Parfüm, her çağda güç ve zenginlik gösterisi olarak kabul edilmiştir. Tarihte karşılaştığımız ilk parfüm türü olarak tütsü kayıtlara geçmektedir. Vücuda sürülen ilk sıvı parfüm ise Yunanlılar tarafından ortaya çıkarılmıştır. 17. yüzyılda ise Fransa’da parfümün başarılı olduğunu ve dönemin en önde gelen kişilerinin Paris’teki parfümcülere sadece kendilerine has bir koku üretmelerini istediği yönünde bilgiler bulunuyor. Kimi zaman kötü kokuyu engellemek için sürülen kimi zaman ise bir imza niteliği taşıyan parfümü, geçmişten günümüze bu kadar değerli kılan şüphesiz statü gösterisi olarak kullanılması!
Patrick Süskind, geçmişten günümüze bu kadar önemsenen bir konuyu bu kadar farklı ve etkileyici bir biçimde ele alarak, polisiye türüyle okuyucularına sunuyor. Koku’nun asıl adı aslında Perfume’dir. Türkçeye koku olarak çevrilmiştir. Kitabı bu kadar ilginç kılan ise elle tutulamayan gözle görülemeyen soyut bir kavram olan Koku’nun insanı nasıl tesiri altına aldığını işlemiş olmasıdır. Yazar, kitapta her kokuyu o kadar ince ayrıntısına kadar tasvir ediyor ki, kitabın satırlarını okurken etrafınızdaki cisimlerin kokusunu da hissetmeye başlıyorsunuz. Burada yapılan betimlemeler okuyucuyu bunaltıcı bir türde değil aksine dikkat çekici ve merak uyandırıcı bir şekilde veriliyor.
Kitabın kahramanı kokusuz olarak doğmuş Grenouille’dır. Annesi ve babasını hiç tanımamış olan Grenouille, daha bebekken kokusuz olduğu için kimse tarafından istenmemiş, yalnızlığa mahkum edilmiştir. Sevgi, vicdan, değer, vefa gibi kavramların ne anlama geldiğini bilmeden büyümüş olan kahramanımız, kendine has vücut kokusuna sahip olmasa da her kokuyu en ince notasına kadar ayırt edebilen hassas bir duyuya sahiptir. Kendisindeki bu yeteneği keşfetmesi ile birlikte aslında kendi vücuduna has bir kokusunun olmadığını da anlar ve orada kendi ile ilk yüzleşmesini yaşar. Bu saatten sonra istediği kokuları birleştirir ve dünyanın en iyi kokusunu elde etmek için çabalar. Artık tek bir gayesi vardır ki o da insanlara has olan o kokuyu üretmek. Sırf bu yüzden farkında olmadan yaptığı kötülüklerden pişmanlık duymaz. Çünkü iyilik ve kötülük hakkında hiçbir insani duyguya sahip değildir. Bu terimlerin ne ifade ettiğini bilmeden bir ömür geçirmiştir. İnsanlarla herhangi bir şekilde bağ kurmaz. Yazar Süskind, kahramanın yaşadığı içsel durumu o kadar güzel işliyor ki, kitabı okurken kendinizi kimi zaman bir katile bile acırken buluyorsunuz.
İnsan beyni muhteşem bir kodlama ile işliyor. Bir insanın önce sesini, sonra yüzünü, en son giysisini unutuyormuşuz. Kokusunu ise aradan ne kadar süre geçerse geçsin unutamıyormuşuz. Bu da kokunun hayatlarımızda ne kadar etkili ve güçlü kavram olduğunu gösteriyor. Peki, toplum tarafından onaylanmayan hoş görülmeyen bir kişi sadece yaydığı koku ile tüm bu kötü algıyı yok edebilir mi? İnsanın toplum tarafından kabul edilmesi gerçekten bu kadar önemli mi? Modern çağda şüphesiz hepimiz bunu daha çok hissediyoruz. Farkında olmasak da bu kaygıyı yaşıyoruz. Toplum tarafından davranışlarımızın onaylanmasını önemsiyoruz. Hatta “Toplum baskısı yüzünden şunu yapmak zorunda kaldım” cümlesini birçoğumuz zaman zaman duyuyor olabilir veya bizzat yaşıyor da olabiliriz. Kitabın 1985’te yazıldığını düşünürsek aslında geçmişten hatta çok daha eski çağlardan beri insan için toplum tarafından onaylanma ve hoş görülme hali büyük önem taşıyor ve bunu sağlayan her şey de aynı şekilde önemli ve değerli oluyor.
Bu romanın aynı zamanda 2006 yılında çekilmiş bir filmi de bulunuyormuş. Henüz filmini seyretmedim. Kesinlikle kitaptan uyarlama filmlerde öncelikli olarak kitabı okumayı tercih edenlerdenim. Kitabın verdiği haz çoğu zaman filmde o kadar iyi hissedilemiyor. Bu da kişinin hayal gücünün ne kadar üstün ve sınırsız olduğunu gösteriyor. Belki bu açıdan bakarsak, hayal gücümüzün ne kadar sınırsız ve özgür olduğunun da farkına varabiliriz. Farklı ve etkileyici sonu, alışılagelmiş polisiye romanlarından çok farklı şekilde işlenmiş olay örgüsü ve kurgusu ile Koku kesinlikle okunacaklar listenizde yer almalı.
Edebiyat okuruna çekici gelen türlerden birisi de mektuptur. Bir mahreme girme hissini uyandırarak yarattığı tedirginliği bir kenara bırakırsak mektubun en içten türlerden birisi olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Size çoğun bu türe ait bir kitaptan, Ekim iki bin yirmi birde okurla buluşmuş, Aziz Nesin’den Kızıma Mektuplar kitabından bahsetmek istiyorum.
Aziz Nesin’den Kızıma Mektuplar
Mektuplar ve anılardan oluşan kitabın yazım gerekçesini yazarı Tülay Cengiz, Aziz Nesin’den aktardığı şu sözlerle açıklıyor:
“Ölülerimize gömüt yaptırmak ve gömütlerini ziyaret etmekten yana olanlara bir sorum olacak: En yakın ölmüşlerinizden kalmış, küçük ve ayrıntılı, özdeksel değeri olmayıp tinsel değeri olan andaçları saklıyor musunuz? Örneğin neler? Onlardan kalan ve onlara gelmiş mektuplar, not defterleri, küçük hesap pusulaları, kullandıkları ve artık kimsenin kullanmayacağı gözlükler, değişik kalemleri, fotoğraflar, kimi yerlerine notlar düştükleri okudukları kitaplar, gazeteler, dergiler, mendilleri, hatta giysileri filan, kullanılmış eski para cüzdanları ve keseleri, çakmakları, ağızlıkları, pipoları, cigara ve tütün tabakaları, kol düğmeleri, hokkaları, bardakları, fincanları (hatta kırık da olsalar), bastonları, gizli anı defterleri ya da günceleri…
Hayır, bunları yaptığınızı hiç sanmıyorum. Çünkü bunlar zor iş. Bir gömüt yaptırıp zaman zaman da (esince) o gömüte çiçek bırakmak gibi kolay değil…”*
Tülay Cengiz kolay olmayanı seçip, Aziz Nesin’le ilgili anılarını, anıları derleyip toplayıp, kızı Eylem Gökçe Cengiz’le mektuplaşmalarıyla bütünleştiriyor. Bu nedenle eserin iki bölümden oluştuğu söylenebilir. Eserin sunumundan sonra Aziz Nesin’in Eylem Gökçe Cengiz’e yedi yaşında yazdığı ilk mektupla başlayan ve Eylem Gökçe Cengiz’in on dört yaşına kadar süren karşılıklı mektuplar, diğer bölümse Aziz Nesin’in hayatına tanıklık edilebilecek, kişisel anılarla beslenen ve onun ölümüne dek süren anekdotlar, anılar ve arşivlerden derlenen bilgilerdir. Bu bölümleri net çizgilerle ayrıştırmak mümkün olmasa da yazarı yakından tanımış bir gazetecinin gözetimde yapılan bir seyir olarak görmek mümkündür. Kitabın sonunda yer alan fotoğraflarsa mektupları ve anıları destekler nitelikte bir seyir zevki sunar.
