Cengiz Aytmatov’u doğumunun 90’ıncı, vefatının 10’uncu yılında, eserlerinden uyarlanan filmlerle özel bir programda anacak.

Yazarlığa 1952 yılında başlayan, “Dağlar ve Steplerden Masallar” adlı hikâye kitabıyla büyük şöhrete ulaşan ve 1963 yılında “Lenin ödülü” kazanan Kırgız yazar, çevirmen, gazeteci ve devlet adamı Cengiz Aytmatov’un beyazperdeye aktarılmış eserleri 8. Malatya Uluslarararası Film Festivali kapsamında düzenlenecek “Aytmatov 90 Yaşında” özel programında gösterilecek.

Eserlerinin çoğunda aşk, dostluk, savaş devrinin acıları ile Kırgızların gelenek ve göreneklerini işlemiş olan Aytmatov, 20. yüzyıl gibi zor bir dönemde yaşamış ve eserlerinde 2. Dünya Savaşını ve savaşın getirdiği zulmü, sefaleti, yokluğu, iyiyi ve kötüyü kullanmıştır. Edebi hayatına gazetelerde yazdığı hikayelerle başlayan Aytmatov, o yıllarda Türk toplumunun içinde bulunduğu durumu da eserlerine yansıtmış ve Türk kültürünün dünyadaki önemli tanıtıcılarından biri olmuştur.

“Selvi Boylum Al Yazmalım” unutulmazlar arasına girdi

Aytmatov’un “Kırmızı Eşarp” kitabı Ali Özgentürk tarafından senaryolaştırılarak “Selvi Boylum Al Yazmalım” adıyla 1977’de beyazperdeye aktarılmış, başrollerini Türkân Şoray, Kadir İnanır ve Ahmet Mekin’in paylaştığı film seyirciden büyük ilgi görmüş, Türk Sinemanının unutulmaz klasikleri arasına girmişti. Özel program kapsamında Cengiz Aytmatov’un eserlerinden uyarlanan Beyaz Gemi / Belly Parokhod (1976), Kızıl Elma / Krasnoe Yabloko (1975), Fuji-Yama’ya Çıkış / Voskhozhdenie na Fudziyamu (1989), Boranlı İstasyonu / Boranlı Beket (1996), Elveda Gülsarı / Qosh bol, Gülsary! (2008) filmleri gösterilecek.

Film gösterimlerinin yanı sıra festival kapsamında düzenlenenecek “Ölümünün Onuncu Yılında Cengiz Aytmatov Anısına” başlıklı programda Sinema Yazarı İhsan Kabil moderatörlüğünde “Beyaz Gemi” ve “Boranlı İstasyonu” filmlerinin yönetmenleri Bolotbey Şemşiyev ile Bakıt Karagulov, Yazar Yağmur Tunalı’nın katılacağı bir de söyleşi düzenlenecek.

Kitap Okuyan Kadın Serbest, Peki Ya LGBTİ+ Hakları?

Ankara’da Yüksel Caddesinde bulunan İnsan Hakları Anıtı’nın etrafındaki polis bariyeri 430. gününde kaldırıldı. Ankara’da LGBTİ+ etkinlikleri yasağı ise hala devam ediyor.

nkara’nın Kızılay semtinde bulunan, elinde 1948’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda kabul edilen İnsan Hakları Bildirgesi olan İnsan Hakları Anıtı, (Kitap Okuyan Kadın Heykeli) pek çok eyleme ev sahipliği yaptığı, KHK ile ihraç edilen Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın gözaltına alınana kadar eylemlerini sürdürdükleri bir heykeldi.

Kitap Okuyan Kadın Heykeli, 22 Mayıs 2017 tarihinde polis bariyerleri ile çevrilmişti. Gözaltına alınan heykel, bugün (26 Temmuz) 430 gün sonrasında serbest bırakıldı.

Peki ya LGBTİ+ Hakları?

Ankara Valiliği, 19 Kasım 2017 tarihinde internet sitesinden yayınladıkları bir bildiri ile LGBTİ+ etkinliklerini “toplumsal hassasiyet ve duyarlılıklar” gerekçesini göstererek süresiz olarak yasakladığını duyurmuştu. Yasağın bildirilme tarihi içerisinde Pembe Hayat Derneği tarafından gerçekleştirilen 20 Kasım Nefret Suçu Mağduru Transları Anma Haftası etkinlikleri ise bu gerekçe ile ikinci gününde iptal edilmişti.

16-17 Kasım tarihlerinde gerçekleştirilmesi planlanan Alman LGBTİ Film günleri ise önce hedef gösterilmiş, ardından yine aynı gerekçe ile yasaklanmıştı.

Sadece Ankara yasağı değil, İstanbul’da da pek çok etkinlik yasaklanmıştı. KuirFest, Pera ve British Council ortaklığı ile 25 Kasım’da yapılması planlanan “Kuir Kısalar Gösterimi” etkinliği, yasaklanarak ileri bir tarihe alınmış ve ardından tekrar yasaklanmıştı. İstanbul Onur Yürüyüşü de bu sene yasaklı olan LGBTİ+ etkinliklerinden.

