Ana Sayfa Blog Sayfa 25

Bir başka fabrika kızı | Öykü

0

Nereden gelip yapışmıştı bu şarkı diline hiç anlamamıştın. Belki gün doğmadan önce kalkmak zorunda kaldığın içindi. Ama bunu dert edeceğin kadar çok olmamıştı ki işe başlayalı…

“Fabrikada tütün sarar

Sanki kendi içer gibi…”

Önce hep bu kısım diline dolandığı için şarkının başlangıcını burası zannediyordun. Yeni hoparlör de almıştın ama bir türlü telefonuna bağlayıp da bir şey dinlemeye fırsatın olmamıştı. Daha kışlık giysilerinin ve kitaplarının olduğu koliler salonun bir köşesinde açılmayı bekliyordu. Neyse ki kaşe kabanını önceden akıl edip bulmuştun. Alelacele hazırlanıp dışarı çıktın.

Muhasebe Müdürüyle, insan kaynaklarında çalışan karısı da durakta bekliyorlardı. Selamlaştınız bu alacakaranlık mesai sabahında. Selamlaşmanın devamını getirecek kadar tanışıklık yoktu aranızda henüz. Haftaya yeteri kadar tanış olacaktınız nasıl olsa… Fabrikanın kalite kontrol laboratuvarını kurman için seni işe almışlardı onca yıl ara verdikten sonra bile. Sektörde hâlâ geçerli referansların vardı. Yüklü alımlar yapmak için teklifleri toplamaya başlamıştın bile.

“Bir evi olsun ister

Bir de içmeyen kocası…”

Söylemekten en çok bıktığın, sinirlendiğin kısım burasıydı. Ceza gibi, kırbaç gibi dolanıyordu diline. Gene böyle bir alacakaranlıkta, kapı aralığından almıştın boşanma evrakını nihayet…

“Bensiz bir hiç olacaksın, yaz bunu bir kenara…”

Sonunu dinlemeden kapıyı usulca kapatmıştın. Avukatının hep söylediği cümleyi mırıldanarak sakinleştirmiştin kendini:

“Sakın cevap vermeyin Ayça Hanım. Hepsi geçecek, merak etmeyin.”

Geçmişti. Yıllar sonra yeniden işe gidiyordun. Gene bir laboratuvar kurmakla meşguldün.

“Makineler diken gibi

Batar her gün kalbine…”

Kurtulmalıydın bu lanet şarkıdan. Dikkatini başka şeylere verince aklından çıkar giderdi belki. Muhasebe müdürü kaldırımı arşınlamaya başlayan kedilerden birini simitle beslemeye başlamıştı. Burnuna susam kokusu geldi belli belirsiz. Takırdayarak açılan kepenk sesleri uyanan şehri tamamlıyordu.

“Bir evi olsun ister

Bir de içmeyen kocası…”

Böyle olmayacaktı. Çantandan cep telefonunu ve kulaklığını çıkardın. Şarkının tamamını baştan sona dinlersen bu döngüden ancak kurtulabileceğini düşünüyordun.

Alpay’ın kısık ve yumuşak sesi kulaklarına dolarken gördün Onu. Kepenklerini açan mandıranın üst katındaki penceredeydi. Geniş omuzlar, ince bir bel. Önce koltuk altlarına iki fıs deodorant sıktı. Sonra pencere pervazına dayalı dolabından seçip aldığı pantolonu bir yere dayanmadan giyindi. Bacağının birinin beyazını bile görmüştün. Daha fazla bakmamak için başını öne eğdin, yerdeki sigara izmaritlerini ve akşamdan kalanların balgamlarına bakmak mideni bulandırdı. Üzerine kısa kollu tişört ve kapüşonlu kazağını geçirişini de izledin. Mandıra açılmıştı. Kapının önüne yumurta kartonlarını yığıyorlardı. Akşam servisten indikten sonra yumurta almayı not ettin hayali defterine. İstediğini istediğin zaman yemek şu sıralarda en büyük bir mutluluktu senin için. Yüzüne bir gülümseme yayıldı. Montunu giymişti. Dolabın gerisinde kanepe ya da koltuk gibi bir şey vardı galiba… Hafifçe eğilerek sırt çantasına bir şeyler koydu.  Tekrar yüzünü pencereye döndü. Masanın üzerinden tabletini aldı, onu da attı çantasına. Öğrenci olmalı diye düşündün. Gülümsemeni görüp görmediğini merak ettin. Bu pervasız merak yanaklarını ısıttı.

Servis gelmişti sonunda. Muhasebe Müdürüyle karısına, “buyurun lütfen,“ diyerek önden binmelerini istedin. Şarkı ikinci defa başa sarmıştı.

“Gün doğarken her akşam

Bir kız geçer kapımdan

Başı önde sessizce…”

“Yeter!” diyerek durdurdun şarkıyı. Servis penceresinden ne yapıyor diye son defa baktın. Işığı kapatıp çıktığını gördün.

Arkana yaslanırken cep telefonundaki alarmı yarım saat daha erkene aldın. Yarın sabah daha erken gitmek istiyordun durağa çünkü. Yüzündeki gülümsemen hiç bozulmamıştı. Fabrika Kızı’nı da artık ne umursuyor ne de söylüyordun.

Sayaka Shoji, 13 Kasım’da Ankara CSO’da!

Ülkemizin sayılı özel sanat kurumlarından Tekfen Filarmoni, dünyanın sayılı müzik merkezlerinden biri olmaya aday CSO Ada Ankara’da ilk kez konser vermeye hazırlanıyor. Daimi şef ve sanat direktörü Aziz Shokhakimov yönetimindeki orkestra, 13 Kasım tarihindeki konserinde dünyaca ünlü Japon keman sanatçısı Sayaka Shoji’ye eşlik edecek.

Kemanla 5 yaşında tanışıp ilk konserini 14 yaşında veren Tokyo doğumlu Sayaka Shoji, 1999 yılında, henüz 16 yaşındayken Paganini Uluslararası Keman Yarışması’nda birincilik ödülünü kazanarak, bu ödülü alan en genç ve ilk Japon sanatçı unvanının da sahibi oldu. Başarıları kısa zamanda yankı bulan ve uluslararası basında “Şüphesiz Yeni Bir Starın Doğuşu” başlıkları ile manşetlere ismi taşınan Shoji, Berlin Filarmoni, Londra Senfoni, New York Filarmoni, Baltimore Senfoni, St. Petersburg Filarmoni Orkestrası, Orkestra dell’Accademia Nazionale di Santa Cecilia ve WDR Senfoni Orkestrası gibi önemli orkestralar ile birlikte konserler verdi.