Aziz Nesin’in Çocuk Sevgisi
Mektuplardan da rahatlıkla anlaşılan bu sevgi Aziz Nesin’in yaşarken kurduğu Nesin Vakfın’nın çalışmalarından da bilinmektedir. İlk mektupta şöyle der Aziz Nesin;
“Senin gibi küçücük bir arkadaş kazandığım için kıvançlıyım. Sen benim Dikili’deki en büyük kazancım oldun. Mektubunu değerli bir andaç olarak saklayacağım.
Sen hem güzel hem zeki bir kızsın. Çok, çok kitap okuyacağına, bilgili ve insanlara yararlı bir hanımefendi olacağına inanıyorum.
Bigün annen ve babanla Nesin Vakfı’na gelirsen Vakıf’taki senin yaşıtın çocuklarımla da tanışır ve onlarla da arkadaş olursun. Vakıf’taki yirmi çocuktan altısı küçük.”**
Aziz Nesin’e Yakından Bakmak
Eserleriyle pek çok okura ulaşmış olan büyük yazarın, yakından bakanların gözlemlediği pek çok niteliği de hem mektuplardan hem küçük Eylem Gökçe’nin ilk röportajında sorduğu sorulara verdiği yanıtlardan hem de yakın çevresinin paylaştığı anılardan gözlemlemek mümkündür. Yine kitaptan küçük bir alıntıyı sizinle paylaşmak istiyorum. Bu alıntı gazeteci Lütfü Dağtaş’ın bir anısıdır:
“İzmir Karşıyaka’da, sahilde, İnsan Hakları Anıtı’nın bulunduğu alanda, 18 Mayıs 1991 günü imza düzenlenmiş. İmzacı Aziz Bey. Hava güneşli, ılık. İmza masasının önünde upuzun bir kuyruk var. Kadını, erkeği, genci yaşlısı o kuyrukta, ellerindeki kitabı ya da kitapları imzalatmak için bekliyorlar. Herkes halinden memnun.
Ben de sıraya girdim ama benim elimde Aziz Bey’in kitabı yok. 1987 yılında Muğla Yatağan’daki Antik Strotenikai gezimiz sırasında çektiğim bir fotoğrafı var. Yüzü pek, pek değil hiç gülmeyen iki gülmece yazarımız vardır; Aziz Nesin ve Muzaffer İzgü. Ama benim çektiğim portre fotoğrafta Aziz Bey ağız dolusu gülüyor. Neyse, kuyruk eridi eridi, sıra bana geldi. Aziz Bey, önüne gelen kimse başını kaldırıp bakmıyor, okur eğiliyor, adını söylüyor, Aziz Bey de söylenen ad soyadı sayfaya yazdıktan sonra imzasını atıyor. Haliyle sıra bana geldiğinde benim de yüzüme bakmadı. Ben de fotoğrafını uzatıp, “bunu imzalar mısınız?” dedim. İşte o zaman kafasını kaldırdı.
-Ben hiç gülmem ki, bunu nasıl çektin?”
Yine Kitapla İlgili
Aziz Nesin’e, onunla olan anılarına saygı ve bir tür ahde vefa olarak hazırlanan kitabın satışlarından elde edilecek gelirin de Nesin Vakfı’na bağışlanacağını söylemeliyim. Son olarak, İzmir’de olan okur için Yakın Kitabevinde 4 Kasım 17:30 / 19:30 arasında Aziz Nesin’den Kızıma Mektuplar kitabının imzası olduğu bilgisini paylaşmak istiyorum. Sağlıcakla kalmanız dileklerimle.
Müzik dünyamıza bir karma albüm daha dahil oldu: Olta 9 Rota. Bu serüvenin kartopu etkisi ne zaman görünür bilinmez ama sizin rotanızı rotaya çevirmeniz için pek çok geçerli nedeniniz olabilir.
Olta Dayanışma Nedir?
Dile kolay yüz on bir parça ve dokuz albümle dinleyenle buluşan Olta Dayanışma kendisini şöyle anlatıyor: “Pandemi sürecinde zor durumda kalan müzik emekçilerine destek için kurulmuş bir yardımlaşma platformudur. Youtube ve Spotify’dan abone olarak dinlediğiniz her şarkı, Türkiye’nin dört bir yanında müziğe emek veren insanlara destek olacak ve müzisyenleri üretmeye teşvik ederek, yeni güzelliklerin oluşturulmasına vesile olacaktır.” Kulağa hoş geliyor öyle değil mi? Ne de olsa birbirimizi tanımasak da Gaia okurunu bir arada tutan harçlardan birisinin dayanışmaya verdiği değer olduğunu düşünüyorum.
Dünyayı kasıp kavuran salgından olumsuz etkilenenler listesinde eğlence sektörü çalışanları ve müzisyenler sıralamada oldukça yukarıda yer alıyorlar. Hoş, salgın olmasa da müzik, sektör olarak dört başı mamur olanları bir kenara bırakırsak oldukça zor bir sektör. İş güvencesi yok. Sanata yeterince destek yok. Dinleyenle buluşmak her geçen gün zorlaşıyor. Bir de üstüne salgın eklenince duruma ahlanıp vahlanmaktansa taşın altına elini koyanlara yüzümüzü dönmek için yeterli nedeni de bulmuş oluyoruz. Geriye yapmamız gereken tek bir şey kalıyor. Müzikleri dinlemek, böylece biz de dayanışmanın bir parçası oluyoruz.
Rotada Kadınlar
Nedense kültür sanattan, yüzü hayata dönük her etkinlikte kadınları çoğunlukta gördüğümüz günlerden geçiyoruz. Bir arkadaşın söylediği gibi bulamasalar da erkekler çoğun para peşinde. Oysa Olta Dayanışma’nın ilk sekiz albümünde durum böyle değildi. Olta 9 Rota albümüyle ilk defa bayrağı kadınlar alıyor. Kalben ve İlkay Akkaya’nın da birer parçalarının olduğu daha doğrusu Kalben’in Peyk’in Denizdeyim parçasını yeniden yorumladığı ve İlkay Akkaya’nın da Kuşlu Gazel parçasıyla katıldığı Rota’da kadın müzisyenler çoğunlukta ve pozitif ayrımcılık gereği buna da sevinmeden geçemiyoruz. Albümün kapağı da kadın dayanışmasını gün yüzüne çıkarır türden, bakınca bile insanın içini ısıtıyor. Ebru Selman’ın “Sisters” adlı çalışması görende sıcak hisler uyandırıyor. Ben de görür görmez dinledim. Umarım sizde de aynı etkiyi yaratır. Albüme de çok yakıştığını söylemeden geçmeyeyim.
Rotada
Size albümde yer alan isimleri de verip sonra müzikle baş başa bırakmak istiyorum. Olta 9’u dinleyin, dinletin dostlar, böylece dayanışma okyanusunda bir damla su olurken içinizi de ısıtabilirsiniz. Kendi adıma ben çoğu kıpır kıpır, kıpır kıpır olduğu kadar da dingin ve samimi parçaları sevdim. Yolları açık olsun.
Olta 9’un on ikisine gelince müzisyenler ve parçalar şöyle;
Özge Ertal – Çocuk, Kalben ft. Umut Çetin – Denizdeyim, Özge Sarıkurt Saraç – Elif, İlkay Akkaya – Kuşlu Gazel, Cevat Hikmet Erdem – Kaldığım Yerden Devam, Alles – Manidar Blues Kabare, Cihan Bildirici – Ayna, Grado – Cennet, Sine’m ft. Hakan Arınç – Boz Toprak, Hazal İlhan – Parmak Çocuk, Yeraltı FM – Deniz Efsanesi, Umut Piera – Dilsiz Şeytan
Çocuklarınız ya da yakınlarınızın çocukları için ne yapıyorsunuz? Mesela bir çocuğa onu sevindirmek için boya almayı mı, çikolata almayı mı seçiyorsun? Çocuğunuzun yeme, içme, barınma, eğitim ihtiyaçlarını mı temel alıyorsunuz yoksa psikolojik ihtiyaçlarını mı? Sessizce dursun, oyalansın diye eline telefon vermeyi mi, onunla oynamayı mı tercih ediyorsunuz? Çocuğunuzun her türlü ihtiyacına yönelik mi düşünüyorsunuz yoksa isteklerine yönelik mi? Çocuğunuzun pırasa sevmediğini bildiğiniz gibi, sınıfında sevmediği bir diğer çocuğu ve neden sevmediğini de biliyor musunuz? Çocuğunuzu bir eğlence aracı olarak mı görüyorsunuz (sevimli halleri, komik lafları ve konuşmasını kastediyorum) yoksa birey olarak mı görüyorsunuz? Çocuğunuza yaşına uygun çizgi filmler mi yoksa squid game mi izletiyorsunuz? Çocuğunuzun geleceği için para mı biriktiriyorsunuz yoksa anı mı? Çocuğunuzun anılarını tanıdığınız tanımadığınız herkesle paylaşıyor musunuz, kendinize mi saklıyorsunuz yoksa nazar değmesin diye bebekken kapadığınız suratlarını filtrelerle süsleyerek yayınlıyor musunuz? Binlerce soru daha sorabilirim ama canınızı sıkmayayım.
