Ana Sayfa Blog Sayfa 24

Midnight Mass | Body of Christ ve Aşai Rabbani | Gece Yarısı Ayini

0

Midnight Mass, küçük bir topluluğun yaşadığı sakin bir adada hayat bulan esrarengiz bir hikayeyi anlatmaktadır. Adaya, karizmatik ve gizemli bir rahibin gelmesi ile birlikte birtakım sıra dışı olaylar meydana gelmeye başlar ve hikaye açıldıkça açılır.

Midnight Mass | Official Trailer | Netflix

Dizinin yapımcısı Mike Flanagan ve oyuncuları; Kate Siegel, Zach Gilford, Samantha Sloyan,Hamish Linklater. Samantha’yı dizide Bev Keane olarak görüyoruz ve karakterin içinde bulunduğu konumu izleyicilere aktarması harika.

Bev, dizide olan biten bütün anormalliği din ile temellendiriyor ve dini ayetlerle konuyu göreceli olarak daha yüksek bir amaca bağlıyor. Daha yüksek amaç burada daha düşük şeylerle kendini gösterdiğinde ise yine ayetlerle cevap veriyor. Bu karakteri yazan kişi bize dini fanatikliğin nereye gidebileceğini ve ne kadar bedel ödemeye istekli olduğunu gösteriyor.

Sevgi olmadığında ortaya çıkan bu değil mi? Sertlikle, kanunla, kuralla ilerlemek ve aslında dönüp baktığında ilerleyemediğini fark etmek. Sevginin ortaya çıkması için uzun bir yoldan geçmek gerekiyor çünkü şu anda birbirimizi sevemiyoruz. İsa’nın her tarafı sevgiyken, kan dökmeye, zarar vermeye geldim demesine rağmen, din adına ne kadar kan döküldüğünü biliyoruz. Dinlerin bu duygusallığının bu kadar çok karma kaldırması ve yaratması çok ilginç. Kendi isteğini bastırdıktan sonra ve bunu yine bir söze, ki sözlerin çoğu analojik olarak söylenmiş sözler, dayandırdıktan sonra karşı tarafın ne yapmasını bekliyorsunuz?

Midnight Mass’in ana kurgusu ayin (mass) etrafında dönüyor ve gördüğümüz şey Aşai Rabbani yani Body of Christ, Blood of Christ. Burada Body of Jesus denilmediğine dikkat çekmek isterim. Yani İsa’nın bedeni, İsa’nın kanı değil, Mesih’in bedeni ve Mesih’in kanı. Bir de İsa Mesih denilen bir şey var bildiğiniz gibi.

Son yemekte, büyük öğretmen, şu inanılmaz sözleri paylaşmıştır: Alın yiyin bu benim bedenimdir, alın için bu benim kanımdır. Matta 26:26

Midnight Mass’te Rahibin (Father Paul, Hamish Linklater), Mesih’in bedeniyle ve Mesih’in kanıyla topluluğunu dönüştürmektedir. Çünkü ayinler dönüşümdür, normal olandan daha yüksek olana bağlanmak, kendimizi dönüştürmektedir. Sonuçta daha düşük arzulara sahip bir beden var, onu bakir bırakmalıyız ve bir de ruh var onu da özgür bırakmalıyız ki Başak, Balık’ta Mesih’i doğursun. Balık ve Ayakların arasındaki bağlantı da ayrı bir not.

Midnight Mass’te rahip topluluğununu kötülüğe doğru dönüştürdüğünü görüyoruz, niyeti bu değildi aslıdan iyi olsun istiyorlardı. Burada büyük mesaj var, çünkü bedenini yediğin ve kanını içtiğin şeyin ve kavramları, değerleri eğer yanlış yere bağlıysa takipçilerde yanlış yere gitmektedir. Bu dünyada en çok gördüğümüz şeyden biridir. Din realitesi ile başka yerlere gitmemiz ve kötülüğe dönüşmemiz, etrafımızda kötü olmadığı için göreceli olarak dönüştüğümüz şeyi de fark edemiyoruz.

Sürekli birileri birbirini eleştiriyor, birbirine şu ya da bu “kutsal” sözlerle alıntılar yapıyor ve kendi anlayışlarına göre realiteyi manipüle ediyorlar. Ciddi bir sevgisizlik var ortada.

Bir hatırlatıcı da ben ekleyeyim. Matta 8:26 “Aranızda büyük olmak isteyen, ötekilerin hizmetkârı olsun. 28 Nitekim İnsanoğlu, hizmet edilmeye değil, hizmet etmeye ve canını birçokları için hediye olarak vermeye geldi.”

İhtiyaçlar değiştikçe, yediğimiz ekmek de değişiyor, içtiğimiz kan da değişiyor. Beden ve kan, iki önemli sembolizmdir ve bize yolu gösterir.

Midnight Mass, bir dönüşüm hikayesidir. İnancın, duyguların, tahammülsüzlüğün, sevgisizliğin ve korkunun sahnelerini izleyeceksiniz. Sonrasında bir topluluk nasıl olmalı, topluluk yolu, görünmeyeni nasıl bulmalı onu fark edeceksiniz. Eskiden kabile şamanı kabilesini bağlıyorken bu artık kurumsallaştı ve kurumlar aracılığıyla bağlantılar kuruldu ve topluma dağıtıldı. Bunun şu anda yediğimiz ekmekle bir alakası olmadığı sanırım çok açık.

İçeceğimiz kan, yükseklerin kanı olmalı ve sevgi dolu olmalı. Çünkü kan, bedende dolaşır ve onu yıkar, temizler, canlandırır. Bir şeyi, başka bir yere taşır ve her yere ulaşılır.

Midnight Mass imdb

Artı Atölye çocuklar için geliyor

Çocuk haklarının korunduğu bir dünya hayaliyle yola çıkan Artı Atölye, çocuk katılımını merkeze alarak birçok alanda çocuklarla buluşmayı hedefliyor. Bu hedeflerden ilkini Dünya Çocuk Hakları Günü ve Dünya Çocuk Kitapları Haftası üzerine kurgulayarak gerçekleştiren Artı Atölye, Çankaya Belediyesi işbirliğiyle çocuklarla buluştu. 

Çocukların Kitabı Çocuk Hakları etkinliğiyle Ankara’da çalışmalarını başlatan atölyede çocuklar, kendi resimli kitaplarını tasarladı. Toplamda dört gün süren etkinliğin ilk üç buluşmasında çocuklar, dört farklı çocuk kitabı tasarladı. Etkinliğin son günü ise Çocuk Yazarlarla İmza Günü düzenlendi ve çocuklar kitaplarını imzaladı. Çocuklar ve ebeveynlerinin bir arada eğlendiği Şubadap Çocuk konseriyle tamamlanan etkinlikte birçok çocuk ve yetişkin birlikte Dünya Çocuk Hakları Günü’nü kutladı.

Atölyeler sırasında 5-6 yaş grubunda Barraux’un “Nerede Bu Fil?” ve 7-11 yaş grubunda Giuliano Ferri’ye ait “Ver Elini” kitaplarıyla Sessiz Kitap Okuma Atölyesi gerçekleştirildi. Atölyelerde; nesne temelli öğrenme, Çocuk Hakları Kavram Kartı Oyunu, Roger Hart’ın Katılım Merdiveni, Blackout Karartma Tekniği yöntemlerinden yararlanıldı. Bu çalışmaların bir meyvesi olarak “Çocukların Yaşamından Katılım Örnekleri” adlı, ebeveynler ve eğitmenlerin yararlanabileceği bir kılavuz da ortaya çıktı.

Etkinlikler sırasında çocukların oluşturduğu kitapların isimleri ise şöyle; “Miya’nın Adını Bulma Serüveni, Efe’nin Kitap Kampanyası, Çocuk Hakları Deneyimleri 1 ve Çocuk Hakları Deneyimleri 2.

