Ana Sayfa Blog Sayfa 270

Müjde! Sense8’in yapımcısı 3. sezonun çıkabileceğini söyledi!

0

Popüler dizi bu senenin başlarında iptal edilmişti fakat hayranların büyük tepkisinden sonra Netflix geri adım attı ve büyük bir final yapmaya karar verdiler.

İkinci sezonun insanı merakta bırakan son sahnesinden sonra bir bölüm daha yayınlanacak olması dizinin hayranları için büyük bir başarıydı.

Dizinin yapımcısı Lana Wachowski bir röportajda, Netflix’in dizi bütçesini çok bulmasına rağmen 3. sezon için senaryo yazmaya başladığını söyledi.

Üçüncü bir şahıs gibi konuşan Lana; “O şu an yazıyor çünkü hayranlarının diziye daha fazla hayran katmaya çalıştığının farkında. Lana devam ediyor ve kocaman bir üçüncü sezon yazıyor.” dedi.

Yani yeni bir sezon olabilir mi? Hayranların tekrardan ses çıkarma vakti geldi!

Netflix’in diziye son bir iki saatlik bölüm çekeceği haberi patlak verdiğinde Wachowski hayranlar için;

“Dizi için yazılan tutkulu mektuplar, verilen dilekçeler ve topluca çıkarılan ses kimsenin beklediği bir şey değildi.” betimlemesinde bulunmuştu.

“Netflix’in (inanın bana onlar da diziyi çok seviyor fakat sayılar oldukça meydan okuyucu.) seneye iki saatlik özel bir bölüm yayınlayacağı haberi beni gerçekten tatmin etti.”

“Bu deneyim bana şunu öğretti, ne olacağını ASLA bilemiyorsunuz.”

Alıntı: Gmag

Dere yatağını değiştirip 120 bin alabalığı katlettiler

Bilecik’in Bozüyük İlçesi’nde, elektrik üretimi yapan bir firmanın su yatağını değiştirmesi sonucu, alabalık çiftliğindeki yaklaşık 120 bin alabalık yaşamını yitirdi.

Bozüyük İlçesi’ndeki elektrik üretimi yapan bir firma, Karasu Çayı’nın dere yatağını değiştirince yakınlardaki bir alabalık çiftliğine su verilmedi. Çiftlikteki binlerce balık yeterli su olmayınca oksijensiz kalıp hayatını yitirdi. Alabalık üretimi yapan tesisin müdürü Erdal Dudak, 120 bin alabalığın hayatını kaybettiğini söyleyerek şöyle dedi:

“Tesisimizin yukarısında bulunan elektrik santrali, su yatağını değiştirmesi nedeniyle bu olay meydana gelmiştir. Tesisimizde yüzde 90 varan balık ölümleri meydana geldi. Bu balıklar 200 gram ile 2 kilo arasındaydı. Adet olarak 120 bin civarında, yaklaşık 150 ton balığın öldüğünü tahmin ediyoruz. Bu balıklar 1 hafta-10 gün içerisinde ihracata göndereceğimiz balıklardı. Bu durum maddi yönden bizi sıkıntıya soktu. Gerekli mercilere durumu bildireceğiz.”

Bozüyük Kaymakamı Hasan Yaman da balıkların telef olduğu tesise gelerek yetkililerinden bilgi aldı. Kaymakam Yaman yaptığı açıklamada, şöyle konuştu:

“Su kesintisinden kaynaklanan balık ölümleriyle ilgili Devlet Su işleri Müdürümüz, Jandarma Komutanımız, Tarım İlçe Müdürümüz, Belediye Başkan Yardımcımız ve ekipleriyle birlikte buraya durum tespiti yapmak üzere geldik. İşletmeci arkadaşlarımızın zor gününde yanlarında olmak istedik. Maalesef bir tesis tarafından dere yatağının değiştirilmesi sırasında yaşanmış bir vaka. Bunun hasarlarını en asgari düzeye indirmeye çalışıyoruz.”