Yukarıda yer alan sorulardan bir tanesi bile size kendinizi kötü hissettirdi mi merak ediyorum. Yoksa çocuk sizin, nasıl isterseniz öyle yetiştirip, ne isterseniz onu mu paylaşırsınız? Aman biz de izledik zamanında asmalı kesmeli şeyler, biz de okuduk kanlı şiirler ne oldu, hiçbir şey(!) mi diyorsunuz. Boşuna duyar kasmayalım hatta işimize bakalım o zaman, pardon zaten işime bakıyormuşum şu an.
Benim annem şimşekten çok korkar. Hatta o kadar korkar ki şimşek çakmaya başladığında evde ışıklar söner, televizyondan buzdolabına kadar her şeyin fişi çekilir. Yağmuru izlemek için camdan bile bakılmaz, gerekirse mum ışığında, pencereden uzak ve teknolojik hiç bir alet çalıştırılmadan şimşeklerin susması beklenirdi. Öyleki bu korku, şimşek çakması ihtimalini doğuran sağanak yağmurlardan da köşe bucak kaçılmasını öğretirdi o zaman bize. Annem neden şimşekten bu kadar çok korkuyordu bilmiyorum ama şunu biliyorum. Ben de şimşekten korkuyorum ve nedenini biliyorum annemin korkuları. Bir arkadaşımla market dönüşü yakalandığım fırtına derecesinde şiddetli yağmurda eve 2 dakikalık uzaktayken yürümeyi reddedecek kadar korkup, bir apartmanın altına sığınmıştım. Yağmur hafifte olsa ağaçların yanından da geçemem, geçsemde korkarım. Ağaçlar şimşekleri çekiyor ya….
İşte çok alakasız bu anımı size, çocukken yaşadığımız şeyin önemi ne, aman biz de neler neler yaşadık bak sapasağlamız mantığının, sadece bedenen korunan bir sağlık olabileceğini anlatmak için yazdım. Ben de çok sağlıklıyım ama bazı korkularım var. Ama bunlar normal, herkes her şeyden korkan, bunun çocuklukla bir ilgisi yok, anım çok alakasızdı demiştim zaten.
Bir de şey var bak unuttum, çocuğum benim kolum, bacağım, ciğerim. Biz okula gittik, bizim biraz karnımız ağrıyor öğretmenim ondan ödevi yapamadık. Sabah merdivende yürürken takıldık düştük, dizimi yaraladık doktor abla. -İşi abartıyorum sanmayın bizzat tanık olduğum bir şey- biz çok çalıştık üniversite sınavına hocam, sonucu da güzel oldu. İstanbul düşünüyoruz ama bir yandan Kocaeli’deki bölümde de aklımız kalıyor, siz ne dersiniz? Neyseki bu ve benzeri üniversite tercihi yapan 18 yaşındaki anne baba kolu bacağı görevindeki çocuklar için hocalar araya girdiler ve bir de kızımıza, oğlumuza sorsak, onlar söylese ne isterler diyerek çocuğun da ağzı ve fikri olduğunu belirtmeye çalıştılar. Acaba bu çocuk birey olabilir mi sorusunu alttan alta sordular ama işe yaradı mı pek bilmem.
Bu kulaklar neler duydu, bu gözler neler gördü. Sanmayım yaşım 40-50, daha 30 bile değilim. Mal bu almıyor ki kafası, hocayla karşılamak bile istemiyorum, bahçe kapısında bekliyorum. Neden? E sökemedi okuma yazmayı, hoca her gördüğünde bir şeyler söylüyor. Ne söylüyor? Evde çalıştırın, yatmadan kitap okusun, başında durun. E siz napıyorsunuz? Biz n’apalım okumuyor ki, oku diyoruz okumuyor. Yani çocuk doğurmak, fiziksel bakımını yapmak kolay diyeceğim, o da zor. Çocuğuna kitap oku deyip, elinize yalandan da olsa kitap almazsanız, çocuk nasıl kitap okumak istesin? Ya da eline telefon verip ya da bangır bangır televizyonda mafya dizileri izlerken yanınızda oturan çocuğunuza, ’ödevini yap, bak yapmazsan yarın okula gitmezsin diyim, sonra hoca bana laf ediyor’ diyen anne-babadan çocuğu nasıl kurtaracağız bilmiyorum. Ya da tüm imkansızlıklara rağmen kendini kurtarmış(!) çocuğa, başarılı olduğunda, tabii bir de adını duyarsak övgüler yağdırırız, olup biter. İmkansızlık derken kastım tabii ki maddi, aman yanlış anlamayın!
Son olarak, sosyal medyada gördüklerimize, yanlışlığını doğruluğunu düşünmeden gülüp geçiyoruz. Gerçeklik algısı oluşmamış çocukların yüzlerine filtreler uygulayıp güya onları eğlendiriyoruz ama küçük çocukların tepkilerine dikkat etmiyoruz. Çocuk ekranda gördüğüyle kendi aynı mı diye eliyle yüzüne dokunuyor mesela. Çünkü anlayamıyor, onu kavrayacak yaşta değil çünkü. Ce eee oyunu gibi, bir bebeğe karşı yüzünüzü elinizle kapattığınızda sizin orada olmadığınızı, açtığınızda ise orada olduğunuzu sanıyor o. Bu oyun çocuğu gelişimi için basit ama yararlı bir oyunken, ekranda siz ve çocuk varken, birden sizden at kafası (şaka değil) çıktığındaki çocuğun korkusu da komik değil, yanlış.
Konu çok dağıldı, çok da boş ve gereksiz bir yazı oldu. Ama yine de siz çocuğunuza, sosyal medyada her gördüğünüzü yapmayın, her konuda onun fiziksel ve duygusal ihtiyaçlarını gözeterek hareket edin. Bir de mümkünse, çocuğunuzun yaşına uygun olmayan şeyler izletmeyin ya da izletin canım ne olacak, hepimiz izledik(!)
Buğdayı ehlileştirmekle başlayan dünya kaynaklarını sömürme hikayemiz, Sanayi Devrimi ile birlikte Dünya’yı yok etme tehlikesiyle gelecek nesilleri tehdit ederek hızla ilerliyor. Sanayi Devrimi ile birlikte insanlık yeni ürünler geliştirmek için yeni yollar yarattı ve bu yollar insanların ekosisteme bağlılığını azalttı. Ormanlar tahrip edildi, bataklıklar kurutuldu, binlerce kilometre demiryolu döşendi, gökdelenlerle dolu metropoller kuruldu. Dünya, insanlığın isteklerine uygun hale getirildikçe, habitatlar ve türler yok oldu.
Son beş yüz yılda Dünya baş döndürücü devrimlere sahne oldu. Bu dönemde insanlık tarımda, bilimde ve sanayide doğalın ötesinde hızla gelişme kaydetti. Doğal merakımız, masumiyet sınırlarını aşarak amaç değil de güç elde etmeye yönelik bir araç halini aldı. Avcı toplayıcı topluluklarda mevcut olan doğal nüfus kontrolü (güçlü olanın hayatta kaldığı doğal seleksiyon), tarımın bulunuşuyla birlikte kontrol edilemeyen nüfus artışına sebep oldu. Bu nüfus artışı doğal kaynaklar üzerindeki nüfus baskımızı artırdı ve sonucu Yeşil Devrime dayanan bir dizi insan kaynaklı doğa tahribatlarını da beraberinde getirdi.