Instagram:  @arti.atolye

Bütün dâhiler uyumsuzdur

Albert Camus’nün çok sevdiğim bir sözü vardır: “Bütün dâhiler uyumsuzdur.”

Peki, gerçekten öyle midir ve eğer öyleyse bunun nedeni nedir?

Bunun nedeni, Einstein gibi bir dehanın çorap giymekten nefret etmesi, Tesla’nın inci küpelerden asla haz etmeyip bir binaya girmeden önce etrafında üç tur atacak kadar üç sayısına takıntılı olması, Beethoven’ın en büyük bestelerini banyo yaparken yazması, Salinger’in inzivaya çekildikten sonra ömrünün sonuna kadar yazdıklarını yok etmesi, Kant’ın hayatının kırk yılını her gün aynı saatte tam olarak aynı şeyleri yaparak geçirmesi, Dali’nin karnabahar sebzesine tutkusu ve kendi menisi ile dolu bir prezervatifi babasına göndererek içine de “Bütün borcum bu!” yazan bir not bırakması, Picasso’nun sıkıcı bulduğu insanlara ateş etmek için tabanca taşıması veya ünlü Mona Lisa eserini çalmakla suçlanması, Nietzsche’nin kronikleşen korkunç baş ağrılarından kurtulmak için sürekli yer değiştirmesi veya Van Gogh’un kulağını kesmesi gibi dâhilerin tuhaf alışkanlıkları, davranışları veya takıntıları değildir.

J. D. Salinger

Bu tarz bir sürü tuhaf alışkanlıkları ve takıntıları olan birçok insan vardır ve bunlar o insanları deha yapmaya yetmez. Deliler ve dâhiler arasında ince bir çizgi olduğunun söylenmesi de bu yüzdendir. Peki, asıl mesele nedir?

İster bir düşünür veya filozof olsun, ister bir bilim insanı veya bir sanatçı olsun, dâhi diyebileceğimiz insanların tuhaf takıntıları ve alışkanlıkları olmasa bile çoğu Albert Camus’nün de dediği gibi uyumsuzdur. Bu “uyumsuz” sözcüğü ile kast edilen nedir?

Buradaki «uyumsuz» tanımı, toplum normlarının dışına çıkabilen, hayata çoğu insandan epey farklı bakabilen, bu yüzden de toplumla uyuşmada bazı sorunlar yaşayabilen insanlar için kullanılsa da asıl mesele dâhilerin zamanın ötesinde bir algıya ve düşünme şekline sahip olmaları yüzünden herkesten farklılaşmasıdır.

Bu noktada şimdiye kadar hayatlarını ve eserlerini enikonu araştırdığımızda dâhilerle ilgili şu dikkat çekici unsurları da fark edebiliriz:

Eğer çocukluğu kısmen iyi geçmiş, ailesi ile yakın çevresi tarafından desteklenmiş, karakterine ya da hayatını adadığı amacına yönelik çok büyük bir baskıya maruz kalmamış ise, bu dâhiler dışa dönük, sosyal, popüler olmayı seven, kendisinden bahsedilmesinden hoşlanan, egosu yüksek ve eğlenmeyi, çılgınlık yapmayı seven bir karaktere sahip olabilir. Örneğin; Picasso, Einstein, Edison, Mozart veya Salvador Dali gibi… Fakat eğer çocukluğu kötü geçmiş, ailesi ile yakın çevresi tarafından desteklenmemiş, karakterine ya da hayatını adadığı amacına yönelik çok büyük bir baskıya maruz kalmış ise bu dâhiler içe dönük, yalnız kalmayı seven, insanlardan uzak durmayı tercih eden, alçakgönüllü, popüler olmaktan hoşlanmayan, anlaşılması güç, melankolik, karamsar ve içine kapalı bir karaktere sahip olabilir. Bu ikinci noktada ise daha fazla isim vardır: Salinger, Kafka, Tesla, Nietzsche, Schopenhauer, Beethoven, Van Gogh, Giacometti gibi…

Tesla ve Edison

Bu ikisinin ortasında olan dâhiler var mıdır? Elbette, vardır. Ne çok karamsar ve içe dönük ne de çılgın ve egosu yüksek olan birçok isim de vardır ama onlar da uyumsuzdur. Yoksa neden hayatlarını adadıkları sanatları, fikirleri, çalışmaları veya düşünceleri için hayat boyu aç kalıp sürünmeyi ve hatta ölmeyi göze alsınlar ki? İki dünya savaşını da yaşayan ve bu acıya dayanamayıp sonunda karısı ile intihar eden yazar Stefan Zweig veya açlık içerisinde yoksul bir hayat sürüp ölen ressam Modigliani gibi… Engizisyonda yargılanıp son andaki inkârı ile giyotinden kurtulup hayat boyu ev hapsiyle cezalandırılan Galileo veya düşüncelerinden vazgeçmeyip yakılarak öldürülen Bruno gibi… Öldürüleceği ana kadar fikirlerini savunan Sokrates gibi…

Dâhileri «dâhi yapan», sanıldığı gibi üstün zekâları ve yetenekleri değilse, nedir?

Aslında tüm dâhilere baktığımızda aynı uyumsuzlukları gibi ortak iki özelliklerini daha fark edebiliriz: çok çalışmaları ve asla vazgeçmemeleri. Bunlar çoğu insana oldukça yavan ve anlamsız gelir. O yüzden de ısrarla dâhilerin normal insanlardan zeki ve yetenekli olduklarıyla avunurlar çünkü diğer ikisini kabul edemezler. Edemezler çünkü bu iki özellik birçok insanda vardır. Fakat bu iki özellik onları dâhi yapmaz. O halde dâhiler bu iki özellikle ilintili olsalar da onlara göre dehadaki asıl sır, zekâ ve yetenek olmalıdır.

Ne var ki çoğu insan bu noktada yanılabilir. Çünkü çalışmayı ve vazgeçmemeyi de belirli bir çerçevede değerlendirdiklerinden ötürü bu nokta tam kavranamayabilir.

Dâhiler çalışmayı ve vazgeçmemeyi de diğer insanlardan farklı algılar. İşte, o yüzden mihenk taşı tam da buradadır. Onlar hayatları boyunca o şeyle (sanat, bilim, düşünce vb.) uğraşır, buna kendilerini adar ve bu yüzden de sürekli kendilerini aşmak zorunda kalırlar. Onlar için çalışmak, hayatın kendisi demektir. Diğer bir deyişle, yaşamakla çalışmak onlar için aynı şeydir.

Bunu Einstein da dile getirir ve şöyle der: “Dehanın onda biri yetenek, onda dokuzu da çalışmaktır.” Ayrıca yine der ki; “Çok zeki olduğumdan değil, sorunlarla uğraşmaktan vazgeçmediğimden başarıyorum.”

Toplum insanları dışlamakla veya bazen de hak etmeyenleri belirli süre içerisinde kafasının üzerinde taşıyarak gereksiz bir amaca hizmet etmekle meşgulken, tarihin sayfalarını yazanlar, işte bu hayatlarını çalışmaya adayan dâhilerdir. Çünkü onlar zamanın ötesindedir. Geçmişi analiz eder, şimdiyi değerlendirir ve geleceğe seslenirler. Bu yüzden de asla ölmezler.