DHA

Alıntı: BirGün

David Peterson, Game of Thrones için Dothraki ve Valyrian dillerini nasıl oluşturdu?

1

David Peterson, oluşturduğu diller ve dil oluşturma süreçleri hakkında bizlere ilginç bilgiler sunuyor!

Benim adım David Peterson ve ben bir “conlanger”ım. Conlanger ne demek diye soracak olursanız, Oxford İngilizce Sözlük’ün conlang kelimesini sözlüğe daha yeni eklemesi sayesinde artık “Sözlüğe bakın” diyebilirim. Ama sizi bu zahmetten kurtarmak adına ben söyleyeyim: Conlanger, yapay dil oluşturan kimseye denir; yani “conlang” yapay dil demek ve bunu yapan kişiye de “conlanger” denmektedir.

Yapay dil oluşturmanın tarihi yaklaşık olarak 12. yüzyıla dayanmaktadır. Bu tarihlerde, Alman başrahibe Hildegard von Bingen, yapay kelimelerden oluşan Lingua Ignota’yı, yani “bilinmeyen dil”i ilahi yazmak için oluşturmuştur. İlerleyen yüzyıllarda, Leibniz ve John Wilkins gibi filozoflar diller arası büyük sınıflandırma sistemleri için yapay dil oluştururken; L. L Zamenhof gibi idealistler ise uluslararası iletişimi basitleştirmek adına dil oluşturacaktır. Bütün bu sistemler, dilin temel işlevi olan “anlamı iletme” ve “kodlama” üzerine yoğunlaşmıştır. Ta ki 20. yüzyıla kadar…

Tolkien: Modern zamanda yapay dil oluşturma işinin babası

J. R. R Tolkien, Orta Dünya masallarını ustalıkla yazmadan önce de bir conlangerdı. Ondan önce yaşamış tarihte bilinen birçok yapay dil oluşturucusunun aksine, Tolkien salt keyif için diller oluşturmuştur. Profesyonel bir filolog olsa da, kendi dilleri üzerine çalışmalarına devam etmiş, en sonunda ise ünlü eseri Yüzüklerin Efendisi serisini yıllardır üzerinde ustalıkla çalıştığı bir dil efsanesi olarak sunmuştur. Edebi eserleri, oluşturduğu yapay dillerden daha ünlü olacak olsa da, özellikle Elfçe (Sindarin ve Quenya) başta olmak üzere, oluşturduğu diller yeni dönem conlangerları 20. yüzyılın geri kalanında da etkilemeye devam edecektir.

Uygulamadaki genel belirsizlikler yüzünden, pek çok conlanger evde internet kullanımın yaygınlaştığı 1990’lı yıllara kadar birbirinden habersizdiler. Conlangerlar için ilk buluşma alanı Conlang Listserv isimli online mail listesiydi. Listedeki bazı üyeler Tolkien’in dilleriyle ilgilenirken, bazıları da Esperanto ya da Lojban gibi daha büyük projelerle ilgilenmiştir; ancak çoğunluk kendi çalışmalarını tartışmak, diğer dil oluşturan insanlarla tanışıp onlardan da bir şeyler öğrenmek için bir araya gelmiştir.

Conlang Listserv’ün kuruluşundan sonra birçok online buluşma platformları oluşmuş, birkaç yıl sonra ise conlangerlar arası iletişimin ilerlemesiyle beraber yapay dil oluşturma da gelişmiştir.