Yeşil Devrim, artan nüfusu besleme amacı taşıyor gibi görünse de asıl amacının tüketim ekonomisini beslemek ve satmak olduğunu bugün çok acı bir şekilde görüyoruz. Geçmişe bir bakalım DDT ilaçları yüzünden kaç insan sağlığını kaybedip ilaç sektörünün müşterisi oldu? Yüksek verim vaat eden tarımsal ilaç, gübreleme ve hibrit tohum sektörü bugün kaç ülkenin ekonomisini dışa bağımlı hale getirdi? Kutsal amacı olan bu sektörlerin gerçekten kutsal işler ortaya çıkartmasını isterdim (insanlığa ve geleceğe hizmet bağlamında). Bazı hastalıklara dayanıksız türlerin yüzyıllardır ata çiftçilerimizin yaptığı gibi farklı türlerle çaprazlanarak insanlığın ekonomisine ve sofrasına sunulmasında elbette ki yanlış bir şey yok. Yanlış olan bu türler gelişen teknolojimizle yaratılırken, “sürekli müşteri” getirmesi için zamanla verimden ve nitelikten kayıplar verilecek şekilde oluşturulması. Yanında da promosyon olarak çeşitli kimyasal gübreler ve ilaçları da alma zorunluluğunun doğması.
Bunu neye dayanarak mı söylüyorum? Bugün büyük hibrit tohum üreticilerinin aynı zamanda tarımsal ilaç ve gübre üreticisi olduğunu hatta ecza sektöründe de var olduğunu görüyoruz. Tohumu alıyoruz, soframıza gelmesi için ilaçlıyor ve gübreliyoruz, bu ilaç ve gübreler sebebiyle hastalanıyor ve sürekli müşteri haline geliyoruz.
Akademik çevrede çok saygı duyduğum bir hocamın başlattığı tohum takas şenliklerini bu döngüye karşı direnişte önemli bir adım olarak görüyorum. Ata tohumlarının satışı yasak olabilir ancak elden ele takas yöntemi ile geçmesi muazzam bir fikir. Üretici ve tüketicileri kapana alan sisteme ince bir cevap. Zira değişen iklim koşullarına ancak ata tohumlarımızı ehlileştirerek direnebiliriz. Sürdürülebilir olmayan bu tohum gübre ilaç döngüsünden çıkmanın vakti geldi.
Peki bu döngüden nasıl çıkabiliriz? Politika yapıcılara burada büyük sorumluluk düşse de ben tabandan değişimin en köklü ve kalıcı değişimi getireceğine inananlardanım. Mevcut sistemi politika ile kısıtlayıp dönüştürmeye çalışırken bir yandan da alt nesilleri özenle ve dikkatle donatmamız gerekiyor. Bugün birçok bilinçli okulun okul öncesi dönemde permakültür eğitimini müfredatlarına aldıklarını görüyorum. İşte ısınan ve felakete doğru giden Dünya’yı soğutmak için ateşi bu şekilde yakacağız.
Ben onlara bahçe çocukları diyorum. İngiltere’de Galler Bölgesinde yaygın olan okulda bahçecilik kültürü esasen incelenmesi ve ülkeye getirilmesi gereken bir sistem. Gıda sorunları, gelecekte gündemimizi yoğun bir şekilde meşgul edecek olan gıda güvenliği ve gıda güvenilirliği konuları, insan ve gezegen sağlığı, sıfır atık yaşam tarzı ve sürdürülebilirlik konuları, tabandan yakacağımız o ateşle geleceğin yetişkinlerine çevre bilinci, değerler ve tutumlar eğitimi olarak fanatik bir şekilde aktarılmalıdır. Çünkü hızla değişen Dünya’da çocukların yaşamlarını sürdürebilmesi ve var olan kaynakları koruyabilmesi için bilgi edinmesi ve beceri kazanması elzemdir.
Okulda permakültür konusuna değineceğim ancak ondan önce eklemek istediğim bir konu var. Bireysel değişimin kitlesel değişime etki etmeyeceğine dair önyargılarımızı kırarak işe başlayalım. Mesela ekolojik ayak izimizi azaltarak, bilmiyorsak nasıl azaltabileceğimizi öğrenerek ilk adımı atabiliriz. Temiz içerikli gıdaya, kozmetik ürünlerine olan taleplerdeki artışın, firmaları bu talebi karşılamaya zorladığını görmek bile bireysel değişimlerin nelere etki edebileceğini görmemize yeter. Bundan 20 yıl önce görmediğimiz kadar fazla ekolojik ve organik ürün market raflarını dolduruyor, tercihler özellikle çocuklu ailelerde bu ürünlerden yana oluyor. Bilinç arttıkça üretim yöntemleri tüketici tercihlerine göre şekilleniyor.
Bir değişim istiyorsak o değişimin kıvılcımlarını üretken beyinlerde yakmamız gerekir. Çocukların karşılaştıkları problemlere bir yetişkinin bile fark edemeyeceği yaratıcılıkta çözümler bulduklarını görmek ilham verici. Üstelik bu genç ve üretken beyinlerin olması gerekeni uygulamaktaki ustalığı da muazzam. Peki bu üretken ve yaratıcı beyinleri kıt kaynakları korumak ve sürdürülebilirliği sağlamak için programlayabilir miyiz? Elbette. Doğa ile bağ kurmuş her çocuk “yok oluş isyanı” için kazanılmış bir zaferdir.
Galler bölgesine geri dönelim. Bir Galli yardım kuruluşu olan Sektör39 Galler ve Doğu Afrika’daki okullara permakültür getirdi. Çocuklar, iklim değişikliği ve kitlesel yok oluş hakkında korkutucu olmayan, ancak bu sorunlara gerçek yaşam çözümleriyle yaklaşmayı öğreniyorlar. Sektör39’un “Bir Okul Tek Gezegen” projesi AB fonu ile 3 yıl boyunca desteklendi ve ilerleme sağladı. Ulusal müfredatları henüz tamamen dönüşmemiş olsa da Sektör39 çevresel sorunların nasıl ele alınacağı ile ilgili bir ders kitabı hazırlamaya başladı. Okul müfredatlarına doğa becerileri eklenmiş çocuklardan alınan çıktılar ise dikkate değer bir araştırma konusu. Bu çocukların empati becerilerinin daha gelişmiş, öğrenmeye daha açık ve duygusal dayanıklılığının (rezilyansı) yüksek olduğu gözlemlendi.
Doğa ile aramızdaki bağın kopması toplumsal hatta kitlesel yozlaşmayı da beraberinde getirse de buradan dönüş için hiçbir zaman geç kalmış sayılmayız. Permakültür müfredatına sahip olmayan bir okula giden çocuk ev bahçeciliği ile doğayla bağ kurmaya başlayabilir. Bireysel değişimin kapıyı açan ilk anahtar olduğunu unutmayalım.
Kaynak:
Millington, j., Nuttal, c., 2013, “ Outdoor Classrooms A Handbook For School Gardens”
Sector39, 2020, “Taking Permaculture to Schools, Community and Those in Need”
Gökdelenlere bakan bir pencerede yalnız oturuyordu. Aklından “Şimdi pencerenin önündeki koltukta oturuyordur Nesrin.” diye geçirdi.
Pencerenin karşısına ilk oturdukları zaman boşanma konusu açılmıştı. Nesrin’den boşanalı yıllar olsa da aklının bir köşesinde hep “o” vardı. Arkadaşlarıyla boşanması hakkında konuştuğunda kendini haklı çıkarsa da düşüncelerinde hep ona hak veriyordu.
Evliliklerinin ikinci ya da üçüncü yılıydı. Pencereden görünen deniz manzarası için gidip iki adet, karşılıklı oturabilecekleri – belki de kişiye özel denmeli – koltuk aldılar. Koltukçuda öğrendi. O koltukların adına berjer, ortasına konan sehpaya da fiskos masası deniyormuş. Yaşam insana neler öğretiyor, üstelik öğrettikleri hiç unutulmuyor.
Oturduğu pencereden görünen manzaranın yarısını yandaki apartmanın çatısı kapatıyordu. Bakış açını biraz değiştirdiğinde de, sol tarafta, birkaç gökdelen vardı. Güneşi görememek hem evin içini hem de düşüncelerini karartıyordu. Penceresini güzelleştirmek için pazardan, küçük saksılar içinde çiçekler aldı. O iç karartıcı manzaradan dikkatim güzelliğe kayar diye düşünmüştü. Pencerenin önüne dizdikleri arasında renkli kaktüsler de vardı. Nasıl renklendiriyorlar bilmiyordu ama güzeldi.
