Ana Sayfa Blog Sayfa 238

Siyasi çıkar olarak müftülerin nikah kıyabilme yetkisinin incelenmesi

3
Ben siyasi çıkarları için ilerleyen birilerinin sesi değilim; ben batıdaki Ece, doğudaki Berfin, Karadeniz’deki Fatma, Akdeniz’deki Yasemin, Anadolu’daki Zeliha, kütüphanedeki Elif, amfisinde dersini dinleyen Fatmanur, balat sokaklarında unutulmuş bir kız çocuğu, çocuklarına bakmak için çalışan Pınar abla, torun bekleyen Ayşe Teyze, emekli parasının gününü sayan Fatma nine ve hatta bir erkeğin sesiyim:

AKP hükümetinin yeni Türkiye söylemleri ile birlikte sistem değişiklikleri yapılmaya başlamıştır. Zorunlu eğitimin kesintisiz uygulama sistemi kaldırılıp 4+4+4 sistemine 2012-2013 eğitim öğretim yılında geçişimizle birlikte artan ve artmaya devam eden imam hatip ortaokullarında ve liselerde ciddi derecede artış meydana geldi. AKP’nin elde ettiği güç ile siyasal İslamcı zihniyeti toplumdaki olguları değiştirmeye hatta anayasa maddelerine aykırı olan sistem değişikliklerine kadar gitti. Bir senedir AKP iktidarı tarafından dile getirilen ve bugünlerde gündemimize yerleşen bir konu olarak müftülüğün nikah kıyma yetkisi yasasını görüyoruz.

Siyasal İslam ideolojisi, dinin toplumsal etkisinden de olağanüstü derecede yararlanarak, siyasette önemli bir güç oldu. Siyasal İslamcı düşüncenin merkezine çoğu zaman yerleştirilen konu kadındır. Son 15 senedir, AKP hükümetinden beri kadınlar üzerinden söylenen söylemlere baktığımızda kadınlarda istemedikleri yönleri dini ön plana sürerek kadınlar üzerinde baskı oluşturmuşlardır.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın I. Uluslararası Kadın ve Adalet Zirvesi’nde yaptığı konuşmada “kadınla erkeği eşit konuma getirmenin fıtrata aykırı” olduğunu söylemesi, Başbakan yardımcısı Bülent Arınç’ında “Kadınsa o da iffetli olacak. Mahrem namahrem bilecek. Herkesin içerisinde kahkaha atmayacak, bütün hareketlerinde cazibedar olmayacak” gibi söylemlerle din üzerinden propaganda yaparak kadınların bu şekilde lanse edilmesi ve bu yöntemlerle kadınlara istediklerini yaptırmaya çalışılmıştır. Toplumsal baskı dediğimiz şey, bir amacı, çıkarı gerçekleştirmek için insanlara davranışlarını kendi istedikleri gibi değiştirmeleri için yapılır. Bu bağlamda, dini bir araç görüp toplumda baskı yaratmak için kullanıldığı açıktır.

Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Başkanlığı’na sunulan Nüfus Hizmetleri Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı’nın “müftülere de nikâh kıyma yetkisi” veren tasarı 18 Ekim 2017 tarihinde meclis tarafından kabul edildi; tasarı evlendirme yetkisi bulunan görevlilere il ve ilçe “müftülerinin” eklenmesi değişikliğini içeriyor. AKP tarafından vatandaşların “evlendirme işlemlerini kolaylaştırmak, daha kolay ve seri bir şekilde hizmet alımını sağlamak” nedenleri ile savunuluyor. Fakat “hızlandırma” adına yapılan bu değişikliğin bir başka boyutuna baktığımızda üç büyük sorunla karşılaşıyoruz; kadınlar üzerinde etkileri, laiklik ilkesine aykırı olması, toplumu bölmek.

Kadınlar üzerinde etkileri 

18 yaşından önce yapılan evlilikler “erken” evliliktir ve çocuk yaşta evlilik insan hakları ihlalidir. BM Nüfus Fonu Türkiye Temsilcisi Dr. Zahidul Huque, 2011 yılında Türkiye’de yaptığı araştırmalarında; 20 bin ailenin 16 yaşından küçük kızlarını evlendirebilmek için dava açtığını ve “18 yaş altı evlilik” oranı ortalaması yüzde 28 olduğunu bildirdi. Milli Eğitim Bakanlığı verilerine göre erken evlilik ve nişanlanma nedeniyle eğitime devam etmeyenlerin yüzde 97.4’ü kız öğrencilerdir. USAK (Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu) tarafından yapılan çocuk yaşta evlilik oranları raporunda da, ülkemiz Avrupa ülkeleri arasında %14’lük oran ile 2. sırada yer alıyor.
Çocuk yaşta evlilik oranları ülkemizde yüksek iken müftülerin nikah kıyabilme yetkisinyle bu oran daha da çok artacaktır yani küçük yerlerdeki denetim eksikliği nedeniyle akraba evlilikleri ve çocuk yaştaki evlilikler artacak ve evlilik öncesi sağlık raporu gibi birçok prosedür gözetilmeyecek.

Her açıdan kadın erkek eşitsizliğinin sorun olduğu ülkemizde dini nikah kadınların evliliğe daha eşitsiz başlamasına neden olacaktır. Dini nikah resmileştiği zaman kadınlar evlilikten kaynaklı haklarından mahrum kalacaktır ve dolayısıyla, kadınlar medeni hukukta elde edeceği hakları imam nikahında elde edemeyecektir. İktidarın bugün evlendirme yetkisini din görevlilerine vermesinin yarın boşanmanın da miras hakkının da eşler arasındaki ilişkinin de şer’i hukukla belirlenmesinin kapısını açacağını biliyoruz [1]. AKP istediği bu düzenleme ile yine eril ve dinsel yaklaşımını gösterdi.

Laiklik ilkesine aykırı

Laiklik sadece din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması anlamına gelmemektedir; laiklik, Müslümanın, Hristiyan’ın, Musevi’nin, Ateistin, Budist’in ve farklı mezhepteki ve dindeki insanların eşit hakları sahip olup özgür bir şekilde inancını yaşayabilmesidir. Yani devlet tarafından her dine eşit bir şekilde yaklaşılmalı ve bir din egemen olmamalıdır. Dolayısıyla değiştirilen tasarıda, bir seçenek yaratmanın ötesinde Anayasamızda laik olarak tanımlanan devletimizin İslam’a göre hareket eden bir kurum tarafından resmi nikah kıyılabilmesi laikliğe aykırıdır. Nikahın Medeni Kanununa göre yapılacağı belirtilse bile bu nikahların tören biçimi olarak birbirinden farklı olacak ve daha da farklılaşacaktır.