Tekfen Filarmoni’nin davetlisi olarak Ankara’ya gelecek olan Sayaka Shoji, eleştirmenlerin de tabir ettiği gibi sadece olağanüstü güçlü icrasıyla değil, aynı zamanda kemanının kendine has tınısıyla da dinleyicileri derinden etkilemeyi biliyor. Shoji sanatını, halen 1729 yapımı bir Recamier Stradivarius ile icra ediyor. 

Konserde Ferit Tüzün’ün Nasreddin Hoca Humoresque, Sergei Prokofyev’in 2 No’lu Sol minör Keman Konçertosu ile Antonin Dvorak’ın 9 No’lu Yeni Dünyadan Senfonisi seslendirilecek.

2019-2022 yılları arasında, İstanbul Müzik Festivali Açılış Orkestrası olarak da görev yapan Tekfen Filarmoni’nin CSO Ada Büyük Salonu’nda 13 Kasım Cumartesi günü saat 20:00’de başlayacak konserinin biletleri Biletinial.com’da satışa sunuldu.

İstanbul Dolphinarium önünde yunus işkencelerine ve esaretine karşı protesto

Hayvan Özgürlüğü Aktivistleri İstanbul Dolphinarium’u protesto ederek Burak Özgüner’i andı.

9 Kasım, İstanbul – Hayvan özgürlüğü aktivistleri dün, iki sene önce hayatını kaybeden hak savunucusu Burak Özgüner’i anmak ve hayvan hapishanelerinin kapatılması çağrısını yinelemek için İstanbul Eyüp’te bulunan İstanbul Dolphinarium’un önünde bir eylem gerçekleştirdi. 

Aktivistler, oklarla yunus parkını işaret ederek yerlere “işkencehaneye gider”, “sömürü merkezine gider”, “hapishaneye gider” yazdı. Gelen yabancı turistlere İngilizce seslenerek zulme ve hayvan sömürüsüne ortak olmama çağrısı yaptı.  

Hukuk, etik ve bilim dışı işkence merkezleri

Yunus parkı çalışanlarının darp etmeye çalışırken haklarında dava açmakla tehdit ettiği aktivistler basın açıklamasında; 2008 yılında dönemin İstanbul Büyükşehir Belediye başkanı Kadir Topbaş tarafından açılan, Aqua World Turizm Ticaret Limited Şirketine ihale edilen İstanbul Dolphinarium’da yaralanan ve hayatını kaybeden yunuslara, morslara, foklara ve belugalara yönelik resmi başvuruların dikkate alınmadığını, bu tesise hiçbir hukuki yaptırım uygulanmadığını belirten aktivistler, 190 binden fazla kişinin imzasıyla kapatılması talep edilen bu tesisin bir hayvan hapishanesi olduğunu vurguladı. 

4 farklı şehrine bulunan 10 yunus parkının işkence merkezi olduğunu, bu tesislerin tek seansı 2000 ila 3500 euro arasında değişen “yunusla terapi” adı altında engelli bireylerin, otizm, down sendromu, asperger sendromu gibi nöroçeşitlilik biçimlerine sahip bireylerin ve ailelerinin umutlarının sömürüldüğü ticarethaneler olduğunu söyleyen aktivistler, bu 10 tesisin 2000’li yılların ortalarında, AKP iktidarında, Tarım ve Orman Bakanlığı ile Sağlık Bakanlığı başta olmak üzere diğer ilgili kamu kurumlarının ve yerel yönetimlerin hukuk dışı girişimleriyle açılmış olduğunu hatırlattı.

“Eminiz ki Burak da kendisini hayvanların özgürlüğünü savunduğumuz bir eylemle anmamızı isterdi” 

Hak savunucuları basın açıklamasında İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun resmi hesabından yayınlanan “İstanbul’un Yunusları” belgeselini hatırlatarak belgeselde doğa ve hayvan korumaya yapılan vurgunun samimi olması için “sistematik zulüm” içeren ve eski yönetimin “kirli bir mirası olan” bu tesisin kapatılması gerektiğini söyledi. 

Ekrem İmamoğlu’na seslenen hak savunucuları “İstanbul Dolphinarium’u kapatın, insan sömürüsünden uzak bir şekilde ömürlerini tamamlamaları için tutsak edilen hayvanları koruma altına alın. İstanbul’da tutsak deniz memelileri için bir rehabilitasyon merkezi kurulmasına ön ayak olun ve örnek bir belediye başkanı olarak yaşam hakkından taraf olun,” çağrısında bulundu.

“Artık yeter!”

Basın açıklamasında ayrıca Türkiye’deki yunus parkları ve hayvanat bahçelerinin artması ve büyümesinin nedeni olarak AKP’ye seslenen ve bunu engellemek için yeterli muhalefeti göstermeyen TBMM’ye çağrıda bulunan hak savunucuları, Hayvanları Koruma Kanunu’ndaki yeni düzenlemelerin göstermelik olduğunun altını çizdi ve AKP milletvekilleri ile yunus parkı sahipleri arasındaki yakın ilişkilere dikkat çekti. 

Basın açıklamasında “Sonuç olarak, yenilenen kanunda yunus gösteri merkezleri kapatılmamış, ticari faaliyetlerini sürdürebilmeleri için işkence merkezlerini işleten iş insanlarına bir 10 yıl daha izin verilmiştir. Günde en az 60 bin euro, yani yaklaşık 650 bin TL kazanan bu ticarethanelere, yeni bir hayvan getirilmesi durumunda kesileceği belirtilen para cezası ise 25 bin TL olarak kanunda yerini almıştır. Yine göstermelik, yine gülünç bir kararla…” denildi. 

Basın açıklamasında bu tesislere giden ziyaretçilere de seslenen aktivistler; aileleri ve yakın dostları olan, denizlerde kilometrelerce mesafe kat edebilen, yüzlerce metreye dalabilen, hissedebilen duygulu varlıklar olan hayvanların esir edildiği, “yaşayan ölülere” dönüştürüldüğü bu sömürü merkezlerine gitmeme ve destek olmama çağrısı yaptı. Açıklamada “Hayvanların doğuştan gelen haklarıyla ‘bizim için’ değil, ‘bizimle birlikte’ bu gezegende yaşadıklarını unutmayın,” denildi.