Koltuklar eve geldiğinde hemen pencerenin önüne yerleştirdiler. Hamalların eline bahşiş olarak biraz para sıkıştırdı. Çünkü hemen gitsinler, Nesrin ile beraber koltuklara oturalım istiyordu.
Çocukken hep bir penceresi olsun isterdi. Çocukluğunun bir resmini çiz deseler, bir pencere resmi çizerdi. Oysa evleri bodrum katta penceresiz bir evdi.
Nesrin’e en çok “Beni penceresiz bıraktı.” diye kızardı. Yaptığı yanlış yatırım onu bu evde oturmaya mecbur bıraktı. Penceresi maviye bakan evler onun ekonomik gücüne göre fazlaydı. Oysa hep maviye bakan bir pencerem olsun isterdi.
Üniversitede Nesrin’le tanıştığında “Penceresini” bulduğunu anladı. Onu birkaç kez “Pencerem benim” diye sevdi. Nesrin duymadı. Duysa da bu sevgi sözcüğünü anlamazdı. Çünkü oturduğu mahalledeki bütün evlerin penceresi vardı.
On senedir hiç aramadı. Nesrin’in karşısındaki berjer koltuk hâlâ boş mudur? Doluysa bile “Kahveni höpürdetmeden iç” diyor mudur? Denizi yalnız mı seyrediyordur?
Şimdi ben yanına gitsem pencereden görünen manzara aynı mıdır? Artık pencereler önünde oturanlar da değişmiş midir? Giden yakalanamaz mı bir daha?
Koltuğu taşıyan hamallar bahşişlerini alır almaz gittiler. Nesrin’in artık beni tanıdığına emindim. Hemen şekersiz bir kahve yapmak için mutfağa yöneldi. Mutlaka yanında küçük, kokulu bir lokum olmalıydı. Karşılıklı oturdular. Birbirlerine bakmıyorlardı. Bir yandan kahvelerini içiyorlar bir yandan da denizin ortasındaki adaya bakıyorlardı. Nesrin denize doğru bakmaya devam ederken, “Seninle çatırdayan evliliğimiz hakkında konuşmamız lâzım?” dedi.
Kadınlar hayatın her alanında olduğu gibi iş hayatında da birçok ayrımcılığa uğruyor. Bazı mesleklerin kadınlar tarafından yapılamayacağı inancından, eşit ücret alamamaya kadar birçok ayrımcılık, günümüzde hala mevcut. Hakemlik de bu mesleklerden biri. Sık sık, birçok farklı spor dalında kadın hakemleri görmeye başladık bile. Kadınların her alanda var olduğunu görmek ne kadar mutluluk verici olsa da, kadınların söz sahibi olmaya başladığı bu alanlarda en başta bir yadırganma durumu da yaşanmıyor değil. Sporcular ve izleyiciler, kadın hakemler sahalarda yer almaya başladığı andan beri, bazı tepkiler gösteriyor. Bu tepkiler zaman geçtikçe ve kadın hakem sayısı arttıkça normale dönse de, tamamen düzelmesi biraz zaman alacak gibi gözüküyor.
Yok Sayma, Dikkate Almama ve Dalga Geçme
Kadınların iş hayatında belli alanlarda var olmasını yadırgayan insanlar maalesef günümüzde hala varlar. Bu düşünceye o kadar alışmış ki, genelde erkeklerin olduğu alanlar olarak kodlanan mesleklerde bir kadını görmek, toplumu şaşırtmaya devam ediyor. Kadınlar bu alanlarda birçok kötü muamele ile karşı karşıya kalıyor. Bir kadın hakemin kararının ciddiye alınmaması, beğenilmeyen kararlarda seyircinin hakem olarak değil, kadın ve bu işten anlamaz mantığındaki hakaretleri, sporcuların imalı gülüşleri, kadın hakemi ciddiye almama gibi durumlar, özellikle az sayıda kadının yer aldığı alanlarda, sıklıkla karşılaşılan ayrımcılık sahnelerini oluşturuyor.
Kadın hakemlere yönelik ayrımcılık tüm dünyada yaygın. İtalya liglerinden birinde, sahada bulunan kadın hakeme yönelik bir yorumcu şunları diyor: “Kulüplerin yüz binlerce euro harcadığı bir ligde, bir kadını maç görevlisi olarak görmek iğrenç bir şey. Federasyonun böyle bir şey yapması bir şaka, futbol sahasında utanç verici bir durum.” Başka bir yorumcu ise, “Kadınların taktik konuştuğunu duyduğumda midem kalkıyor.” diyebiliyor. Bu yorumlar karşısında yorumcular, kadınlar başta olmak üzere birçok kişiden sert tepkiler alıyor ve sonucunda; bazıları özür dilerken bazıları ise fikrinin arkasında durduğunu söylüyor.
Aynı Nitelikte İki Hakem, Biri Kadın Biri Erkek
Aynı niteliklere sahip iki hakem, oyun esnasında aynı kararı verse; erkek hakem en fazla taraf tutuyor olurken, kadın hakem bu işten anlamayan, orada ne işi olan, elinin hamuruyla saha da olan kişi oluyor. Erkek hakemin niteliği sorgulanmıyor ama kadın hakemler eleştiri yağmuruna tutuluyor. Özellikle futbol maçlarında daha çok yaşanıyor bu durum. Diğer spor dalları kadın hakemlere biraz daha alışmış gözüküyor. Futbol, extrem örnekler dışında kadın hakemleri hala sindirebilmiş değil. Türkiye’nin FIFA kokartlı hakemi Seçim Demirel ise verdiği bir röportajda, hakemliği bıraktığı gün bile ayrımcılık yaşadığı ve meslek hayatı boyunca erkek bir hakemle eşit bir şekilde hakemlik yapmadığını dile getiriyor. Tüm bunların yanında görüyoruz ki, kadın hakemlerin sayıca arttığı spor dallarında yadırganma ve ayrımcılık düzeyleri azalabiliyor.
Bu konuya dair fikirlerini aldığım, üç farklı spor dalında görev alan kadın hakemle, küçük bir röportaj yapma imkanım oldu. Voleybol, buz hokeyi ve yüzme alanlarında, uluslararası kokarta sahip hakemler, konuya ilişkin görüşlerini benimle paylaştılar fakat, kendi alanlarında tanınır nitelikte oldukları için isimlerinin paylaşılmamasını rica ettiler.
Merhaba, öncelikle seni kısaca tanımak isterim. Hangi alanda hakemlik yapıyorsun? Bu mesleği seçmedeki motivasyonun neydi?
Voleybol Hakemi: Merhaba, ben voleybol hakemiyim. Küçüklükten itibaren voleybola sevgim vardı. Oyunculuk yaşım bitince, sahanın içinde birebir her anı yaşayabilmek istediğim için antrenörlük yerine hakemliğe yöneldim. Antrenör maç dışında yalnızca kendi takımı ile ilgili iken, hakemler tüm basamaklarda voleybolun içinde yer alabiliyor. En büyük motivasyon kaynağım buydu.
Buz Hokeyi Hakemi: Merhabalar ben, Kocaeli Üniversitesi BESYO (Öğretmenlik) mezunuyum. Şu an da Konya Cihanbeyline bağlı bir köy okulunda mesleğimi yapmaktayım. Uluslararası buz hokeyi hakemiyim. Buz hokeyi hakemliği bizim için bir meslek değil, vazgeçilmez bir hobidir. Buza çıktığımızda bütün sıkıntılarımız bir kenara atılır diyebiliriz.
Yüzme Hakemi: 20 yılı aşkın süredir yüzme hakemiyim ama yaptığımız iş, meslek olarak nitelendirilemez, hobi diyebiliriz. Hepimizin bir mesleği, para kazandığı bir işi var ama yarışa gittiğimiz zaman, işin stresinden uzaklaşıp, arkadaşlarımızla güzel vakit geçirdiğimiz bir alanımız oluyor. Motivasyon diyemem, hayatın akışındaki tesadüfler sonucu hakem oldum.
Kadın hakemlerin özellikle bazı spor dallarında hem sporcular hem de taraftarlar tarafından kabul görmediğine şahit oluyoruz. Sen bu konuda neler düşünüyorsun, mesleğinde ilerlerken ya da oyun sırasında-sonrasında hiç ayrımcılığa uğradın mı?