1993 tarihinde Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan 4. Olağan Kongresinde şu ifadeleri kullanmıştır; “Herkese insan hakkı vereceğiz, herkese inandığı gibi yaşama hakkı, herkese dilediği hukuku seçme hakkı vereceğiz, yönetimi merkeziyetçilikten kurtaracağız. Biz geldiğimizde isteyen Müslüman nikâhını müftüye kıydıracak, isteyen Hristiyan nikâhını kilisede kıydıracak.

Fakat bu ifadeler için Anayasa Mahkemesi kararında şu cümleler yer alır; “Hukuku, inançlara göre ayırmak, vatandaşların birbirleriyle hukuksal bağlantılar kurmalarını ve ilişkilerini geliştirmelerini zorlaştırır. İnanç farklılıklarına dayanan değişik hukukların uygulanması sosyal gelişmeyi önleyeceği gibi, ulusal bütünlüğü de bozar. Oysa, ulus olmanın koşullarından biri de hukuk ve yargı birliğinin sağlanmasıdır. Hukukun din, mezhep ve etnik farklılıklara değil, çağdaş değerlere göre düzenlenmesi gerekir. Bireylerin inançları nedeniyle farklı hukuka bağlı olmalarına yol açacak, ‘çok hukukluluk’un dinî ayrımcılığa neden olacağı, akıl ve çağdaş bilime dayalı lâik düzeni sarsacağı açıktır. Böyle bir düşüncenin Anayasa ve evrensel değerleri yansıtan İnsan Hakları Sözleşmeleri karşısında koruma görmesi olanaksızdır. Bu nedenle, Parti Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın ‘çok hukuklu sisteme ilişkin anlayışı egemen kılma yolundaki söz ve davranışları lâiklik ilkesine aykırıdır.

1993 senesinde Anayasa Mahkemesi tarafından böyle bir karar çıkmasına rağmen şu an bu tasarı onaylanmış durumdadır. Din ve devlet işlerine birbirine AKP hükümeti bunu siyasi çıkar için kullanmaktadır. Mustafa Kemal Atatürk’ünde dediği gibi; “Din bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünce ve düşünceye karşı değiliz. Biz sade din işlerini, millet ve devlet işleriyle karıştırmamaya çalışıyor, kasıt ve fiile dayanan tutucu hareketlerden sakınıyoruz. Gericilere asla fırsat vermeyeceğiz.”

Toplumu bölmek 

Diyanet İşleri Başkanlığı, Başbakanlığa bağlı bir biçimde ülkemizde din hizmetlerini yürüten kurumdur. Diyanet İşleri, “İslam dininin inançları, ibadet ve ahlak esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmektir.” ilkesi ile hareket etmektedir. Diyanet İşlerine bağlı olan müftülükler de İslam dinine uygun nikah kıyacaktır. Fakat ülkemizde sadece Müslümanlar değil başka dinlere mensup insanlar da yaşamaktadır. Bu sistem insanları din adına birleştirmek yerine daha da çok bölmektir. İnsanlar, “dini nikah töreniyle evlenenler” ve “resmi nikah töreniyle evlenenler” olarak ayrışacaktır ve toplumumuzda müftü nikahı yaptıranlar dindar, belediyede nikah kıydıranlar dinsiz gibi bir algı olacaktır. İnsanlar çevrelerindeki toplumsal baskı yüzünden çevrelerinin tercihine göre nikah kıyacaktır.

Dipnot

[1] https://ekmekvegul.net/gundem/kadinlar-muftulere-nikah-yetkisine-karsi-mucadeleye-cagiriyor

Animal Abuse in Istanbul/Turkey

The reaction of animal lovers to the illegal collection process of innocent harmless dogs that started and which is continued in Istanbul, Eyüp district at the beginning of October is growing avalanche!

According to the law, it is forbidden for municipal officers to take dogs which have a cube on their ears and have passed the health control and approved that they are harmless.

These dogs which are fed by animal lovers have only one veterinarian in their collection teams. However according to the claim, these dogs which don’t have veterinarian were shot and passed out by the workers od the municipalities.

Accourding to these claims, passed out animals are stacked on the top of each other in vehicles, kept airless for hours and some of them died and animal lovers took photos and because of that these claims are approved.
Accourding to health conditions, if someone else except veterinarian unconsciously give drug injection that can be a reason of dog’s death. Also it is known accourding to the animal protectin law it is forbidden that someone else except veterinarian use drug injections for animals.
So what will happen with the collected animals?

Accourding to the made statements, the animals after done contols will be free again.
But accourding to the animal lovers, street dogs were not found in any shelter.

Among the assertions that the collected dogs will be sold to the dog meat-eating countries like Korea and China, this situation was mentioned before.

Mayor of Eyüp, Remzi Aydin, prevented to the animal folks asking for the fate of dogs on Twitter, causing the question marks to be formed.

Nowadays, as violence against animals grows, perhaps we should protect animals from humans.

We are reminded once again that this brutal violence against street animals, whose lives are as hard as it is, we hope it will be come to an end, we are reminded that this world is not just ours, we live with animals in this world.

Animals have equal rights to live as we are. Please respect this right to life.

Kendinle evlenir misin?

1

Bu soruyu hep başka şekilde duymaya alışmışız. Ama alışkanlığımızı değiştiren bir kadın var. İtalyan Laura Mesi, hayatta çoğumuz gibi bir aşkı aramış ama aradığını bulamamış, bulamayınca da çareyi kendiyle evlenmekte bulmuş. Sıradan ve aynı başlayan yolculuğun sonunu kendi yazmış ve kendi hikâyesinin baş rolünü başkasına vermektense kendi oynamış. Peki, prensi olmayan bu hikâyede nasıl evlenmiş?

Kendine herkesin yaptığı gibi bir düğün yapmış, gelinlik giymiş, pastasını kesmiş ve hatta balayına çıkmış. Hatta bu durumun daha da popüler olacağını düşünüp kendiyle evlenmek isteyenlere düğün organizasyonu bile yapmayı düşünüyormuş. İlk başta tuhaf geliyor kulağa ama düşününce belki güzel olabilir cevabını hak ediyor. Düşünsenize, bizim “yalnızlık” dediğimiz her durumu bu kadın, “arayışı bitirmiş birey olmak” olarak adlandırıyor. Çoğumuz kendi başına sinemaya gitmez, tatile çıkmaz, deniz keyfi yapmaz, hatta yalnız yemekten bile uzak durur. Hayatımızı hep başkasını arayarak başka zamana erteler ve her gece elde olan, beklenenin gelmediğini gösterince yalnızlığımıza sarılıp umutlu yarınlara uyanırız. Yalnız olma fikrinden o kadar korkarız ki, eve bir kedi alır, kedinin nefesiyle evdeki sessizliği doldururuz. Sonra biri gelir, sıkı sıkı sarılmak isteriz ona, ne var ki gelen kişi yanlış yola sapmış bir mecnun olunca sadece etkisini bırakarak çeker gider hayatımızdan. Sonunu bildiğimiz hikâyeleri yaşar dururuz bıkmadan.