Yapay dil çeşitleri

Yaklaşık olarak 19. yüzyıldan beri, yapay diller kendi içlerinde çeşitli kategorilere ayrılmıştır. İlk başta daha önce de bahsettiğim felsefi diller oluşmuş, ardından Esperanto gibi ikincil diller (auxlang ya da auxiliary languages) gelmiştir; ancak Tolkien ile birlikte yeni bir kategori oluşmuştur: Sanatsal diller (artistic languages ya da artlang). Sanatsal diller, en basit tanımıyla “sanatsal gayelerle” oluşturulmuş yapay dillerdir; ancak bu geniş tanım, birbirinden tamamıyla farklı dilleri de aynı kategoriye koymaktadır. (Denis Moskowitz’in Rikchik dili ile Sylvia Sotomayor’un Kēlen’ini karşılaştırın). Bu alanda gelişmeler arttıkça, daha hassas bir ayrımın gerekli olması doğala yakın yapay diller (naturalistic conlang) kategorisini ortaya çıkarmıştır.

İşte tam bu noktada HBO’nun Game of Thrones ve Syfy’ın Defiance dizileri için oluşturulmuş diller devreye giriyor. Bu diziler için oluşturduğum diller, doğala yakın yapay diller anlayışından gelmektedir. Doğala yakın yapay dil türünde amaç, olabilecek en gerçekçi dili oluşturmaktır. Dilin gerçekçiliği ise o dili konuşanların gerçekliğine dayanmaktadır. Eğer bu dili konuşanlar az çok insani özellik taşıyor ve gerçekçi bir şekilde canlandırılması düşünülüyorsa, o zaman dilleri de doğal dile (İspanyolca, Tagalogca, Cham gibi dünya üzerinde konuşulan diller) olabildiğince benzer olmak durumundadır.

Konuştuğumuz doğal diller her ne kadar yaygın olsa da insansı bir özgünlükte gereksiz ve kusurludurlar. Conlangerlar ise iki farklı dil oluşturma yönteminden birini uygulayarak doğal dillerin daha iyi taklitlerini yapma konusunda yıllar içinde oldukça başarılı oldular. Benim kaplama yöntemi (façade method) olarak adlandırdığım bu yöntemlerden ilkinde; günümüzdeki doğal dillerin çeşitli özelliklerini kopyalayarak doğal dile benzeyen bir dil oluşturulur. Mesela, eğer İngilizce’de bazı isimlerin çoğulu düzensiz ise (örneğin; mouse-mice [fare-fareler]), yapay dilde de belirli isimler benzer bir kural ve istisnaya göre çoğul hale sahip olur.

Tarihsel yöntem: Valyrian dilinde “düzensiz çoğul” hissini uyandırmak

Kaplama yöntemine tam tersi yaklaşım ise Tolkien’in öncülüğünü yaptığı tarihsel yöntemdir. Tarihsel yöntemde, ilk dil (proto language) olarak da adlandırılan ata dil oluşturulur ve istenilen dil, yapay dilsel evrim aracılığıyla ata dilden geliştirilir. Bu yöntemde süreç daha uzun olmasına rağmen aslında daha basittir; çünkü dildeki düzensizlikler birinci elden yaratılmadan doğal bir şekilde ortaya çıkacaktır. Örneğin; Game of Thrones’da Daenerys’in konuştuğu Yüksek Valyrian (High Valyrian) dili, Köle Koyu’nda konuşulan Alçak Valyrian (Low Valyrian) dilinden farklıdır. İşin aslı ise, Yüksek Valyrian Alçak Valyrian’ın ata dilidir. Dilin evrimleşmesiyle beraber dildeki doğal düzensizlikler de ortaya çıkmıştır. Köle Koyu’da konuşulan Valyrian dilindeki isimleri ve onların çoğul hallerini aşağıdaki örneklerde inceleyiniz:

hubre “keçi”- hubres “keçiler”
dare “kraliçe”- dari “kraliçeler”
aeske “efendi”- aeske “efendiler”

Sonu “e” harfiyle biten tekil isimlerin örneklerini gören birisi, bu isimlerin çoğul hallerinden en az ikisinin düzensiz olduğu söyler. Peki, bu çoğul hallerdeki rastlantısal farklar neden kaynaklanmaktadır? Bunun sebebi, aynı harfle biten bu üç tekil ismin eski dilde, yani Yüksek Valyrian’da, aşağıdaki örneklerde de belirtildiği üzere çok daha farklı bir biçimde olmalarıdır.