Voleybol Hakemi: Voleybol, kadınlarla çokça anılan bir spor olduğu için kadın hakem fazla yadırganmaz. Ancak kadın hakem yeterince otoriter olsa bile erkek hakemlere sporcular tarafından daha çok saygı duyulduğunu zaman zaman görüyoruz maalesef. Daha çok erkeklerle anılan spor dallarında, şahit olmasam da, kadın hakemlerin işi daha zordur. Oyun sırasında/sonrasında ya da mesleğimde ilerlerken “erkek” kaynaklı ayrımcılığa uğramadım. Ulaşımı güç olan yerlere, gece yolda olmak gerektiğinde kadın hakemlerin yalnız görevlendirilmediğini gözlemliyorum. Bu, spor dalından ziyade ülkemizde kadına bakış açısı ile ilgili ne yazık ki.
Buz Hokeyi Hakemi: Sadece spor dallarında, hakemlikte vs. değil, genel olarak kadınlar kabul görmüyor aslında. Tabii ki benim hakemliğini yaptığım spor en sert sporlardan biri. Bizim camiamız küçük bir camia ve herkes birbirini tanır. Ne antrenörlerden ne sporculardan böyle bir ayrımcılık görmedim. Hatta sporcularımız ve antrenörlerimiz kadın hakem arkadaşlarıma daha özenli daha dikkatli davranıyorlar. Tabiki arada küçük tartışmalarımız olmuyor değil.
Yüzme Hakemi: Yüzme branşında kadın hakem sayısı, erkeklerden daha fazladır. O yüzden kadın olmanın bir dezavantajını yaşamadım. Fakat yönetimde, merkez hakem kurulunda, eğitim kurulunda ya da il hakem kurulunda kadın mevcudiyeti yeni yeni olmaya başladı. Öncesinde erkek egemenliği vardı diyebilirim. Taraftarlar anne babalardan oluşuyor. Yüzme yarışını izlemeye gelen pek olmuyor, onlarla da aile gibi oluyorsunuz.
Senin gözlemlerine göre en çok hangi alanda kadın hakeme ihtiyaç var ve sence hangi alanlarda kadın hakemler daha çok ayrımcılığa uğruyor?
Voleybol Hakemi: Bizim branşımızda kadın hakem sayısı oldukça yüksek. Üst seviyede erkek hakemlerin sayısı fazla ancak bu ayrımcılıktan değil; kadınların genellikle aile-eş-çocuk önceliklerinden kaynaklanıyor. Kadın, belki de toplumun da yönlendirmesi ile, bir yerden sonra hakemliğe ayırdığı zamanı azaltıyor. Bu da gelişimi engelliyor. Karı-koca hakemlik yapanlarda ise bir tarafın -genellikle de kadının- bir zaman sonra hakemlikten uzaklaştığını görüyorum. Bu aslında kadına zaman içinde içten içe işlenen fikirlerin yansıması. Burada ayrımcılık dışarıdan gelmese de, kadın kendi kendini ayrıştırıyor. Özellikle erkek sporu olarak görülen spor dallarında kadın hakemlere, bazı tabuları yıkmak adına, daha çok ihtiyaç olduğunu düşünüyorum.
Buz Hokeyi Hakemi: Bir önceki soru da da bahsettiğim gibi sadece spor dallarında değil, her yerde kadın olmak zor. Yani Türkiye’de kadın olmak zor aslında. Kadınlara her yerde, hep ihtiyaç vardır ve hep ihtiyaç olacak. Özellikle şu dal diyemem ama Türkiye özelinde konuşmamız gerekirse futbol en önemli spor branşı olarak görülmekte. Bu dalda kadın hakem sayısı artarsa herkesin gözü kadınlara daha çok alışmış olur aslında.
Yüzme Hakemi: Tüm branşlarda kadın hakem sayısı artmalı, böylece kadınlara olan saygınlığın artıracağına inanıyorum.
Bu yazı ilk olarak Femsport’ta yayımlanmıştır. Yayıncı kuruluş ve yazarın izni ile Gaia Dergi’de de paylaşılmıştır.
Üniversiteyle birlikte önce cinsiyetçiliklerinden son yıllarda da cinsiyetçi olmalarının yanı sıra bakış açımın ve algımın değişmesiyle türcülükleri yüzünden ne kadar sevsem de dizi, film izleyemeyince etrafta ‘ben ne izleyecem ya’ diye dolanmaya başladım. Ama neyse ki 20 Ekim’de türcü olmayan, kapsayıcı bir mini dizi ilk üç bölümüyle Youtube’da yayınlandı: 1 + 1 Pandemi!
Birazdan ilk bölümünü izlemeye başlayacağım için diziyi kendi cümlelerimle anlatamayacağım ama şöyle bir tanıtım yazısı var teaserda: “Müşteri temsilcisi olan Deniz tüm dünyayı etkisi altına alan pandemi sürecinde evden çalışmak zorunda kalır. Dışarı çıkma imkanının bulunmadığı bu zorlu süreçte ev arkadaşı Rana ile kendisini 1+1 dairesinin içinde kapana kısılmış olarak bulur. Deniz, pandemi sürecinin getirdiği psikolojik yükle ve Rana’nın kişisel alan tanımayan tavırlarıyla yüzleşmek zorundadır.”
20 Ekim’de Yumurtatv adlı Youtube kanalında hem sesli betimleme hem işaret dili desteği ile takipçilere ilk üç bölümü sunulan 1 + 1 Pandemi, Türkiye’nin ilk vegan ve kapsayıcı dizisi. Uzun bir aranın ardından rahatsız olmayacağım, atlamadan izleyebileceğim bir dizi var ve umarım gelecek, hayvan sömürüsünü reddeden ve her canlıyı, kimliği içine alan kapsayıcı diziler ve filmler ile dolar.
Dünyadan ve Türkiye’den yüzlerce kuir yaşanmışlığı ve çok çeşitli lubunya hallerini film gösterimleri, söyleşi ve atölyelerle festival severlerin ilgisine sunan KuirFest, 23-26 Eylül’de Ankara’da; 30 Eylül-3 Ekim’de İstanbul’da onuncu kez gerçekleşti.
Festivalin ilk ayağı Ankara’da başladı
#Gönlüm10dadır hashtagi ile Goethe-Institut Ankara’da start veren festival programı, açılış resepsiyonu ve Türkiye’den Kısalar özel gösteriminin ardından 28 film, 5 söyleşi ve 1 atölyeye ev sahipliği yaptı.
Türkiye’den çıkan kuir yapımların yer aldığı Ğ seçkisinde yer alan Hayalimdeki Sahneler (Scenes I Imagine, 2020) ve Patrida (Patrida, 2021) gösterimlerinden sonra filmlerin yönetmenleri -sırasıyla- Metin Akdemir ve Ayça Damgacı – Tümay Göktepe ile söyleşiler yapıldı.
Metin Akdemir: “…bu filmlerde queer potansiyel var mı?” üzerine düşündüm
Hayalimdeki Sahneler filminin yönetmeni Metin Akdemir gösterim sonrası yapılan söyleşide filmle alakalı, “80’ler, 90’lar çocukları olduğumuz için zaten Hayalimdeki Sahneler’de yer alan filmler aslında televizyonda hep dönüyordu. Fakat queer konularla/durumlarla tanışınca o filmlere başka bir gözle bakmaya çalışıyorsun. Buradaki filmlerde yönetmenler kadın meselesini ele alıyor, ama ben bu filmlerde ima/sansür meselesi üzerinde durdum ve ‘acaba sansürler bu filmlerin hikayelerini etkiledi mi’ diye düşünüyordum ama asıl derdim ‘bu filmlerde queer potansiyel var mı’ üzerinde durmaktı. Her filme böyle bakabiliriz fakat ‘Türk sineması kadınlar arasındaki ilişkiyi nasıl anlatıyor’ bunun üzerine yoğunlaşarak, genelde kadınlar arasındaki ilişkinin arkadaşlık üzerinden anlatıldığı ve bu arkadaşlığın ‘bacı-koli’ diye tabir ettiğimiz arkadaşlığın ötesine geçemediğini farkettim. Hayalimdeki Sahneler’de yer alan üç filmde de kadınlar arkadaş olmuş fakat sevgili olma ihtimalleri hiç olmamış. Bu hikayelerin bir yerinde bir erkek var ve kadınlar bu erkeklerle ilişkilenmelerinden doğan sonuçlar nedeniyle arkadaş oluyorlar.” dedi.