Biz yalnızlıktan korkarız.Bize bu öğretildi. Yalnız dışarı çıkma, başına bir şey gelir. Nereye gidiyorsan haber ver, bensiz dışarı bile çıkma, kapıyı arkamdan kilitle… Belki de tek, sadece tek olmayı yani birey olmayı yalnızlıkla karıştırdığımız için biz hep rüzgârın bize birini getirmesini bekledik. Belki de rüzgâr kimseyi getirmeyecek. Aynı bu hikâyenin kahramanına yaptığı gibi. Laura Mesi, bir ilki başardı ve bir cesaret örneği sergiledi. Artık yalnız değil: Tek olmayı seçti. Hayatına tek olarak devam etmeyi, yarını da tek olarak geçirmeyi seçti. Yetinmeyi öğrenmeyi… Tam da bu durumda akla bir soru geliyor. Her şey güzel gidiyor, kendini seviyor, evliliğini dolu dolu yaşıyor diyelim. Peki ya, kendine ihanet ederse?

Ya tam da aramaktan vazgeçtiği bir anda kendi sözüne ihanet eder de birini severse, o zaman ne olacak? Evliliği hükmen iptal mi olacak yoksa kendini aldatmayı mı seçecek? Kendinden boşanacak mı yoksa içinde beliren kıpıtıyı susturacak mı? Bu durumun böyle bir riski olabilir, herhalde hikâyesine bu sonu yazan kahraman bunu da düşünmüş.

Düşünmüş müdür?…

Eski başkente kısa bir yolculuk: Torino

Turin is a beautiful city. It’s space goes beyond anything that has ever been imagined before“.
Mark Twain

İtalya dediğimizde 3-5 şehirden ötesi gelmez aklımıza. Hep en popüler en sükseli yerleri seçmişizdir hayatımızda. Torino’ya gitmeden önce oldukça önyargılıydım. Nedense bana hep sanayi şehri olarak gelmiştir. Keza hâlâ da otomotivin anavatanı olarak kabul edilir. Lakin İtalya’nın 4. en büyük kenti artık sadece otomotivi ile değil sanatı, mimari öğeleri, meydanları ve kültürel etkinlikleri ile adını tarihe yazdırmıştır.

Kısaca tarihine değinmek istersek de Torino’ya ilk yerleşim Kelt kavmi olan Tauriniler tarafından görülmektedir. Roma dönemi ise İÖ 1. yüzyılda görülmektedir. Bunu ızgara planlı sokaklarından anlayabiliyoruz. Bu hippodamos planı İtalya’da ilk Torino’da uygulanmıştır. Orta çağ döneminde kent Arduin hanedanı ve daha sonra ise Savoy hanedanı tarafından yönetildi. Zaten kent, mimari doruğa ulaşmasını Savoy hanedanı ve Mimar Filippo Juvarra’ya borçludur. 18. yüzyılda açılan Frejus tüneli ile Torino; İtalya ve Fransa arasında köprü görevi gördü. Bu dönemde önemli bir Avrupa kentine dönüşen Torino’da Mısır Müzesi, Mole Antonelliana gibi ikonik simgeler ön plana çıkmaya başladı. 19. yüzyıl başlarında ise kent otomotiv sektörüne adını altın harflerle yazdırmayı başarmıştır. 1899 yılında Fiat1906 yılında ise Lancia araç üretimine geçmiştir. 1950’lerde göçmen işçilerin çalıştırılmasıyla kent hem hızlı nüfus artışı yaşamış hem de Avrupa’nın en önemli sanayi kentlerinin bir kolu olmuştur.

  • Torino 2006 yılında Kış Olimpiyat Oyunlarına ev sahipliği yaptı.
  • İstanbul üzerinden direkt uçuş yoktur. Milano-Torino arası 130 km, Floransa-Torino arası 430 km.
  • Toplu ulaşım ağı gelişmiştir. Tren, tramvay, otobüs ve metro kullanarak ulaşımınızı kolaylıkla sağlayabilirsiniz.

Piazza Castello: Şehir merkezinin kalbinde yer alan meydan, 4 ana caddenin buluşma noktasıdır. 12. yüzyıl tarihli meydanın çevresinde; Madame Sarayı, San Giovanni Battista Katedrali, Regio Tiyatrosu, Saint John Baptist Katedrali ve Torino Kraliyet Sarayı yer alır.

Palazzo Reale: Castello meydanı çevresinde konumlanmış görkemli saray 16. yüzyılda inşa edilmiş 17. yüzyılda ise Christine Marie tarafından modernize edilmiştir. Tabii ki saraya en büyük katkıyı sağlayan kişilik ise Barok Mimar Filippo Juvarra’dır. Saray üç yüzyıl boyunca Savoy Hanedanlığına ev sahipliği yaptı. 1946 yılında müzeye dönüştürüldü. Çin ve Japon vazoları, İtalyan altın varak detaylı tavan süslemeleri, mozaik zemin döşemeleri ve İtalyan ressam Anna Caterina Gilli’nin tabloları ile saray UNESCO Dünya Miras Listesine girmeyi çoktan hak etmiştir.

Giriş Ücreti: 12 Euro

Madame Sarayı: UNESCO Dünya Miras Listesine adını yazdıran yapı, Savoy Hanedanının bir parçası olarak tanımlanmaktadır.Y apının tarihi 12. yüzyıla dayanmaktadır. Ama bugünkü görkemine kavuşturan ve emeği geçen kişi Düşes Marie Jeanne’dir. Düşes daha görkemli bir Kraliyet Sarayı haline getirmek için binayı baştan aşağı yeniledi. 1. kat salon süslemeleri için birçok sanatçı davet ederek Barok sanatını en güzel şekilde uygulatmıştır. Meydanın hemen ortasında konumlandırılmış sarayı mutlaka ziyaret edin.

Giriş Ücreti: 10 Euro

Monumento a Emanuele Filiberto heykeli 1. Dünya Savaşında sırasında savaşan komutan Emanuele adına yapılmıştır.

Regio Tiyatrosu: Ekim’den Haziran’a kadar en ünlü operalara ev sahipliği yapan tiyatro binası 1740 yılında Francesco Feo’nun Arsace eseri ile açıldı. 1.500 kişi kapasiteli tiyatro 1792 yılında Kral tarafından kapatıldı ve 1800 ortalarında açılarak gösterimlerine devam etti. Çıkan bir yangın sonucu tahribata uğrayan yapı, Maria Callas’ın muazzam sesi ile kapılarını tekrardan açmıştır. Harika akustik ve ambiyansı ile mutlaka sezonun açılışına denk gelin.