26. Gezici Festival’de izleyebileceğiniz filmler!

Geçtiğimiz yıl pandemi nedeniyle zorunlu bir ara veren ve 25 yıldır Ankara Sinema Derneği tarafından düzenlenen Gezici Festival, 26. kez sinema yolculuğuna çıkıyor. Yıllardır benim de büyük bir keyifle takip ettiğim festival, bu yıl da rotasını Ankara’dan başlatıyor. Ardından Sinop ve Kastamonu’da sinemaseverlerle buluşacak olan festivali, 26 Kasım’dan 8 Aralık tarihine kadar devam edecek! Takvime göre; 26 Kasım-2 Aralık Ankara’da, 3-5 Aralık’ta Sinop’ta ve 6-8 Aralık’ta Kastamonu’da festival coşkusu yaşanacak.

Festivalin seçkisinde bu yıl yine birbirinden farklı filmler bir araya geldi. Yerli filmler seçkisine baktığımızda, Türkiye prömiyerini 58. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde gerçekleştirmiş filmlerden 8 tanesini görüyoruz. Filmlerden birçoğunu, festival için yazdığım değerlendirme yazısında bahsetmiştim. 32. Ankara Film Festivali’nden “En İyi Film” dahil 4 ödülle ayrılan Anadolu Leoparı, Emre Kayış’ın ilk uzun metrajlı filmi… Ankara’nın bürokratik ortamında bir hayvanat bahçesine uzanan film, müdür Fikret’in içine kapalı hayatıyla başlarken, bir anda kaderi değiştirme çabasına odaklanıyor. Ankara’nın unutulmuş hayvanat bahçesini özleyenler ve Uğur Polat’ın ruh dinlendirici performansına tanık olmak isteyenler için önerebilirim. İşçi-işveren, baba-oğul ve kişi-vidan hesaplaşmalarına odaklanan İki Şafak Arasında filmi ise, Selman Nacar’ın ilk uzun metrajlı filmi. Güçlü yönetmenlik ve oyunculuk performanslarına şahit olunan film, karakteristik senaryosuyla da önerilerim arasında. Nazlı Elif Durlu’nun Zuhal filmi ise, absürt denilebilecek bir bakış açısıyla bir kadının duyduğu kedi sesinden etkiyle yaşadığı psikolojik durumlara odaklanıyor. Nihal Yalçın’ın başarılı performansıyla dikkat çeken film, imge çatışmalarıyla da dikkat çekiyor.

Diyalog filmine dair “On Matinesi” programımda ekiple sohbet etmiştik, izlemeden önce bakabilirsiniz…

Ali Tansu Turhan’un güçlü bir hikaye anlatımına sahip Diyalog filmi ise, mutlaka denk gelinmesi gereken yapımlardan… Ushan Çakır ve Hare Sürel’in güçlü performanslarıyla öne çıkan film, yönetmen ve oyuncuların alışılagelmiş sorunlarına odaklanıyor. Merak unsurunu kıvrandırarak filme yayan yönetmen, izleyicine iletişim kurmanın bambaşka bir bakış açısıyla da mümkün olabileceğini anlatıyor, kaçırılmamalı… Tayfun Pirselimoğlu’nun sinema seyir zevki yaşatan ve yönetmenliğin en üst mertebesine ulaştığını gösteren Kerr filmi de kaçmamalı… Distopik bir kasabada ustalıklı bir dille harmanlanan film, üstün sanat yönetimi ve güçlü oyunculularıyla ilgi çekiyor. 58. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin “En İyi Film” ödüllüsü Okul Tıraşı da izlenmediyse mutlaka kaçırılmamalı… Antalya’da izleme şansı bulduğum “Aurora” ve “4. Sokaktaki Pansiyon” filmlerini de Dünya Sineması seçkisine alan festival önerilerime, bu filmleri de not edebilirsiniz. Genç yaşta hamile kalan genç bir kızın öğretmeniyle kurduğu bağa odaklanan Aurora, güçlü bir yönetmenlikle dikkat çekiyor. Eski ve yaşlanmış boksörün hayat mücadelesine odaklanan 4. Sokaktaki Pansiyon ise, kurduğu sağlam ‘baba-oğul’ çatışması ve yönetmenlik başarısıyla dikkat çekiyor.

Festivalin bu yıl merakla beklenen özel gösterim filmi ise, Tuncel Kurtiz temalı… Bilindiği üzere merhum sanatçı, festivalin ‘yol arkadaşı’ olarak üzün süre ekiple beraberdi. Bu yıl İsveç Büyükelçiliği’nin katkılarıyla oluşturulan seçkinin adı ise “Tuncel Kurtiz’in Sürgün Yılları” olarak açıklandı. Bölümde; 1976 yılının Niğde köyünden başlayarak İç Anadolu’ya ilerleyen hikayesiyle dikkat çeken “Saç” filmi ve Yaşar Kemal hikâyesinden uyarlanarak yapılan “Bebek” filmi yer alacak. İzleyici için ücretsiz olarak gösterilecek olan bu gösterimi, ben de büyük bir heyecanla takip edeceğim. Ayrıca festivalde izlemek için listeme aldığım filmler de var. 28. Adana Altın Koza Film Festivali’nin “En İyi Film” ödüllü belgeseli Yaramaz Çocuklar, Serseri’nin Kefareti, Kardeşlerim ve Ben, Işık Hüzmesi, Libertad ve son olarak Fabian veya Bok Yoluna Gitmek listeme aldığım ve festivalde izlemeyi hedeflediğim filmler arasında…

26. Gezici Festival’in Ankara gösterimleri, Doğan Taşdelen Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde gerçekleşecek. Filmler için bilet fiyatları 15 TL olarak belirlenirken, biletinial.com üzerinden biletlerinizi alabilirsiniz. Ayrıca festivale dair tüm bilgilere web adresi üzerinden ve sosyal medya üzerinden ulaşabilmek de mümkün. Festivalde denk gelirsek, bir çay kahve içerek filmleri tartışabiliriz. Şimdiden herkese iyi festivaller!

Vegan dövmeci ile vegan dövme hakkında

0

Günümüzde özellikle veganlar vücutlarına kazıdıkları dövmelerin de hayvansal içermesinden çekiniyorlar. Bu noktada bir takım kafa karışıklıkları söz konusu. Biz de bu kafa karışıklıklarını gidermek adına vegan dövme sanatçısı İlkim Koç ile röportaj yaptık…

İlkim Merhaba, öncelikle bize biraz kendinden ve işlerinden bahseder misin?

Merhaba, İstanbul’da doğup, büyüdüm. 2011 yılında Bir dövme stüdyosunda asistan olarak başlayıp, 2012 yılının sonlarına doğru dövme sanatını icra etmeye başladım.2013’te Taste Of Ink adı altında kendi stüdyomuzu açtık, 2015’te Türkiye’de bir ilke öncülük ederek dövme stüdyomuzu vegan dövme stüdyosuna çevirdik. 2019 yılında stüdyomuzu kapatarak Bodrum’a yerleştik. Şu an işlerime İstanbul ve Bodrum’da devam etmekteyim.

Vegan dövme nedir?

Vegan dövme denilince genelde dövme boyalarının vegan olup olmadığı düşünülüyor. Fakat dövme yapımında boya dışında da birçok malzeme kullanıyor. Örneğin dövmeye başlamadan önce kullandığımız transfer sıvısı. Transferi almak için kullandığımız kağıt, dövme yaparken kullanılan temizleme sıvısı vb. Kısaca vegan bir dövmeden bahsediyorsak eğer dövme yaparken kullanılan malzemelerin hiçbirinde hayvan kullanımı olmamalı. Hayvan kullanımı derken konuyu biraz daha açarsak; hayvan bedenleri, sıvıları vb içermemeli veya hayvan deneyleri yapılmamış olması gerekiyor.

Bir dövme sanatçısı olarak şu an durduğun ve gelecekte olmak istediğin yer nedir?