Biri İdare Mahkemesi’nde, diğeri AİHM’de toplam iki dava

LGBTİ+ etkinliklerinin yasaklanması üzerine KaosGL ve Pembe Hayat Derneği, yasak kararına karşı dava açtı. KaosGL, AYM’de tedbir talebinin reddedilmesi üzerine yasak kararını Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşıyarak yasak kararının görüşülmesini ve tedbir alınmasını talep etti. KaosGL’nin AİHM’deki duruşma tarihi henüz belli değil.

Pembe Hayat Derneği ise yürütmenin durdurulması istemli davasının duruşması 24 Mayıs tarihinde Ankara 13. İdare Mahkemesi tarafından görüldü. Duruşmaya katılan Pembe Hayat ve KaosGL’den avukatlar, kararın ayrımcı ve hakları ihlal ettiğini bildirdi. Dava hakkındaki karar henüz verilmedi.

Sanata adanmış hayatlar| Just Kids: Patti Smith ve Robert Mapplethorpe

Patti Smith’in kaleminden çıkan ve 2010 yılında yayınlanıp çokça ses getiren bu otobiyografik roman Türkçeye “Çoluk Çocuk” olarak çevrilmiş. Patti’nin bebeklik yıllarından başlayan eser onun Robert Mapplethorpe ile tanıştığı dönemi ve birlikte geçirdikleri sanat dolu yılları anlatıyor. 60’larla birlikte başlayan beat kültürü, savaş karşıtlığı, Andy Warhol ve fabrikası, Janis Joplin fırtınası, Chelsea Hotel derken sizi dönemin büyülü ortamına çeken bir kitap Just Kids.

Patti Smith’in yaşam içerisinde kah Grace Slick ve Janis Joplin’e kah Allen Ginsberg’e çarpması sizi gerçek yaşam mucizelerine inandırıyor. Sanatla var olmak isteyen ve ne yöne gideceğini tam kestiremeyen Patti Smith yoluna serpiştirilen ekmek kırıntılarını takip ederek doğru patikayı buluyor. Küçük bir kızken dahi yaşama karşı olan merakı ve genç bir kız olduğunda bir sanatçının “fridası” olma isteği patti’yi tek başına yollara sürüklüyor. New York sokaklarında evsiz bir şekilde takılıp tahta bavuluna tıkıştırdığı Rimbaud şiirlerine tutunurken yolu Robert ile kesişiyor ve hayatları boyunca devam eden bir bağ çıkıyor ortaya. Kendi halinde bir genç olan Robert’ın resim ve takı yapma tutkusu Patti için yıllar yıllar sürecek olan bir ilhamın kapısını açıyor. Aç kalmak, Robert Mapplethorpe’ın erkeklere olan yönelimi, uyuşturucu, evsizlik ve daha birçok zorluğa sanatla göğüs geren Patti kötü zamanlarında ona destek çıkıyor ve birlikte Chelsea Hotel’e kadar varan ilham dolu bir yolculuğa çıkıyorlar. Boş salonunda yere oturup saatlerce daktilosuna yazıyor; fırsat bulduğunda kütüphanelerden sanat eserleri yağmalayıp otel lobisinde dönemin avangard simalarını gözlemliyor derken zaman ikisi için de akıyor. Gözünü yükseklere dikmiş olan Robert ile Patti fiziksel olarak ayrılıyorlar. Biri şiire ve müzisyenliğe diğeri fotoğrafçılığa geçiyor. Kitaba dair anlatılabilecek onlarca detay var ama asıl istediğimiz kitabı anlatmak değil, okunmasını sağlamak. Herhangi bir sanatsal yeteneği olmayan bir bireye bile bu derece ilham sağlayabilen bir eserin gerçekten yetenekli bünyelerde sağlayacağı doyuruculuğu da merak etmiyor değiliz.

Robert Mapplethorpe

Robert Mapplethorpe belki de birçok insan için Patti Smith aracılığıyla tanışılmış bir sanatçı. Elbette gerçek hayatta bunun böyle olmasının nedenini Robert’ın dünyadan erken ayrılışı olarak nitelendirebiliriz. 1989’da aids yüzünden hayatını kaybeden sanatçı 4 Kasım 1946’da dünyaya gelmiş ve ilk dönemlerinde kendisini resme vermiş olsa da asıl popüleritesini fotoğrafçılık ile yakalamış. Bu uğurda eserlerini otel masrafları için hiç parasına rehin veren ve malzeme satın almak için jigololuk dahi yapan Mapplethorpe’ın yaşasaydı Patti Smith ile değil eserleri ile anılmak isteyeceğini tahmin etmek zor değil. Bu sebeple göz atmayı kaçırmamanız adına portfolyo linkini yazı sonuna bırakıyoruz. Genellikle çıplaklık ve bdsm figürlerinin baskın oluşu çalışmalarında ilk göze çarpan detaylardan. Robert aynı zamanda Patti Smith’in horses albümünün kapak fotoğrafını da çekmiş. Çoğu zaman farklı sanat anlayışlarına sahip gibi görünseler de birbirlerini bolca beslemeyi ihmal etmemişler.

Robert’ın eserlerine göz atmak için:

http://www.mapplethorpe.org/portfolios/

Sacred Aeon Festival’in indirimli biletleri için son gün 1 Ağustos!