hobres “keçi” – hobresse “keçiler”
dāria “kraliçe” – dārī “kraliçeler”
āeksio “efendi” – āeksia “efendiler”

Bu çoğul hallerden her biri Yüksek Valyrian dilinde oldukça düzenlidirler. Yapay evrimleşme sürecinde kelime sonlarını basitleştiren bir dizi ses değişimi, tekil haldeki bu üç kelimenin her biri için aynı son eki oluşturmuştur; ki bu da bu dili konuşan bir sonraki nesli, hangi ismin düzensiz hangi ismin düzenli çoğulu olduğunu ezberlemek durumunda bırakmıştır.

Zamanın kavramsallaştırılması

Dil bilgisi kuralları ve dildeki sözcükler de yapay dilsel evrim sürecinden etkilenirler. Mesela doğal diller, soyut kavramların terminolojisini somut kavramların terminolojisinin mecazi anlamlarından türetirler. Örneğin “zaman”, genellikle mekânsal terminoloji kullanılarak tartışılan soyut bir kavramdır. Bunun nasıl yapıldığı ise dilden dile değişmektedir. İngilizce’de gelecek zamanda olacak olaylar, şimdiki zamandan sonra gerçekleşir (After (sonra) kelimesi “aft” kelimesinden türemiştir. Aft kelimesi ise “arkada olan” demektir) ve geçmişte yaşanmış olaylar ise şimdiki zamandan önce gerçekleşmiştir. Bu demektir ki “zaman”, şimdiki zamanda durup yüzünü geçmişe döndüğün, geleceği ise arkana aldığın bir şekilde kavramsallaştırılmıştır.

Syfy’da yayınlanan Defiance dizisi için oluşturduğum Irathient dilinde “zaman” yatay değil dikey olarak kavramsallaştırılmıştır. “Sonra” kelimesinin karşılığı, zamansal bağlamda, “shei”dir; “üstünde” anlamına gelen bir kelimeden türemiştir. Diğer yandan “önce” kelimesinin karşılığı “ur”dur; “altında” ya da “aşağıda” anlamına gelir. Geçmişin aşağıda, geleceğin ise üstte olduğu metaforu, dildeki diğer kullanımlarda da ortaya çıkıyor. Eğer birisi “Daha önce söylediğin şeylere dön de bak” demek isterse, Irathient diline direkt çevirisi “Daha aşağıda söylediğin şeylere in de bak” olur.

En nihayetinde, kişinin sahne arkasındaki çalışmaları bilip bilmediğine bakmaksızın ekranda duyduğu dil ona doğal dil gibi gelir. Çünkü ekranda kullanılan bu aksesuar “dil”dir ve bir kostüm ya da setin bir parçasından farklı olarak, kelimeleri istenildiği zaman kaydedilip incelenebilir. Dolayısıyla bir yapay dilin, 200 metrelik buz duvarının ya da bir tahtın olamayacağı bir gerçekçilikte olması gerekir.

Birçok conlangerın başka conlangerların da olduğunun farkında olmadığı zamanlardan, çalışmalarımızın büyük ve küçük kanalların göstermek zorunda olduğu en iyi yapımların orijinalliğine katkıda bulunabildiği zamanlara 25 yıldan daha kısa bir sürede gelmemiz benim için hala olağanüstü bir durum. Oxford İngilizce Sözlük’ün conlang kelimesini sözlüğe eklemesi ise bu inanılmaz yüzyılın çeyreğinde daha iyisi yapılana kadar yapılmış en güzel şey.