Dövmeye olan ilgim ile başladığım iş hayatımda öngördüğüm bazı başarı ve ulaşmak istediğim yerler vardı. Hayalim gerçek olmadı henüz. Her zaman daha büyük istekler oluyor insanın hayatında. Ama amaçladığım tarzda dövmeler yapıyorum şu an. Bunun ne kadar pratik gerektirdiğini söylemeye gerek yok. Hemen anında olmuyor hiçbir şey. Uğruna çalışmak, denemek ve yanılmak zorundasın. Her dövmede öğrenmeye devam ediyorum.

Yurt içi ve yurtdışında elde etmiş olduğun bir başarı var mıdır?

Taste Of Ink stüdyomuzu açtıktan sonra 2014 Sofia Dövme festivalinden davet almıştım. Orada “En İyi Old School” kategorisinde ikincilik ödül almıştım.

Dövmeciye karar verirken hijyen faktörü de önemli, bu noktada tavsiyelerin nelerdir?

Biraz sorgulamakta fayda var. Bana müşterilerim sorduklarında kızıyor musun seni daraltıyor muyuz bu sorularla dediklerinde “Kesinlikle hayır, en iyisini ve en doğrusunu yapıyorsunuz” diyorum. Dövme yaptırmak istediğinizde yaptıracağınız yerde kullanılan iğnelerin tek kullanımlık olmasına dikkat etmeleri gerekir. Genel olarak çalışma alanını nasıl dezenfekte ettiklerini sormalılar.

Senin bir dövme sanatçısı olarak “Her dövmeyi yapmam” gibi bir kriterin var mı? “Bana da hitap etmeli, dövmeyi yaptıracak kişi nasıl beni tercih ettiyse ben de dövmeyi seçmeliyim” diyor musun?

Kesinlikle öyle. Zaten başka türlü özgün bir şey çıkma ihtimali çok zor. Dövme yaptıracak kişi ne kadar ısrar ederse sonuç o kadar olumsuz olabilir. Mesela Google’dan bir görsel buluyor, aynısı olsun diye geliyor, aynısı olur ama ne kadar özgür bırakırsa o kadar iyi olur çünkü Google’da gördüğü görsel zihni kısıtlayan bir faktör. Yapılmış olan bir dövmeyi görüyor ve onun aynısını isterse hata payının azaldığını düşünüyor. Ama burada esas hikâye dövmeyi yaptıracağın sanatçıyı iyi araştırmış olman. Ancak öyle güvenebilirsin.

Peki son olarak seni sen yapan hangi tarzdır?

Dövme yapmaya ilk başladığım zamanlarda ilgi duyduğum tarz “Old School” tarzıydı. Bu tarzda da ödül kazanmıştım. Ama son yıllarda ilgi duyduğum tarzlar linework, geometric ve minimal. Bu tarz işler yapmak çok hoşuma gidiyor fakat gelen taleplere göre tarzımın dışında da çalışmalar yaparak dövme kariyerime yeni deneyim ve tecrübeler eklemeyi seviyorum.

Ankara Film Festivali’nde 32. kez sinema ve festival coşkusu!

Film festivalinin ne demek olduğunu öğrendiğim, sinemaya aşık olduğum ve günde 3 film izleyerek toplamda 10’u geçen film izleyebilme şansı bulduğum bir Ankara Film Festivali’nde daha beraberdik. Bu yıl 32.kez Ankaralı sinemaseverlere perde açan festival, coşkulu bir açılış töreniyle başlangıcını yaptı. Bol göndermeli, eğlenceli ve sektörden birçok kişinin bir araya geldiği açılışın ardından, filmleri izlemeye koyulduk. Bu yıl toplamda 10 uzun metrajlı film, 2 belgesel ve 12 kısa film izleme şansı buldum festivalde. Salonların dolup taştığını gözlemlediğim festival, geçtiğimiz yıl yaşadığımız salgın gölgesinde gerçekleşen 31.yılı dörde katladı. Küresel salgının yaşattığı endişe, fiziki etkinliklere de darbeyi vurmuş ve Haziran’da düzenlenmesi planlanan 31. Ankara Film Festivali, Eylül ayına sarkmıştı. Salonların büyük bir bölümü yarım kapasite ve az insanla gösterimler yapmıştı. Ancak 32.yılda aşının gelmesi ve önlemlerin alınmasıyla beraber, festivalde izleyiciler adeta merdivenleri doldurdu. Hatta kısa filmlerin gösterildiği salonda, merdivende filmleri takip eden izleyicilere tanık olduk. Ben de festivalde Belgesel filmlerden “Sıcak Yatak” ve “Doğu’nun Işığı”, iki kez “Lacivert Gece” ve “Okul Tıraşı” filmlerinin ekiplerine moderatörlük yaptım. Dolu dolu salonlarda filmlere dair bolca konuştuk ve izleyicilerden de sorular aldık. İşte festival coşkusunu yeniden bu sayede hatırladık ve fiziki buluşmanın önemini bir kez daha anladık… Sevgili İrfan ve İnci Demirkol çiftini, bir kez daha güzel bir festivali başarıyla tamamladıkları için kutlamak gerek. Ayrıca festival boyunca ilgilerini ekiplerden ve bizlerden eksik etmeyen Büyülü Fener Sineması’ndan Seher ve Nazlı’ya, festival ekibinden Yeşim abla, Hacer abla, Selma, Tutku Mavi ve Ozan’a da çok teşekkür ediyorum.

Ödüllendirilen filmler mutlu etti

Festivalin ödül töreni de, tıpkı açılışı gibi dolu dolu geçti. Ödül alanların kendini değerli hissedeceği bir tören planı yapan festivalde herkes, konuşmasını heyecanla gerçekleştirdi. Festivalin ‘En İyi Film’ ödülünü kazanan filmi ise, ‘En İyi Erkek ve Kadın Oyuncu’ ödüllerinin yanı sıra ‘En İyi Görüntü Yönetmeni’ ödülünün de sahibi olan “Anadolu Leoparı” filmi oldu. Filmin oyuncuları Uğur Polat ve İpek Türktan ile tören sabahında “On Matinesi” adlı sinema programımda bir araya gelmiş ve film üzerine sohbet etmiştik. Üzerine filmin ödüllere kavuşması, hepimiz için aslında büyük bir şans oldu. Sohbetimizi alttaki linkten izleyebilirsiniz.

Seçkinin bana göre en başarılı filmi olan “Çatlak” ise, En İyi Yönetmen ve Siyad En İyi Film ödüllerini kazandı. Tek mekanda kurduğu dinamik aile çatışması ve özverili oyuncu yönetimiyle Çatlak’ın jüri tarafından görülmesi önemli. Bir diğer başarılı film olan “Gölgeler İçinde” nin daha çok ödülle buluşmasını niyet ederken, “Sen Ben Lenin” e Senaryo ödülü verilmesi de filmin göz ardı edilmediğin, gösterdi. “Lacivert Gece” filmindeki rolüyle bizi mest eden ve tanıştıktan sonra da çok sevdiğim Güliz Gençoğlu’nun “En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu” ödülüne kavuşmasına çok sevindik. Gençoğlu’nun filmde çizdiği özverili kadın portresi, gerçekten umut vericiydi. Ayrıca Aslı Akdağ’ın “Bekleyiş” belgeseliyle ödüllendirilmesi, bekar bir annenin yaşadıklarının nitelikli bir belgeselle birleşip sunulmasının görülmesi çok güzel oldu. Ayrıca “Yaşasın Kuir sinema!” diye bağırarak ödülünü alan Can Merdan Doğan’ın “Stiletto” kısa filminin ödül alması da çok sevindiğim anlardandı.

Hangi filmleri izledim?

