Ana Sayfa Blog Sayfa 24

Tufan Taştan: “Polisiye ve kara mizahı harmanlayıp, politik bir hikaye ele alıyoruz.”

Biraz sonra okumaya doyamayacağınız keyifli sinema sohbeti, aslında yıllar öncesinden ama anısı hala taze hayallere dayanıyor. Sevgili Tufan Taştan ile tanışmamızı hatırlıyorum, daha yeni tecrübe edinmeye başlamış bir sinema programı sunucusuyken bana Özcan Alper ile bir röportaj ayarlamıştı. Daracık bir zamanda o kadar güzel bir sohbetti ki, sonrasında Tufan Taştan ile dostluğumuz devam etti. Kimi zaman filmler üzerine konuştuk, bol bol sinema sohbeti ettik.

Gelelim 28. Ankara Film Festivali’ne… Ulusal Uzun Proje Geliştirme Desteği Yarışması’nın sonuçları açıklanıyor ve Tufan abiyle aynı masada onun heyecanlı bekleyişine şahit oluyorum. Ve ‘Sen Ben Lenin’i daha orada, destek ödülü aldığında duyuyorum. Daha orada Tufan abiye diyorum ki: “Sen bu filmi yapacaksın, biz izleyeceğiz ve ilk röportajlarından birini benimle yapacaksın!” diyorum. Ve o zaman geldi çattı, 32. Ankara Film Festivali’nde izleme şansı buldum Sen Ben Lenin’i… Şimdi ise vizyona merhaba derken, kayıp bir Lenin heykelini gardına alarak, bir sorgulama seyri yaşatıyor. Lafı daha fazla dolandırmadan, keyifli sohbetimize geçiyoruz…

“Bu dünyayla ve düzenle bir derdim vardı”

Aslında seni Ankara’da sinema, sahne ve performans sanatları alanlarında yaptığın çalışmalarla tanıyoruz. Sanatın her dalında kendini var edebilen biri olarak, özellikle yönetmenlik alanında kendini nasıl gerçekleştirebildiğini sormak istiyorum.

Kısaca şöyle özetleyebilirim. Üniversite sürecim biraz sürüncemeli oldu. Fizik, Uzay Bilimleri derken kendimi DTCF Tiyatro bölümünde sonra da Ankara İletişim’de çift ana dal yaparken buldum. On yılı aşkın bir zamandan sonra mezun oldum. Bu süreçte üniversite öncesinde de müzik ve tiyatroyla ilgileniyordum. Özellikle performans, ‘happening’ ve sokak tiyatrosu üzerine çalışmalar yapıyordum. Bu dünyayla ve düzenle bir derdim vardı, bir şekilde bu derdimi insanlarla paylaşmaya çalışıyordum. 2010 yılında ilk kısa filmim ‘Ve Jülyet’ ile sinemaya adım attım ve ondan beri de içinden çıkamadım. Sinemanın beni etkileyen en büyük büyüsü sanatın bütün disiplinlerini içerisinde kullanabilmekti. Bu yüzden hala devam eden güzel bir yolculuğa çıktım.

İlk uzun metrajlı filmin “Sen Ben Lenin” aslında gerçek bir hikayeden esinlenerek hikayesini oluşturuyor. Kayıp bir Lenin heykeli ve bu heykelin kaybıyla beraber bulunamama sorunsalı durumu var. Bir yandan sorgulama filmi de aslında, iki dedektifin iyi polis – kötü polis olayını da görüyoruz. Peki, bu hikayenin filme dönüşüm süreci nasıl oldu?

Aslında çok uzun hikaye bu sorunun cevabı. 2015 yılının Kasım ayında başlayan ve bugün son bulan bir yolculuğu var filmin. Temel hikaye dediğin gibi yarım kalmış bir gerçekten yola çıkıyor. ‘Lenin heykeli kasabanın meydanına dikilseydi ne olurdu?’ sorusu üzerinden harekete geçiyor. Heykel gelmiş, tanınmış, dikilmiş ve çalınmış olduğu kabulüyle hareket edip heykeli kimin çaldığı sorusuna odaklanıyor. Kurmacanın kurmacası aslında. Bunu yaparken de polisiye ve kara mizahı harmanlayıp politik bir hikayeyi ele alıyor.

“Biraz gerçek, biraz gerçek üstü…”

Aslında zamansız bir dönemde geçen bir film izliyoruz… Bol animasyon da içeriyor özellikle pencere… Pencereye her gidişte dışarda başka bir olayın gerçekleşmesi (asılı gelinlik, kağıttan gemi, cenaze vb…) sorgulamalar esnasında binanın sallanması gibi ilginç detaylardan, post apokaliptik bir havası da var gibi, ama sanki değil gibi de… filmin bu güçlü imgelenmelerini nasıl kurdun?

Evet zamansız, direkt olarak bir yılı işaret etmiyoruz çünkü bence bazı acılar bir yıla değil, döneme ait. Meselem onlarla hesaplaşmak ve yüzleşmek olduğu için onların yaşandığı tüm dönemleri kendime zaman olarak alıyorum… Pencerelere gelince, filmde seyircinin durup düşünebileceği sessiz anlar yaratan, belli metaforlarla filmin ana omurgasını oluşturan ve hikayeye dair yapbozun parçalarının birleştirildiği yerler benim için. Dediğin gibi biraz gerçek, biraz gerçek üstü.

Belediye binasındaki sorgu odası, filmin ana mekânı aslında. Binanın başka yerleri de kullanılıyor ve final sahnesinde başka bir mekânımız var. Filmin mekân kurgusunu işlerken nasıl bir yol izledin?

Evet, filmin tamamı polislerin karakol olarak kullandıkları eski belediye binasında geçiyor ve pencereler hariç dışarı ile bağını tamamen koparıyor.  Aslında bu da hikayeye ve karakterlere odaklanmamızı sağlıyor. Ama klostrofobik olmamasına da özen gösterdik. Özellikle hikayenin sıkıştırdığı noktalarda, sorgu odasının dışına çıktık. Binanın içindeki tüm mekanları, elbette belli bağlamları gözeterek, görüyoruz: Sorgu odası, polislerin odası, ekiplerin çalışma yeri, mutfak, tuvalet vb…. Mesele, seyircinin hikâyeye konsantre olmasını sağlamaktı.   

“Barış’ın edebiyatçı kimliğiyle senaryoya katkısı çok değerliydi”

Senaryoyu beraber yazdığınız Barış Bıçakçı, “İşe Yarar Bir Şey”in senaryosunda da, Pelin Esmer ile şahane bir ortaklık ortaya koymuştu. Aynı şekilde “Sen Ben Lenin”de de şahane bir çalışma yaratmışsınız. Bu süreçte nasıl bir ikili oldunuz?

Ben, senaryoyu iki kişinin yazmasının daha geliştirici olduğunu düşünenlerdenim. Yazarken birlikte konuşmak, tartışmak, kurduğunuz dünyanın içinde kaybolmak çok güzel oluyor. Tabii mesele yazan iki kişinin uyumunda. Barış ile çok iyi anlaştığımız için, dertlerimiz ve sinemaya bakışımız yakın olduğu için çok uyumlu bir süreç geçirdik. Edebiyatçı kimliğiyle senaryoya katkısı da çok değerliydi.

Ki burada da Pelin Esmer ufak bir rolle bizi şaşırtıyor… onun dışında Özcan Alper, Emin Alper, Vuslat Saraçoğlu ve Çiğdem Vitrinel de yönetmen olmalarına rağmen oyunculuk yapıyorlar… yönetmenlere oyunculuk yaptırmak nasıl bir süreçti?

Evet, benim için çok değerli bir deneyim oldu. Hepsine ayrı ayrı saygı ve sevgi duyduğum yönetmenlerle çalışmak, onları kamera önünde görmek keyifliydi. Aslında onlar için zor olsa da anlatmak istediğimiz öyküye destek oldular, yanımızda oldular, sağ olsunlar.

“Akçakoca’da heykeli göremedik!”

Peki Akçakoca’ya gidip Lenin heykelini görmek istemişsiniz senaryoyu yazdıktan sonra… Neler yaşandı?

Maalesef hiçbir şey yaşayamadık, çünkü Belediye bize heykeli göstermedi. Çeşitli bahanelerle bizi sürekli oyaladılar. Sonradan öğrendik ki heykel bir depoda çürümeye terk edilmiş, ağaç oyma bir büst olduğu için konulduğu yerden nem kapmış, alt kısımları çürümüş… Akçakoca’da olmanın tek güzel yanı, senaryoda yazdığımız karakterlerin bir kısmının gerçek halleriyle karşılaşmak, onlarla heykelin geldiği yılı konuşmak oldu. 

Seyyal Taner film için, Edip Cansever’in “Mendilimde Kan Sesleri” şiirini şarkı olarak seslendirdi. Bu şarkının filme nasıl bir his kattığını düşünüyorsun?