Aktivistler basın açıklamasını “Biz, 9 Kasım’da, yıllardır omuz omuza mücadele veren dostları ve ortak ideallerimiz doğrultusunda özgürlük mücadelesi veren aktivistler olarak, hem hayatımızda hem de hayvan hakları mücadelesinde yerini dolduramayacağımız bir kaybı, Burak Özgüner’i bugün burada anarken, aynı zamanda Türkiye’de insan menfaatleri uğruna çeşitli endüstrilerce hapsedilen, işkence gören ve hayatını kaybeden milyarlarca hayvanı anıyoruz,” diyerek sonlandırdı.

Hayvan Özgürlüğü Aktivistleri İstanbul Dolphinarium’u protesto ederek Burak Özgüner’i andı.

Kuzey Buz Denizi’nden klorlu beton havuzlara

Türkiye’deki yunus parklarında yalnızca afalina türü yunuslar değil, aynı zamanda beluga olarak bilinen ve Kuzey Buz Denizi’ne ait türler olan beyaz balinalar, morslar ve kürklü foklar da tutsak ediliyor. 

Kamunun erişimine açık olan uluslararası CITES belgelerine göre, 2005-2017 yılları arasında Türkiye’ye ithal edilen afalina türü 75 yunusun 34’ünün Japonya’nın yunus sürek avıyla ünlü ‘katliam koyu’ Taiji’den getirildiği biliniyor. Bu 75 yunustan 57’sinin ise (yüzde 76’sı) okyanuslardan ve ailelerinden koparılarak esarete alınmış durumda.

Deniz memelisi uzmanları; esarete alındıktan sonraki ilk bir ay içinde özellikle yunusların ölüm oranlarının altı kat fazla olduğunu, doğada 50 yıl yaşayabilen yunusların esarette en fazla 12 ila 15 yıl yaşadığını ve ölüm oranlarının da esarette yüzde 60’a ulaştığını raporlamış durumda. Esarette dünyaya gelmiş yunusların yüzde 52’sinin ise, bir yaşını bile dolduramadan hayatını kaybettiği gözleniyor. 

2010’da Alanya’daki Sealanya adlı yunus gösteri merkezinde dört yunusun art arda hayatını kaybetmesi, 2011’de Eyüp’teki İstanbul Dolphinarium’da bir morsun açık yaralarıyla gösteriye zorlanması, 2013’ün Ağustos ayında Antalya Kemer’deki yunus parkında bir yunusun hayatını kaybetmesi ve ölümünün gizlenmesi, Türkiye’de basına yansıdığı için bilinen, resmi başvurulara ve kitlesel protestolara rağmen hiçbir yaptırımla sonuçlanmamış olan vakalardan bazıları. 

Sıra dışı bir hikaye: Koku

0

Parfüm, her çağda güç ve zenginlik gösterisi olarak kabul edilmiştir. Tarihte karşılaştığımız ilk parfüm türü olarak tütsü kayıtlara geçmektedir. Vücuda sürülen ilk sıvı parfüm ise Yunanlılar tarafından ortaya çıkarılmıştır. 17. yüzyılda ise Fransa’da parfümün başarılı olduğunu ve dönemin en önde gelen kişilerinin Paris’teki parfümcülere sadece kendilerine has bir koku üretmelerini istediği yönünde bilgiler bulunuyor. Kimi zaman kötü kokuyu engellemek için sürülen kimi zaman ise bir imza niteliği taşıyan parfümü, geçmişten günümüze bu kadar değerli kılan şüphesiz statü gösterisi olarak kullanılması!

Patrick Süskind, geçmişten günümüze bu kadar önemsenen bir konuyu bu kadar farklı ve etkileyici bir biçimde ele alarak, polisiye türüyle okuyucularına sunuyor. Koku’nun asıl adı aslında Perfume’dir. Türkçeye koku olarak çevrilmiştir. Kitabı bu kadar ilginç  kılan ise elle tutulamayan gözle görülemeyen soyut bir kavram olan Koku’nun insanı nasıl tesiri altına aldığını işlemiş olmasıdır. Yazar, kitapta her kokuyu o kadar ince ayrıntısına kadar tasvir ediyor ki, kitabın satırlarını okurken etrafınızdaki cisimlerin kokusunu da hissetmeye başlıyorsunuz. Burada yapılan betimlemeler okuyucuyu bunaltıcı bir türde değil aksine dikkat çekici ve merak uyandırıcı bir şekilde veriliyor.

Kitabın kahramanı kokusuz olarak doğmuş Grenouille’dır. Annesi ve babasını hiç tanımamış olan Grenouille, daha bebekken kokusuz olduğu için kimse tarafından istenmemiş, yalnızlığa mahkum edilmiştir. Sevgi, vicdan, değer, vefa gibi kavramların ne anlama geldiğini bilmeden büyümüş olan kahramanımız, kendine has vücut kokusuna sahip olmasa da her kokuyu en ince notasına kadar ayırt edebilen hassas bir duyuya sahiptir. Kendisindeki bu yeteneği keşfetmesi ile birlikte aslında kendi vücuduna has bir kokusunun olmadığını da anlar ve orada kendi ile ilk yüzleşmesini yaşar. Bu saatten sonra istediği kokuları birleştirir ve dünyanın en iyi kokusunu elde etmek için çabalar. Artık tek bir gayesi vardır ki o da insanlara has olan o kokuyu üretmek. Sırf bu yüzden farkında olmadan yaptığı kötülüklerden pişmanlık duymaz. Çünkü iyilik ve kötülük hakkında hiçbir insani duyguya sahip değildir. Bu terimlerin ne ifade ettiğini bilmeden bir ömür geçirmiştir. İnsanlarla herhangi bir şekilde bağ kurmaz. Yazar Süskind, kahramanın yaşadığı içsel durumu o kadar güzel işliyor ki, kitabı okurken kendinizi kimi zaman bir katile bile acırken buluyorsunuz. 

İnsan beyni muhteşem bir kodlama ile işliyor. Bir insanın önce sesini, sonra yüzünü, en son giysisini unutuyormuşuz. Kokusunu ise aradan ne kadar süre geçerse geçsin unutamıyormuşuz. Bu da kokunun hayatlarımızda ne kadar etkili ve güçlü kavram olduğunu gösteriyor. Peki, toplum tarafından onaylanmayan hoş görülmeyen bir kişi sadece yaydığı koku ile tüm bu kötü algıyı yok edebilir mi? İnsanın toplum tarafından kabul edilmesi gerçekten bu kadar önemli mi? Modern çağda şüphesiz hepimiz bunu daha çok hissediyoruz. Farkında olmasak da bu kaygıyı yaşıyoruz. Toplum tarafından davranışlarımızın onaylanmasını önemsiyoruz. Hatta “Toplum baskısı yüzünden şunu yapmak zorunda kaldım” cümlesini birçoğumuz zaman zaman duyuyor olabilir veya bizzat yaşıyor da olabiliriz. Kitabın 1985’te yazıldığını düşünürsek aslında geçmişten hatta çok daha eski çağlardan beri insan için toplum tarafından onaylanma ve hoş görülme hali büyük önem taşıyor ve bunu sağlayan her şey de aynı şekilde önemli ve değerli oluyor.