Ayça Damgacı: “Babamın deportasyon hikayesini öğrenmemiz harekete geçirici bir nokta oldu”
Geçtiğimiz yıl 2. Zeliş Deniz Kuir Sinema Ödülü’nün de sahibi olan oyuncu ve yönetmen Ayça Damgacı, Tümay Göktepe ile birlikte yönettikleri Patrida filminin gösterimi ardından izleyicileriyle buluştu. Ayça Damgacı, “Filmi çok fazla seyirciyle izleme şansımız olmadı. Seyircinin de reaksiyonunu görebilmek iyi hissettiriyor, bu yüzden bizim için özel bir gösterim oldu. KuirFest içerisinde yer almak çok kıymetli” diyerek söze başladı. Filmi çekme süreçleriyle ilgili olarak Damgacı, “Eurasia Doc’un proje geliştirme atölyesine başvurduk ve kabul edildi. Kabul edilince filmi çekmeye dair bir ışık var dedik. Kabul etmeselerdi herhalde bu film olmazdı. benim de büyüdüğüm Mecidiyeköy’de ‘kim bu beyaz Türkler’ diye düşünüyordum ve bunun üzerine babamın deportasyon hikayesini öğrenmemiz filmi yapmak için harekete geçirici bir şey oldu. Babama dair onun anlayamadığım iletişimsizliği, öfkesi, tuhaf varolamama hali o an kafamda biraz çözüldü. Göçmensin, deporte edilmişsin bir yandan bu ülkenin bayrağına, ideolojisine sarılıyorsun, bütün bunlar çok çelişkili gelmişti. Aslında bunun temsiliyet açısından dertlerimizi çok kapsayıcı bir hikayeye doğru yelken açabileceğini düşündüm.” dedi.
3. Zeliş Deniz Sinema Ödülü sahibini buldu
10. Pembe Hayat KuirFest kapsamında üçüncüsü verilen Zeliş Deniz Kuir Sinema Ödülü Ankara’da gerçekleşen açılış resepsiyonunda yönetmen Metin Akdemir’e verildi. Ödülü Akdemir’e oyuncu/yönetmen Ayça Damgacı verdi.
Akdemir ödülünü, “Zeliş benim de hayatımda olan, bana dokunmuş ve iyi ki de hayatımda oldu dediğim bir arkadaşımdı. Bu yüzden onun adına verilen bu ödül çok duygulu ve kıymeti ölçülemez. Kuir sinema alanında üretim yapmak çok kolay değil, bundan dolayı üretimlerimizin görünür olması ve bunun böyle ödüllendirilmesi motive edici ve sinema tutkumuzu arttıran bir şey. Kendi komünitemizin önünde bu ödülü almak ve onlarla paylaşmak da ayrıca keyifliydi. Teşekkür ederim” sözleriyle aldı.
Mücadelenin ortak bir zemini olan kuir sinemayı güçlendirmek, kuir sinemanın tarihine sahip çıkmak, kuir sinemada emeği olanların yanında olmak ve tıpkı Zeliş Deniz gibi “dert bizde, derman bizde” diyebilmek için verilen ödül, geçtiğimiz yıl oyuncu Ayça Damgacı’ya verilmişti.
K’nın Sesi Atölyesi Ankara ve İstanbul’da
Kadınların, kuirlerin hikayelerinin merkeze alındığı podcast kanalı K’nın Sesi, 10. Pembe Hayat KuirFest kapsamında ses tiyatrosu oyunlarından biri olan “Kırık Bir Jilet Parçası” üzerine bir dinleme/paylaşım ve podcast fikir geliştirme atölyesi gerçekleştirdi. Hem Ankara hem de İstanbul’da gerçekleşen atölye katılımcılarla birlikte interaktif bir şekilde yapıldı. K’nın Sesi ekibinden Beril Sarıaltun, Duygu Dalyanoğlu ve Nihal Albayrak’ın yürütücülüğünde gerçekleşen atölyede katılımcılarla birlikte dinledikleri oyun üzerine izlenimler paylaşıldıktan sonra katılımcılar kişisel hayatlarından deneyimlerini aktardı.
Ankara’da Sirkaf Sirkaf
KuirFest onuncu senesinde film gösterimlerinin yanı sıra partilere de programında yer verdi. Ankara Haymatlos Mekan’da 24 Eylül’de yoğun katılımla gerçekleşen “Sirkaf Sirkaf” partisine, İstanbul eğlence sektörünün önemli isimlerinden Üzüm Derin Solak, Samy Winehouse ve Q-bra‘nın DJ performansları ile eşlik etti. Ankara’daki partiye yaklaşık 500 kişi katıldı.
KuirFest 10.kez İstanbul’da
30 Eylül-3 Ekim tarihlerinde İstanbul’da Fransız Kültür Merkezi (FKM), Kıraathane ve Feminist Mekan’da festival programına devam eden Pembe Hayat KuirFest; 28 film, 7 söyleşi ve 2 atölyeye ev sahipliği yaptı. FKM, Kıraathane ve Feminist Mekan’da gerçekleşen film gösterimlerine 750 kişi katıldı.
Yönetmen Monika Treut, 10. Pembe Hayat KuirFest’te
Bu yıl, festival programında yer alan Cinsiyet Kimlikleri (1999) ve Cinsiyet Jenerasyonları (2021) filmlerinin yönetmeni Monika Treut’yu ağırlama heyecanını yaşayan KuirFest, filmlerin gösteriminin ardından Fransız Kültür Merkezi ve Feminist Mekan’da düzenlenen söyleşiler ile biraraya geldi.
Treut: “Trans tarihi üzerine bir şey üretmek çok sık rastladığımız bir şey değil.”
Zeynep Dişbudak moderatörlüğünde yapılan söyleşide Monika Treut, “Cinsiyet Kimlikleri filmini San Francisco’da 20 yıl önce çektim. Her şey organik bir şekilde gelişti o dönemde translarla birlikte çalışıyordum. Orada yaşayan birçok transla tanıştım. Bu filmin çekilmesini aslında onlar istediler. 90’larda ABD’de translar ciddiye alınmıyorlardı. Toplumda bir tehdit/canavar olarak görülüyorlardı. Cinsiyet Kimlikleri filmimde yer alan bazı karakterleri Cinsiyet Jenerasyonları’nda da görebiliyorsunuz. İki filmi kıyasladığımda bazı değişiklikler de görebiliyorum. Mesela ilk filmde yer alan Steford, cinsiyet kimliği konusunda daha belirsizdi. Hormon terapisi görüyordu fakat bunu almayı durdurmuştu. Androjen bir hali vardı. Fakat ikinci filmde baktığınızda gerçekten kararlı görünüyor. Neden bir devam filmi çektiğim konusuna gelecek olursak, daha önce katıldığım festival ya da gösterimlerde bana “bu kişiler şimdi neler yapıyorlar” sorusu çok yöneltildi. Bu soruyu çok duyduğum için bu filmin devamını yapmam gerektiğini düşündüm.” ifadelerini kullandı.
Treut konuşmasına, “Trans tarihi üzerine düşünmek veya bir şey üretmek çok sık rastladığımız bir şey değil. Çünkü toplum dışarısına itilmiş bir şekilde yaşıyorlar. Filmde yer alan karakterlerin devam filmini çekebilmek onların bana bahşetmiş olduğu bir ödül oldu. Bu trans tarihini kaydetmemiz gerektiğini düşünüyorum. Çünkü zamanla birçok şey elimizin altından kayıp gidiyor. Bu yüzden devam filmini çekmiş olmak benim için önemli” şeklinde devam etti.
KuirFest yönetmen Lyle Kash’i ağırladı
Türkiyeli oyuncu Denise Türkan’ın da yer aldığı Ölüm ve Bowling filmi yönetmeni Lyle Kash, KuirFest’e geldi.
OutFest Seyirci Özel Ödüllü Ölüm ve Bowling (Death and Bowling, 2021), festivalin bu yılki Gökkuşağı Altında seçkisinde yer alan filmlerden biri. Filmin yönetmen koltuğunda oturan Lyle Kash, KuirFest’in İstanbul ayağına dahil oldu ve izleyicileriyle buluştu. Institut français’te düzenlenen gösterimin ardından Lyle Kash, Ekin Çalışır ve Aslıhan Örün’ün konuşmacı olarak yer aldığı ‘KT Film Yapımcılığı LTD. ŞTİ.’ oturumu; film üretim modelleri, casting, fon bulma ve kuir ve trans filmlerin çekim ve üretimi üzerine odaklandı.