Edip Cansever’in Mendilimde Kan Sesleri şiirini besteleme fikri senaryo aşamasına kadar gidiyor. Filmi yazmayı bitirdikten sonra aklımızın bir köşesinde hep dolaşan bir fikirdi. Barış Diri çok güzel bir beste yaptı bize sağ olsun, Seyyal Taner de muhteşem yorumuyla can kattı şarkıya. Seyyal Taner’in yaşanmışlık ve hatıralarla dolu sesi, filmdeki o ‘tanıdık olma’ duygusundan hiç çıkmadan salondan ayrılmamızı mümkün kılıyor bence.

“Muhteşem bir ekip yarattığımızı düşünüyorum”

Filmin bol yıldız kadrosu da gerçekten şahane iş çıkartıyorlar, hepsine hayran kaldım, özellikle Binnur kaya ve Mustafa Kırantepe şahane bir ikili olmuşlar. Salih Kalyon muhteşem bir oyunculuk sergilemiş. Nazlı bulum süper… iyi bir oyuncu-yönetmen ilişkisi görüyoruz. Özellikle başrol oyuncularımız Barış Falay ve Saygın Soysal ile, bu iki garip dedektifi oynamaları konusunda nasıl bir süreç ilerlettiniz? Cast oluşumu nasıl yapıldı?

Aslına bakarsanız senaryo aşamasında başlamıştı cast oluşumu. Biz Barış ile birlikte karakterleri yazarken kimi isimleri hayal ediyoruz, yazdığımız karakteri üç boyutlu bir bedende hayal edip konuşturuyoruz. Bu nedenle aklımızda kimi isimler hep vardı. Setin günü belli olduğunda elbette programı uyanlar oldu, uymayanlar oldu ama sonuçta muhteşem bir ekip yarattığımızı düşünüyorum. Sette böyle yetenekli oyuncularla çalışmak güzel bir deneyimdi. Gerçekten çok keyif aldık çekerken. Barış Falay ve Saygın Soysal ile çalışmak ise müthişti, onlarla birlikte birbirinden değerli oyuncuları setimizde ağırlamak, oyunlar kurmak, oyunlar almak paha biçilmezdi.

Çekim sürecinde neler yaşadınız, ilginç bir olay oldu mu?

O kadar hızlı geçti ki ilginç bir olaya hiç zaman olmadı.

Yeni projeler için çalışmalara başladın mı? Neler yapmayı hedefliyorsun?

Başladık. Barış ile birlikte ikinci uzun metrajın senaryosunu bitirmek üzereyiz. Gerisi hayat…

Kadın Savunmasından çağrı: 25 Kasım’da sokaklardayız!

Kadın Savunması Ankara Kızılay’dan sesleniyor! Dikkat dikkat kadınlar konuşuyor: “Söyleyecek sözümüz var. Evlerinden, iş yerlerinden, okullardan çıkıp geldik. 25 Kasım’da saat 18.30’da tüm kadınları ve lgbti+ları Sakarya Caddesi’ne bekliyoruz”

Dikkat dikkat kadınlar konuşuyor. Söyleyecek sözümüz var. Evlerinden, iş yerlerinden, okullardan çıkıp geldik. Pandemi koşullarında hayatımızı kuşatan erkek şiddetine, hayat pahalılığına, işsizliğe direnerek geldik.

Katledilen bütün kadınlar ve lgbti+ için buradayız. Başak Deniz, Çilem Doğan, Hande Kader, Aleyna Çakır, Münevver için buradayız. Eşit ve özgür yaşamak için. Sokaklarda rahatça yürüyebilmek için. Senin, benim, onun için buradayız.

İstanbul Sözleşmesini yazanlar da uygulatanlar da bizdik. İktidar kadın katili erkeklere haksız tahrik indirimi verirken gerçek adaleti savunanlar bizdik. Sokakta bir kadının çığlığını duyduğumuzda dikkat kesilenler, mahkeme mahkeme erkek şiddetine maruz bırakılan kadınların haklarını arayanlar bizdik.

Şimdi sen de buraya gelemeyen bir kadın için aramıza katıl. Bir kişi daha eksilmemek için el ele sokaklarda direnmeye 25 Kasım’da saat 18.30’da tüm kadınları ve lgbti+ları Sakarya Caddesi’ne bekliyoruz.

Beş çayları: Önceliğimiz, öğretilmişliklerimizden kurtulmak

Kültürümüzün temelinde misafirperverlik yatar bizim. Geleni aç göndermeyiz. Kahvenin yanına bile mutlaka servis edilecek bir besin ekleriz. Beş çaylarımız vardır bizim. Kısırların, böreklerin, mercimek köftelerin, çeşit çeşit tatlıların bir arada sunulduğu…

Halen devam eden ve hiç bitmeyecek olan bilgi kirliliği içinde doğruları öğrenmek hakkımız. Bize beş çayında kısır yemeyin, börek yemeyin demek marifet değil. O kısırı hazırlarken hangi yağı ne kadar miktarda kullanacağımızı, böreğin içerisindeki sebzeyi nasıl pişirmemiz gerektiğini anlatmak marifettir. Sonunda da o masaya oturulduğumuzda hangi besinden ne kadar tüketmemiz gerektiğini öğretmek…

Toplum içerisinde “Beslenme” denildiğinde akla birçok tanım gelebiliyor. Kimseden bilimsel bir tanım beklenmese de basit olarak “karın doyurmak” ya da “açlığı gidermek” tanımın temelinde yatıyor. Ancak mesleki etiğimce beslenme ile sağlıklı beslenme arasında bir fark yaratmak doğru değildir. 

Beslenme, insanın büyüyebilmesi, gelişebilmesi, sağlıklı olabilmesi ve üretebilmesi için gerekli besin öğelerini vücuda almak demektir. Bunu nasıl yapabiliriz? Yeterli ve dengeli beslenme ile… Yeterli ve dengeli beslenme nedir? Vücut için gerekli besin öğelerini öğünde yeterli ve dengeli miktarda tüketmektir. Bu kadar basit! 

Klasik kahvaltı örneğinden gidersek eğer, zeytinin üzerine veya salatalık domatesin üzerine zeytinyağı döktüğümüzde de sağlıklı beslenmiyoruz. Tükettiğimiz beyaz ekmeklerin haddi hesabını geçmiş oluyor.

Herhangi bir kısıtlama veya bir hastalığımız yok ise, günlük almamız gereken kalorimizin %55-60’ını karbonhidratlardan (makarna, bulgur, pirinç, ekmek ve türevleri vb.), %10-15’ini proteinlerden, %25-30’unu sağlıklı yağlardan karşılamalıyız. Bunu yaparken de besinlerin içeriğindeki besin öğelerinin etkileşimlerini en doğru şekilde kullanmayı öğrenmeliyiz. Çorba içerken yanında ekmek tüketmek ne kadar alışılagelmiş bir davranış olsa da doğru değildir. 1 kase çorba 1 dilim ekmeğe eşdeğerdir. Biz çorba yanında ekmek tükettiğimizde sınırsız bir gluten tüketimi içerisine giriyoruz. Patatesin sulu yemeklerini, zeytinyağlılarını veya fırında bol yağlı yemeklerini yaptığımızda yanında tükettiğimiz ekmek, çorbanın yanındaki ekmekle aynı etkiyi oluşturabiliyor. Bir de üzerine şekerimizi yükseltiyoruz. 

Yeterli ve dengeli beslenmeye geri dönersek, günlük beslenme programımızda tüketeceğimiz gıdaların ölçülerini bilmemiz önemlidir. Bilgi sahibi olmadığımız ve hastalıklar ya da özel beslenme için oluşturulmuş diyetleri gelişigüzel uygulamamız doğru değildir. 

Karbonhidratları günlük öğünlerimizde az alırsak hipoglisemi (kan şekerinde düşüklük), çok alırsak  hiperglisemi (kan şekerinde yükseklik) ortaya çıkar. Fazla tüketimi alışkanlık haline getirirsek de diyabet yani şeker hastalığı ortaya çıkar. Proteini, az tüketirsek anemi veya gelişme gerilikleri, çok tüketirsek de osteoporoz (kemik erimesi), gut hastalığı, karaciğer ve böbrek hastalıkları ortaya çıkar. Yağların çok tüketimi kolesterol yüksekliği, kalp-damar hastalıklarının birincil nedenidir. 

Beslenme = Sağlıklı Beslenme sürdürülebilirdir. Ne kadar doğru bilgiye sahip olursak, o kadar yaşam kalitemizi arttırmış olacağız. Bu nedenle beslenmenin bir bilim dalı olduğunu unutmamak gereklidir. Beslenme eğitimimize önce besin değişimleri ile başlamak doğru olacaktır. “Hangi grupta, hangi ürünün yerine, neyi ne kadar koymalıyız?”  Yani; “hangi ürünün yerine, hangi ürünü, ne kadar miktarda tüketmeliyiz?” Bu sorunun cevabı beslenme alışkanlıklarımızı iyileştirebilmek için bilinçli bir adım olacaktır. 