Geçtiğimiz aylarda Sacred Aeon Festival’in organizatörlerinden Serkan Kaan Kalgor ile keyifli bir söyleşi yapmıştık. Amaç, 04-09 Eylül 2018 tarihinde gerçekleşecek bu psychedelic festival hakkında ön izlenim edinmekti. O tarihlerde lokasyon, bilet fiyatları gibi konuları konuşmak için henüz erkendi. Biz de daha çok psychedelic kültür, Sacred Aeon’un felsefesi gibi konular hakkında konuşmuştuk. Bununla bağlantılı olarak Serkan bize Kozmik Köy Projesi gibi gerçekleşecek aktiviteler hakkında açıklamalar yapmıştı. Siz okumadıysanız bu röportajımızı okuyadurun, Sacred Aeon hakkında yeni haberler var.

Festival tarihinin nispeten yaklaşmasıyla birlikte etkinliğin yapılacağı yer ve bilet fiyatları da belli oldu. Rotamız Manavgat/ Antalya. Beş gün sürecek bu psychedelic müzik festivali Oymapınar Barajının yanında konumlanmış Botanik Park Palace isimli hotelde yapılacak. Festival sanatçılarını bu hotelin odalarında misafir edecek. Main Stage’in göl kenarına kurulması planlanmış. Alternatif Stage ise hotelin yüzme havuzunun bulunduğu alanda olacak.

Location Tour

Let's take a little tour around our Festival location. Hadi festival alanımızda küçük bir tur atalım.

Sacred Aeon Festival paylaştı: 10 Temmuz 2018 Salı

Rawar, Eartling, Technical Hitch, Suduaya, Fobi gibi birçok yabancı producer ve dj’in yer alacağı festivalin müzisyen kadrosu epey kalabalık. Sacred Aeon temelde bir müzik festivali olsa da etkinlik çeşitli eğitmenlerle bir araya gelebileceğiniz yoga sınıfları, çevre workshopları gibi aktivitelerle desteklenmiş. Görsel sanat kısmında ise Hakan Hısım gibi isimleri göreceğiz. Ayrıca Psychedelic Art Galeri sanatçılarının eserleri de alanı renklendirecekler arasında.

Güzel haber ise bu psychedelic müzik festivalinin ilk dönem biletleri hala satışta! 200 TL olarak belirlenen indirimli ön biletleri 1 Ağustos’a kadar banka havalesi yoluyla satın alabilirsiniz. Kredi kartı kullanmak istiyorsanız yine 1 Ağustos’a kadar Biletino’dan 230 TL karşılığında biletinizi temin edebilirsiniz. Bana sorarsanız, beş gün sürecek etkinlik için makul bir tutar belirlenmiş. Son günleri olan bu indirimi kaçırmamak lazım. 1 Ağustos’tan sonra ikinci dönem biletleri 300 TL olacak. Yok ben son ana kadar karar veremem diyorsanız kapıda biletleri 400 TL’den edinebilirsiniz.

Hayal kırıklığına yapılan işkenceye son!

Hayal kırıklığına yapılan acımasızlık karşısında hayrete düşmekteyim. Hep aşağılanan, kötülenen; hep vebalı gözüyle bakılan bir duygu hayal kırıklığı. Bir zamanlar; geçmişte bir yerde fikirlerim bu yöndeydi. Benim de hayal kırıklığı gördüğüm yerde  midem ağzıma gelirdi. Sonra bir gün, yolda bir yerde, fikirler zihnimde uğuldarken düşüncelerim devrilmeye başladı. Bu değişim hayallerimin paramparça olmasından kaynaklanıyordu. Öyle bir yere çalmıştı ki gerçekler hayallerimi, tuzla buz olmuşlardı. Toz bulutu dağıldıktan sonra geride kalan tek şey hayal kırıklığımdı. İşte bu fikir o esnada zihnime hücum etti. Hayal kırıklığı aslında kötü olan değildi. O bize bu dünyada yalan söylemeyen ender öznelerden veya nesnelerden birisiydi. O bize sadece yalın gerçeklik cümleleri kurardı. Hülyalı gözleri göremezdiniz onda ya da masalsı cümleler duyamazdınız. Kırk gün kırk gece şenlik yapılmazdı zaferin şerefine. Aynada yalan duyamazdınız. Sizden güzel vardı bu dünyada. Belki de bu yüzden hep kötülenen tarafta yer aldı. Hep kovalandı, hep örselendi…