Bu romanın aynı zamanda 2006 yılında çekilmiş bir filmi de bulunuyormuş. Henüz filmini seyretmedim. Kesinlikle kitaptan uyarlama filmlerde öncelikli olarak kitabı okumayı tercih edenlerdenim. Kitabın verdiği haz çoğu zaman filmde o kadar iyi hissedilemiyor. Bu da kişinin hayal gücünün ne kadar üstün ve sınırsız olduğunu gösteriyor. Belki bu açıdan bakarsak, hayal gücümüzün ne kadar sınırsız ve özgür olduğunun da farkına varabiliriz. Farklı ve etkileyici sonu, alışılagelmiş polisiye romanlarından çok farklı şekilde işlenmiş olay örgüsü ve kurgusu ile Koku kesinlikle okunacaklar listenizde yer almalı. 

Aziz Nesin’den Kızıma Mektuplar

0

Edebiyat okuruna çekici gelen türlerden birisi de mektuptur. Bir mahreme girme hissini uyandırarak yarattığı tedirginliği bir kenara bırakırsak mektubun en içten türlerden birisi olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Size çoğun bu türe ait bir kitaptan, Ekim iki bin yirmi birde okurla buluşmuş, Aziz Nesin’den Kızıma Mektuplar kitabından bahsetmek istiyorum.

Aziz Nesin’den Kızıma Mektuplar

Mektuplar ve anılardan oluşan kitabın yazım gerekçesini yazarı Tülay Cengiz, Aziz Nesin’den aktardığı şu sözlerle açıklıyor:

“Ölülerimize gömüt yaptırmak ve gömütlerini ziyaret etmekten yana olanlara bir sorum olacak: En yakın ölmüşlerinizden kalmış, küçük ve ayrıntılı, özdeksel değeri olmayıp tinsel değeri olan andaçları saklıyor musunuz? Örneğin neler? Onlardan kalan ve onlara gelmiş mektuplar, not defterleri, küçük hesap pusulaları, kullandıkları ve artık kimsenin kullanmayacağı gözlükler, değişik kalemleri, fotoğraflar, kimi yerlerine notlar düştükleri okudukları kitaplar, gazeteler, dergiler, mendilleri, hatta giysileri filan, kullanılmış eski para cüzdanları ve keseleri, çakmakları, ağızlıkları, pipoları, cigara ve tütün tabakaları, kol düğmeleri, hokkaları, bardakları, fincanları (hatta kırık da olsalar), bastonları, gizli anı defterleri ya da günceleri…

Hayır, bunları yaptığınızı hiç sanmıyorum. Çünkü bunlar zor iş. Bir gömüt yaptırıp zaman zaman da (esince) o gömüte çiçek bırakmak gibi kolay değil…”*

Tülay Cengiz kolay olmayanı seçip, Aziz Nesin’le ilgili anılarını, anıları derleyip toplayıp, kızı Eylem Gökçe Cengiz’le mektuplaşmalarıyla bütünleştiriyor. Bu nedenle eserin iki bölümden oluştuğu söylenebilir. Eserin sunumundan sonra Aziz Nesin’in Eylem Gökçe Cengiz’e yedi yaşında yazdığı ilk mektupla başlayan ve Eylem Gökçe Cengiz’in on dört yaşına kadar süren karşılıklı mektuplar, diğer bölümse Aziz Nesin’in hayatına tanıklık edilebilecek, kişisel anılarla beslenen ve onun ölümüne dek süren anekdotlar, anılar ve arşivlerden derlenen bilgilerdir. Bu bölümleri net çizgilerle ayrıştırmak mümkün olmasa da yazarı yakından tanımış bir gazetecinin gözetimde yapılan bir seyir olarak görmek mümkündür. Kitabın sonunda yer alan fotoğraflarsa mektupları ve anıları destekler nitelikte bir seyir zevki sunar.

Aziz Nesin’in Çocuk Sevgisi

Mektuplardan da rahatlıkla anlaşılan bu sevgi Aziz Nesin’in yaşarken kurduğu Nesin Vakfın’nın çalışmalarından da bilinmektedir. İlk mektupta şöyle der Aziz Nesin;

“Senin gibi küçücük bir arkadaş kazandığım için kıvançlıyım. Sen benim Dikili’deki en büyük kazancım oldun. Mektubunu değerli bir andaç olarak saklayacağım.

Sen hem güzel hem zeki bir kızsın. Çok, çok kitap okuyacağına, bilgili ve insanlara yararlı bir hanımefendi olacağına inanıyorum.

Bigün annen ve babanla Nesin Vakfı’na gelirsen Vakıf’taki senin yaşıtın çocuklarımla da tanışır ve onlarla da arkadaş olursun. Vakıf’taki yirmi çocuktan altısı küçük.”**

Aziz Nesin’e Yakından Bakmak

Eserleriyle pek çok okura ulaşmış olan büyük yazarın, yakından bakanların gözlemlediği pek çok niteliği de hem mektuplardan hem küçük Eylem Gökçe’nin ilk röportajında sorduğu sorulara verdiği yanıtlardan hem de yakın çevresinin paylaştığı anılardan gözlemlemek mümkündür. Yine kitaptan küçük bir alıntıyı sizinle paylaşmak istiyorum. Bu alıntı gazeteci Lütfü Dağtaş’ın bir anısıdır:

“İzmir Karşıyaka’da, sahilde, İnsan Hakları Anıtı’nın bulunduğu alanda, 18 Mayıs 1991 günü imza düzenlenmiş. İmzacı Aziz Bey. Hava güneşli, ılık. İmza masasının önünde upuzun bir kuyruk var. Kadını, erkeği, genci yaşlısı o kuyrukta, ellerindeki kitabı ya da kitapları imzalatmak için bekliyorlar. Herkes halinden memnun.