1 EKMEK DEĞİŞİMİ 15 GR KARBONHİDRAT – 2 GR PROTEİN İÇERİR.


BESİNORTALAMA ÖLÇÜMİKTAR
EKMEK1 İNCE DİLİM25 GR
MERCİMEK ÇORBASI1 KASE20 GR
TARHANA ÇORBASI1 KASE20 GR
BUĞDAY UNU ÇORBASI1 KASE20 GR
ŞEHRİYE ÇORBASI1 KASE20 GR
PİRİNÇ ÇORBASI1 KASE20 GR
DOMATES ÇORBASI1 KASE15 GR
EZOGELİN ÇORBASI1 KASE15 GR
PİRİNÇ PİLAVI3 YEMEK KAŞIĞI20 GR
BULGUR PİLAVI3 YEMEK KAŞIĞI20 GR
KUSKUS3 YEMEK KAŞIĞI20 GR
MAKARNA3 YEMEK KAŞIĞI20 GR
ERİŞTE3 YEMEK KAŞIĞI20 GR
PATATES1 KÜÇÜK BOY90 GR
KESTANE2 ORTA BOY30 GR
PATLAMIŞ MISIR (YAĞSIZ)1 SU BARDAĞI20 GR
BEYAZ LEBLEBİ1 ÇAY BARDAĞI50 GR
SARI LEBLEBİ1 ÇAY BARDAĞI50 GR
ETİMEK2 DİLİM18 GR
GRISSINI3 ADETX
ÇUBUK KRAKER(YAĞSIZ)13-18 ADET18 GR
KRAKER5 ADET22 GR
GALETA (KEPEKLİ)1 ADET19 GR
GALETA SADE (BÜYÜK)1,5 ADET20 GR
GALETA SADE (KÜÇÜK)7 ADET20 GR
KEPEKLİ ALTINBAŞAK4,5 ADET20 GR
KRAKER SUSAMLI ÇUBUK (KALIN)4 ADET20 GR
KRAKER BADEM32 ADET21 GR
1 KURUBAKLAGİL DEĞİŞİMİ 15 GR KARBONHİDRAT – 2 GR PROTEİN İÇERİR.


BESİNORTALAMA ÖLÇÜMİKTAR
KURU FASULYE4 YEMEK KAŞIĞI25 GR
NOHUT4 YEMEK KAŞIĞI25 GR
BARBUNYA4 YEMEK KAŞIĞI25 GR
İÇ BAKLA4 YEMEK KAŞIĞI25 GR
YEŞİL MERCİMEK4 YEMEK KAŞIĞI25 GR
MERCİMEK ÇORBASI1 KASE15 GR
1 YAĞ DEĞİŞİMİ 5 GR YAĞ İÇERİR.


BESİNORTALAMA ÖLÇÜMİKTAR
YEŞİL ZEYTİN5 – 6 ADET10 GR
SİYAH ZEYTİN 3 ADET10 GR
ZEYTİNYAĞI1 TATLI KAŞIĞI5 GR
BİTKİSEL SIVIYAĞ1 TATLI KAŞIĞI5 GR
MARGARİN (YUMUŞAK)1 TATLI KAŞIĞI5 GR
CEVİZ İÇİ2 ADET8 GR
FINDIK İÇİ5 – 6 ADET10 GR
AYÇEKİRDEĞİ1 AVUÇ10 GR
1 SEBZE DEĞİŞİMİ 6 GR KARBONHİDRAT – 1 GR PROTEİN İÇERİR.


BESİNORTALAMA ÖLÇÜMİKTAR
DOMATES (ÇİĞ)1 KÜÇÜK BOY100 GR
DOMATES SUYU(ÇİĞ)1/2 SU BARDAĞI240 GR
ÇARLİSTON BİBER(ÇİĞ)4 ORTA BOY100 GR
YEŞİL SİVRİ BİBER(ÇİĞ)10 ORTA BOY100 GR
YEŞİL DOLMA BİBER(ÇİĞ)2 ORTA BOY100 GR
KIVIRCIK(ÇİĞ)15 YAPRAK100 GR
MARUL(ÇİĞ)5-6 YAPRAK100 GR
SALATALIK(ÇİĞ)1 KÜÇÜK BOY100 GR
KIRMIZI TURP(ÇİĞ)5 ORTA BOY100 GR
MAYDANOZ(ÇİĞ)1 ORTA BOY75 GR
YEŞİL SOĞAN(ÇİĞ)3-4 ORTA BOY100 GR
KURU SOĞAN(ÇİĞ)1 ORTA BOY100 GR
KEREVİZ(ÇİĞ)1 KÜÇÜK BOY100 GR
KIRMIZI LAHANA(ÇİĞ)1/8 ORTA BOY100 GR
LAHANA (PİŞMİŞ)4 YEMEK KAŞIĞI100 GR
KARNABAHAR(PİŞMİŞ)4 YEMEK KAŞIĞI100 GR
TAZE KABAK(PİŞMİŞ)4 YEMEK KAŞIĞI150 GR
PATLICAN(PİŞMİŞ)4 YEMEK KAŞIĞI125 GR
ISPANAK(PİŞMİŞ)4 YEMEK KAŞIĞI150 GR
PAZI(PİŞMİŞ)4 YEMEK KAŞIĞI150 GR
EBE GÜMECİ(PİŞMİŞ)4 YEMEK KAŞIĞI150 GR
BAMYA(PİŞMİŞ)4 YEMEK KAŞIĞI75 GR
TAZE FASULYE(PİŞMİŞ)4 YEMEK KAŞIĞI150 GR
SEMİZ OTU(PİŞMİŞ)4 YEMEK KAŞIĞI150 GR
** GLİSEMİK İNDEKSİ YÜKSEK SEBZELER
1 SEBZE DEĞİŞİMİ 7 GR KARBONHİDRAT – 2 GR PROTEİN İÇERİR.


BESİNORTALAMA ÖLÇÜMİKTAR
HAVUÇ1 ORTA BOY100 GR
HAVUÇ SUYU1/2 BOY SU BARDAĞI120 GR
ŞALGAM1 ORTA BOY150 GR
BEZELYE (PİŞMİŞ)4 YEMEK KAŞIĞI100 GR
PIRASA (PİŞMİŞ)4 YEMEK KAŞIĞI150 GR
BAKLA (PİŞMİŞ)4 YEMEK KAŞIĞI100 GR
ENGİNAR (PİŞMİŞ)1 ORTA BOY100 GR
1 EKMEK DEĞİŞİMİ 15 GR KARBONHİDRAT – 2 GR PROTEİN İÇERİR.


BESİNORTALAMA ÖLÇÜMİKTAR
ELMA1/2 BÜYÜK BOY100 GR
KAYISI4 ADET120 GR
MUZ1/2 BOY75 GR
TAZE İNCİR1 KÜÇÜK BOY75 GR
KİRAZ15 ADET80 GR
VİŞNE20 ADET100 GR
GREYFURT1/2 ORTA BOY150 GR
TURUNÇ1 ORTA BOY130 GR
PORTAKAL1 ORTA BOY130 GR
LİMON2 ORTA BOY180 GR
MANDALİNA1 BÜYÜK BOY150 GR
ÜZÜM1 KÜÇÜK SALKIM90 GR
YENİ DÜNYA6 ADET80 GR
ERİK5 ADET85 GR
ÇİLEK12 ADET180 GR
ŞEFTALİ1 ORTA BOY150 GR
ARMUT1 KÜÇÜK BOY100 GR
AYVA1/3 ORTA BOY100 GR
NAR1/2 KÜÇÜK BOY100 GR
KAVUN1/10 KÜÇÜK BOY (KÜÇÜK BOY =2,5 – 3 KG)200 GR
KARPUZ1/10 KÜÇÜK BOY (KÜÇÜK BOY =  3 KG)250 GR
KURU İNCİR1 KÜÇÜK BOY20 GR
KURU KAYISI4 ORTA BOY20 GR
KURU ERİK5 ADET20 GR
KURU ÜZÜM1 YEMEK KAŞIĞI20 GR
HURMA5 ADET20 GR
DUT10 BÜYÜK BOY75 GR
BÖĞÜRTLEN1 ÇAY BARDAĞI115 GR
AVAKADO1/2 ADET150 GR
KİVİ1 ORTA BOY150 GR
PORTAKAL SUYU1,5 ÇAY BARDAĞI150 GR
GREYFURT SUYU1,5 ÇAY BARDAĞI150 GR
ELMA SUYU1,5 ÇAY BARDAĞI150 GR
ÜZÜM SUYU1,5 ÇAY BARDAĞI100 GR
VİŞNE SUYU1/2 SU BARDAĞI120 GR
NAR SUYU1/2 SU BARDAĞI120 GR

**Diyet El Kitabı 10. Baskı Hatiboğlu Yay.

İNSTAGRAM ADRESİ @BUKHEALTH DYT. BURCU KIRMIZI

Midnight Mass | Body of Christ ve Aşai Rabbani | Gece Yarısı Ayini

0

Midnight Mass, küçük bir topluluğun yaşadığı sakin bir adada hayat bulan esrarengiz bir hikayeyi anlatmaktadır. Adaya, karizmatik ve gizemli bir rahibin gelmesi ile birlikte birtakım sıra dışı olaylar meydana gelmeye başlar ve hikaye açıldıkça açılır.

Midnight Mass | Official Trailer | Netflix

Dizinin yapımcısı Mike Flanagan ve oyuncuları; Kate Siegel, Zach Gilford, Samantha Sloyan,Hamish Linklater. Samantha’yı dizide Bev Keane olarak görüyoruz ve karakterin içinde bulunduğu konumu izleyicilere aktarması harika.