Gerçekler acıdır cümlesini hep duyagelmiştim. Ve bu cümlede verilen anlamı kavramam zaman almıştı. Bu soyut bir acıydı dilimizi yakmazdı, peki o halde bu gözlerimizde oluşan yaşlar niyeydi? Bu cümlenin canlılığını kavramış olmak mutluluk verici. Gerçeklerdeki acılık tatlılığın bir dışa vurumuydu oysa. O bizim Pollyannacı olmayan ender kavramlarımızdan birisidir. Onun gözlerinde pembe çerçeveli gözlükler yoktur. Hayalleri düşündükçe içime bir ağırlık çöküyor. Ne günlermiş? Ufku görünmeyen bir denizde boşuna çekilen kürekler, yol aldığımızı sandığımız seyirlerde yerinde saydığımız adımlar, istasyona gittiğini düşündüğümüz trenlerde bindiğimiz şehirde indiğimiz günler; ya da Kuzey Kutbu olmayan bir dünya, pusulası yanlış bir kaptan… Haritada hazinesi bulunmayan bir gezgin. Kitapları hiç satılmayan bir yazar… Bütün bunlarda ortak olan bir nokta bulunmakta. Hepsinin de heybesi hayal kırıklıklarıyla dolu. Hepsi zihinlerinde kurguladıkları dünyadan başka bir dünyada yaşıyor. Belki hayallerde bir yerde yerçekimi yoktur ya da suyun altında nefes alınan günler görmüştür hayaller; Kaf dağındaki yere ulaşmıştır bazıları, bazıları da Moby Dick’i avlamıştır hayallerde. Güzel olan yer sadece hayal kısmı, diğer bütün olan şeyler acıyla dolu. Gelmeyeceğini öğrendiğiniz bir treni beklemekten vazgeçtiğimiz o anda hayaller nereye gider? Nereye saklanır? Binlerce kum tanesini dışarı yığmışken kutunun içini boş gören bir hazine avcısının gözlerinde kalan ışıkta hayaller nerededir? Bütün parasını borsada kaybeden bir tüccarın elindeki son kuruşta hayallerin izi var mıdır? Hayaller… İstek ve arzular… Rüyalar… Bu yazılanlar çok sert olabilir. Kim bilir belki de içimde çok fazla hayalin kırık olmasındandır.

Çölde gezerken bir vaha görmüş de kana kana içiyormuşsunuz ve bir an boğazınızda kumlar birikmeye başlamış. Bir serabın tam ortasındasınız. Bu bir hayaldi. Ya hep serap olmaya devam etseydi topraklar, boğazınızı aşsaydı; sizi ölüme mahkum edebilirdi. Hoş adına sövgüler düzülen hayal kırıklığı yetişti imdada. Gözlerinize inen perdeyi bir çırpıda kaldırıverdi. Ruhunuza nüfuz eden uyuşukluğu o giderdi. Çölün çöllüğünü yüzünüze yine o vurdu. Ortada ne su vardı ne de başka bir şey. Gerçekler zor…

Hayal kırıklığı bizim en sadık duygularımızdandır. Tıpkı nefret ettiğiniz kereviz yemeği gibi. Çok ama çok sağlıklı. En lezzetli hayallerinizden bile daha faydalı. O gün bunun farkına varamamış olsaydım dünya nasıl bir yer olurdu bilmiyorum. Belki de hala kendi kendime yanlış düşüncelere kapılacaktım. Hayallerle yaşam sürdürülebilir mi? Hayaller hangi işlevi görür? Hastalandığımız günlerde başımıza saplanan ağrı hayallerimize de sirayet eder mi? Savaş esnasında hangi hayaller rağbet görür? Hayal piyasası hangi ellerce yönetilir? Havadar bir yerden hayal satın almak kaç iş gününe mal olur? Hayal kurlarında bir dengesizlik var mı? Bu soruları o kadar fazlalaştırabilirim ki yazı sadece soru işaretlerince yazılır.

Bu cümleler çok fazla siyahı içinde barındırıyor olabilir. Çok hoyratça yazılmış, etraflıca düşünülmemiş ve hatta çocukça dürtülerle intikam arzusuyla bile yazılmış olabilir. Hıncım hayallerimedir. Onların bu kadar güzel ve güneşli gerçeklerin ise bu kadar çirkin ve yağmurlu oluşundandır. Gerçeklere yakın köylere kurulmalı hayaller, tehcir edilmeli. Belki katledilirler bu sayede hiç kırılmadan yaşayabiliriz. Bu fikir de kulağa çok mekanik geliyor. İnsan bu kadar gerçeği de bünyesinde eritemez, hastalanır. Ne yapmalı? Hem sürmeli yurdundan, hem kavuşturmalı yurduna. Hem idam etmeli onları hem de hürriyet aşılamalı… Gülündüğü yerde gülmeli ağlandığı yerde ağlamalı. Belki bu sayede hayaller, gerçekler ve hayal kırıklıkları arasında düğümlenen bu aşk üçgenine bir çare bulunur.

Game Boy Telefotografik Lens Fotoğrafçılığı | Video

Bu genç game boy kamerasına bir telefotografik lens takıyor. Şu telefonlardaki zoom yapmak için kullanılan kamera lenslerini bilirsiniz. Bunu kullanan insanlar gördüm ama ben daha iyisini yapabilirim diye düşündüm.

Tasarımcı Bastiaan Ekeler bir 3D-Yazıcı Lens Adaptörü üretti. Game boyunu bir telefotografik kameraya dönüştürdü. Bu adaptör ona piksel bazlı fotoğraf çekme imkanı tanıyor. 10x zoom ile ay yüzeyi retro ve harika gözüküyor. Aslında bu sadece kamera üzerindeki sensörün büyüklüğünün bir sonucu.

Şurada görebilirsiniz. 1/4 inch’lik bir boyutta.

Yani esas mesele sensörün boyutu, telefondakilere benziyor. Daha küçük oldukça görüntü de kırpılmış gibi oluyor. Game boy kartuşları ilk 90’larda piyasaya sürüldü. Yani usb kablosu taşımıyorlar. Bu durum Ekeler’in çekimlerini bilgisayara aktarmasını zorlaştırıyor. Bu yüzden Ekeler, game boy yazıcıyı yeniden dizayn etti ve sinyalleri yeniden düzenledi. Böylece görüntülerin dijital kopyalarını bilgisayarda yeniden yaratabildi.