Giriş Ücreti:8 Euro

Mole Antonelliana Kulesi: Alessandro Antonelli’nin adını taşıyan ve 168 metre uzunluğu ile İtalya’nın Eyfel’i olarak adlandırılan yapının temeline 1863 yılında başlanıldı. Başlangıçta bir Sinagog olarak tasarlanmış daha sonra ise dünyanın en uzun müzesi olarak kalmıştır. Ayrıca yapı dünyanın en yüksek desteksiz tuğla binasıdır. 1953 yılında yaşanan bir kasırga çatısını yıkmış, 1960’larda ise çatı tekrardan onarılmıştır. Yapıda ayrıca 2000 yılından bu yana kullanılan Ulusal Sinema Müzesi bulunmaktadır. Yapının silueti birçok şampiyonaların tanıtımında ve 2 sent paralarının arkasında görülmektedir. Cam asansörü kullanarak en tepesine çıkın ve enfes Torino manzarasını gözlemleyin.

Giriş Ücreti: 10 Euro

Museo Egizio (Mısır Müzesi) : İtalyan İşi filminin bir kısmının çekildiği müze Torino’nun en çok ziyaret edilen yerlerinden biri. 1800 başlarına tarihlenen müzenin içerisine 1.200’den fazla parça eklenmiş ve 1900’lerde ise koleksiyonun tamamı doldurulmuştur.Mısır arkeolojisine ve antropolojisine merakınız var ise bu müze sizleri oldukça tatmin edecektir.Müze içerisindeki en önemli koleksiyonlar:

  • Papyrus Koleksiyon Odası
  • İsis Tableti
  • Kha ve Merit Mezarı

Giriş Ücreti: 13 Euro

Otomobil Müzesi: 8 ülkeyi temsil eden 80 farklı dünya markasından 200 farklı modelin sergilendiği yer. 1960 yılında açılan müzenin koleksiyonunda ilk İtalyan otomobilleri olan 1899 Fiat ve 1914 Ferrari, Alfa Romeo yarış arabaları sergilenmektedir. Müze içerisinde ayrıca Dokümantasyon Merkezi, Kütüphane ve konser salonu yer almaktadır. Otomotivin başkentinde böyle bir müzenin olmaması düşünülemezdi zaten. Mutlaka programınızın içine dahil edin.

Giriş Ücreti: 12 Euro

St. John Baptist Katedrali: 1491’de Settignano’nun tasarımı ile inşaatına başlanan ve 7 yıl içinde tamamlanan yapı kentteki tek Roma Katolik katedrali konumundadır. Ağırlıklı olarak Barok mimari detayını sunan katedral içerisinde ayrıca Torino Kefeni olarak adlandırılan, İsa’ya ait olduğu inanılan keten bir bez de bulunmaktadır. Sadece belli tarihlerde halka gösterilmektedir.

Carignano Sarayı: Şu an Risorgimento Müzesi olarak kullanılan yapı, Carignano ailesinin resmi konutu olarak inşa edildi. Prens, Guarino Guarini’den Barok tarzda, eliptik ana cepheli bir yapı yapmasını istedi. 1679 yılında temeli atılan saray 6 senede tamamlandı.İtalya’nın ilk kralı olan Victor Emmanuel’de bu sarayda doğmuştur. 1800’lerde saray kısa bir süreliğine meclis olarak kullanıldı.

Giriş Ücreti: 10 Euro

Market Porta Palazzo: Avrupa’nın en büyük açık hava pazarı Po caddesi üzerinde kuruluyor. Meyve ve sebzeler, giysi ve takılar, elektronik ve mutfak eşyalar gibi çeşitlilik sunan pazarda dilediğiniz her şeyi bulmak oldukça kolay.

Juventus Stadyumu (Allianz): 155 milyon Euro’ya mal olan 41.000 kişi kapasiteli çevre dostu stadyumda Juventus’un maçlarına denk gelebilir ve bu deneyimi yaşayabilirsiniz.

Garibaldi Caddesi: Adını İtalya’nın en büyük kahramanlarından alan cadde karşılıklı olarak sıralanmış dünya devi İtalyan mağazalarına ev sahipliği yapmaktadır. Sadece moda sektörüne değil kozmetik dünyasından spor dünyasına da kapılarını açan caddede turlayabilir ya da alışveriş yapabilirsiniz.

Sadece bir kültür başkenti değil Torino ayrıca sporun, doğanın, modanın ve ilklerin kenti. İlk başta önyargı ile yaklaştığım Torino’ya bu denli sempati duyacağım aklıma gelmezdi. Bir tarafta karlı dağları arkanıza alırken diğer taraftan Po nehrinin akışına bırakıyorsunuz kendinizi…

Biraz durağan biraz sessiz oldukça disiplinli. Izgara plan kent planlamacılığı ve ulaşım ağı oldukça düzenli ve sistematik. Kış turizmin cazibe merkezine ve futbol dünyasına da adını yazdıran Torino’da dört mevsim yapacak bir şey bulmanız oldukça kolay.

Yapmadan Dönmeyin:
  • Teatro Regio’da bir etkinliğe rezervasyon yaptırın.
  • Ev yapımı Agnolotti’nin tadına bakın. Conterno şaraplarını test edin.
  • Eataly’de İtalyan mutfağına yönelik zengin çeşitlere göz atın.
  • Garibaldi caddesi üzerindeki Juventus Store uğrayın.
  • Mısır Müzesi ve Mole Antonelliana Kulesini ziyaret edin.
  • Po nehri kıyısında yürüyüşe çıkın.

Google’dan 40’dan fazla dile çeviri yapabilen kulaklık

1

Herhangi bir dili, öğrenmeye ihtiyaç duymadan, konuşabildiğiniz veya anlayabildiğiniz bir dünya düşünün. İşte bu tam olarak Google’ın Pixel Buds kulaklıklarıyla vaat ettiği gelecek.

Bu teknoloji, 4 Ekim tarihinde San Francisco’da gerçekleştirilen bir etkinlikte, Pixel 2 phone ve Google Home Device’lara gelecek olan bir güncellemeyle birlikte tanıtıldı. Pixel Buds kulaklıkları ciddi şekilde dikkatimizi çekmiş durumda. Otostopçunun Galaksi Rehberi adlı kitabı okuyan herkesin ilk olarak aklına, Babil Balığı gelecektir. Bu kitaba göre Babil Balığı, bir insanın kulağına konulduğunda herhangi bir dili -gerçek zamanlı olarak- anlamasını sağlıyordu. Bu kablosuz kulaklıklar, Apple’ın Air Pods kulaklıklarından pek de farklı değil. Birbirlerine kablo ile bağlılar ve önlerinde bir dokunmatik panel bulunuyor.