Bev, dizide olan biten bütün anormalliği din ile temellendiriyor ve dini ayetlerle konuyu göreceli olarak daha yüksek bir amaca bağlıyor. Daha yüksek amaç burada daha düşük şeylerle kendini gösterdiğinde ise yine ayetlerle cevap veriyor. Bu karakteri yazan kişi bize dini fanatikliğin nereye gidebileceğini ve ne kadar bedel ödemeye istekli olduğunu gösteriyor.

Sevgi olmadığında ortaya çıkan bu değil mi? Sertlikle, kanunla, kuralla ilerlemek ve aslında dönüp baktığında ilerleyemediğini fark etmek. Sevginin ortaya çıkması için uzun bir yoldan geçmek gerekiyor çünkü şu anda birbirimizi sevemiyoruz. İsa’nın her tarafı sevgiyken, kan dökmeye, zarar vermeye geldim demesine rağmen, din adına ne kadar kan döküldüğünü biliyoruz. Dinlerin bu duygusallığının bu kadar çok karma kaldırması ve yaratması çok ilginç. Kendi isteğini bastırdıktan sonra ve bunu yine bir söze, ki sözlerin çoğu analojik olarak söylenmiş sözler, dayandırdıktan sonra karşı tarafın ne yapmasını bekliyorsunuz?

Midnight Mass’in ana kurgusu ayin (mass) etrafında dönüyor ve gördüğümüz şey Aşai Rabbani yani Body of Christ, Blood of Christ. Burada Body of Jesus denilmediğine dikkat çekmek isterim. Yani İsa’nın bedeni, İsa’nın kanı değil, Mesih’in bedeni ve Mesih’in kanı. Bir de İsa Mesih denilen bir şey var bildiğiniz gibi.

Son yemekte, büyük öğretmen, şu inanılmaz sözleri paylaşmıştır: Alın yiyin bu benim bedenimdir, alın için bu benim kanımdır. Matta 26:26

Midnight Mass’te Rahibin (Father Paul, Hamish Linklater), Mesih’in bedeniyle ve Mesih’in kanıyla topluluğunu dönüştürmektedir. Çünkü ayinler dönüşümdür, normal olandan daha yüksek olana bağlanmak, kendimizi dönüştürmektedir. Sonuçta daha düşük arzulara sahip bir beden var, onu bakir bırakmalıyız ve bir de ruh var onu da özgür bırakmalıyız ki Başak, Balık’ta Mesih’i doğursun. Balık ve Ayakların arasındaki bağlantı da ayrı bir not.

Midnight Mass’te rahip topluluğununu kötülüğe doğru dönüştürdüğünü görüyoruz, niyeti bu değildi aslıdan iyi olsun istiyorlardı. Burada büyük mesaj var, çünkü bedenini yediğin ve kanını içtiğin şeyin ve kavramları, değerleri eğer yanlış yere bağlıysa takipçilerde yanlış yere gitmektedir. Bu dünyada en çok gördüğümüz şeyden biridir. Din realitesi ile başka yerlere gitmemiz ve kötülüğe dönüşmemiz, etrafımızda kötü olmadığı için göreceli olarak dönüştüğümüz şeyi de fark edemiyoruz.

Sürekli birileri birbirini eleştiriyor, birbirine şu ya da bu “kutsal” sözlerle alıntılar yapıyor ve kendi anlayışlarına göre realiteyi manipüle ediyorlar. Ciddi bir sevgisizlik var ortada.

Bir hatırlatıcı da ben ekleyeyim. Matta 8:26 “Aranızda büyük olmak isteyen, ötekilerin hizmetkârı olsun. 28 Nitekim İnsanoğlu, hizmet edilmeye değil, hizmet etmeye ve canını birçokları için hediye olarak vermeye geldi.”

İhtiyaçlar değiştikçe, yediğimiz ekmek de değişiyor, içtiğimiz kan da değişiyor. Beden ve kan, iki önemli sembolizmdir ve bize yolu gösterir.

Midnight Mass, bir dönüşüm hikayesidir. İnancın, duyguların, tahammülsüzlüğün, sevgisizliğin ve korkunun sahnelerini izleyeceksiniz. Sonrasında bir topluluk nasıl olmalı, topluluk yolu, görünmeyeni nasıl bulmalı onu fark edeceksiniz. Eskiden kabile şamanı kabilesini bağlıyorken bu artık kurumsallaştı ve kurumlar aracılığıyla bağlantılar kuruldu ve topluma dağıtıldı. Bunun şu anda yediğimiz ekmekle bir alakası olmadığı sanırım çok açık.

İçeceğimiz kan, yükseklerin kanı olmalı ve sevgi dolu olmalı. Çünkü kan, bedende dolaşır ve onu yıkar, temizler, canlandırır. Bir şeyi, başka bir yere taşır ve her yere ulaşılır.

Midnight Mass imdb

Artı Atölye çocuklar için geliyor

Çocuk haklarının korunduğu bir dünya hayaliyle yola çıkan Artı Atölye, çocuk katılımını merkeze alarak birçok alanda çocuklarla buluşmayı hedefliyor. Bu hedeflerden ilkini Dünya Çocuk Hakları Günü ve Dünya Çocuk Kitapları Haftası üzerine kurgulayarak gerçekleştiren Artı Atölye, Çankaya Belediyesi işbirliğiyle çocuklarla buluştu. 

Çocukların Kitabı Çocuk Hakları etkinliğiyle Ankara’da çalışmalarını başlatan atölyede çocuklar, kendi resimli kitaplarını tasarladı. Toplamda dört gün süren etkinliğin ilk üç buluşmasında çocuklar, dört farklı çocuk kitabı tasarladı. Etkinliğin son günü ise Çocuk Yazarlarla İmza Günü düzenlendi ve çocuklar kitaplarını imzaladı. Çocuklar ve ebeveynlerinin bir arada eğlendiği Şubadap Çocuk konseriyle tamamlanan etkinlikte birçok çocuk ve yetişkin birlikte Dünya Çocuk Hakları Günü’nü kutladı.

Atölyeler sırasında 5-6 yaş grubunda Barraux’un “Nerede Bu Fil?” ve 7-11 yaş grubunda Giuliano Ferri’ye ait “Ver Elini” kitaplarıyla Sessiz Kitap Okuma Atölyesi gerçekleştirildi. Atölyelerde; nesne temelli öğrenme, Çocuk Hakları Kavram Kartı Oyunu, Roger Hart’ın Katılım Merdiveni, Blackout Karartma Tekniği yöntemlerinden yararlanıldı. Bu çalışmaların bir meyvesi olarak “Çocukların Yaşamından Katılım Örnekleri” adlı, ebeveynler ve eğitmenlerin yararlanabileceği bir kılavuz da ortaya çıktı.

Etkinlikler sırasında çocukların oluşturduğu kitapların isimleri ise şöyle; “Miya’nın Adını Bulma Serüveni, Efe’nin Kitap Kampanyası, Çocuk Hakları Deneyimleri 1 ve Çocuk Hakları Deneyimleri 2.

Instagram:  @arti.atolye

Bütün dâhiler uyumsuzdur

Albert Camus’nün çok sevdiğim bir sözü vardır: “Bütün dâhiler uyumsuzdur.”

Peki, gerçekten öyle midir ve eğer öyleyse bunun nedeni nedir?

Bunun nedeni, Einstein gibi bir dehanın çorap giymekten nefret etmesi, Tesla’nın inci küpelerden asla haz etmeyip bir binaya girmeden önce etrafında üç tur atacak kadar üç sayısına takıntılı olması, Beethoven’ın en büyük bestelerini banyo yaparken yazması, Salinger’in inzivaya çekildikten sonra ömrünün sonuna kadar yazdıklarını yok etmesi, Kant’ın hayatının kırk yılını her gün aynı saatte tam olarak aynı şeyleri yaparak geçirmesi, Dali’nin karnabahar sebzesine tutkusu ve kendi menisi ile dolu bir prezervatifi babasına göndererek içine de “Bütün borcum bu!” yazan bir not bırakması, Picasso’nun sıkıcı bulduğu insanlara ateş etmek için tabanca taşıması veya ünlü Mona Lisa eserini çalmakla suçlanması, Nietzsche’nin kronikleşen korkunç baş ağrılarından kurtulmak için sürekli yer değiştirmesi veya Van Gogh’un kulağını kesmesi gibi dâhilerin tuhaf alışkanlıkları, davranışları veya takıntıları değildir.

J. D. Salinger

Bu tarz bir sürü tuhaf alışkanlıkları ve takıntıları olan birçok insan vardır ve bunlar o insanları deha yapmaya yetmez. Deliler ve dâhiler arasında ince bir çizgi olduğunun söylenmesi de bu yüzdendir. Peki, asıl mesele nedir?

İster bir düşünür veya filozof olsun, ister bir bilim insanı veya bir sanatçı olsun, dâhi diyebileceğimiz insanların tuhaf takıntıları ve alışkanlıkları olmasa bile çoğu Albert Camus’nün de dediği gibi uyumsuzdur. Bu “uyumsuz” sözcüğü ile kast edilen nedir?