Ben sadece denemeye, değişik lensler kullanmaya, farklı çekim konuları bulmaya devam etmek istiyorum. Belki biraz portre ve manzara da yakalayabilirim. Yaratıcı olmayı ve bunun beni nereye götüreceğini görmek istiyorum.

Ekeler adaptörü satmayı düşündüğünü söylüyor. Böylece diğer insanlar da kendi game boylarıyla fotoğraf çekmek için profesyonel lensler kullanabilecek.

Eğlenceli, hayata dair, 20 dakikalık… Yazın evde oturmayı keyifli kılacak dizi önerileri

Yaz mevsiminde tüm dünyanın kanı kaynarken evde oturmak bazen çok sıkıcı olabiliyor. Bu vakitlerinizi eğlenceli hale getirebilecek çözümler ise aşağıda… Listeyi hazırlarken “Hangilerini izlesem yaz sıcağından daralmış ruhuma neşe katar, bana enerji ve ilham verir?” diye düşündüm. Bölümleri kısa, komedi ögeleri içeren, çerezlik ama içi nispeten boş olmayan dizileri seçmeye çalıştım. Animasyon ve anime dizileri ayrı bir listenin konusu yapmak üzere saf dışı bıraktım. Kuşkusuz yirmi dakikalık dizi listesine girebilecek başka diziler de var. Fakat ben listeyi dar bir sınıflandırmayla yapmak istedim. Mesela izleyip de şu ya da bu sebepten yarım bıraktığım vasat dizileri, bende devam etme isteği yaratmadıkları için, listeye almadım. Elimde kalanlara baktığımda fark ettim ki seçtiğim tüm dizilerin ana karakterleri şu ya da bu sebepten toplumun normal algısı dışında kalmış bireyler’. Çoğu da insan psikolojisine ve ilişkilere odaklanmış hayat tadında eğlenceli yapımlar. Siz de benim gibi izlerken empati kurmayı seven bir seyirciyseniz bu dizileri bir çırpıda bitireceksiniz. Şimdiden keyifli seyirler.

1. Fleabag, (Komedi, Drama), (2016-)

Dizinin ismi karakterimizin lakabından geliyor. İngilizce argosunda aşağılık, adi gibi anlamları var. Fleabag, dizinin hem senaristi hem de başrol oyuncusu olan Phoebe WallerBridge’in bir çok ödül kazanan tek kişilik tiyatro oyunundan uyarlanmış. Dramı da komediyi de aşırıya kaçmadan veren bu İngiliz dizisinin ilk sezonu altı bölümden oluşuyor. Sonraki yıllarda dizinin yeni sezonu gelmedi. Bir kaç yıl içinde yeni sezonun çıkması bekleniyor. İlk sezon açık uçlu bitirildiği için ikinci sezonun gelmemiş olmaması yarım kalmışlık hissiyatı yaratmıyor. Bu bakımdan Fleabag’e mini dizi de diyebiliriz.

Konusu Londra’nın modern toplum hayatı içinde, bu hayatın kurallarıyla kendi yöntemleriyle başa çıkmaya çalışan bir kadın karakter üzerine kurulu. Karakterimiz dizide para kazandırmayan ufak bir kafe işletiyor. Aslında bu kafeyi en yakın kız arkadaşı ile işletmeyi hayal etmişler ama en yakın arkadaşının sevgilisini kıskandırmak adına giriştiği sahte intihar girişimi kazayla gerçek bir ölüme dönüşünce Fleabag, onun anısını yaşatmak adına bu kafeyi tek başına ayakta tutmaya çalışıyor. Maddi sıkıntılar Fleabag’i yoran tek şey değil. Bu dizi modern yalnız kadın bireyi ekonomik olduğu kadar,  aile ve aşk ilişkileri üzerinden de seyirciye sunuyor. İzlerken sosyal ilişkiler üzerinden dışa dönük bir analiz yaparken diğer yandan aynı bireyin içsel, travmatik sürecine de şahit oluyorsunuz. Bu psikolojik sürece hakimiyetimiz karakterin flashbacklerle destekli doğrudan seyirciye seslenen anlatımıyla güç kazanıyor. (Bknz: Dördüncü duvarı yıkmak)

2. Broad City, (Komedi), (2014-)

Dizinin yaratıcıları olan Ilana Glazer ve  Abbi Jacobson aynı zamanda kendi adlarını taşıyan başrolleri üstleniyorlar.  New York’ta yaşayan ve çok yakın dost olan yirmilerindeki iki genç kızın  günlük hayatını konu alan dizi samimiyetiyle sizi içine çekiyor. İlana her zaman tembel, genelde deli dolu ama aslında oldukça da histerik bir yapıya sahip. Abbi ise tabiri caizse daha uslu ama talihsizlikleri hep kendi başına çeken biri. İkilinin bu özellikleri onları hayatlarının içinde ufak ve absürt maceralara götürüyor. Absürt dediysem öyle sadece kurgu bir hikayede karşılaşabileceğiniz uzak ihtimaller düşünmeyin. Abbi ve İlana’nın başlarına gelenler,  “Aaa bu benim de başıma geldi.” deyip gülebileceğiniz türden… Bu arada yan rollerdeki bir o kadar renkli karakterlerin de diziye neşe kattığını söylemek lazım. Broad City bir komedi dizisi olmasına rağmen yirmili yaş döneminin ekonomik ve ruhsal sorunlarını güzel yansıtıyor. Bu bağlamda dizide reel dünyamızdaki siyasi, politik, kültürel bir çok konuya göndermeler yapılıyor. Bu göndermeler seyircinin İlana ve Abbi ile bağını güçlendiriyor. Bir an önce yeni sezonu gelse de izlesem dediğim bir dizi.