Google’a göre, Pixel Buds Google’ın sağlamış olduğu Google Translate teknolojisini kullanarak 40’dan fazla dili çevirebiliyor. Tek yapmanız gereken, sağ kulaklığı tutarak örneğin: “Fransızca konuşmama yardım et.” demeniz. Sonrasında konuştuğunuzda, Buds bunları çevirerek size sesli bir şekilde Fransızca okuyacak. Eğer biri size Fransızca konuşacak olursa, aynı şekilde Buds bunları çevirerek anlamanızı sağlayacak. Bir blog yazısında Google: “Sanki nereye giderseniz gidin yanınızda kendi kişisel çevirmeniniz var gibi.” diyor. Bir gösteri sırasında, neredeyse hiç gecikmesi olmadığı ve sesleri kolaylıkla almaya başladığı açıkça gözlenmişti. Bu kulağa abartı gibi gelebilir fakat, Google Translate şu anda dahi %100 kesinlikte olmasa da çok iyi çeviri yapabiliyor.

Benzer teknolojiler geliştiren girişimciler için güzel bir haber olmasa da Google’ın bu teknolojiyi sese anında uygulaması gayet mantıklı denebilir. Diğer büyük açıklamalarına kıyasla Google, özellikle bunun hakkında gerçekten soğukkanlıydı. Fakat inanılmaz bir şey olacağa benziyor. Herhangi bir ülkede, herhangi bir dili konuşabildiğinizi düşünün. Google bu teknolojiyi sunan ilk isim değildi. Skype ve Pilot adında bir başka start-up da konuşma tercümanları lanse ettiler. Ancak Pixel Buds’ı diğerlerinden ayıran özellikler: gerçek zamanlı, kesin ve uygun fiyatlı olmasıdır. Yalnız 159 dolardan kasım ayında satışa sunulacak.

Kaynak & AlıntıGerçek Bilim

Okula gitmeden önce hazırlayabileceğiniz 8 vegan kahvaltı tarifi

2

Eğer amacınız dersin başlamasına 5 dakika kalana kadar uyumak ise bu 8 kolay kahvaltı tarifi tam da size göre.

Öğrenciyseniz, yeni okul rutinine alışmanız büyük bir şanstır. Fakat alışsanız bile, eğer bir gece baykuşuysanız erken kalkmak hiç kolay değildir. Daha fazla uyuyabilmek için ertesi gün giyeceğiniz kıyafetleri ve yiyeceğiniz öğle yemeğini hazırlıyorsunuz ama peki ya kahvaltınız? Pek çok kişinin okula gitmeden önce sağlıklı ve lezzetli bir kahvaltı yapmaya vakitleri kalmamasına rağmen kahvaltının en önemli öğün olduğunu hatırlatmak isteriz. Çünkü vücudumuzu ve beyinimizi gün boyu öğrenme için düzgün bir şekilde hazırlamak amacıyla yağlı, vitamin ve mineral açısından zengin, meyve ve sebze dolu seçenekleri kendimize sunmamız gerekiyor. Bu yüzden sizler için hazırlaması maksimum 15 dakika süren, içerisindeki malzemeleri oldukça az olan 8 kolay vegan kahvaltı tarifi hazırladık. Artık sabahları eskisi gibi olmayacak!

1- Yoldayken yeşillenin

From My Bowl’dan Caitlin Shoemaker, akıllıca bir yöntemle günlük yeşillik ihtiyacını hazırlaması birkaç dakika süren kabaklı yulaf kavanozlarıyla değiştirdi. Yaban mersini ile tatlandırılmış ve chia tohumlarından alınan sağlıklı yağlar ile hazırlanmış bu harika tat, öğle yemeğine kadar sizi tok tutacaktır.

2- Kabak ve baharatı bir araya getirin

Oh Glows‘un kabaklı zencefilli kekleri, hayatınıza parmak ucuyla da olsa kabak-baharat birlikteliğini eklemek için mükemmel bir yoldur. A ve C vitaminleri açısından oldukça zengin olan kabak püresini bir-iki kez yemenizde herhangi bir sakınca yok çünkü içinde vücudunuz için iyi olan yağlar var. Alarm kurmanıza da gerek yok çünkü sabahları fırından yeni çıkan kabaklı zencefilli keklerin müthiş kokusu sizi uyandıracaktır.

3- Az şekerli smoothie için

İçi meyve dolu smoothie karışımlarının tarifleri her yerden bulabilirsiniz, peki ya sebze ile dolu olanların tarifleri nerede? In My Bowl‘tan Alexandra Dawson, bu lezzeti karnabahar ve kabak ile yaparak az şekerli hale getirdi. Hazırlama süresi: bir dakika. Karıştırma zamanı: bir dakika. Neden bir an önce gidip bu harika smoothie tarifini denemiyorsunuz?

4- Vejetaryen pankekler hazırlayın*

Geleneksel krep kahverengi renkte bir hamurun üzerine meyve, akçaağaç şurubu, toz şeker veya krema konularak servis edilen bir kahvaltı lezzetidir ancak Breakfast Criminals’tan Ksenia Avdulova bu geleneği süper yeşil bir pankek ile değiştirdi. Bunu şöyle düşünün: Sabahları bu yeşil pankeklerden yerseniz akşam yemeğinde büyük bir tabak salata yemek zorunda kalmayacaksınız.

5- Yumurtasız kahvaltılık tostlar yapın

Proteinle açısından çok zengin olan tofu (Uzakdoğu’da soya fasulyesi suyunun fermentasyonundan elde edilen bir tür peynir), Kathy Patalsky‘nin Sağlıklı ve Mutlu Yaşam programında hazırladığı gibi kahvaltılık tostların içerisindeki yumurta ile harika ve lezzetli bir şekilde yer değiştiriyor. Bu vegan “al-götür” lezzet, sağlıklı ve leziz mükemmel bir kombinasyon olup, hemen kapıyı açıp çıktığınız o günlerde kurtarıcınız olabilir.

6- Chia pudingli lezzet toplarını hemen çantanıza alın

Chia puding, son zamanlarda sosyal medyada en süslü ve en sağlıklı kahvaltı modası haline geldi. Blissful Basil; yeşil toz ekleyerek, çikolata ve badem yağı ile harmanlayarak chia pudingi değiştirdi. Chia pudingin sağlıklı yağları daha uzun süre tok kalmanıza ve beyninizin daha fazla çalışmasına yardımcı oluyor ama belki de bu versiyonun en büyük artısı, pudingin o tatlılığının aynısını damağınızda bırakmasıdır!

7- Fıstık ezmesini başka şekilde deneyin

Minimalist Baker, klasik öğle vaktini hızlı ve kolay bir kahvaltıya dönüştürdü. Bunu sadece 15 dakika içinde yapıyor. Kurutulmuş meyve, gün boyunca sizi tatlı arzusu bakımından rahatlatırken yulaf, keten tohumu ve fıstık ezmesi karışımı ile sizi doyuracak.