Çeviren: Ecem Baykuş

Kaynak: OUP Blog

Kapı eşiğinde duranlar: Dervişler

Babalar dönüyor. Dön bebeğim, dön çaresiz başım, ayrılık böyle uzun sürmez ki? Sürmez, nasıl kavuşacağız peki “ayrıldığımız” şey/yer/kavram ile. Sen burdasın ve ayrılmışsın, o bir yerlerde (mesafe anlamında değil) aranızda da bir “Yol” var gidilecek ve kapının eşiğinde duruyoruz (?), bir adım sonrası da oradan geçip yola açılıyor. Haydi gençler, harlayın cigaraları yola çıkıyoruz!

Tarkan Abimiz, Ölürüm Sana klibininde hatuna Gag Ball taktığında, biz Türk gençleri bir “an” gittik geldik. Bu kavuşma anlarını bilirsiniz. Bir anlık pıhtı attı bünyede. Tarkan Abimiz, Newyork’un yüksek katlı binalarında fantezisini yaşarken biz dial up modemlerle nedir bu BDSM* diye dolanıyorduk. Tabii, daha sonraları işin yüksek katlı binalarla alakası olmadığını anladık. Fazla girmek istemiyorum Master&Slave kafalarına, konu değişmesin. Mevzu derin agalar.

Evet, Farsça’da “muhtaç, yoksul ve dilenci” anlamlarına geliyor derviş kelimesi. Kütüphane anlamı da “Bir tarikata ve şeyhe bağlı olan mürid, sûfiyâne bir hayat yaşayan kişi”**. Tabii arap coğrafyası, her adamda dört tane var, kavram bir süre sonra bu kadar Hatunu ne yapacağım ben diyip, adamlar dine gelmiş ve kelimenin kullanımı bir süre sonra “kapı eşiği” anlamı kazanmış. Dil canlıdır diye boşuna dememişler, yukardayız gençler, Hermes’in yukarısındayız.

Hexagram değil mi bu? Bir üçgen yukarıdan aşağı bakar, öteki üçgende aşağıdan yukarı bakar.

Kelimeleri birinci anlamıyla kazımayın dostlar saksıya “yoksul, ışıktan yoksul, ışık yok, hâlâ benlikler var, hala sen çok kıymetlisin, hâlâ aklına güveniyorsun,” buradan da çok rahat çıkarabiliriz ki “muhtaç” hepimiz muhtacız. Şimdi, Amazondaki ormanlarda kauçuk çıkarma işi geldi birden aklıma, sanırım bilinçaltı bana bir şeyler ifade etmeye çalışıyor, eksik olmasın. Ağaçtan çıkan “beyaz renkte” kauçuk, dolunay falan derken akrebin medcezirini ve suyunu dengeliyor sanırım. Evet, “Kapıya” dönelim.

“Hayatı, olay anları içindeki titreşimleri yakala” olarak baktığımızda ya da bütüncül bakmaya çalıştığımızda, kapı beliriyor. Bunu sıklıkla akılda, zihinde yapıyoruz. Kim ne yapsın entelektüel lafları incillerde de geçer “sözlerimde sevgi yoksa kuru bakır gibi öter” diye. Anahtarı her yerde vermişler. Kalp, Kapı, Lamed. Bunu eşiğinde duralım babalar.

Biraz makara yapalım, bizim Metin Abimiz var, southern comfort‘çu. Umarım bir gün tanışıp konuşma fırsatınız olur. Kendisi part time Emar, EKG ve Röntgen çeker, hem de ayak üstü. Sen konuşursun o da konuşturur, o arada sigara içer çay içer ve yavaş yavaş düşer Kasımpaşalı Metin Abimize, böyle bir miks yok. En spiritüel konunun arasında “kedi kitlemesi” olmuş bunlar, der. Kahkahalarla su içer gibi olursun o an. Ya da bir konu olur “Abi Cern demiş aslında evren yok diye”, “bize de mi kuantum!” Der. Olay bir süre sonra akıldan iniyor, kalbe. O kapıdan geçince kalbin yolunda olmaya başlıyorsun ve kendini var ediyor o duygu hali.