Festivalde izlediğim ilk film, yönetmenliğini Michelangelo Frammartino’nun üstlendiği Il Buco”oldu.İnsan ve doğa ilişkisi üzerine başlayan bir hikaye süreciyle başlayan film, bir süre sonra merak edilesi ve girdaplı bir delikli mağara anlatısına dönüşüyor. İzleyicine sükûnet dolu bir 93 dakika sunan film, bir yer deliğinin peşinden izleyicisini sürüklerken de aslında merak unsurunu da doğru bir yerden yakalıyor. Filmin uzayan süresi ise bir süre sonra filmden soğuma hissi yaratsa da, aslında deliğin bulunuş serüveniyle, ana karakterin hastalanma süreci de iyi bir birliktelik yakalıyor. Doğuş Algün’ün yönettiği “Sıcak Yatak” belgeseli ise, mültecilerin ülkemizde yaşadığı sorunlar ve yaşayabilmeleri üzerine farklı bir bakış açısı sunuyor. Çoğunlukla gençlerden oluşan göçmenlerin kimi zaman aynı yatağı paylaşmak zorunda kalmaları, çevreden aldıkları tepkiler ve para sorunları da filmde başarıyla anlatılmış. İzleyicini boğmadan, yaşanan sorunları kafaya vura vura anlatan bir belgesel örneği… François Ozon’un uzun süredir merakla beklediğim filmi “Her Şey İyi Gitti – Everything Went Fine” ise, ötenaziyi derinine kadar işleyerek izleyicisini bolca yoran ve kafasında bolca soru işaretler oluşturan bir film olarak dikkat çekiyor. Film, baba kız ilişkisine hem duygusal hem de sert darbeler vuran bir dille yaklaşım sergiliyor. Cana kıyma isteği, vicdani kapışma ve her şeyin yolunda gitmesi dilekleri, izleyicinin yüzüne François Ozon tarafından tokat gibi çarpıyor. Sophie Marceau, ruha hitap eden ve filmle uyumlu bir oyunculuk performansı sergileyerek dikkatleri üzerine çekiyor.

Satranç

Belki de festivalde sinema izlemeyi ne kadar çok özlediğimi fark etmemi sağlayan bir film oldu “Satranç” … Stefan Zweig’in efsane romanından uyarlanan film, Philipp Stölzl yönetmenliğinde yaratılan dünya; güçlü sinematografi, dahiyane mekan tasarımı ve hikayesi başarılı uyarlanmış senaryo olarak karşımıza çıkıyor. Dahiyane anlatım bir dili yakalayan film, otel odasındaki sıkışmışlığı da ustaca bir yönetmenlik performansıyla anlatıyor. Oliver Massuci’nin karakterle bütünleşip büyük bir oyunculuk dersi verdiği yoğun yolculukta, kendimi gemideki yolculardan ve o esareti yaşayan birisiymiş hissini yaşadım. Satranç sahnesindeki denge ve güç değişimleri, gerçek sinema hissinini doruklarda yaşamamı sağladı… Vizyona girer girmez mutlaka takip edilmesi gereken yapımlardan bir tanesi olduğunu kanıtlıyor. Merakla izlemeye koyulduğum “Kan Emiciler – Bloodsuckers” filmi ise, bölümlerle dolu hikaye çokluğuna sahip ve izleyiciyi bol yönlendirerek karmakarışık hikayeler nlatmasıyla dikkat çekiyor. Bir mültecinin türlü numaralara zengin bir kadını etkilemesi ve aşkını tüm söylentilere rağmen hiçbir şeyi bozmaması için elinden geleni yapan bu mülteci üzerinden hikayesini anlatan film, trajedi ve absürtlüğün harmanıyla oluşturulmuş. Ancak mantar yenmesi ve vampirlik üzerine kurulmuş olan bu trajedinin kafalarda soru işareti bıraktıran bazı sorunları olduğunu düşünüyorum. Ama bir yandan filmin oyuncularından Aleksandre Koberidze ve Lilith Stangenberg’in performanslarıyla filme bağlandığımı hissettiğimi söyleyebilirim. Samuel Kishi’nin yönettiği “Los Lobos – Kurt”, hayatta kalmaya çabalayan bir annenin yaşadıklarını, büyüme hikayeleriyle harmanlayarak anlatıyor. Filmin bütününde çocukların yaşadıklarını ve büyüdükleri süreçte bir annenin ekonomik olarak zorlanmasını da anlatan film, aslında ağızda bıraktığı duygusal tatla izleyicide hüzünlü ama umutlu bir düşünce bırakıyor.  Animasyonun hoş eşliğinin yarı sıra çocuk oyuncuların iç kıpırdatan performansları, filmden keyifli vakit geçirdiğiniz hissiyle çıkmanızı sağlıyor. Kuralların uyulmamak için olduğu ve Disney rüyası da filmi süsleyen yanlar olarak yer almakta. Festival seçkisinde yer alan bir diğer büyüme hikayesi ise, Alexandre Rockwell’in yönettiği “Sweet Thing – Tatlı Şey” filmi. Bir kez daha büyüme hikayesi olan ve çocukların başrolde olduğu filmleri sevdiğimi hissettiğim film; içine taciz gibi sert bir konuyu da başarıyla alırken, ailesi ayrılmış çocukların savruluşunu da gerçekçi bir dille ele alıyor. Girişte filme ısınmak zaman alsa da zamanla hikayenin içine giriyorsunuz. Siyah beyaz anlatım diline bayılırken, oyunculuklar da hayran olunası…

Gelelim Ulusal Yarışma’da izlediğim filmlere… Erkan Tahhuşoğlu’nun yönetmenliğini üslendiği “Koridor”;Yaşlı iki kadın kardeş üzerinden, insan ilişkileri sorgulaması ve su akıtmasıyla zamanın geçmesi ve yaş alan insan hayatı anlatımı yapıyor. Tek mekanda izleyiciyi zorlayan bir yapısı var ve rüyalar da filmde soru işaretleri bıraktırıyor. Süresi kısa olsa da filmin anlatım dili ağır olduğu için izleyiciyi zorlayan bir hali var. Filmin en büyük artısı, Emel Göksu’nun güçlü oyunculuğu denilebilir. Filmi götüren büyüleyici bir performansa sahip olan Göksu, karakterin yaşadığı psikolojiyi çözümlemiş bir şekilde performe ediyor. Ayrıca Elif Ürse’nin de oyunculuğuyla filme güzel bir artı sağladığını söylemek mümkün… Muhammet Çakıral’ın “Lacivert Gece” filmi ise, özellikle fonda Fikret Kızılok’tan ‘Ama Babacığım’ şarkısının çalışıyla, çatırdamış bir baba-oğul ilişkisine bakış sahnesiyle dikkat çekiyor. Özellikle Cansu Fırıncı ve Güliz Gençoğlu’nun başarılı performanslarıyla da öne çıkan film, senaryosu ve teknik kısımlarındaki hatalarını gizleyemiyor.