8- Kendi nutellanızı kendiniz yapın

Sweet Potato Soul’undan Jenne Claiborne’un dediği gibi: “Kahvaltının günün en önemli öğünü olduğunu bildiğinizden eminim. Fakat şunu da anlıyorum; dersten önce yurt odanızda sağlıklı ve güzel bir kahvaltı hazırlamaya hiçbirinizin vakti yok. Hatta sabahın o erken saatinde kimsenin yok! Bu sebeple, vegan kahvaltı fikirleri ile dolu video sayfasında önceden hazırlayıp sabahları kolaylık çekebileceğiniz ev yapımı nutella tarifini sizlerle paylaşıyor. İşte linki. 

Kaynak: Vegnews

Ben Bir Başkasıdır: Arthur Rimbaud

Jean Nicolas- Arthur Rimbaud, 20 Eylül 1854 yılında Charleville’de dünyaya gelmiş ve sıradışı bir hayat yaşamış bir şair. Daha on yaşlarında Rossat Enstitüsü’nde düz yazı yeteneklerini ortaya koymaya başlamıştır. 19 Temmuz 1870’te Fransa- Prusya savaşı patlak vermiştir. Bu olay hem hayatını hem de sanatını etkileyecektir.

Rimbaud, Fransız sosyalistlerini okuyarak günlerini geçirir. Birçok kez değerli eşyalarını satarak Charville’den kaçar ve geri döner. Zamanın ahlak ve din değerlerine aykırı düşen bir yapısı vardır. Kiliseyi ve hükûmeti eleştiren yapıtlar da ortaya koymuştur. Gizemli olana tutkusunun yanında Verlaine ile tanışır ve tutkulu bir aşk yaşarlar. Çalkantılı bir hayat yaşayan Rimbaud 10 Kasım 1891 yılında 37 yaşında kangrenden ölür.

Sembolizm ve gerçeküstücülüğün en önemli şairlerinden biri sayılan Rimbaud, kurallara karşı gelen yapısıyla ve maceraperest ruhuyla yarattığı modern şiirle Jim Morrison, Bob Dylan, Pablo Picasso gibi dahilere de ilham kaynağı olmuştur.

“Ben deri ceketli Rimbaud’yum. Başkaldırı, düzensizlik ve kaosa ilişkin her şey ilgimi çekiyor, özellikle de görünüşte hiçbir anlamı olmayan eylemler. Özgür hareket, davranış… Olduğundan başka hiçbir şey olmayan eylemler. Sonuç yok, sebep yok. Yönlendirilmemiş, özgür eylem. Eğer bu akışa kapılıp özgürce yaşarsanız çevrenizdeki insanlar farklı bir hareket yaptığınızı düşünür ve huzursuz olurlar, ya sizden kaçarlar ya da size engel olurlar.” (Jim Morrison)

Şairin en ünlü şiirlerinden olan “Sarhoş Gemi” hiç deniz ve gemi görmemesine rağmen yazılmıştır.

Yıldız yıldız adalar, kıtalar gördüm; çoşkun
Göklerinde gez gezebildiğin kadar, serbest
O sonsuz gecelerde mi saklanmış uyursun
Milyonlarca altın kuş, sen ey gelecek kudret.

Yeter, yeter ağladıklarım; artık doymuşum
Fecre, aya, güneşe; hepsi acı, boş, dipsiz,
Aşkın acılığı dolmuş içime, sarhoşum;
Yarılsın artık bu tekne, alsın beni deniz.

Gönlüm Avrupa’nın bir suyunda, siyah, soğuk,
Bir çukurda birikmiş, kokulu akşam vakti;
Başında çömelmiş yüzdürür mahsun bir çocuk
Mayıs kelebeği gibi kağıttan gemisini.

Ben sizinle sarmaşdolaş olmuşum dalgalar,
Pamuk yüzlü gemilerin ardında gezemem;
Doyurmaz artık beni bayraklar, bandıralar;
Mahkum gemilerin sularında yüzemem

Ne bir nedene ne de bir sonuca dayanan eylemleri onu özgür ve sıradışı kılar. Şiirlerinde yeni bir dil kullanır. Türkçe’ye çevrilişinde büyük güçlüklerin sebebi dilidir. Anlam güçlüğü hala çözülmüş değildir. Bu yüzden anlama ve duyumsama yetersiz kalmaktadır. Fakat bana göre hissettirdiği duygu keşfedilmemiş ve saf bir duygudur.

Ofelya

Yıldızların vurduğu durgun, karanlık suda
Beyaz Ofelya, büyük, beyaz bir zambak gibi
Gelin esvapları içinde dalgalanmada.
Uzak ormanda yerlilerin gürültüleri.
Mahzun Ofelya, beyaz bir tayf gibi yıllardır
Dolaşır bu siyah nehrin suları içinde.
Deliliği içinde şarkı mırıldanır,
Bir çocuk şarkısı akşam serinliğinde.
Rüzgar göğsünü öper ve açar yaprak yaprak
Sularda ağır ağır savrulan etekleri.
Söğütler omuzlarına sarkar ağırlaşarak,
Hülyalı alnına eğilir su çiçekleri.
Dörtbir yandan üzgün nilüferler dizilir.
Uykudaki bir ağaç uyanır zaman zaman;
Bir yuvadan küçük bir kanat sesi yükselir;
Sihirli bir şarkı gelir altın yıldızlardan!

(Orhan Veli, 1948)

1995 yılında Agnieszka Holland tarafından yönetilmiş Rimbaud ve Verlaine’nin hayatından kesitler sunan biyografik türde çekilmiş olan Total Eclipse filmi izlenmeye değerdir.

Ek.1 (https://www.youtube.com/watch?v=8eZpsPixVuU)

Ek.2 ( https://www.youtube.com/watch?v=Rc-nagFjKVA)

Eyüp Belediyesinde köpeklere eziyet

İstanbul, Eyüp semtinde Ekim ayının başında başlayan ve halen devam etmekte olan zararsız sokak köpeklerinin yasa dışı toplama işlemine hayvanseverlerin tepkisi çığ gibi büyüyor! Yasalara göre kulağında küpesi bulunan, yani sağlık kontrolünden geçmiş ve zararsız oldukları onaylanmış köpeklerin belediye görevlileri tarafından alınması yasak!

Hayvanseverler tarafından beslenen bu köpekler iddiaya göre toplama ekiplerinde sadece 1 adet veteriner bulunmasına rağmen veteriner olmayan belediye çalışanları tarafından da uyuşturucu iğneler ile vurulup bayıltıldılar. Bayıltılan hayvanların araçlarda üst üste istiflenip saatlerce havasız bir şekilde tutulduğu, bazılarının öldüğü yine iddialar arasında ve hayvanseverlerin çektikleri görüntüler bu iddiaları doğrular nitelikte!