EE, gençlere dedik harlayın dalgayı diye, aradan iki paragraf geçti ekmeğimiz nerde abi diyebilirler. Doğru, bakın ekmek nerede dostlar

O günü ve o saati, ne gökteki melekler, ne de Oğul bilir; Baba’dan başka kimse bilmez. Dikkat edin, uyanık kalın, dua edin. Çünkü o anın ne zaman geleceğini bilemezsiniz. Bu, yolculuğa çıkan bir adamın durumuna benzer. Evinden ayrılırken kölelerine yetki ve görev verir, kapıdaki nöbetçiye de uyanık kalmasını buyurur. Siz de uyanık kalın. Çünkü ev sahibi ne zaman gelecek, akşam mı, gece yarısı mı, horoz öttüğünde mi, sabaha doğru mu, bilemezsiniz. Ansızın gelip sizi uykuda
bulmasın! Size söylediklerimi herkese söylüyorum; uyanık kalın!”

Ekmek burada. Uyanık kalın, tabii Oğul’a nasıl uyanık kalacağız diye soramayız şu anda ama, ezoterik gelenekten gelen yolları bulabiliriz. Nasıl? Sorusunu soruyorsak, kapı belirir. Sormuyorsak, bu dünyanın kılı yünü Hei ise devam gençler! Verin odunu. Odun biter, ateş sönerse o zaman battaniye aramak için yollara düşersiniz. Kıymetli olanı çamura, domuzların önüne atmayın. Kapıda durma ihtimalimiz için bile şükürler olsun. Bir şansla belki yakalarız treni.

Evet, birkaç nefes kalmıştır belki bize emanet edilen ve kozmostan alıp durduğumuz. Nefes krıtik bir konu. Derinliği baya gidiyor, banci jamping yapabiliriz oradan içeriye doğru.

Dostlar, sevgi titreşimleri ile içelim çayımızı. Ayıran şey bizim Egomuzdur. Bu nesilde doğan tayfa olarak, ıslah edelim kendimizi, paylaşalım alma verme dengesinde yapalım bunları.

Yoldakilere selam olsun.

*BDSM
** Diyanet İslam Ansiklopedisi
An’dan İçeri

Kapak resmi Charlie Davoli’dan alınmıştır.

İstismarcı ve işkenceci gay dönüşüm kamplarından hikâyeler 2

0

Tıpkı kendiniz hakkında yıllarca bastırdığınız pek çok şey gibi, söz konusu cinsel yöneliminiz olduğunda da duygularınızı bastırmak hayatınızın geri kalanında oldukça zararlı ve kalıcı etkiler bırakacaktır. Eşcinsel dönüşüm kampları, kamp üyelerinin hayatlarını değiştirdiği kadar pek çok başka insanın da hayatını yıkabilir. Bir Reddit kullanıcısı, babasının gençliğinde eşcinsel dönüşüm kampında yaşadıklarının hayatını nasıl etkilediğini ve onu nasıl istismarcı bir babaya, eşe çevirdiğini anlatıyor:

Babası, kendini eşcinsellikten tedavi olduğuna inandırır ve “normal” bir hayat sürmeye yemin eder. Bu süreçte otuz yıl boyunca evli kalır ve bir erkek çocuğa babalık eder. Evlilik süresince baba, içine duyguların bastırıldığı bir tencereden farksızdır. Ve tencere patladığında ise, anneyi başka bir erkek için terk eder. Reddit kullanıcısı, bir adamı kendine düşman ettiği ve masum yaşamları mahvettiği için kampı suçluyor.