Tufan Taştan’ın ilk uzun metrajlı filmi olan “Sen Ben Lenin”, kayıp bir Lenin heykelini gardına alarak, bir sorgulama seyri yaşatıyor. Sorgulama sahnelerinde aklıma Ümit Ünal’ın ‘Dokuz’ filmini de getiren ama o filmden bambaşka bir yöne kayarak özgünleştiğini kanıtlayan film; zamansız bir ortamdaki hikayesini, mekanların pencerede hayali renklerle birleşimi de efektif bir yolculuk yaşatıyor. Finalin açık uçlu bırakılması ve sonsuz bir son buluşa sahip olan film, hayal gücüyle buluşarak gerçeklerden de esinlenerek dahiyane bir senaryo ile karşımıza çıkmış. Adeta distopik bir dünyayı efektlerle başaran film, her izleyicinin sevebileceği bir film değil. Hikayesine yoğunlaşması gereken ve konuya vakıf olanların çok sevebileceği bir film türü Sen Ben Lenin… Filmi yıldızlarla dolu ansambl kadrosunda; özellikle Barış Falay, Saygın Soysal, Mustafa Kırantepe, Binnur Kaya, Serdar Orçin, Nazlı Bulum, Özgür Çevik Bige Önal ve Salih Kalyon’a hayran kaldım. Ama en büyük parantezi, sorgulamalarda üstün performans sergileyen Binnur Kaya ve Salih Kalyon’a açmak gerek… Her bir oyuncu, en ufak sahnesinde bile şahane bir his yaratıyor. Erdem Tepegöz’ün ikinci uzun metrajlı filmi “Gölgeler İçinde”, distopik bir dünyada işçi sınıfının yaşadığı kapitalizm baskısını, güçlü bir sinematografiyle anlatıyor. Post apokaliptik sinemanın, zamansızlığın yerli sinemadaki kaliteli örneklerinden bir tanesi olan film, kurduğu denge-güç ilişkisiyle etkileyici bir sinema örneği olduğunu kanıtlıyor. Fabrika mekanının da filmde karakter olarak dahil oluşu da büyük bir güç getirmiş filme… Mekân tasarımı, sanatı ve görüntü dili muazzamdı. Numan Acar, Vedat Erincin, Ahmet Melih Yılmaz ve Emrullah Çakay, başarılı performanslarla filme artı katıyorlar…

Her cadı Salem’de yaşamaz!

0


Kadın olarak doğmak

Medya araçlarının etkin kullanılmaya başlanmasıyla birlikte kadın ve çocuklara yönelik zorbalıklara ve korkunç sonlara daha fazla maruz kalmaya başladık. Yanlış anlaşılmasın bu maruziyetimizin sebebi medyaya yansıyan haberlerin yeni olayları tetikliyor olması değil, insanların seslerini daha kolay duyurabiliyor ve geniş kitlelere ulaşabiliyor olması. Neredeyse her hafta yeni bir adalet çağrısı ile karşılaşıyoruz. Her gün sokağa, karşımıza çıkan hashtag’lere bir gün bizim konu olmamızdan endişe duyarak çıkıyoruz.

Bu durum yeni mi ortaya çıktı dersiniz? Hayır. Sadece tarih boyunca tüm bu zorbalıklar biçim değiştirdi ve modernleşti.

Kadının geçmişten bugüne hep şifacı olduğunu vurgulayan Achterberg’in ifadesiyle; bugünün kabile kültürlerinde olduğu gibi hastalara bakmak, doğum yaptırmak ve sevdiklerini son uykularına dalarken rahatlatmak kadınların işiydi. Kadın, topraktaki deva ve insan aklında depolanmış şifayı veren sihri arardı. Buna paralel olarak, onlar şifalı otlar yetiştiren ve kullanım sırlarını koruyan eczacılar, evden eve, köyden köye seyahat eden ebelerdi. Yüzyıllar boyunca kadınlar, kitaplara, derslere ve eğitime ulaşımı yasak olan, birbirlerinden öğrenen ve deneyimleri anneden kıza komşudan komşuya geçen diplomasız doktorlardı.

Özellikle Orta Çağ’da halk arasında çoğunlukla “fakirlerin ve kadınların şifacılığını yapan kadınlar” hem kilisenin denetimi dışında faaliyetlerde bulunmaları hem de Hıristiyan inancı içerisinde “ilk günahın” müsebbibi olmaları nedeniyle kadınlıklarından dolayı suçlu ve günahkardılar.

Şaşırmayın. Kadın olmak bir suçtu evet. Çocuk doğurmayan kadınlar cadılıkla suçlanarak idam edilebilirdi. Ya da güzelliği ile erkeklerin dikkatini çeken kadınlar. Hatta MS.370 yılında İskenderiye’de tarihin ilk bilinen kadın matematikçisi Hypatia, rüyalar, astronomi ve matematikle uğraştığı için, kilisenin iftirası üzerine cadı ilan edildi. Suçlama “Kadının okumuşu cadı olur” Türkçe karşılığı cadı olan “witch” kelimesinin aşağılama niyetiyle kullanıldığını söyleyen Estes, bilge ve akıllı anlamına gelen “wit” sözcüğünden türeyen bu sözcüğün yaşlı ya da genç şifacılara verilen bir unvan olduğunu ifade etmiştir. Cadı avları sırasında suçlanan kadınların cadılık kimliği bu geleneksel ya da folklorik cadıdan farklı olarak şeytanla iş birliği içinde kötü büyü yapma niteliği üzerine kurgulanmıştır.

Cadı kimliği politik, dini ve cinsel bağlamlarda inşa edilmiştir. 14. yüzyıla kadar geleneksel nitelikleri ile ön planda olan cadı kimliği bu dönemden sonraki toplumsal, ekonomik ve kültürel dönüşüm süreci içerisinde bütün kötülüklerin kaynağı olarak özellikle Kilise’nin hedefi haline gelmiş ve bu süreçte şeytani bir nitelik kazanmıştır.

15. yüzyılın ikinci yarısında, iki rahip tarafından yazılmış, üç bölümden oluşan, Türkçesi “Cadı Çekici” olan bir kitapta, “Eğitim görmemiş bir kadın, şifa vermeye kalkışırsa onun cadı olduğuna hükmedilir ve öldürülür” hükmü yer almakta ve kiliseye bağlı üniversite eğitimi alan erkek doktorlarla geleneksel ebe/şifacı kadınlar arasındaki rekabette erkek doktorların hegemonyasını sağlamak amaçlanmaktaydı.

Salem’de olan Salem’de kalmadı

Salem Köyü’nde 150’den fazla kadının ve birkaç erkeğin cadılıkla suçlanarak işkence gördüğü, işlemediği suçları itiraf etmek zorunda bırakıldıklarını biliyoruz. Suçlu hükmü verilen cadılardan yakılmalarında kullanılacak odunun parası, idamları sırasında askerlere dağıtılacak içkinin parası gibi birçok ödemenin alındığını da. Salem’de çavdar mahmuzu sebebiyle yaşanan toksik belirtilerin, kas spazmlarının halk arasında bulunan pagan kadınların, fakirlerin ve toplum dışı kişilerin “büyü yaptıkları” için olduğuna kanaat getirilmişti.

Yani bir çeşit farklı olanı temizleme operasyonuydu cadı avları. 1200’lü yıllarda başlayan ve yaklaşık 600 yıl süren cadı avlarına 1736 yılında cadılığın suç olmaktan çıkarılması ile son verildi ve cadı avına kurban edilen kişiler için 1 gün oruç tutuldu. Yaklaşık 600 yıllık bu süreç içerisinde de gerek batılı toplumlara gerekse doğu uygarlıklarına köklü inanışlar ve gelenekler yerleştirildi. Kadınların bazı haklardan mahrum edilmesi, kadınların cinsel kimliklerinin tehlikeli kabul edilerek gizlenmesi, eve kapatılması, öğrenmesinin ve üretmesinin engellenmesi günümüzde de etkisini sürdüren cadı avı geleneklerinden ve Püritan uygulamalarındandır.

Günümüzde kadınların hala üretimde yeteri kadar yer almaması, fiziksel güç bakımından dezavantajlarının onları açık hedef haline getiriyor olması, hayatın her alanında fiziksel ve psikolojik baskı altında olmaları cadı avının modernleştirilmiş versiyonunu yaşadığımızı gösterir. Farklı olanı yok etmeye çalışmak gelişimin, değişimin ve ilerlemenin önündeki en büyük engeldir.