3. Grace and Frankie, (Komedi), (2015-)

Yetmişlerindeki Grace ile Frankie, ezelden beri hem arkadaş hem de iş ortağı olan kocalarının aksine hiç anlaşamamaktadırlar. Grace adeta 80’lerden kalma nostaljik bir Barbie, Frankie ise hafif çatlak bir hippie’dir. Bakış açıları taban tabana zıt bu iki kadının hayatı kocaları Robert ve Sol’un onlara yaptığı bir açıklamayla tepetaklak olur. Robert ve Sol son yirmi yıldır romantik, eşcinsel bir birliktelik yaşamaktadırlar. Yaşadıkları eyalette eşcinsel evliliği serbest olmuştur. Robert ile Sol birbirleriyle evlenmek istemektedirler. Bu yüzden Grace ve Frankie’den boşanırlar. İki kadın ise aynı evde yaşamak zorunda kalırlar. Dizi, kırk yıl evli kalmış iki kadının boşanması üzerine gerek sosyal çevrelerinde gerek iç dünyalarında yaşadıkları sıkıntıları esprili bir dille bize aktarıyor. Diğer yandan huyları yerleşmiş bu zıt iki ruhun zorlu ama her ikisinin de kendi yanlışlarını törpülemesi sayesinde başarılı biten uyum sürecine tanık oluyorsunuz. Bu iki kadın birbirine destek olsa da  hayat yetmiş yaşındaysanız hiç kolay değil. Toplum yaşlı kadınları görmezden geliyor!” Grace ve Frankie dizi boyunca bu görmezden gelinme durumuna karşı savaş seviyorlar. Hatta yaşlılar için özel tasarlanmış vibratör üreten bir şirket bile kuruyorlar.

Her ne kadar dizi Grace ile Frankie üzerine temellendirilse de diğer karakterler ihmal edilmemiş. Eşcinsel olduklarını yetmiş yaşlarına gelince ancak açıklayabilen iki saygın avukat olan Robert ve Sol’un yeni hayatlarına uyum süreçleri de güzel anlatılmış. Bu yönüyle dizi çift yönlü bir hikaye anlatımı sergiliyor. İki hikaye ise genelde birer yetişkin olmuş, her biri ayrı karakterdeki çocuklar üzerinden birbirine bağlanıyor. Unutmadan söyleyelim, dizinin yönetmen ve yazar koltuğunda  Friends dizisinden tanıdığımız Marta Kauffman oturuyor.

4. Baskets, (Komedi, Drama), (2016-)

Bir çok komedi yapımından yüzüne aşina olduğumuz Zach Galifianakis bu dizinin hem başrol oyuncusu hem de yapımcılarından. Diğer yapımcılar ise Louis C.K. ve Jonathan Krisel. Chip Baskets’in hayalleri var. Profesyonel bir palyaço olmak istiyor. Bunun için Fransa’nın en prestijli okullarından birinde palyaçoluk eğitimi almaya gitmiştir. Ancak Paris ve palyaçoluk ona beklediği gibi kucak açmamıştır. Sürekli başarısızlığının yüzüne vurulduğu Avrupa eğitiminden sonra Chip, Bakersfield’e döner. Yani annesi ve ikiz kardeşinin yanına… Bakalım Chip Amerika’da, kendi ülkesinde, profesyonel bir palyaço olma hayalini gerçekleştirebilecek midir?

Bu dizi bazı kesimlerce sıkıcı bulundu. Muhtemelen söz konusu Zach Galifianakis olunca kahkahalarla güleceğimiz bir yapım bekleniyordu. Ancak Galifianakis,Palyaço olmak’ simgesi üzerinden bu sefer bize her zamankinden sessiz ama daha psikolojik bir yapım hazırlamış. Dolayısıyla bu diziyi değerlendirirken aynı zamanda bir dram olduğu da unutulmamalı. Gülerken biraz düşünsem de olur diyorsanız bu kara mizahla bezeli diziye şans vermelisiniz. Dizinin sakin gidişatı benim hoşuma gitti.  Bakalım siz de aynı tadı bulabilecek misiniz?