Sıradaki hikâye kulağa komedi filminden alıntı gibi gelse de, gerçek çok daha rahatsız edici. Genç kız eşcinsel bir arkadaşı ve en yakın kız arkadaşıyla görüldüğünde koyu Katolik olan ailesi iki kızın lezbiyen olduğunu düşünür ve harekete geçer. Bir hafta burada kaldıktan sonra kamptan kaçan genç kızın başından geçenler şu şekilde:

Kamptayken düzenli olarak dua seanslarına katılan genç kız, çoğunlukla yemeği ve suyu kabul etmez, çünkü eşcinsel veya “problemli” olduğunu düşünmemektedir. Burada geçirdiği zaman boyunca, aynı cinsiyetteki kamp üyelerinin ve kamp yetkililerinin bir araya geldiğine şahit olan genç kız, sonunda iki yüzlülük ve istismardan bıkar. Erkek bir arkadaşının yardımıyla kaçan kızı, ailesi yanında bir erkekle gördüğünde dönüşüm terapisinin ne kadar başarılı olduğunu düşünür.

Avustralya’da eşcinsel karşıtı bir örgüt olan “Living Waters” Claire Weaver isimli araştırmacıyı, nasıl faaliyete geçtiklerini göstermek için gizli görev yapmak üzere tutar. Pek çok eşcinsel dönüşüm kampı gibi Living Waters da, dayanaksız istatistikler ve beyin yıkama yöntemleriyle, ülke genelindeki kadınların ve erkeklerin eşcinselliğin üstesinden gelmesi üzerine kuruludur. Görev süresi boyunca Weaver, lezbiyenlerin yüzde seksen ile seksen beşinin geçmişte cinsel istismara maruz kalan kadınlar olduğunu veya hiç emzirmeyen kadınların hemcinslerinden hoşlanmaya daha yatkın olduğunu ifade eden konuşmalar yapar. Ayrıca, kampı ayakta tutan şu felsefeyi keşfeder; kız çocuklarını kadınsı şeylere zorlamanın çocukların “kafası karışık” büyümesini engellediği düşüncesi. Oysa çocukların kafasını karıştırma garantisi veren asıl şey, onlara bu saçmalığı öğretmektir.

TC adıyla bilinen bir kampzedenin sözlerine göre, kendisi ve diğer üyeler kampın sonunda “artık insan olmadıklarını” hissediyorlardı. 2012 yılında 15 yaşındayken, TC ailesi tarafından dönüşüm terapisine gitmeye zorlanır. Bu tarz bir tedavi yalnızca cinsel yönelimini değiştirmek için değil, asıl kişiliğinin izlerini silmek ve yeniden başlamak için tasarlanıştır aslında.

TC’nin dönüşüm terapisi “işkence yöntemleriyle öz değerini yerle bir etmek ve İsa’nin tekniklerini kullanarak yeni bir karakter yaratmak üzere iki adımdan oluşur. Altı ay süren ilk adım, tek seferde bir ve üç saat arası süren şok terapisi ve fiziksel istismardan oluşur. İkinci adımda ise üyeler farklı bir yeme, içme, konuşma biçimiyle programlandırılabilir hissiz, boş varlıklara dönüştürülür. TC bu korkunç maceradan kurtulsa da, insanlık dışı bu davranışlara katlanamayıp canına kıyan arkadaşlarını da görmüş.

Geçtiğimiz yıllarda, bazı kiliseler LGBTİ+ hakkında yargılayıcı ve sırt dönen tepkiler gösterdi. Batı Yorkshire’da kendini, kilisedeki eşcinsel karşıtı şantaja kurban bulan genç kızın hikâyesi şöyle;

2007 yılında,“Louise” takma adını kullanan genç kızın, kiliseye giden genç kişileri olumsuz yönde etkileyeceği korkusuyla, 18 yaşından küçüklerle sosyalleşmesi yasaklandı. Ayrıca kendisine düzenli olarak uygulanan şeytan kovma ritüelleriyle izole edilmiş ve yalnız hissedilmesi sağlandı. Eşcinsel eğilimlerini terk etme süreci kilisenin deneyimlileri tarafından takip edildi. Genç kız, kolay etkilenen biri olsaydı süreçten zarar görebileceğini söyledi.