Lyle Kash: “Ölüm ve Bowling filmini ABD dışında ilk defa KuirFest’te gösterdim.”
Lyle Kash, Ekin Çalışır ve Aslıhan Örün ile başlayan KT Film Yapımcılığı LTD. ŞTİ. oturumu’nda ‘queer yapımı nasıl tanımlıyorsunuz” sorusu yöneltildi. Ekin Çalışır soruyu, “ben ağırlıklı olarak belgesel filmler çektiğim için orada yer alan karakterlerin queer ya da LGBTİ+ olmasında da prodüksiyonun; feminist perspektiflere uyması, queer dostu olması gerekiyor. Prodüksiyonun uyumlu bir şekilde işleyebilmesi, izleyiciye mesajın doğru bir şekilde ulaşabilmesi, ekipteki insanların rahat çalışabilmesi için queer bir prodüksiyon yaratmak gerekiyor.” şeklinde cevapladı. Ölüm ve Bowling filminin yönetmeni Lyle Kash queer yapımlar ile ilgili olarak, “Queer yapımlardan bahsederken iki önemli unsur aklıma geliyor. ‘Queer bi yapımı nasıl tanımlarız’ diye sorarken, queer ve translar tarafından yapılmış bir film, özellikle queer ve trans bir kitleye yapılmışsa bunun queer bir yapım olduğu düşünülebilir. Veya işin kendisi queer ya da feminist sorular barındırıyordur. Toplumda hali hazırda kök salmış ve güç ilişkilerine meydan okuyan, onları yüzümüze vuran filmler/yapımlar olabilir. Queer ilişkilerin, ailenin, yaşamın nasıl olduğuna dair bilgiler, sorular barındırıyor olabilir. Ölüm ve Bowling filmini ilk defa ABD dışında bir yerde KuirFest’te gösterdim. ‘Bir filmi queer yapan şey nedir’ diye soracak olursak, LGBTİ+ların içerisinde bulunduğu yapımlar olabilir. Ancak illaki böyle olması da gerekmiyor. Filmin kendisinin sorguladığı bir durum söz konusu olabilir, queer bir perspektiften yapıldığını düşünmemizi sağlayan şeyler olabilir. Prodüksiyon anlamında da ‘benim filmim acaba ne kadar feminist çerçeve içerisinde yapıldı’ diye sorulacak olursa bunun cevabını vermek de biraz zor. Benim ekibimde neredeyse ekibin tamamı translardan oluşuyordu. Ancak bütçe çok düşüktü. Bu nedenle onlara ABD’deki asgari ücretin altında bir ödeme yapmak durumunda kaldım. Bu noktada acaba feminist ilkelere ne kadar uydum. Feminist ilkeler çerçevesinde yapmış olsaydım ücretlerini gerektiği şekilde vermem gerekirdi. Dolayısıyla ben bu çerçevede bir yapım içerisinde bulunamadım. Filmimi yapmamalıydım diye düşünmüyorum ama yine de bu soru işaretleri insanın aklında kalıyor. “ ifadelerini kullandı.
Ankara’da da KuirFest’in konuğu olan Hayalimdeki Sahneler filminin yönetmeni Metin Akdemir, İstanbul Fransız Kültür Merkezi’nde gerçekleşen film gösteriminin ardından izleyicileriyle buluştu.
Ayça Damgacı’nın uzun yıllar önce ailesiyle yapmış olduğu zorunlu göç yolculuğunu tersinden anlatan filmi Patrida’nın 2 Ekim günü gerçekleşen gösteriminin ardından, filmin yönetmenleri Ayça Damgacı ve Tümay Göktepe ile söyleşi gerçekleştirdi.
Habibitch İstanbul’a geldi.
Dansçı ve aktivist Habibitch, 10. Pembe Hayat KuirFest’in Vogue Atölyesi için İstanbul’a geldi.
Sınırlı katılımcıyla festivalin son günü (3 Ekim) The Circle’da Habibitch ile gerçekleşen Vogue atölyesinde katılımcılar orijinal voguing biçiminin temellerini öğrendi. (60’ların sonlarında New York’ta doğan voguing, sistemik ırkçılığa karşı direnişteki siyah ve Latin LGBT topluluğun bizzat kendileri için yarattıkları, balo kültürünün dans biçimi.)
Katılımcılardan Feleknas atölyeye dair düşüncelerini; “Vogue atölyesi gelmiş geçmiş en güzel etkinlikti. İlk duyduğumda çok mutlu olmuştum ve heyecanlanmıştım. Atölyeye başlamadan heyecandan kalbim duracak gibiydi, bitiminde ise uzun zamandır bu kadar mutlu hissetmemiştim bunun için Pembe Hayat ve KuirFest ekibine sonsuz teşekkürler.” ifadeleriyle dile getirdi.
Habibitch’in atölyenin yürütücüsü olduğunu duyunca araştırma yaptığını ve birkaç performans videolarını izlediğini belirten Feleknas atölyenin içeriğine dair; “Beni resmen Efsunladı gibi ve kesinlikle bu atölyede olmam gerekiyor dedim. Habibitch biraz Vogue ve ballroom tarihinden bahsetti ben zaten bu iki kültüre hayran olduğum için daha evvelden yaptığım araştırmalar bana pratik oldu. Örneğin vogue’un çıkışı elementleri vs. gibi” dedi. Feleknas son olarak, “Habibitch harika bir insan özellikle Vogue konusunda. House of Gucci’nin vaftiz annesi kendisi beni Türkiye’deki ilk kızı ilan etti. Sohbeti vs. harika, sürekli görüşüyoruz onunla ve cidden onu çok sevdim” şeklinde düşüncelerini dile getirdi.
Eleştirel Erkeklik: Trans Maskülen Deneyimler Oturumu yapıldı
KuirFest direktörü Esmi Göko Akyel ve Merih Beler’in yürütücülüğünde Eleştirel Erkeklik: Trans Maskülen Deneyimler oturumu yapıldı. Merih Beler, kendi açılma süreci ile ilgili olarak, “Bir lubunya olarak pek çok yerde sansürlendiğim/baskılandığım bir hayat yaşadım. Bu sansür ve baskının getirdiği bir çekince de var. Bu nedenle hayatın belli noktalarında seçim şansında hep bir kaygı yaşadım. Bu kaygılardan birisi de isim seçmekti” dedi. Oturumun katılımcılarından Doğukan Karahan ‘erkeklik’ üzerine, “Bizim toplumumuz içerisinde kendimizi ifade etmeye, varlığımızı göstermeye, toplumsal cinsiyet normlarını yıkmaya çalıştığımız bir kesim var. Bu kesimde genelde translar için şöyle bir şey vardır; birinin erkekliği terkedip kadınlık mertebesine ‘düşüş’ yapması çok kötü algılanır. Fakat bir trans erkek kadınlık mertebesini bırakıp erkekliğe doğru yükseldiği için; ‘erkek gibi kadın’ vs dendiğinde daha negatif okuyoruz sanki. Cinsiyetlerimizi performe ederken yine bu cinsiyet normalarından kurtulamıyoruz. Bir erkekliği performe etmek isteyen insanlar da var ama erkeklik mütemadiyen kötü ve hiç varolmaması gereken bir şey gibi mücadele ediliyor. Trans hareketi ile feminist hareketin kesişimi burada. Bu tartışmalar ve açılan bu akademik alanlar ortak bir şekilde neye karşı mücadele ettiğimizin altını çizecek.” ifadelerini kullandı.
KuirFest’ten Pavyon ve Okşa!
30 Eylül gecesi Shelby’de arabesk rüzgarı estiren Kuirfest’in PAVYON partisi Jilet Sebahat’in sunumu eşliğinde yapıldı. Gecede; Babykilla, Komalı Gömlek, Kika, Ecrin Bolkar ve Güllü festival sahnesinde performans ve şarkılarıyla yer aldı. PAVYON partisine 350 kişi katıldı.
10. Pembe Hayat KuirFest 3 Ekim Pazar günü SumaHan’da kapanış partisi “Okşa” ile İstanbul programını sonlandırdı. Yaklaşık 400 kişinin katılımıyla gerçekleşen partide; DJ performanslarıyla Elif KK, İpek İpekçioğlu ve Şevval Kılıç kabinde yer alırken, Habibitch’in sürpriz Vogue performansı geceye damga vurdu.