Kaynak:
Akın, H. (2015). Ortaçağ Avrupası’nda Cadılar ve Cadı Avı, Phoenix Yayınları: Ankara, 3. Basım
https://www.gnoxis.com/t42308-sifaci-kadinlar/
Türkiye’de Feminist Çalışmalar (Der. S. Sancar) içinde, s.825-846, II. Cilt, Koç Üniversitesi Yayınları: İstanbul

Bir başka fabrika kızı | Öykü

0

Nereden gelip yapışmıştı bu şarkı diline hiç anlamamıştın. Belki gün doğmadan önce kalkmak zorunda kaldığın içindi. Ama bunu dert edeceğin kadar çok olmamıştı ki işe başlayalı…

“Fabrikada tütün sarar

Sanki kendi içer gibi…”

Önce hep bu kısım diline dolandığı için şarkının başlangıcını burası zannediyordun. Yeni hoparlör de almıştın ama bir türlü telefonuna bağlayıp da bir şey dinlemeye fırsatın olmamıştı. Daha kışlık giysilerinin ve kitaplarının olduğu koliler salonun bir köşesinde açılmayı bekliyordu. Neyse ki kaşe kabanını önceden akıl edip bulmuştun. Alelacele hazırlanıp dışarı çıktın.

Muhasebe Müdürüyle, insan kaynaklarında çalışan karısı da durakta bekliyorlardı. Selamlaştınız bu alacakaranlık mesai sabahında. Selamlaşmanın devamını getirecek kadar tanışıklık yoktu aranızda henüz. Haftaya yeteri kadar tanış olacaktınız nasıl olsa… Fabrikanın kalite kontrol laboratuvarını kurman için seni işe almışlardı onca yıl ara verdikten sonra bile. Sektörde hâlâ geçerli referansların vardı. Yüklü alımlar yapmak için teklifleri toplamaya başlamıştın bile.

“Bir evi olsun ister

Bir de içmeyen kocası…”

Söylemekten en çok bıktığın, sinirlendiğin kısım burasıydı. Ceza gibi, kırbaç gibi dolanıyordu diline. Gene böyle bir alacakaranlıkta, kapı aralığından almıştın boşanma evrakını nihayet…

“Bensiz bir hiç olacaksın, yaz bunu bir kenara…”

Sonunu dinlemeden kapıyı usulca kapatmıştın. Avukatının hep söylediği cümleyi mırıldanarak sakinleştirmiştin kendini:

“Sakın cevap vermeyin Ayça Hanım. Hepsi geçecek, merak etmeyin.”

Geçmişti. Yıllar sonra yeniden işe gidiyordun. Gene bir laboratuvar kurmakla meşguldün.

“Makineler diken gibi

Batar her gün kalbine…”

Kurtulmalıydın bu lanet şarkıdan. Dikkatini başka şeylere verince aklından çıkar giderdi belki. Muhasebe müdürü kaldırımı arşınlamaya başlayan kedilerden birini simitle beslemeye başlamıştı. Burnuna susam kokusu geldi belli belirsiz. Takırdayarak açılan kepenk sesleri uyanan şehri tamamlıyordu.

“Bir evi olsun ister

Bir de içmeyen kocası…”

Böyle olmayacaktı. Çantandan cep telefonunu ve kulaklığını çıkardın. Şarkının tamamını baştan sona dinlersen bu döngüden ancak kurtulabileceğini düşünüyordun.

Alpay’ın kısık ve yumuşak sesi kulaklarına dolarken gördün Onu. Kepenklerini açan mandıranın üst katındaki penceredeydi. Geniş omuzlar, ince bir bel. Önce koltuk altlarına iki fıs deodorant sıktı. Sonra pencere pervazına dayalı dolabından seçip aldığı pantolonu bir yere dayanmadan giyindi. Bacağının birinin beyazını bile görmüştün. Daha fazla bakmamak için başını öne eğdin, yerdeki sigara izmaritlerini ve akşamdan kalanların balgamlarına bakmak mideni bulandırdı. Üzerine kısa kollu tişört ve kapüşonlu kazağını geçirişini de izledin. Mandıra açılmıştı. Kapının önüne yumurta kartonlarını yığıyorlardı. Akşam servisten indikten sonra yumurta almayı not ettin hayali defterine. İstediğini istediğin zaman yemek şu sıralarda en büyük bir mutluluktu senin için. Yüzüne bir gülümseme yayıldı. Montunu giymişti. Dolabın gerisinde kanepe ya da koltuk gibi bir şey vardı galiba… Hafifçe eğilerek sırt çantasına bir şeyler koydu.  Tekrar yüzünü pencereye döndü. Masanın üzerinden tabletini aldı, onu da attı çantasına. Öğrenci olmalı diye düşündün. Gülümsemeni görüp görmediğini merak ettin. Bu pervasız merak yanaklarını ısıttı.

Servis gelmişti sonunda. Muhasebe Müdürüyle karısına, “buyurun lütfen,“ diyerek önden binmelerini istedin. Şarkı ikinci defa başa sarmıştı.

“Gün doğarken her akşam

Bir kız geçer kapımdan

Başı önde sessizce…”

“Yeter!” diyerek durdurdun şarkıyı. Servis penceresinden ne yapıyor diye son defa baktın. Işığı kapatıp çıktığını gördün.

Arkana yaslanırken cep telefonundaki alarmı yarım saat daha erkene aldın. Yarın sabah daha erken gitmek istiyordun durağa çünkü. Yüzündeki gülümsemen hiç bozulmamıştı. Fabrika Kızı’nı da artık ne umursuyor ne de söylüyordun.

Sayaka Shoji, 13 Kasım’da Ankara CSO’da!

Ülkemizin sayılı özel sanat kurumlarından Tekfen Filarmoni, dünyanın sayılı müzik merkezlerinden biri olmaya aday CSO Ada Ankara’da ilk kez konser vermeye hazırlanıyor. Daimi şef ve sanat direktörü Aziz Shokhakimov yönetimindeki orkestra, 13 Kasım tarihindeki konserinde dünyaca ünlü Japon keman sanatçısı Sayaka Shoji’ye eşlik edecek.

Kemanla 5 yaşında tanışıp ilk konserini 14 yaşında veren Tokyo doğumlu Sayaka Shoji, 1999 yılında, henüz 16 yaşındayken Paganini Uluslararası Keman Yarışması’nda birincilik ödülünü kazanarak, bu ödülü alan en genç ve ilk Japon sanatçı unvanının da sahibi oldu. Başarıları kısa zamanda yankı bulan ve uluslararası basında “Şüphesiz Yeni Bir Starın Doğuşu” başlıkları ile manşetlere ismi taşınan Shoji, Berlin Filarmoni, Londra Senfoni, New York Filarmoni, Baltimore Senfoni, St. Petersburg Filarmoni Orkestrası, Orkestra dell’Accademia Nazionale di Santa Cecilia ve WDR Senfoni Orkestrası gibi önemli orkestralar ile birlikte konserler verdi.

Tekfen Filarmoni’nin davetlisi olarak Ankara’ya gelecek olan Sayaka Shoji, eleştirmenlerin de tabir ettiği gibi sadece olağanüstü güçlü icrasıyla değil, aynı zamanda kemanının kendine has tınısıyla da dinleyicileri derinden etkilemeyi biliyor. Shoji sanatını, halen 1729 yapımı bir Recamier Stradivarius ile icra ediyor. 

Konserde Ferit Tüzün’ün Nasreddin Hoca Humoresque, Sergei Prokofyev’in 2 No’lu Sol minör Keman Konçertosu ile Antonin Dvorak’ın 9 No’lu Yeni Dünyadan Senfonisi seslendirilecek.

2019-2022 yılları arasında, İstanbul Müzik Festivali Açılış Orkestrası olarak da görev yapan Tekfen Filarmoni’nin CSO Ada Büyük Salonu’nda 13 Kasım Cumartesi günü saat 20:00’de başlayacak konserinin biletleri Biletinial.com’da satışa sunuldu.