Ben de sıraya girdim ama benim elimde Aziz Bey’in kitabı yok. 1987 yılında Muğla Yatağan’daki Antik Strotenikai gezimiz sırasında çektiğim bir fotoğrafı var. Yüzü pek, pek değil hiç gülmeyen iki gülmece yazarımız vardır; Aziz Nesin ve Muzaffer İzgü. Ama benim çektiğim portre fotoğrafta Aziz Bey ağız dolusu gülüyor. Neyse, kuyruk eridi eridi, sıra bana geldi. Aziz Bey, önüne gelen kimse başını kaldırıp bakmıyor, okur eğiliyor, adını söylüyor, Aziz Bey de söylenen ad soyadı sayfaya yazdıktan sonra imzasını atıyor. Haliyle sıra bana geldiğinde benim de yüzüme bakmadı. Ben de fotoğrafını uzatıp, “bunu imzalar mısınız?” dedim. İşte o zaman kafasını kaldırdı.

-Ben hiç gülmem ki, bunu nasıl çektin?”

Yine Kitapla İlgili

Aziz Nesin’e, onunla olan anılarına saygı ve bir tür ahde vefa olarak hazırlanan kitabın satışlarından elde edilecek gelirin de Nesin Vakfı’na bağışlanacağını söylemeliyim. Son olarak, İzmir’de olan okur için Yakın Kitabevinde 4 Kasım 17:30 / 19:30 arasında Aziz Nesin’den Kızıma Mektuplar kitabının imzası olduğu bilgisini paylaşmak istiyorum. Sağlıcakla kalmanız dileklerimle.

Olta 9 Yürürlükte

Müzik dünyamıza bir karma albüm daha dahil oldu: Olta 9 Rota. Bu serüvenin kartopu etkisi ne zaman görünür bilinmez ama sizin rotanızı rotaya çevirmeniz için pek çok geçerli nedeniniz olabilir.

Olta Dayanışma Nedir?

Dile kolay yüz on bir parça ve dokuz albümle dinleyenle buluşan Olta Dayanışma kendisini şöyle anlatıyor: “Pandemi sürecinde zor durumda kalan müzik emekçilerine destek için kurulmuş bir yardımlaşma platformudur. Youtube ve Spotify’dan abone olarak dinlediğiniz her şarkı, Türkiye’nin dört bir yanında müziğe emek veren insanlara destek olacak ve müzisyenleri üretmeye teşvik ederek, yeni güzelliklerin oluşturulmasına vesile olacaktır.” Kulağa hoş geliyor öyle değil mi? Ne de olsa birbirimizi tanımasak da Gaia okurunu bir arada tutan harçlardan birisinin dayanışmaya verdiği değer olduğunu düşünüyorum.

Dünyayı kasıp kavuran salgından olumsuz etkilenenler listesinde eğlence sektörü çalışanları ve müzisyenler sıralamada oldukça yukarıda yer alıyorlar. Hoş, salgın olmasa da müzik, sektör olarak dört başı mamur olanları bir kenara bırakırsak oldukça zor bir sektör. İş güvencesi yok. Sanata yeterince destek yok. Dinleyenle buluşmak her geçen gün zorlaşıyor. Bir de üstüne salgın eklenince duruma ahlanıp vahlanmaktansa taşın altına elini koyanlara yüzümüzü dönmek için yeterli nedeni de bulmuş oluyoruz. Geriye yapmamız gereken tek bir şey kalıyor. Müzikleri dinlemek, böylece biz de dayanışmanın bir parçası oluyoruz.

Rotada Kadınlar

Nedense kültür sanattan, yüzü hayata dönük her etkinlikte kadınları çoğunlukta gördüğümüz günlerden geçiyoruz. Bir arkadaşın söylediği gibi bulamasalar da erkekler çoğun para peşinde. Oysa Olta Dayanışma’nın ilk sekiz albümünde durum böyle değildi. Olta 9 Rota albümüyle ilk defa bayrağı kadınlar alıyor. Kalben ve İlkay Akkaya’nın da birer parçalarının olduğu daha doğrusu Kalben’in Peyk’in Denizdeyim parçasını yeniden yorumladığı ve İlkay Akkaya’nın da Kuşlu Gazel parçasıyla katıldığı Rota’da kadın müzisyenler çoğunlukta ve pozitif ayrımcılık gereği buna da sevinmeden geçemiyoruz. Albümün kapağı da kadın dayanışmasını gün yüzüne çıkarır türden, bakınca bile insanın içini ısıtıyor. Ebru Selman’ın “Sisters” adlı çalışması görende sıcak hisler uyandırıyor. Ben de görür görmez dinledim. Umarım sizde de aynı etkiyi yaratır. Albüme de çok yakıştığını söylemeden geçmeyeyim.

Rotada

Size albümde yer alan isimleri de verip sonra müzikle baş başa bırakmak istiyorum. Olta 9’u dinleyin, dinletin dostlar, böylece dayanışma okyanusunda bir damla su olurken içinizi de ısıtabilirsiniz. Kendi adıma ben çoğu kıpır kıpır, kıpır kıpır olduğu kadar da dingin ve samimi parçaları sevdim. Yolları açık olsun.

Olta 9’un on ikisine gelince müzisyenler ve parçalar şöyle;

Özge Ertal – Çocuk, Kalben ft. Umut Çetin – Denizdeyim, Özge Sarıkurt Saraç – Elif, İlkay Akkaya – Kuşlu Gazel, Cevat Hikmet Erdem – Kaldığım Yerden Devam, Alles – Manidar Blues Kabare, Cihan Bildirici – Ayna, Grado – Cennet, Sine’m ft. Hakan Arınç – Boz Toprak, Hazal İlhan – Parmak Çocuk, Yeraltı FM – Deniz Efsanesi, Umut Piera – Dilsiz Şeytan

Sağlıcakla kalmanız dileklerimle.

Rota playlist

https://open.spotify.com/album/0zxnn9wPu0J0I1MG8Xxbfy

Hayvan Özgürlüğü Kolektifi 1 Kasım Dünya Vegan Günü Ankara etkinlikleri

Hayvan Özgürlüğü Kolektifi 1 Kasım Dünya Vegan Günü kapsamında bir dizi etkinlik gerçekleştirecek.

Etkinliklere katılmak isteyenlerin linkteki formu doldurması gerekiyor.