Buradaki «uyumsuz» tanımı, toplum normlarının dışına çıkabilen, hayata çoğu insandan epey farklı bakabilen, bu yüzden de toplumla uyuşmada bazı sorunlar yaşayabilen insanlar için kullanılsa da asıl mesele dâhilerin zamanın ötesinde bir algıya ve düşünme şekline sahip olmaları yüzünden herkesten farklılaşmasıdır.

Bu noktada şimdiye kadar hayatlarını ve eserlerini enikonu araştırdığımızda dâhilerle ilgili şu dikkat çekici unsurları da fark edebiliriz:

Eğer çocukluğu kısmen iyi geçmiş, ailesi ile yakın çevresi tarafından desteklenmiş, karakterine ya da hayatını adadığı amacına yönelik çok büyük bir baskıya maruz kalmamış ise, bu dâhiler dışa dönük, sosyal, popüler olmayı seven, kendisinden bahsedilmesinden hoşlanan, egosu yüksek ve eğlenmeyi, çılgınlık yapmayı seven bir karaktere sahip olabilir. Örneğin; Picasso, Einstein, Edison, Mozart veya Salvador Dali gibi… Fakat eğer çocukluğu kötü geçmiş, ailesi ile yakın çevresi tarafından desteklenmemiş, karakterine ya da hayatını adadığı amacına yönelik çok büyük bir baskıya maruz kalmış ise bu dâhiler içe dönük, yalnız kalmayı seven, insanlardan uzak durmayı tercih eden, alçakgönüllü, popüler olmaktan hoşlanmayan, anlaşılması güç, melankolik, karamsar ve içine kapalı bir karaktere sahip olabilir. Bu ikinci noktada ise daha fazla isim vardır: Salinger, Kafka, Tesla, Nietzsche, Schopenhauer, Beethoven, Van Gogh, Giacometti gibi…

Tesla ve Edison

Bu ikisinin ortasında olan dâhiler var mıdır? Elbette, vardır. Ne çok karamsar ve içe dönük ne de çılgın ve egosu yüksek olan birçok isim de vardır ama onlar da uyumsuzdur. Yoksa neden hayatlarını adadıkları sanatları, fikirleri, çalışmaları veya düşünceleri için hayat boyu aç kalıp sürünmeyi ve hatta ölmeyi göze alsınlar ki? İki dünya savaşını da yaşayan ve bu acıya dayanamayıp sonunda karısı ile intihar eden yazar Stefan Zweig veya açlık içerisinde yoksul bir hayat sürüp ölen ressam Modigliani gibi… Engizisyonda yargılanıp son andaki inkârı ile giyotinden kurtulup hayat boyu ev hapsiyle cezalandırılan Galileo veya düşüncelerinden vazgeçmeyip yakılarak öldürülen Bruno gibi… Öldürüleceği ana kadar fikirlerini savunan Sokrates gibi…

Dâhileri «dâhi yapan», sanıldığı gibi üstün zekâları ve yetenekleri değilse, nedir?

Aslında tüm dâhilere baktığımızda aynı uyumsuzlukları gibi ortak iki özelliklerini daha fark edebiliriz: çok çalışmaları ve asla vazgeçmemeleri. Bunlar çoğu insana oldukça yavan ve anlamsız gelir. O yüzden de ısrarla dâhilerin normal insanlardan zeki ve yetenekli olduklarıyla avunurlar çünkü diğer ikisini kabul edemezler. Edemezler çünkü bu iki özellik birçok insanda vardır. Fakat bu iki özellik onları dâhi yapmaz. O halde dâhiler bu iki özellikle ilintili olsalar da onlara göre dehadaki asıl sır, zekâ ve yetenek olmalıdır.

Ne var ki çoğu insan bu noktada yanılabilir. Çünkü çalışmayı ve vazgeçmemeyi de belirli bir çerçevede değerlendirdiklerinden ötürü bu nokta tam kavranamayabilir.

Dâhiler çalışmayı ve vazgeçmemeyi de diğer insanlardan farklı algılar. İşte, o yüzden mihenk taşı tam da buradadır. Onlar hayatları boyunca o şeyle (sanat, bilim, düşünce vb.) uğraşır, buna kendilerini adar ve bu yüzden de sürekli kendilerini aşmak zorunda kalırlar. Onlar için çalışmak, hayatın kendisi demektir. Diğer bir deyişle, yaşamakla çalışmak onlar için aynı şeydir.

Bunu Einstein da dile getirir ve şöyle der: “Dehanın onda biri yetenek, onda dokuzu da çalışmaktır.” Ayrıca yine der ki; “Çok zeki olduğumdan değil, sorunlarla uğraşmaktan vazgeçmediğimden başarıyorum.”

Toplum insanları dışlamakla veya bazen de hak etmeyenleri belirli süre içerisinde kafasının üzerinde taşıyarak gereksiz bir amaca hizmet etmekle meşgulken, tarihin sayfalarını yazanlar, işte bu hayatlarını çalışmaya adayan dâhilerdir. Çünkü onlar zamanın ötesindedir. Geçmişi analiz eder, şimdiyi değerlendirir ve geleceğe seslenirler. Bu yüzden de asla ölmezler.

26. Gezici Festival’de izleyebileceğiniz filmler!

Geçtiğimiz yıl pandemi nedeniyle zorunlu bir ara veren ve 25 yıldır Ankara Sinema Derneği tarafından düzenlenen Gezici Festival, 26. kez sinema yolculuğuna çıkıyor. Yıllardır benim de büyük bir keyifle takip ettiğim festival, bu yıl da rotasını Ankara’dan başlatıyor. Ardından Sinop ve Kastamonu’da sinemaseverlerle buluşacak olan festivali, 26 Kasım’dan 8 Aralık tarihine kadar devam edecek! Takvime göre; 26 Kasım-2 Aralık Ankara’da, 3-5 Aralık’ta Sinop’ta ve 6-8 Aralık’ta Kastamonu’da festival coşkusu yaşanacak.

Festivalin seçkisinde bu yıl yine birbirinden farklı filmler bir araya geldi. Yerli filmler seçkisine baktığımızda, Türkiye prömiyerini 58. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde gerçekleştirmiş filmlerden 8 tanesini görüyoruz. Filmlerden birçoğunu, festival için yazdığım değerlendirme yazısında bahsetmiştim. 32. Ankara Film Festivali’nden “En İyi Film” dahil 4 ödülle ayrılan Anadolu Leoparı, Emre Kayış’ın ilk uzun metrajlı filmi… Ankara’nın bürokratik ortamında bir hayvanat bahçesine uzanan film, müdür Fikret’in içine kapalı hayatıyla başlarken, bir anda kaderi değiştirme çabasına odaklanıyor. Ankara’nın unutulmuş hayvanat bahçesini özleyenler ve Uğur Polat’ın ruh dinlendirici performansına tanık olmak isteyenler için önerebilirim. İşçi-işveren, baba-oğul ve kişi-vidan hesaplaşmalarına odaklanan İki Şafak Arasında filmi ise, Selman Nacar’ın ilk uzun metrajlı filmi. Güçlü yönetmenlik ve oyunculuk performanslarına şahit olunan film, karakteristik senaryosuyla da önerilerim arasında. Nazlı Elif Durlu’nun Zuhal filmi ise, absürt denilebilecek bir bakış açısıyla bir kadının duyduğu kedi sesinden etkiyle yaşadığı psikolojik durumlara odaklanıyor. Nihal Yalçın’ın başarılı performansıyla dikkat çeken film, imge çatışmalarıyla da dikkat çekiyor.

Diyalog filmine dair “On Matinesi” programımda ekiple sohbet etmiştik, izlemeden önce bakabilirsiniz…

Ali Tansu Turhan’un güçlü bir hikaye anlatımına sahip Diyalog filmi ise, mutlaka denk gelinmesi gereken yapımlardan… Ushan Çakır ve Hare Sürel’in güçlü performanslarıyla öne çıkan film, yönetmen ve oyuncuların alışılagelmiş sorunlarına odaklanıyor. Merak unsurunu kıvrandırarak filme yayan yönetmen, izleyicine iletişim kurmanın bambaşka bir bakış açısıyla da mümkün olabileceğini anlatıyor, kaçırılmamalı… Tayfun Pirselimoğlu’nun sinema seyir zevki yaşatan ve yönetmenliğin en üst mertebesine ulaştığını gösteren Kerr filmi de kaçmamalı… Distopik bir kasabada ustalıklı bir dille harmanlanan film, üstün sanat yönetimi ve güçlü oyunculularıyla ilgi çekiyor. 58. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin “En İyi Film” ödüllüsü Okul Tıraşı da izlenmediyse mutlaka kaçırılmamalı… Antalya’da izleme şansı bulduğum “Aurora” ve “4. Sokaktaki Pansiyon” filmlerini de Dünya Sineması seçkisine alan festival önerilerime, bu filmleri de not edebilirsiniz. Genç yaşta hamile kalan genç bir kızın öğretmeniyle kurduğu bağa odaklanan Aurora, güçlü bir yönetmenlikle dikkat çekiyor. Eski ve yaşlanmış boksörün hayat mücadelesine odaklanan 4. Sokaktaki Pansiyon ise, kurduğu sağlam ‘baba-oğul’ çatışması ve yönetmenlik başarısıyla dikkat çekiyor.