5. Wilfred, (Komedi, Drama, Gizem), (2011-2014)

Dizinin başrolünü Yüzüklerin Efendisi’nden tanıdığımız Elijah Wood ve aynı zamanda dizinin yapımcılarından olan Jason Gann paylaşıyor. Aslında bu dizi aynı adlı Avustralya yapımı ilk versiyonundan uyarlama.  Boşverin ilkini, bu versiyonunu izleyin derim. Dizinin konusuna gelirsek, olaylar avukat olan ama mesleğinden nefret eden, hayata inancı kalmamış Ryan’ın kendini öldürmeye karar vermesiyle başlıyor. Ryan bir ilaç karışımı hazırlar. Yapması gerekenleri yapar. Evet artık ölmeye hazırdır. Elveda hayat! Fakat işler depresif Ryan için beklediği gibi gitmez. Bir sebepten hala hayattadır. Neden ölmediğini düşünürken güzel komşusu Jenna kapıyı çalar. Ryan’a köpeği Wilfred’e kısa bir süre bakıp bakamayacağını sorar. Başrolümüz ilaçların etkisinden olsa gerek Wilfred’i hayvan kostümü giymiş bir insan olarak görmektedir. Jenna’ya çaktırmayarak köpeği teslim alır. Ancak ilaçların etkisinden sonra da durum değişmez. Tüm dünya için sıradan bir köpek olan Wilfred, Ryan için köpek kılığındaki bir insandır. Wilfred’in tam da Ryan’ın ölmek istediği sırada ortaya çıkması çok şaşırtıcıdır. Depresif karakterimizin bastırılmış iç sesiyle yolculuğunu anlatan bu dizi izlerken sizi de içine alıp götürüyor. Wilfred benim için yirmi dakikalık diziler içinde özel bir yere sahip. Sizler için de öyle olacağını umuyorum.

6. Weeds, (Komedi, Suç, Drama), (2005-2012)

Weeds zamanının en çok izlenen dizilerinden. Banliyö annesiyken kocasının ani ölümüyle çocukları ve kendi için hayatı aynı standartta devam ettirebilmek adına ot satmaya başlayan bir kadının hayatını anlatıyor. Nancy Botwin’in hayatı bir yerden sonra öyle bir karışıyor ki içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Zenci satıcılardan, Meksika çetelerine kadar uzanan bir serüven bu. Bu süreçte Nancy Botwin seyirciye iyi bir süper kahraman gibi sunulmuyor. Realistik bir şekilde bencillikleriyle, kimi zaman yalanlarıyla en sonunda ise yalnız kalma korkusuyla gerçek bir insan gibi çıkıyor karşımıza. Mesela anlıyoruz ki çocuklarım için diyerek başladığı bu işi aslında her şeyden öte kendi için yapıyor. Yeri geliyor, bu hayatın çocukları üzerindeki deformasyonuna tanık oluyoruz. Fakat her şeye rağmen diziye hatırlanası bir hayat yaşamış olmanın tatmini hakim. Sona ermiş bu dizi yeni sezon bekleme derdi olmadan bir çırpıda bitirmelik.

7. You Me Her, (Komedi, Drama, Aşk) (2016-)

Jack ve Emma bir türlü çocukları olmayan evli bir banliyö çiftidir. Cinsellik hayatlarında da sıkıntı yaşamaktadırlar. Ta ki Izzy ile tanışana dek! Dizi tree-way romantik bir ilişkiyi anlatıyor. Bu üçlünün yeni cinsel tercihleri bakalım nelere sebep olacak? Eğer siz de klişe romantik dizilerden sıkıldıysanız, You Me Her oldukça farklı. Dizi, üçlü ilişkinin kendine göre sorunlarını eğlenceli bir dille anlatıyor. Kuşkusuz şaheser olacak nitelikte değil ama şans verilebilir. Yoklukta her türlü izlenir.

8. Disjointed, (Komedi) (2017-2018)

Disjointed’ın ilk on bölümü 2017 yılında diğer on bölümü ise 2018 yılında yayımlandı. Tek sezon ve toplamda yirmi bölümden oluşan izlemesi kolay bu dizi birçok kesim için hazmetmesi zor bir niteliğe sahip olabilir. Çünkü Disjointed marihuana üzerine kurulu bir komedi. Bu sebeple oldukça çerezlik bir dizi olmasına rağmen, nispeten radikal konu seçimi sebebiyle uzun uzadıya incelenmeye değer.

Ana karakterimiz Ruth Whitefeather Feldman, yıllarca esrarın yasallaşması için mücadele vermiş bir çiçek çocuktur. Nihayet orta yaşlılıktan yaşlılığa adım attığı yıllarda Los Angeles’ta kenevir yasallaşmıştır ve o da hayalindeki medikal marihuana eczanesini açmıştır. Ruth için bu eczane asla sadece para kazandıran bir işletme değildir. Manevi olarak buranın şifa dağıttığına yürekten inanmaktadır.

Dizi, ota bakışı açısından toplumun farklı kesimlerini simgeleyen tiplemeler sunuyor ve bu tiplemeler üzerinden çeşitli sorular soruyor. Örnek vermek gerekirse bana göre dizinin Ruth kadar önemli karakteri Carter üzerinden “Kenevir gerçekten iyileştirir mi?” sorusu soruluyor. Carter Irak savaşı sonrasında psikolojik çöküntü yaşayan, ruhsal durumunu toparlayamamış eski bir asker. Carter’ın savaşa dair yaşadığı flashbackleri çok güzel illüstrasyonlarla izliyoruz. Ruth’un ot satan dükkanında güvenlik görevlisi olarak çalışmasına rağmen Carter keneviri hiç denememiş. Çünkü keneviri “Tü, kötü, kaka, uyuşturucu” olarak görüyor. İlaç olabileceğine inanmıyor. Ancak Ruth’un bakış açısı onu ikna ediyor ve keneviri deniyor. Nihayetinde zamanla Carter’daki psikolojik iyileşme üzerinden kenevirin birçok kere antidepresanların yapamadığını yaptığını, gerçekten de bu bitkinin bir ilaç, şifa olabileceğini görüyoruz. Bu süreçte devlet politikası olarak savaşı yeren göndermelere de rastlıyoruz.