Çok gereksiz bir yazı: Çocuklara ne izletme-me-li

Çocuklarınız ya da yakınlarınızın çocukları için ne yapıyorsunuz? Mesela bir çocuğa onu sevindirmek için boya almayı mı, çikolata almayı mı seçiyorsun? Çocuğunuzun yeme, içme, barınma, eğitim ihtiyaçlarını mı temel alıyorsunuz yoksa psikolojik ihtiyaçlarını mı? Sessizce dursun, oyalansın diye eline telefon vermeyi mi, onunla oynamayı mı tercih ediyorsunuz? Çocuğunuzun her türlü ihtiyacına yönelik mi düşünüyorsunuz yoksa isteklerine yönelik mi? Çocuğunuzun pırasa sevmediğini bildiğiniz gibi, sınıfında sevmediği bir diğer çocuğu ve neden sevmediğini de biliyor musunuz? Çocuğunuzu bir eğlence aracı olarak mı görüyorsunuz (sevimli halleri, komik lafları ve konuşmasını kastediyorum) yoksa birey olarak mı görüyorsunuz? Çocuğunuza yaşına uygun çizgi filmler mi yoksa squid game mi izletiyorsunuz? Çocuğunuzun geleceği için para mı biriktiriyorsunuz yoksa anı mı? Çocuğunuzun anılarını tanıdığınız tanımadığınız herkesle paylaşıyor musunuz, kendinize mi saklıyorsunuz yoksa nazar değmesin diye bebekken kapadığınız suratlarını filtrelerle süsleyerek yayınlıyor musunuz? Binlerce soru daha sorabilirim ama canınızı sıkmayayım. 

Yukarıda yer alan sorulardan bir tanesi bile size kendinizi kötü hissettirdi mi merak ediyorum. Yoksa çocuk sizin, nasıl isterseniz öyle yetiştirip, ne isterseniz onu mu paylaşırsınız? Aman biz de izledik zamanında asmalı kesmeli şeyler, biz de okuduk kanlı şiirler ne oldu, hiçbir şey(!) mi diyorsunuz. Boşuna duyar kasmayalım hatta işimize bakalım o zaman, pardon zaten işime bakıyormuşum şu an.

Benim annem şimşekten çok korkar. Hatta o kadar korkar ki şimşek çakmaya başladığında evde ışıklar söner, televizyondan buzdolabına kadar her şeyin fişi çekilir. Yağmuru izlemek için camdan bile bakılmaz, gerekirse mum ışığında, pencereden uzak ve teknolojik hiç bir alet çalıştırılmadan şimşeklerin susması beklenirdi. Öyleki bu korku, şimşek çakması ihtimalini doğuran sağanak yağmurlardan da köşe bucak kaçılmasını öğretirdi o zaman bize. Annem neden şimşekten bu kadar çok korkuyordu bilmiyorum ama şunu biliyorum. Ben de şimşekten korkuyorum ve nedenini biliyorum annemin korkuları. Bir arkadaşımla market dönüşü yakalandığım fırtına derecesinde şiddetli yağmurda eve 2 dakikalık uzaktayken yürümeyi reddedecek kadar korkup, bir apartmanın altına sığınmıştım. Yağmur hafifte olsa ağaçların yanından da geçemem, geçsemde korkarım. Ağaçlar şimşekleri çekiyor ya….

İşte çok alakasız bu anımı size, çocukken yaşadığımız şeyin önemi ne, aman biz de neler neler yaşadık bak sapasağlamız mantığının, sadece bedenen korunan bir sağlık olabileceğini anlatmak için yazdım. Ben de çok sağlıklıyım ama bazı korkularım var. Ama bunlar normal, herkes her şeyden korkan, bunun çocuklukla bir ilgisi yok, anım çok alakasızdı demiştim zaten.

Bir de şey var bak unuttum, çocuğum benim kolum, bacağım, ciğerim. Biz okula gittik, bizim biraz karnımız ağrıyor öğretmenim ondan ödevi yapamadık. Sabah merdivende yürürken takıldık düştük, dizimi yaraladık doktor abla. -İşi abartıyorum sanmayın bizzat tanık olduğum bir şey- biz çok çalıştık üniversite sınavına hocam, sonucu da güzel oldu. İstanbul düşünüyoruz ama bir yandan Kocaeli’deki bölümde de aklımız kalıyor, siz ne dersiniz? Neyseki bu ve benzeri üniversite tercihi yapan 18 yaşındaki anne baba kolu bacağı görevindeki çocuklar için hocalar araya girdiler ve bir de kızımıza, oğlumuza sorsak, onlar söylese ne isterler diyerek çocuğun da ağzı ve fikri olduğunu belirtmeye çalıştılar. Acaba bu çocuk birey olabilir mi sorusunu alttan alta sordular ama işe yaradı mı pek bilmem.

Bu kulaklar neler duydu, bu gözler neler gördü. Sanmayım yaşım 40-50, daha 30 bile değilim. Mal bu almıyor ki kafası, hocayla karşılamak bile istemiyorum, bahçe kapısında bekliyorum. Neden? E sökemedi okuma yazmayı, hoca her gördüğünde bir şeyler söylüyor. Ne söylüyor? Evde çalıştırın, yatmadan kitap okusun, başında durun. E siz napıyorsunuz? Biz n’apalım okumuyor ki, oku diyoruz okumuyor. Yani çocuk doğurmak, fiziksel bakımını yapmak kolay diyeceğim, o da zor. Çocuğuna kitap oku deyip, elinize yalandan da olsa kitap almazsanız, çocuk nasıl kitap okumak istesin? Ya da eline telefon verip ya da bangır bangır televizyonda mafya dizileri izlerken yanınızda oturan çocuğunuza, ’ödevini yap, bak yapmazsan yarın okula gitmezsin diyim, sonra hoca bana laf ediyor’ diyen anne-babadan çocuğu nasıl kurtaracağız bilmiyorum. Ya da tüm imkansızlıklara rağmen kendini kurtarmış(!) çocuğa, başarılı olduğunda, tabii bir de adını duyarsak övgüler yağdırırız, olup biter. İmkansızlık derken kastım tabii ki maddi, aman yanlış anlamayın!

Son olarak, sosyal medyada gördüklerimize, yanlışlığını doğruluğunu düşünmeden gülüp geçiyoruz. Gerçeklik algısı oluşmamış çocukların yüzlerine filtreler uygulayıp güya onları eğlendiriyoruz ama küçük çocukların tepkilerine dikkat etmiyoruz. Çocuk ekranda gördüğüyle kendi aynı mı diye eliyle yüzüne dokunuyor mesela. Çünkü anlayamıyor, onu kavrayacak yaşta değil çünkü. Ce eee oyunu gibi, bir bebeğe karşı yüzünüzü elinizle kapattığınızda sizin orada olmadığınızı, açtığınızda ise orada olduğunuzu sanıyor o. Bu oyun çocuğu gelişimi için basit ama yararlı bir oyunken, ekranda siz ve çocuk varken, birden sizden at kafası (şaka değil) çıktığındaki çocuğun korkusu da komik değil, yanlış. 