Festivalin bu yıl merakla beklenen özel gösterim filmi ise, Tuncel Kurtiz temalı… Bilindiği üzere merhum sanatçı, festivalin ‘yol arkadaşı’ olarak üzün süre ekiple beraberdi. Bu yıl İsveç Büyükelçiliği’nin katkılarıyla oluşturulan seçkinin adı ise “Tuncel Kurtiz’in Sürgün Yılları” olarak açıklandı. Bölümde; 1976 yılının Niğde köyünden başlayarak İç Anadolu’ya ilerleyen hikayesiyle dikkat çeken “Saç” filmi ve Yaşar Kemal hikâyesinden uyarlanarak yapılan “Bebek” filmi yer alacak. İzleyici için ücretsiz olarak gösterilecek olan bu gösterimi, ben de büyük bir heyecanla takip edeceğim. Ayrıca festivalde izlemek için listeme aldığım filmler de var. 28. Adana Altın Koza Film Festivali’nin “En İyi Film” ödüllü belgeseli Yaramaz Çocuklar, Serseri’nin Kefareti, Kardeşlerim ve Ben, Işık Hüzmesi, Libertad ve son olarak Fabian veya Bok Yoluna Gitmek listeme aldığım ve festivalde izlemeyi hedeflediğim filmler arasında…

26. Gezici Festival’in Ankara gösterimleri, Doğan Taşdelen Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde gerçekleşecek. Filmler için bilet fiyatları 15 TL olarak belirlenirken, biletinial.com üzerinden biletlerinizi alabilirsiniz. Ayrıca festivale dair tüm bilgilere web adresi üzerinden ve sosyal medya üzerinden ulaşabilmek de mümkün. Festivalde denk gelirsek, bir çay kahve içerek filmleri tartışabiliriz. Şimdiden herkese iyi festivaller!

Vegan dövmeci ile vegan dövme hakkında

0

Günümüzde özellikle veganlar vücutlarına kazıdıkları dövmelerin de hayvansal içermesinden çekiniyorlar. Bu noktada bir takım kafa karışıklıkları söz konusu. Biz de bu kafa karışıklıklarını gidermek adına vegan dövme sanatçısı İlkim Koç ile röportaj yaptık…

İlkim Merhaba, öncelikle bize biraz kendinden ve işlerinden bahseder misin?

Merhaba, İstanbul’da doğup, büyüdüm. 2011 yılında Bir dövme stüdyosunda asistan olarak başlayıp, 2012 yılının sonlarına doğru dövme sanatını icra etmeye başladım.2013’te Taste Of Ink adı altında kendi stüdyomuzu açtık, 2015’te Türkiye’de bir ilke öncülük ederek dövme stüdyomuzu vegan dövme stüdyosuna çevirdik. 2019 yılında stüdyomuzu kapatarak Bodrum’a yerleştik. Şu an işlerime İstanbul ve Bodrum’da devam etmekteyim.

Vegan dövme nedir?

Vegan dövme denilince genelde dövme boyalarının vegan olup olmadığı düşünülüyor. Fakat dövme yapımında boya dışında da birçok malzeme kullanıyor. Örneğin dövmeye başlamadan önce kullandığımız transfer sıvısı. Transferi almak için kullandığımız kağıt, dövme yaparken kullanılan temizleme sıvısı vb. Kısaca vegan bir dövmeden bahsediyorsak eğer dövme yaparken kullanılan malzemelerin hiçbirinde hayvan kullanımı olmamalı. Hayvan kullanımı derken konuyu biraz daha açarsak; hayvan bedenleri, sıvıları vb içermemeli veya hayvan deneyleri yapılmamış olması gerekiyor.

Bir dövme sanatçısı olarak şu an durduğun ve gelecekte olmak istediğin yer nedir?

Dövmeye olan ilgim ile başladığım iş hayatımda öngördüğüm bazı başarı ve ulaşmak istediğim yerler vardı. Hayalim gerçek olmadı henüz. Her zaman daha büyük istekler oluyor insanın hayatında. Ama amaçladığım tarzda dövmeler yapıyorum şu an. Bunun ne kadar pratik gerektirdiğini söylemeye gerek yok. Hemen anında olmuyor hiçbir şey. Uğruna çalışmak, denemek ve yanılmak zorundasın. Her dövmede öğrenmeye devam ediyorum.

Yurt içi ve yurtdışında elde etmiş olduğun bir başarı var mıdır?

Taste Of Ink stüdyomuzu açtıktan sonra 2014 Sofia Dövme festivalinden davet almıştım. Orada “En İyi Old School” kategorisinde ikincilik ödül almıştım.

Dövmeciye karar verirken hijyen faktörü de önemli, bu noktada tavsiyelerin nelerdir?

Biraz sorgulamakta fayda var. Bana müşterilerim sorduklarında kızıyor musun seni daraltıyor muyuz bu sorularla dediklerinde “Kesinlikle hayır, en iyisini ve en doğrusunu yapıyorsunuz” diyorum. Dövme yaptırmak istediğinizde yaptıracağınız yerde kullanılan iğnelerin tek kullanımlık olmasına dikkat etmeleri gerekir. Genel olarak çalışma alanını nasıl dezenfekte ettiklerini sormalılar.

Senin bir dövme sanatçısı olarak “Her dövmeyi yapmam” gibi bir kriterin var mı? “Bana da hitap etmeli, dövmeyi yaptıracak kişi nasıl beni tercih ettiyse ben de dövmeyi seçmeliyim” diyor musun?

Kesinlikle öyle. Zaten başka türlü özgün bir şey çıkma ihtimali çok zor. Dövme yaptıracak kişi ne kadar ısrar ederse sonuç o kadar olumsuz olabilir. Mesela Google’dan bir görsel buluyor, aynısı olsun diye geliyor, aynısı olur ama ne kadar özgür bırakırsa o kadar iyi olur çünkü Google’da gördüğü görsel zihni kısıtlayan bir faktör. Yapılmış olan bir dövmeyi görüyor ve onun aynısını isterse hata payının azaldığını düşünüyor. Ama burada esas hikâye dövmeyi yaptıracağın sanatçıyı iyi araştırmış olman. Ancak öyle güvenebilirsin.

Peki son olarak seni sen yapan hangi tarzdır?

Dövme yapmaya ilk başladığım zamanlarda ilgi duyduğum tarz “Old School” tarzıydı. Bu tarzda da ödül kazanmıştım. Ama son yıllarda ilgi duyduğum tarzlar linework, geometric ve minimal. Bu tarz işler yapmak çok hoşuma gidiyor fakat gelen taleplere göre tarzımın dışında da çalışmalar yaparak dövme kariyerime yeni deneyim ve tecrübeler eklemeyi seviyorum.

Ankara Film Festivali’nde 32. kez sinema ve festival coşkusu!

Film festivalinin ne demek olduğunu öğrendiğim, sinemaya aşık olduğum ve günde 3 film izleyerek toplamda 10’u geçen film izleyebilme şansı bulduğum bir Ankara Film Festivali’nde daha beraberdik. Bu yıl 32.kez Ankaralı sinemaseverlere perde açan festival, coşkulu bir açılış töreniyle başlangıcını yaptı. Bol göndermeli, eğlenceli ve sektörden birçok kişinin bir araya geldiği açılışın ardından, filmleri izlemeye koyulduk. Bu yıl toplamda 10 uzun metrajlı film, 2 belgesel ve 12 kısa film izleme şansı buldum festivalde. Salonların dolup taştığını gözlemlediğim festival, geçtiğimiz yıl yaşadığımız salgın gölgesinde gerçekleşen 31.yılı dörde katladı. Küresel salgının yaşattığı endişe, fiziki etkinliklere de darbeyi vurmuş ve Haziran’da düzenlenmesi planlanan 31. Ankara Film Festivali, Eylül ayına sarkmıştı. Salonların büyük bir bölümü yarım kapasite ve az insanla gösterimler yapmıştı. Ancak 32.yılda aşının gelmesi ve önlemlerin alınmasıyla beraber, festivalde izleyiciler adeta merdivenleri doldurdu. Hatta kısa filmlerin gösterildiği salonda, merdivende filmleri takip eden izleyicilere tanık olduk. Ben de festivalde Belgesel filmlerden “Sıcak Yatak” ve “Doğu’nun Işığı”, iki kez “Lacivert Gece” ve “Okul Tıraşı” filmlerinin ekiplerine moderatörlük yaptım. Dolu dolu salonlarda filmlere dair bolca konuştuk ve izleyicilerden de sorular aldık. İşte festival coşkusunu yeniden bu sayede hatırladık ve fiziki buluşmanın önemini bir kez daha anladık… Sevgili İrfan ve İnci Demirkol çiftini, bir kez daha güzel bir festivali başarıyla tamamladıkları için kutlamak gerek. Ayrıca festival boyunca ilgilerini ekiplerden ve bizlerden eksik etmeyen Büyülü Fener Sineması’ndan Seher ve Nazlı’ya, festival ekibinden Yeşim abla, Hacer abla, Selma, Tutku Mavi ve Ozan’a da çok teşekkür ediyorum.