Veteriner hekim dışındaki bireyler tarafından hayvanlara bilinçsizce uyuşturucu iğne atılması sağlık durumlarına göre köpeklerin ölmelerine sebep olabiliyor ayrıca veteriner dışında bu uyuşturucu iğnelerin kullanılmasının hayvanları koruma yasasına göre yasak olduğu biliniyor.

Peki toplanan hayvanlara ne olacak? Yapılan açıklamalara göre hayvanların kontrolleri yapıldıktan sonra tekrar salınacaklar… Fakat hayvanseverlerin belirttiklerine göre toplanan sokak köpekleri herhangi bir barınakta bulunamadı. Toplanan köpeklerin Kore ve Çin gibi köpek eti yiyen ülkelere satılacağı iddialar arasında, ki bu durum daha önce de gündeme gelmişti.

Eyüp Belediye başkanı Remzi Aydın Twitter’dan kendisine köpeklerin akıbetini soran hayvanseverleri engellemesi ise kafalarda yeni soru işaretlerinin oluşmasına sebep oldu! Hayvanlara şiddetin çoğaldığı bugünlerde aslında belki de hayvanları insanlardan korumalıyız! Hayatları zaten yeteri kadar zor olan sokak hayvanlarına yapılan bu acımasız uygulamanın bir an önce son bulmasını dilerken tekrar hatırlatıyoruz, bu dünya sadece bize ait değil, bu dünyada hayvanlar ile birlikte yaşıyoruz. Hayvanların da bizler gibi ve eşit yaşamaya hakları vardır. Lütfen bu yaşam hakkına saygı duyalım!

Filmekimi’nden kalanlar

1

Şüphesiz ki, filmekimi son yıllarda sonbaharı iple çekmemizin en büyük nedenlerinden biri. Bu sene de oldukça cezbedici bir seçkiyle karşımıza çıkan etkinlikte, dünya sinemasına yön veren önemli yönetmenlerin filmlerini izleme şansı bulduk. 28 Eylül – 9 Ekim tarihleri arasında, İstanbul seyircisini, doygun programıyla kucaklayan etkinlik hepimizin film dolu günler yaşamasını sağladı. Ancak her zaman olduğu gibi bu filmlerin tamamını izlemek mümkün olmadı. Bilet bulamadıklarımız ve zaman ayıramadıklarımız aklımızın bir köşesinde kaldı. Vizyon tarihlerini kovalamaya başladık. Ben de fırsat bulup izlemeyi başardığım filmleri yazmak, filmekimi’nden bana kalanları sizlerle paylaşmak istedim.

Happy End (Vizyon Tarihi: 13 Ekim 2017)

Söz konusu Haneke’nin yeni filmi olunca büyük bir heyecan ve bu heyecanın akabinde beklenti kaçınılmaz oluyor. Duygusal Buzlaşma Üçlemesi (Yedinci Kıta, Benny’nin Videosu, Tesadüf Bir Kronolojinin 71 parçası) ile sinemaya çok sert ve sağlam bir giriş yapan Haneke, birçok sinemaseverin gözde yönetmenlerinden biri. Çoktan bir kült filme dönüşmüş “Funny Games” ve ustalığını iyiden iyiye kanıtladığı son dönem işleri “Amour ve White Ribbons” da cabası. Bunların yanı sıra yanına “La Pianiste” de beraber harikalar yarattığı takım arkadaşı Isabelle Huppert de işin içine dâhil olunca -haliyle- Happy End’den beklentimiz oldukça yüksek oluyor. Ancak film biz sıkı Haneke takipçilerine beklediğini verebiliyor mu? İşte orası biraz şüpheli.

Varoluş, yabancılaşma ve şiddet, yönetmenin her daim filmlerinin iskeletini oluşturan önemli temalar. Bunun yanı sıra yönetmenin sineması, insan psikolojisinin karanlık dehlizlerinde yüzmekten çekinmeyen, rahatsız edici derecede teşhirci ve yüzleşmeci. Hâl böyle olunca Happy End’i izlerken bunlara rastlamayı bekliyorum. Tam da bu noktada bir tarz değişikliğinden ya da bir yenilikten söz edilebilir.

Çünkü karşımdaki filmin bende bıraktığı etki daha önceki Haneke deneyimlerimden oldukça farklı. Yine bir yüzleşme söz konusu olsa da bunları ele alış şeklinde bariz bir fark var. Esasında mülteci sorunu, aile bağları, kapitalizm gibi hiç de hafif olmayan meseleler söz konusu. Ancak tüm bu meselelere yeni edindiği bir gözlükle bakmış, kendisinden hiç alışkın olmadığımız bir tavırla tüm bu meselelerin başını hafifçe okşayıp geçmiş gibi. Yer yer cazibesine kapılmanın mümkün olduğu sarkastik bir tavır hakim bütün filme. Bu sarkastik tavır finalde tam anlamıyla zirve yapıyor. Akılda kalıcı finaline rağmen -ne yazık ki- izlediğim en etkisiz Haneke filmi olduğu gerçeği değişmiyor.

Loveless (Vizyon Tarihi: 29 Aralık 2017)

Vozvraşçeniye” adlı ilk filmiyle tüm dünyaya adını duyuran ve o günden bu yana yaptığı her filmle başarısını perçinleyen Rus yönetmen Andrey Zvyagintsev’in son filmi “Nelyubov” (İngilizce adıyla Loveless) festivalin en merak edilen filmlerinden biriydi. Kendisi için duyulan merakı boşa çıkarmayacak kadar da iyi bir filmdi doğrusu.

Zvyagintsev’in sinemasına alışkın olanların artık yadırgamayacağı, üst düzey bir görselliğin hakim olduğu film nefis sekanslarla dolu. Son derece başarılı oyunculuklara ve hikayeyi bir tık öteye taşıyan incelikli kurguya, yönetmenin kendinden emin, soğukkanlı dili de eklenince ortaya oldukça etkili bir film çıktığını söylemek yanlış olmaz. Bir çekirdek aile fotoğrafından işaret ettiği sevgisizliğin aslında görünmez ağlarla koca bir ülkenin ayaklarına dolanışını, kırılmaz döngüselliğini olanca çıplaklığıyla gözler önüne seriyor Zvyagintsev. Minimal ama bol katmanlı, yüksek tesirli hikayesiyle son dönemin en iyi filmlerinden biri Loveless.

The Shape Of Water (Vizyon Tarihi: 16 Şubat 2018)

Meksikalı ünlü yönetmen Guillerme Del Toro, çağımızın en özgün masal anlatıcılarından. Venedik’te Altın Aslan’ı kucaklayan son filmi “The Shape Of Water” tam da Del Toro’dan bekleneceği gibi gerçeğin karanlığıyla gölgelenip boyut kazanan bir masal. Atmosferiyle yer yer Amelie’yi yer yer de yönetmenin bol ödüllü başyapıtı “Pan’s Labyrinth”i anımsattığını söylemek mümkün.