Konu çok dağıldı, çok da boş ve gereksiz bir yazı oldu. Ama yine de siz çocuğunuza, sosyal medyada her gördüğünüzü yapmayın, her konuda onun fiziksel ve duygusal ihtiyaçlarını gözeterek hareket edin. Bir de mümkünse, çocuğunuzun yaşına uygun olmayan şeyler izletmeyin ya da izletin canım ne olacak, hepimiz izledik(!)

Dünyayı soğutmak için bir ateş yakmak

0

Buğdayı ehlileştirmekle başlayan dünya kaynaklarını sömürme hikayemiz, Sanayi Devrimi ile birlikte Dünya’yı yok etme tehlikesiyle gelecek nesilleri tehdit ederek hızla ilerliyor. Sanayi Devrimi ile birlikte insanlık yeni ürünler geliştirmek için yeni yollar yarattı ve bu yollar insanların ekosisteme bağlılığını azalttı. Ormanlar tahrip edildi, bataklıklar kurutuldu, binlerce kilometre demiryolu döşendi, gökdelenlerle dolu metropoller kuruldu. Dünya, insanlığın isteklerine uygun hale getirildikçe, habitatlar ve türler yok oldu. 

Son beş yüz yılda Dünya baş döndürücü devrimlere sahne oldu. Bu dönemde insanlık tarımda, bilimde ve sanayide doğalın ötesinde hızla gelişme kaydetti. Doğal merakımız, masumiyet sınırlarını aşarak amaç değil de güç elde etmeye yönelik bir araç halini aldı. Avcı toplayıcı topluluklarda mevcut olan doğal nüfus kontrolü (güçlü olanın hayatta kaldığı doğal seleksiyon), tarımın bulunuşuyla birlikte kontrol edilemeyen nüfus artışına sebep oldu. Bu nüfus artışı doğal kaynaklar üzerindeki nüfus baskımızı artırdı ve sonucu Yeşil Devrime dayanan bir dizi insan kaynaklı doğa tahribatlarını da beraberinde getirdi.

Yeşil Devrim, artan nüfusu besleme amacı taşıyor gibi görünse de asıl amacının tüketim ekonomisini beslemek ve satmak olduğunu bugün çok acı bir şekilde görüyoruz. Geçmişe bir bakalım DDT ilaçları yüzünden kaç insan sağlığını kaybedip ilaç sektörünün müşterisi oldu? Yüksek verim vaat eden tarımsal ilaç, gübreleme ve hibrit tohum sektörü bugün kaç ülkenin ekonomisini dışa bağımlı hale getirdi? Kutsal amacı olan bu sektörlerin gerçekten kutsal işler ortaya çıkartmasını isterdim (insanlığa ve geleceğe hizmet bağlamında). Bazı hastalıklara dayanıksız türlerin yüzyıllardır ata çiftçilerimizin yaptığı gibi farklı türlerle çaprazlanarak insanlığın ekonomisine ve sofrasına sunulmasında elbette ki yanlış bir şey yok. Yanlış olan bu türler gelişen teknolojimizle yaratılırken, “sürekli müşteri” getirmesi için zamanla verimden ve nitelikten kayıplar verilecek şekilde oluşturulması. Yanında da promosyon olarak çeşitli kimyasal gübreler ve ilaçları da alma zorunluluğunun doğması. 

Bunu neye dayanarak mı söylüyorum? Bugün büyük hibrit tohum üreticilerinin aynı zamanda tarımsal ilaç ve gübre üreticisi olduğunu hatta ecza sektöründe de var olduğunu görüyoruz. Tohumu alıyoruz, soframıza gelmesi için ilaçlıyor ve gübreliyoruz, bu ilaç ve gübreler sebebiyle hastalanıyor ve sürekli müşteri haline geliyoruz.

Akademik çevrede çok saygı duyduğum bir hocamın başlattığı tohum takas şenliklerini bu döngüye karşı direnişte önemli bir adım olarak görüyorum. Ata tohumlarının satışı yasak olabilir ancak elden ele takas yöntemi ile geçmesi muazzam bir fikir. Üretici ve tüketicileri kapana alan sisteme ince bir cevap. Zira değişen iklim koşullarına ancak ata tohumlarımızı ehlileştirerek direnebiliriz. Sürdürülebilir olmayan bu tohum gübre ilaç döngüsünden çıkmanın vakti geldi.

Peki bu döngüden nasıl çıkabiliriz? Politika yapıcılara burada büyük sorumluluk düşse de ben tabandan değişimin en köklü ve kalıcı değişimi getireceğine inananlardanım. Mevcut sistemi politika ile kısıtlayıp dönüştürmeye çalışırken bir yandan da alt nesilleri özenle ve dikkatle donatmamız gerekiyor. Bugün birçok bilinçli okulun okul öncesi dönemde permakültür eğitimini müfredatlarına aldıklarını görüyorum. İşte ısınan ve felakete doğru giden Dünya’yı soğutmak için ateşi bu şekilde yakacağız.

Ben onlara bahçe çocukları diyorum. İngiltere’de Galler Bölgesinde yaygın olan okulda bahçecilik kültürü esasen incelenmesi ve ülkeye getirilmesi gereken bir sistem. Gıda sorunları, gelecekte gündemimizi yoğun bir şekilde meşgul edecek olan gıda güvenliği ve gıda güvenilirliği konuları, insan ve gezegen sağlığı, sıfır atık yaşam tarzı ve sürdürülebilirlik konuları, tabandan yakacağımız o ateşle geleceğin yetişkinlerine çevre bilinci, değerler ve tutumlar eğitimi olarak fanatik bir şekilde aktarılmalıdır. Çünkü hızla değişen Dünya’da çocukların yaşamlarını sürdürebilmesi ve var olan kaynakları koruyabilmesi için bilgi edinmesi ve beceri kazanması elzemdir.

Okulda permakültür konusuna değineceğim ancak ondan önce eklemek istediğim bir konu var. Bireysel değişimin kitlesel değişime etki etmeyeceğine dair önyargılarımızı kırarak işe başlayalım. Mesela ekolojik ayak izimizi azaltarak, bilmiyorsak nasıl azaltabileceğimizi öğrenerek ilk adımı atabiliriz. Temiz içerikli gıdaya, kozmetik ürünlerine olan taleplerdeki artışın, firmaları bu talebi karşılamaya zorladığını görmek bile bireysel değişimlerin nelere etki edebileceğini görmemize yeter. Bundan 20 yıl önce görmediğimiz kadar fazla ekolojik ve organik ürün market raflarını dolduruyor, tercihler özellikle çocuklu ailelerde bu ürünlerden yana oluyor. Bilinç arttıkça üretim yöntemleri tüketici tercihlerine göre şekilleniyor.