Dizide ilgimi çeken bir diğer karakter Ruth’un Alternatif Tedavi Merkezi’nin çalışanlarından Jenny. Jenny, tıp fakültesini bırakıp bu eczanede ot satmaya başlamış Asyalı bir kız. Ailesini hayal kırıklığına uğratmamak için okulu bıraktığını ailesine söyleyemiyor. Dizide Jenny’nin geleneksel ve katı aile yapısının oluşturduğu background ile çatışmasını izliyoruz. Bu durum onu suçluluk psikolojisi içine sokuyor. Jenny’nin aile yapısının geleneksel Türk aile yapısı ile benzerliği onunla empati kurmamızı sağlıyor. Ayrıca Jenny’nin bu içsel süreci üzerinden “Mutlu olmak için iş hayatında aza tamah ediliir mi?” sorgulaması yapılıyor.

Dank ve Dabby ikilisinden bahsetmeden olmaz. Bu ikisi sürekli ot içen, aptal tipler. Ruth bir bölümde bu ikisine, “Siz ot içen insanların işe yaramaz moronlar olarak görülmesinin sebebisiniz.” diyor. Yani Dank ve Dabby keneviri ilaç olarak değil de bilinçsiz kullanan kesimi simgeliyorlar. Verilen mesaj ise “Her ilaç suistimal edilebildiği gibi kenevir de edilebilir. Ancak bu diğer ilaçları kötü yapmadığı gibi keneviri de yapmaz.” Hem Dank ve Dabby moron olabilir ama kesinlikle fakir değiller. Youtube’da yayınladıkları videolar sayesinde oldukça zenginler. Dikkat! Dizi yine bize bir şey anlatmaya çalışıyor.

Bana sorarsanız Disjointed tam da dünyanın kenevire olan bakış açısının dönüşüme uğradığı şu zamanlarda konusu bakımından es geçilmemesi gereken bir dizi. Ancak bu diziyi izlerken nihayetinde dizinin bizahati kendisini de sorgulamakta fayda var. Tıpkı bir zamanlar tütüne yapılan gibi, bu bitkiyi tüketmenin ruhani yönünü indirgeyip salt marihuana endüstrisine pazar yaratmak amacıyla bir reklam aracı olan dizilerle popülerleştirilmeye çalışıldığını bariz hissettiğim anlar oldu. O yüzden kesinlikle izlenmesi gereken bir dizi olsa da bakış açısını çok sevdiğim bir dizi değil. Ruth bir bölümde kendine, “Önceden bir ‘karşı çıkış’ simgesi olan marihuana, yasallaşmasıyla birlikte kapitalizmin emrine mi girmiştir? O zaman nihayetinde Ruth karşı çıktığı kapitalizme mi hizmet etmektedir?” sorusunu soruyor. Dizinin bariz pazar yaratma çabası karşısında bu tarz sorular sorması ironik ama ilgi çekici. Bahsettiğim bölümü izlerken aklımda fakültede hukuk felsefesi dersinde hocamın söylediği bir söz yankılandı durdu: “Kapitalizm karşısına çıkan tüm eleştirileri soğurur ve kendine benzetir.”

Bonus: A Young Doctor’s Notebook and Other Stories, (Komedi, Drama), (2012-2013)

A Young Doctor’s Notebook, Rus edebiyatından Mikhail Bulgakovun yarı otobiyografik kitabı A Country Doctor’s Notebook’dan uyarlama bir mini dizi. Başrollerinde dünya alemin Harry Potter’dan tanıdığı Daniel Radcliffe ile Mad Men’den tanıdığımız Jon Hamm var. Sonda söyleyeceğimi başta söylüyorum. Hepi topu sekiz bölümden oluşan İngiliz yapımı bu mini-diziyi mutlaka izleyin. Zamanınızın boşa geçmediğini hissedeceksiniz.

Hikaye 1900lü yılların başında, Rus devriminin yeni başladığı zamanlarda geçiyor. Vladimir Bomgard, Moskova’da tıp okulunu çok iyi dereceyle bitirmiş henüz yeni mezun bir doktor. Doğu görevini yapması için Rusya’nın ücra, unutulmuş bir köşesine gönderiliyor. Mesleğini icra etme aşkıyla yanıp tutuşan Vladamir, nereye gönderildiğini anladığında gerçeklerin hiç de hayal ettiği gibi olmayacağını görür. Tüm kış bakkal yok, insan yok, iletişim yok… Tek var olan şey kar ve iki hastane çalışanı. Vladamir’de eksik bir şey daha var; deneyim! Yeni mezun doktorumuza yol gösterecek kimse yoktur. Teorik bir şeyi ilk defa pratiğe dökmek de hiç kolay değil. Hele ki üzerinde çalıştığınız şey bir insansa! Bakalım Vladamir kendi deneyimsizliğiyle başa çıkabilecek mi? Peki ya bir doktor yalnızlık ve depresyonla nasıl başa çıkar? Her zaman elinin altında olan ilaçlarla… Dizi boyunca Vladamir’in madde bağımlılığıyla olan ilişkisini İngiliz dizilerinde görmeye alıştığımız olayları ajite etmeyen bir üslupla izleyeceksiniz.