Faşizm ile aşkın kıyasıya savaştığı masalı, bu denli gerçek kılan kuşkusuz oyunculuklar. Sally Hawkins üstün performansıyla filmi sırtlarken, ona eşlik eden Michael Shannon ile Octavia Spencer da ondan pek aşağı kalmıyor.

Tüm bunlara ek olarak, yabana atılamayacak bir mizah duygusu ve Alexandre Desplat’ın ruhu okşayan melodileri eklenince ortaya keyifli bir seyirlik çıkıyor. Son kertede The Shape Of Water akıllardan çıkmayacak etkileyici bir sinema deneyimi değil lakin bir an olsun sizi başka dünyalara götürecek, belki de aşkın gücünü hatırlatacak efsunlu bir film.

Call Me By Your Name

Andre Aciman’ın 2007 çıkışlı, aynı adlı romanından uyarlanan film bu yılın en iyilerinden biriydi. Kişisel olarak da benim favorimdi. Bir romanın kurgusunu bozmadan onu sinemaya uyarlamak zor iş. Ama bırakın kurgusunu bozmamayı romanın dokusunu, duygusunu hiç bozmadan ince ince işlemek çok nadir tanığı olabileceğimiz bir sinema mucizesidir. İşte Luca Guadagnino tam olarak bunu başarmış.

Romana hakim olan yüksek cinsel gerilim ve bitimsiz tutku filme de tam anlamıyla sirayet etmiş. Tam da bu noktada başrollerdeki Timothee Chalamet ile Armie Hammer’ın arasındaki olağanüstü uyumdan bahsetmek gerekli. Özellikle Timothee Chalamet’in -genç yaşına rağmen- bütün hikayeyi sırtlayan başarılı performansı sıkı bir tebriği hak ediyor. Bunun yanı sıra, finale yürüyen filmi, enfes monoloğuyla şahlandıran Michael Stuhlbarg’ı da unutmamak gerek.

Ülkemizde ne zaman vizyona gireceğine dair ne yazık ki bir bilgi olmasa da, Luca Guadagnino’nun filmin devamını getireceği haberleri yayıldı bile. Bize de şimdiden heyecanla beklemek düştü.

83 yazı, Kuzey İtalya, sarışın sokaklar, Monet’nin taraçası ve ne kadar kırılmış olursa olsun tekrar kalbinizi hatırlamanızı sağlayacak ince bir aşk öyküsü… Belki de, tüm bunlardan daha fazlasını bulabileceğiniz bir film Call Me By Your Name. Göz alıcı zarafeti, unutulmaz anları ve eşsiz naifliğiyle esir alan bu öyküye tanık olmanızı öneririm.

Thelma

Son dönem Norveç sinemasının en önde gelen isimlerinden Joachim Tirer, Oslo 31 August ile dikkat çekici bir başlangıç yapmıştı. Bir önceki filmi Louder Than Bombs ile farklı sularda da başarıyla gezebileceğini kanıtlamıştı. Genç ve yetenekli yönetmen yine bambaşka bir hikâyeyle karşımızda, bu sefer bildiği sulardan Norveç’ten sesleniyor.

Âşık olduktan sonra doğaüstü güçleri olduğunu fark eden Thelma’nın hikâyesine odaklanan film, oldukça özgün ve olgun bir sinema diline sahip. Detaylı hikâyesi, dini göndermeleri, dinamik yapısıyla senenin en ilgi çekici ve başarılı filmlerinden. Joachim Trier’in ne kadar iyi bir yönetmen olduğunu bir kez daha kanıtlayan Thelma, üzerine uzun uzadıya düşündüren, hazmı zor ve sarsıcı bir film. Vizyon tarihi ise ne yazık ki belli değil.

Sokak kedilerinin koruyucu meleği: Naile Alaca

Faroz mahallesinde oturan Naile Alaca 30’a yakın sokak kedisine bakıyor. 55 yaşındaki Naile Hanım kendini sokak kedilerine adamış durumda. Her gün kedilerin yemeği, suyu ve bakımıyla ilgileniyor.

Her şeyi kediler olmuş

Naile Hanım kedi sevgisi hakkında; “Kediler benim her şeyim, ailem, arkadaşım çoçuğum gibi en yakın dostlarım onlar. Kedi sevgim doğuştan gelen bir duygu herhalde bende. Kedilere zaman ayırırken adeta dünyayı unutuyorum. 8 yıldır bu mahallede oturuyorum. Kedilerim yüzünden burdan taşınamıyorum. Ben olmazsam kimse ilgilenmez. Kulağım sürekli camda bir kedi miyavlaması duysam gece gündüz her zaman ilgileniyorum. Onlara bir şey olacak diye korkuyorum. Bu kadar kediye bakmak zor oluyor. Maddi pek imkânım yok komşulardan artan yemekleri istiyorum. Adımı dilenciye çıkaranlar bile var. Ne derse desinler ben artan yemek, bayat ekmek, makarna, fasulye gibi kedilerin yiyebileceği herşeyi birşekilde bulup kedilere vermeye çalışıyorum. Hiç bir şey olmasa suyla ekmek ıslatıp yumurtayla birlikte veriyorum. Bazen bakkal bana yardım ediyor sağolsun. Akşamdan yarın kedilere vereceğim yiyeceği planlıyorum malzemeleri hazırlıyorum ve sabah ilk işim yemeklerinin hazır hale getirmek oluyor.” dedi.

Hayvanseverlerden yardım bekliyor

Naile Hanım hayvanseverlere yardım çağrısında bulundu. “Doğa bir tek bize ait değil insanlar doğada canlılara yaşanacak yer bırakmamış durumda. Yavru kedilerin genelde ölüyor. Yavru kedilerlerle daha çok ilgilenmem gerekiyor. Hastalanan yavru kedileri gönüllü veterinere götürüyorum fakat her zaman ilaç olmayabiliyor. Çoğu hayvan şiddette uğruyor. Çocuklar yoldan geçerken kedileri tekmeliyor. Bazı mahalleliler kedilere bakıyorum diye beni şikâyet ediyor. Bu konuda çok sıkıntı yaşıyorum. Birçok kez polis, zabıta geldi kapıma. Ben asla kedilere bakmaktan, onlarla zaman geçirmekten vazgeçmeyeceğim. Kendimi kedilere adadım. Bu şekilde mutlu oluyorum. Vatandaşlardan isteğim hayvanlara eziyet etmemeleri. Hayvanlarda bir canlı ve şiddet uygulandığında canı acıyor. Çoğu zaman sakat kalıyor. Mahallemizde kedi sayısı fazla ben ulaşabildiğim her kediye yardım etmeye çalışıyorum. Maddi imkânlarım kısıtlı duyarlı vatandaşlardan mama, ilaç yardımı bekliyorum” dedi.