Ödüllendirilen filmler mutlu etti

Festivalin ödül töreni de, tıpkı açılışı gibi dolu dolu geçti. Ödül alanların kendini değerli hissedeceği bir tören planı yapan festivalde herkes, konuşmasını heyecanla gerçekleştirdi. Festivalin ‘En İyi Film’ ödülünü kazanan filmi ise, ‘En İyi Erkek ve Kadın Oyuncu’ ödüllerinin yanı sıra ‘En İyi Görüntü Yönetmeni’ ödülünün de sahibi olan “Anadolu Leoparı” filmi oldu. Filmin oyuncuları Uğur Polat ve İpek Türktan ile tören sabahında “On Matinesi” adlı sinema programımda bir araya gelmiş ve film üzerine sohbet etmiştik. Üzerine filmin ödüllere kavuşması, hepimiz için aslında büyük bir şans oldu. Sohbetimizi alttaki linkten izleyebilirsiniz.

Seçkinin bana göre en başarılı filmi olan “Çatlak” ise, En İyi Yönetmen ve Siyad En İyi Film ödüllerini kazandı. Tek mekanda kurduğu dinamik aile çatışması ve özverili oyuncu yönetimiyle Çatlak’ın jüri tarafından görülmesi önemli. Bir diğer başarılı film olan “Gölgeler İçinde” nin daha çok ödülle buluşmasını niyet ederken, “Sen Ben Lenin” e Senaryo ödülü verilmesi de filmin göz ardı edilmediğin, gösterdi. “Lacivert Gece” filmindeki rolüyle bizi mest eden ve tanıştıktan sonra da çok sevdiğim Güliz Gençoğlu’nun “En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu” ödülüne kavuşmasına çok sevindik. Gençoğlu’nun filmde çizdiği özverili kadın portresi, gerçekten umut vericiydi. Ayrıca Aslı Akdağ’ın “Bekleyiş” belgeseliyle ödüllendirilmesi, bekar bir annenin yaşadıklarının nitelikli bir belgeselle birleşip sunulmasının görülmesi çok güzel oldu. Ayrıca “Yaşasın Kuir sinema!” diye bağırarak ödülünü alan Can Merdan Doğan’ın “Stiletto” kısa filminin ödül alması da çok sevindiğim anlardandı.

Hangi filmleri izledim?

Festivalde izlediğim ilk film, yönetmenliğini Michelangelo Frammartino’nun üstlendiği Il Buco”oldu.İnsan ve doğa ilişkisi üzerine başlayan bir hikaye süreciyle başlayan film, bir süre sonra merak edilesi ve girdaplı bir delikli mağara anlatısına dönüşüyor. İzleyicine sükûnet dolu bir 93 dakika sunan film, bir yer deliğinin peşinden izleyicisini sürüklerken de aslında merak unsurunu da doğru bir yerden yakalıyor. Filmin uzayan süresi ise bir süre sonra filmden soğuma hissi yaratsa da, aslında deliğin bulunuş serüveniyle, ana karakterin hastalanma süreci de iyi bir birliktelik yakalıyor. Doğuş Algün’ün yönettiği “Sıcak Yatak” belgeseli ise, mültecilerin ülkemizde yaşadığı sorunlar ve yaşayabilmeleri üzerine farklı bir bakış açısı sunuyor. Çoğunlukla gençlerden oluşan göçmenlerin kimi zaman aynı yatağı paylaşmak zorunda kalmaları, çevreden aldıkları tepkiler ve para sorunları da filmde başarıyla anlatılmış. İzleyicini boğmadan, yaşanan sorunları kafaya vura vura anlatan bir belgesel örneği… François Ozon’un uzun süredir merakla beklediğim filmi “Her Şey İyi Gitti – Everything Went Fine” ise, ötenaziyi derinine kadar işleyerek izleyicisini bolca yoran ve kafasında bolca soru işaretler oluşturan bir film olarak dikkat çekiyor. Film, baba kız ilişkisine hem duygusal hem de sert darbeler vuran bir dille yaklaşım sergiliyor. Cana kıyma isteği, vicdani kapışma ve her şeyin yolunda gitmesi dilekleri, izleyicinin yüzüne François Ozon tarafından tokat gibi çarpıyor. Sophie Marceau, ruha hitap eden ve filmle uyumlu bir oyunculuk performansı sergileyerek dikkatleri üzerine çekiyor.

Satranç

Belki de festivalde sinema izlemeyi ne kadar çok özlediğimi fark etmemi sağlayan bir film oldu “Satranç” … Stefan Zweig’in efsane romanından uyarlanan film, Philipp Stölzl yönetmenliğinde yaratılan dünya; güçlü sinematografi, dahiyane mekan tasarımı ve hikayesi başarılı uyarlanmış senaryo olarak karşımıza çıkıyor. Dahiyane anlatım bir dili yakalayan film, otel odasındaki sıkışmışlığı da ustaca bir yönetmenlik performansıyla anlatıyor. Oliver Massuci’nin karakterle bütünleşip büyük bir oyunculuk dersi verdiği yoğun yolculukta, kendimi gemideki yolculardan ve o esareti yaşayan birisiymiş hissini yaşadım. Satranç sahnesindeki denge ve güç değişimleri, gerçek sinema hissinini doruklarda yaşamamı sağladı… Vizyona girer girmez mutlaka takip edilmesi gereken yapımlardan bir tanesi olduğunu kanıtlıyor. Merakla izlemeye koyulduğum “Kan Emiciler – Bloodsuckers” filmi ise, bölümlerle dolu hikaye çokluğuna sahip ve izleyiciyi bol yönlendirerek karmakarışık hikayeler nlatmasıyla dikkat çekiyor. Bir mültecinin türlü numaralara zengin bir kadını etkilemesi ve aşkını tüm söylentilere rağmen hiçbir şeyi bozmaması için elinden geleni yapan bu mülteci üzerinden hikayesini anlatan film, trajedi ve absürtlüğün harmanıyla oluşturulmuş. Ancak mantar yenmesi ve vampirlik üzerine kurulmuş olan bu trajedinin kafalarda soru işareti bıraktıran bazı sorunları olduğunu düşünüyorum. Ama bir yandan filmin oyuncularından Aleksandre Koberidze ve Lilith Stangenberg’in performanslarıyla filme bağlandığımı hissettiğimi söyleyebilirim. Samuel Kishi’nin yönettiği “Los Lobos – Kurt”, hayatta kalmaya çabalayan bir annenin yaşadıklarını, büyüme hikayeleriyle harmanlayarak anlatıyor. Filmin bütününde çocukların yaşadıklarını ve büyüdükleri süreçte bir annenin ekonomik olarak zorlanmasını da anlatan film, aslında ağızda bıraktığı duygusal tatla izleyicide hüzünlü ama umutlu bir düşünce bırakıyor.  Animasyonun hoş eşliğinin yarı sıra çocuk oyuncuların iç kıpırdatan performansları, filmden keyifli vakit geçirdiğiniz hissiyle çıkmanızı sağlıyor. Kuralların uyulmamak için olduğu ve Disney rüyası da filmi süsleyen yanlar olarak yer almakta. Festival seçkisinde yer alan bir diğer büyüme hikayesi ise, Alexandre Rockwell’in yönettiği “Sweet Thing – Tatlı Şey” filmi. Bir kez daha büyüme hikayesi olan ve çocukların başrolde olduğu filmleri sevdiğimi hissettiğim film; içine taciz gibi sert bir konuyu da başarıyla alırken, ailesi ayrılmış çocukların savruluşunu da gerçekçi bir dille ele alıyor. Girişte filme ısınmak zaman alsa da zamanla hikayenin içine giriyorsunuz. Siyah beyaz anlatım diline bayılırken, oyunculuklar da hayran olunası…

Gelelim Ulusal Yarışma’da izlediğim filmlere… Erkan Tahhuşoğlu’nun yönetmenliğini üslendiği “Koridor”;Yaşlı iki kadın kardeş üzerinden, insan ilişkileri sorgulaması ve su akıtmasıyla zamanın geçmesi ve yaş alan insan hayatı anlatımı yapıyor. Tek mekanda izleyiciyi zorlayan bir yapısı var ve rüyalar da filmde soru işaretleri bıraktırıyor. Süresi kısa olsa da filmin anlatım dili ağır olduğu için izleyiciyi zorlayan bir hali var. Filmin en büyük artısı, Emel Göksu’nun güçlü oyunculuğu denilebilir. Filmi götüren büyüleyici bir performansa sahip olan Göksu, karakterin yaşadığı psikolojiyi çözümlemiş bir şekilde performe ediyor. Ayrıca Elif Ürse’nin de oyunculuğuyla filme güzel bir artı sağladığını söylemek mümkün… Muhammet Çakıral’ın “Lacivert Gece” filmi ise, özellikle fonda Fikret Kızılok’tan ‘Ama Babacığım’ şarkısının çalışıyla, çatırdamış bir baba-oğul ilişkisine bakış sahnesiyle dikkat çekiyor. Özellikle Cansu Fırıncı ve Güliz Gençoğlu’nun başarılı performanslarıyla da öne çıkan film, senaryosu ve teknik kısımlarındaki hatalarını gizleyemiyor.