İstanbul Dolphinarium önünde yunus işkencelerine ve esaretine karşı protesto

Hayvan Özgürlüğü Aktivistleri İstanbul Dolphinarium’u protesto ederek Burak Özgüner’i andı.

9 Kasım, İstanbul – Hayvan özgürlüğü aktivistleri dün, iki sene önce hayatını kaybeden hak savunucusu Burak Özgüner’i anmak ve hayvan hapishanelerinin kapatılması çağrısını yinelemek için İstanbul Eyüp’te bulunan İstanbul Dolphinarium’un önünde bir eylem gerçekleştirdi. 

Aktivistler, oklarla yunus parkını işaret ederek yerlere “işkencehaneye gider”, “sömürü merkezine gider”, “hapishaneye gider” yazdı. Gelen yabancı turistlere İngilizce seslenerek zulme ve hayvan sömürüsüne ortak olmama çağrısı yaptı.  

Hukuk, etik ve bilim dışı işkence merkezleri

Yunus parkı çalışanlarının darp etmeye çalışırken haklarında dava açmakla tehdit ettiği aktivistler basın açıklamasında; 2008 yılında dönemin İstanbul Büyükşehir Belediye başkanı Kadir Topbaş tarafından açılan, Aqua World Turizm Ticaret Limited Şirketine ihale edilen İstanbul Dolphinarium’da yaralanan ve hayatını kaybeden yunuslara, morslara, foklara ve belugalara yönelik resmi başvuruların dikkate alınmadığını, bu tesise hiçbir hukuki yaptırım uygulanmadığını belirten aktivistler, 190 binden fazla kişinin imzasıyla kapatılması talep edilen bu tesisin bir hayvan hapishanesi olduğunu vurguladı. 

4 farklı şehrine bulunan 10 yunus parkının işkence merkezi olduğunu, bu tesislerin tek seansı 2000 ila 3500 euro arasında değişen “yunusla terapi” adı altında engelli bireylerin, otizm, down sendromu, asperger sendromu gibi nöroçeşitlilik biçimlerine sahip bireylerin ve ailelerinin umutlarının sömürüldüğü ticarethaneler olduğunu söyleyen aktivistler, bu 10 tesisin 2000’li yılların ortalarında, AKP iktidarında, Tarım ve Orman Bakanlığı ile Sağlık Bakanlığı başta olmak üzere diğer ilgili kamu kurumlarının ve yerel yönetimlerin hukuk dışı girişimleriyle açılmış olduğunu hatırlattı.

“Eminiz ki Burak da kendisini hayvanların özgürlüğünü savunduğumuz bir eylemle anmamızı isterdi” 

Hak savunucuları basın açıklamasında İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun resmi hesabından yayınlanan “İstanbul’un Yunusları” belgeselini hatırlatarak belgeselde doğa ve hayvan korumaya yapılan vurgunun samimi olması için “sistematik zulüm” içeren ve eski yönetimin “kirli bir mirası olan” bu tesisin kapatılması gerektiğini söyledi. 

Ekrem İmamoğlu’na seslenen hak savunucuları “İstanbul Dolphinarium’u kapatın, insan sömürüsünden uzak bir şekilde ömürlerini tamamlamaları için tutsak edilen hayvanları koruma altına alın. İstanbul’da tutsak deniz memelileri için bir rehabilitasyon merkezi kurulmasına ön ayak olun ve örnek bir belediye başkanı olarak yaşam hakkından taraf olun,” çağrısında bulundu.

“Artık yeter!”

Basın açıklamasında ayrıca Türkiye’deki yunus parkları ve hayvanat bahçelerinin artması ve büyümesinin nedeni olarak AKP’ye seslenen ve bunu engellemek için yeterli muhalefeti göstermeyen TBMM’ye çağrıda bulunan hak savunucuları, Hayvanları Koruma Kanunu’ndaki yeni düzenlemelerin göstermelik olduğunun altını çizdi ve AKP milletvekilleri ile yunus parkı sahipleri arasındaki yakın ilişkilere dikkat çekti. 

Basın açıklamasında “Sonuç olarak, yenilenen kanunda yunus gösteri merkezleri kapatılmamış, ticari faaliyetlerini sürdürebilmeleri için işkence merkezlerini işleten iş insanlarına bir 10 yıl daha izin verilmiştir. Günde en az 60 bin euro, yani yaklaşık 650 bin TL kazanan bu ticarethanelere, yeni bir hayvan getirilmesi durumunda kesileceği belirtilen para cezası ise 25 bin TL olarak kanunda yerini almıştır. Yine göstermelik, yine gülünç bir kararla…” denildi. 

Basın açıklamasında bu tesislere giden ziyaretçilere de seslenen aktivistler; aileleri ve yakın dostları olan, denizlerde kilometrelerce mesafe kat edebilen, yüzlerce metreye dalabilen, hissedebilen duygulu varlıklar olan hayvanların esir edildiği, “yaşayan ölülere” dönüştürüldüğü bu sömürü merkezlerine gitmeme ve destek olmama çağrısı yaptı. Açıklamada “Hayvanların doğuştan gelen haklarıyla ‘bizim için’ değil, ‘bizimle birlikte’ bu gezegende yaşadıklarını unutmayın,” denildi.

Aktivistler basın açıklamasını “Biz, 9 Kasım’da, yıllardır omuz omuza mücadele veren dostları ve ortak ideallerimiz doğrultusunda özgürlük mücadelesi veren aktivistler olarak, hem hayatımızda hem de hayvan hakları mücadelesinde yerini dolduramayacağımız bir kaybı, Burak Özgüner’i bugün burada anarken, aynı zamanda Türkiye’de insan menfaatleri uğruna çeşitli endüstrilerce hapsedilen, işkence gören ve hayatını kaybeden milyarlarca hayvanı anıyoruz,” diyerek sonlandırdı.

Hayvan Özgürlüğü Aktivistleri İstanbul Dolphinarium’u protesto ederek Burak Özgüner’i andı.

Kuzey Buz Denizi’nden klorlu beton havuzlara

Türkiye’deki yunus parklarında yalnızca afalina türü yunuslar değil, aynı zamanda beluga olarak bilinen ve Kuzey Buz Denizi’ne ait türler olan beyaz balinalar, morslar ve kürklü foklar da tutsak ediliyor. 

Kamunun erişimine açık olan uluslararası CITES belgelerine göre, 2005-2017 yılları arasında Türkiye’ye ithal edilen afalina türü 75 yunusun 34’ünün Japonya’nın yunus sürek avıyla ünlü ‘katliam koyu’ Taiji’den getirildiği biliniyor. Bu 75 yunustan 57’sinin ise (yüzde 76’sı) okyanuslardan ve ailelerinden koparılarak esarete alınmış durumda.

Deniz memelisi uzmanları; esarete alındıktan sonraki ilk bir ay içinde özellikle yunusların ölüm oranlarının altı kat fazla olduğunu, doğada 50 yıl yaşayabilen yunusların esarette en fazla 12 ila 15 yıl yaşadığını ve ölüm oranlarının da esarette yüzde 60’a ulaştığını raporlamış durumda. Esarette dünyaya gelmiş yunusların yüzde 52’sinin ise, bir yaşını bile dolduramadan hayatını kaybettiği gözleniyor. 

2010’da Alanya’daki Sealanya adlı yunus gösteri merkezinde dört yunusun art arda hayatını kaybetmesi, 2011’de Eyüp’teki İstanbul Dolphinarium’da bir morsun açık yaralarıyla gösteriye zorlanması, 2013’ün Ağustos ayında Antalya Kemer’deki yunus parkında bir yunusun hayatını kaybetmesi ve ölümünün gizlenmesi, Türkiye’de basına yansıdığı için bilinen, resmi başvurulara ve kitlesel protestolara rağmen hiçbir yaptırımla sonuçlanmamış olan vakalardan bazıları.