Bir değişim istiyorsak o değişimin kıvılcımlarını üretken beyinlerde yakmamız gerekir. Çocukların karşılaştıkları problemlere bir yetişkinin bile fark edemeyeceği yaratıcılıkta çözümler bulduklarını görmek ilham verici. Üstelik bu genç ve üretken beyinlerin olması gerekeni uygulamaktaki ustalığı da muazzam. Peki bu üretken ve yaratıcı beyinleri kıt kaynakları korumak ve sürdürülebilirliği sağlamak için programlayabilir miyiz? Elbette. Doğa ile bağ kurmuş her çocuk “yok oluş isyanı” için kazanılmış bir zaferdir. 

Galler bölgesine geri dönelim. Bir Galli yardım kuruluşu olan Sektör39 Galler ve Doğu Afrika’daki okullara permakültür getirdi. Çocuklar, iklim değişikliği ve kitlesel yok oluş hakkında korkutucu olmayan, ancak bu sorunlara gerçek yaşam çözümleriyle yaklaşmayı öğreniyorlar. Sektör39’un “Bir Okul Tek Gezegen” projesi AB fonu ile 3 yıl boyunca desteklendi ve ilerleme sağladı. Ulusal müfredatları henüz tamamen dönüşmemiş olsa da Sektör39 çevresel sorunların nasıl ele alınacağı ile ilgili bir ders kitabı hazırlamaya başladı. Okul müfredatlarına doğa becerileri eklenmiş çocuklardan alınan çıktılar ise dikkate değer bir araştırma konusu. Bu çocukların empati becerilerinin daha gelişmiş, öğrenmeye daha açık ve duygusal dayanıklılığının (rezilyansı) yüksek olduğu gözlemlendi. 

Doğa ile aramızdaki bağın kopması toplumsal hatta kitlesel yozlaşmayı da beraberinde getirse de buradan dönüş için hiçbir zaman geç kalmış sayılmayız. Permakültür müfredatına sahip olmayan bir okula giden çocuk ev bahçeciliği ile doğayla bağ kurmaya başlayabilir. Bireysel değişimin kapıyı açan ilk anahtar olduğunu unutmayalım.

Kaynak: 

  • Millington, j., Nuttal, c., 2013, “ Outdoor Classrooms A Handbook For School Gardens”
  • Sector39, 2020, “Taking Permaculture to Schools, Community and Those in Need”
  • Harari, Y.N., 2015, “Hayvanlardan Tanrılara Sapiens”

Pencereler Önünde | Öykü

0

Gökdelenlere bakan bir pencerede yalnız oturuyordu. Aklından “Şimdi pencerenin önündeki koltukta oturuyordur Nesrin.” diye geçirdi.

Pencerenin karşısına ilk oturdukları zaman boşanma konusu açılmıştı. Nesrin’den boşanalı yıllar olsa da aklının bir köşesinde hep “o” vardı. Arkadaşlarıyla boşanması hakkında konuştuğunda kendini haklı çıkarsa da düşüncelerinde hep ona hak veriyordu.

Evliliklerinin ikinci ya da üçüncü yılıydı. Pencereden görünen deniz manzarası için gidip iki adet, karşılıklı oturabilecekleri – belki de kişiye özel denmeli – koltuk aldılar. Koltukçuda öğrendi. O koltukların adına berjer, ortasına konan sehpaya da fiskos masası deniyormuş. Yaşam insana neler öğretiyor, üstelik öğrettikleri hiç unutulmuyor.

Oturduğu pencereden görünen manzaranın yarısını yandaki apartmanın çatısı kapatıyordu. Bakış açını biraz değiştirdiğinde de, sol tarafta, birkaç gökdelen vardı. Güneşi görememek hem evin içini hem de düşüncelerini karartıyordu. Penceresini güzelleştirmek için pazardan, küçük saksılar içinde çiçekler aldı. O iç karartıcı manzaradan dikkatim güzelliğe kayar diye düşünmüştü. Pencerenin önüne dizdikleri arasında renkli kaktüsler de vardı. Nasıl renklendiriyorlar bilmiyordu ama güzeldi.

Koltuklar eve geldiğinde hemen pencerenin önüne yerleştirdiler. Hamalların eline bahşiş olarak biraz para sıkıştırdı. Çünkü hemen gitsinler, Nesrin ile beraber koltuklara oturalım istiyordu.

Çocukken hep bir penceresi olsun isterdi. Çocukluğunun bir resmini çiz deseler, bir pencere resmi çizerdi. Oysa evleri bodrum katta penceresiz bir evdi.

Nesrin’e en çok “Beni penceresiz bıraktı.” diye kızardı. Yaptığı yanlış yatırım onu bu evde oturmaya mecbur bıraktı. Penceresi maviye bakan evler onun ekonomik gücüne göre fazlaydı. Oysa hep maviye bakan bir pencerem olsun isterdi.

Üniversitede Nesrin’le tanıştığında “Penceresini” bulduğunu anladı. Onu birkaç kez “Pencerem benim” diye sevdi. Nesrin duymadı. Duysa da bu sevgi sözcüğünü anlamazdı. Çünkü oturduğu mahalledeki bütün evlerin penceresi vardı.

On senedir hiç aramadı. Nesrin’in karşısındaki berjer koltuk hâlâ boş mudur? Doluysa bile “Kahveni höpürdetmeden iç” diyor mudur? Denizi yalnız mı seyrediyordur?

Şimdi ben yanına gitsem pencereden görünen manzara aynı mıdır? Artık pencereler önünde oturanlar da değişmiş midir? Giden yakalanamaz mı bir daha?

Koltuğu taşıyan hamallar bahşişlerini alır almaz gittiler. Nesrin’in artık beni tanıdığına emindim. Hemen şekersiz bir kahve yapmak için mutfağa yöneldi. Mutlaka yanında küçük, kokulu bir lokum olmalıydı. Karşılıklı oturdular. Birbirlerine bakmıyorlardı. Bir yandan kahvelerini içiyorlar bir yandan da denizin ortasındaki adaya bakıyorlardı. Nesrin denize doğru bakmaya devam ederken, “Seninle çatırdayan evliliğimiz hakkında konuşmamız lâzım?” dedi.