Tufan Taştan’ın ilk uzun metrajlı filmi olan “Sen Ben Lenin”, kayıp bir Lenin heykelini gardına alarak, bir sorgulama seyri yaşatıyor. Sorgulama sahnelerinde aklıma Ümit Ünal’ın ‘Dokuz’ filmini de getiren ama o filmden bambaşka bir yöne kayarak özgünleştiğini kanıtlayan film; zamansız bir ortamdaki hikayesini, mekanların pencerede hayali renklerle birleşimi de efektif bir yolculuk yaşatıyor. Finalin açık uçlu bırakılması ve sonsuz bir son buluşa sahip olan film, hayal gücüyle buluşarak gerçeklerden de esinlenerek dahiyane bir senaryo ile karşımıza çıkmış. Adeta distopik bir dünyayı efektlerle başaran film, her izleyicinin sevebileceği bir film değil. Hikayesine yoğunlaşması gereken ve konuya vakıf olanların çok sevebileceği bir film türü Sen Ben Lenin… Filmi yıldızlarla dolu ansambl kadrosunda; özellikle Barış Falay, Saygın Soysal, Mustafa Kırantepe, Binnur Kaya, Serdar Orçin, Nazlı Bulum, Özgür Çevik Bige Önal ve Salih Kalyon’a hayran kaldım. Ama en büyük parantezi, sorgulamalarda üstün performans sergileyen Binnur Kaya ve Salih Kalyon’a açmak gerek… Her bir oyuncu, en ufak sahnesinde bile şahane bir his yaratıyor. Erdem Tepegöz’ün ikinci uzun metrajlı filmi “Gölgeler İçinde”, distopik bir dünyada işçi sınıfının yaşadığı kapitalizm baskısını, güçlü bir sinematografiyle anlatıyor. Post apokaliptik sinemanın, zamansızlığın yerli sinemadaki kaliteli örneklerinden bir tanesi olan film, kurduğu denge-güç ilişkisiyle etkileyici bir sinema örneği olduğunu kanıtlıyor. Fabrika mekanının da filmde karakter olarak dahil oluşu da büyük bir güç getirmiş filme… Mekân tasarımı, sanatı ve görüntü dili muazzamdı. Numan Acar, Vedat Erincin, Ahmet Melih Yılmaz ve Emrullah Çakay, başarılı performanslarla filme artı katıyorlar…

Her cadı Salem’de yaşamaz!

0


Kadın olarak doğmak

Medya araçlarının etkin kullanılmaya başlanmasıyla birlikte kadın ve çocuklara yönelik zorbalıklara ve korkunç sonlara daha fazla maruz kalmaya başladık. Yanlış anlaşılmasın bu maruziyetimizin sebebi medyaya yansıyan haberlerin yeni olayları tetikliyor olması değil, insanların seslerini daha kolay duyurabiliyor ve geniş kitlelere ulaşabiliyor olması. Neredeyse her hafta yeni bir adalet çağrısı ile karşılaşıyoruz. Her gün sokağa, karşımıza çıkan hashtag’lere bir gün bizim konu olmamızdan endişe duyarak çıkıyoruz.

Bu durum yeni mi ortaya çıktı dersiniz? Hayır. Sadece tarih boyunca tüm bu zorbalıklar biçim değiştirdi ve modernleşti.

Kadının geçmişten bugüne hep şifacı olduğunu vurgulayan Achterberg’in ifadesiyle; bugünün kabile kültürlerinde olduğu gibi hastalara bakmak, doğum yaptırmak ve sevdiklerini son uykularına dalarken rahatlatmak kadınların işiydi. Kadın, topraktaki deva ve insan aklında depolanmış şifayı veren sihri arardı. Buna paralel olarak, onlar şifalı otlar yetiştiren ve kullanım sırlarını koruyan eczacılar, evden eve, köyden köye seyahat eden ebelerdi. Yüzyıllar boyunca kadınlar, kitaplara, derslere ve eğitime ulaşımı yasak olan, birbirlerinden öğrenen ve deneyimleri anneden kıza komşudan komşuya geçen diplomasız doktorlardı.

Özellikle Orta Çağ’da halk arasında çoğunlukla “fakirlerin ve kadınların şifacılığını yapan kadınlar” hem kilisenin denetimi dışında faaliyetlerde bulunmaları hem de Hıristiyan inancı içerisinde “ilk günahın” müsebbibi olmaları nedeniyle kadınlıklarından dolayı suçlu ve günahkardılar.

Şaşırmayın. Kadın olmak bir suçtu evet. Çocuk doğurmayan kadınlar cadılıkla suçlanarak idam edilebilirdi. Ya da güzelliği ile erkeklerin dikkatini çeken kadınlar. Hatta MS.370 yılında İskenderiye’de tarihin ilk bilinen kadın matematikçisi Hypatia, rüyalar, astronomi ve matematikle uğraştığı için, kilisenin iftirası üzerine cadı ilan edildi. Suçlama “Kadının okumuşu cadı olur” Türkçe karşılığı cadı olan “witch” kelimesinin aşağılama niyetiyle kullanıldığını söyleyen Estes, bilge ve akıllı anlamına gelen “wit” sözcüğünden türeyen bu sözcüğün yaşlı ya da genç şifacılara verilen bir unvan olduğunu ifade etmiştir. Cadı avları sırasında suçlanan kadınların cadılık kimliği bu geleneksel ya da folklorik cadıdan farklı olarak şeytanla iş birliği içinde kötü büyü yapma niteliği üzerine kurgulanmıştır.

Cadı kimliği politik, dini ve cinsel bağlamlarda inşa edilmiştir. 14. yüzyıla kadar geleneksel nitelikleri ile ön planda olan cadı kimliği bu dönemden sonraki toplumsal, ekonomik ve kültürel dönüşüm süreci içerisinde bütün kötülüklerin kaynağı olarak özellikle Kilise’nin hedefi haline gelmiş ve bu süreçte şeytani bir nitelik kazanmıştır.

15. yüzyılın ikinci yarısında, iki rahip tarafından yazılmış, üç bölümden oluşan, Türkçesi “Cadı Çekici” olan bir kitapta, “Eğitim görmemiş bir kadın, şifa vermeye kalkışırsa onun cadı olduğuna hükmedilir ve öldürülür” hükmü yer almakta ve kiliseye bağlı üniversite eğitimi alan erkek doktorlarla geleneksel ebe/şifacı kadınlar arasındaki rekabette erkek doktorların hegemonyasını sağlamak amaçlanmaktaydı.

Salem’de olan Salem’de kalmadı

Salem Köyü’nde 150’den fazla kadının ve birkaç erkeğin cadılıkla suçlanarak işkence gördüğü, işlemediği suçları itiraf etmek zorunda bırakıldıklarını biliyoruz. Suçlu hükmü verilen cadılardan yakılmalarında kullanılacak odunun parası, idamları sırasında askerlere dağıtılacak içkinin parası gibi birçok ödemenin alındığını da. Salem’de çavdar mahmuzu sebebiyle yaşanan toksik belirtilerin, kas spazmlarının halk arasında bulunan pagan kadınların, fakirlerin ve toplum dışı kişilerin “büyü yaptıkları” için olduğuna kanaat getirilmişti.

Yani bir çeşit farklı olanı temizleme operasyonuydu cadı avları. 1200’lü yıllarda başlayan ve yaklaşık 600 yıl süren cadı avlarına 1736 yılında cadılığın suç olmaktan çıkarılması ile son verildi ve cadı avına kurban edilen kişiler için 1 gün oruç tutuldu. Yaklaşık 600 yıllık bu süreç içerisinde de gerek batılı toplumlara gerekse doğu uygarlıklarına köklü inanışlar ve gelenekler yerleştirildi. Kadınların bazı haklardan mahrum edilmesi, kadınların cinsel kimliklerinin tehlikeli kabul edilerek gizlenmesi, eve kapatılması, öğrenmesinin ve üretmesinin engellenmesi günümüzde de etkisini sürdüren cadı avı geleneklerinden ve Püritan uygulamalarındandır.

Günümüzde kadınların hala üretimde yeteri kadar yer almaması, fiziksel güç bakımından dezavantajlarının onları açık hedef haline getiriyor olması, hayatın her alanında fiziksel ve psikolojik baskı altında olmaları cadı avının modernleştirilmiş versiyonunu yaşadığımızı gösterir. Farklı olanı yok etmeye çalışmak gelişimin, değişimin ve ilerlemenin önündeki en büyük engeldir.

Kaynak:
Akın, H. (2015). Ortaçağ Avrupası’nda Cadılar ve Cadı Avı, Phoenix Yayınları: Ankara, 3. Basım
https://www.gnoxis.com/t42308-sifaci-kadinlar/
Türkiye’de Feminist Çalışmalar (Der. S. Sancar) içinde, s.825-846, II. Cilt, Koç Üniversitesi Yayınları: İstanbul