Dönüşüm kampındaki eşcinsel bireyleri bekleyen en zorlu şey, “iyileştikten” sonra onları dışarıda bekleyen hayattır. Gelişme çağlarını, aslında doğal olan eşcinsel yönelimlerinin yanlış ve hastalıklı olduğu öğretilerek geçiren pek çok kamp üyesi bir daha hemcinsleriyle ilişki yürütmekte zorlanır ve karşı cinsten birisiyle evlenerek çocuk yetiştirir.

Bu acı gerçek, Anthony Venn-Brown ve Simon Tinkler adındaki Avustralyalı iki erkek için geçerli. Kilise yetkilileri bu iki adamı evlilik ve dua ile “normal” olabileceklerine ikna ettiklerinden, her ikisi de yıllarca heteroseksüel birer evlilik yürütür ve baba olurlar. Yıllar süren beyin yıkama ve erkeksi işlere zorlanma her ne kadar dönüşüm kamplarının başarılı olduğunu gösterir gibi olsa da, şu an ikisi de açıkça eşcinsel ve yaşamlarına sıfırdan başlama zorunluluğu içindeler.

Kaynak: The Richest

İstismarcı ve işkenceci gay dönüşüm kamplarından hikâyeler 1

Nepal, kadınların regl dönemlerinde sürgüne gönderilmesini yasaklıyor

0

Nepal meclisi, yüzyıllardır uygulanan Hindu geleneği Chhaupadi’yi (kadınların regl dönemlerinde ve doğumdan sonra sürgüne gönderilmesi) yasaklıyor. Yeni kanuna göre, kadınları bu geleneği uygulamaya zorlayanlara hapis cezası verilebilecek. Uygulamanın başarılı olup olamayacağıyla ilgili tartışmalar ise sürüyor.

Kadınlar bu süreçte chhau goth adı verilen barakalarda (üstte) yaşamaya zorlanıyor.

Geçtiğimiz Çarşamba günü oy birliği ile kabul edilen kanuna göre, kadınların regl dönemlerinde ve doğumdan sonra sürgüne gönderilmesi veya benzer bir uygulamayla ayrımcılığa ve insanlık dışı muameleye maruz bırakılması yasaklanıyor. Önümüzdeki yıl yürürlüğe girecek bu kanuna uyulmaması durumunda üç aylık hapis cezası ve/veya 3,000 rupi (30$) para cezası verilecek.

Ulusal insan hakları komisyonu üyesi Mohna Ansari bu gelişmeyi “büyük bir başarı” olarak nitelendiriyor: “Chhaupadi geleneği kadınları yalnız hissettiriyor ve onlara psikolojik baskı uyguluyor. Yeni kanun, böyle bir uygulamaya maruz kalan kadınlara haklarını arama fırsatı veriyor.

Fakat kadın hakları savunucusu Pema Lhaki, bu kanunun uygulanabilir olmadığını, çünkü Chhaupadi geleneğinin değişmesi çok zor olan köklü bir inanç sisteminin parçası olduğunu söylüyor: “Kadınları böyle bir uygulamaya erkeklerin zorladığını söylemek büyük bir yanılgı. Evet, Nepal’in ataerkil toplum yapısının bunda büyük bir payı var; fakat böyle bir uygulamayı kabul edenler aslında kadınların kendileri.”

Sürgüne gönderilen kadınlar aşırı soğuklara veya vahşi hayvan saldırılarına maruz kalıyor.

Chhaupadi geleneği 2005 yılında ülkenin yargıtayı tarafından yasaklanmış olsa da, ataerkil Hindu aileler arasında yaygın olan “regl döneminde olan kadınlar kirlidir” inanışı nedeniyle uygulanmaya devam edilmiş. Meclis üyelerinden Krishna Bhakta Pokhrel, geleneğin aslında uzun süredir yasak olduğunu, fakat bununla ilgili resmi bir kanun olmadığını söylüyor: “Şimdi bu geleneği yasaklayan resmi bir kanun var ve insanlar cezalandırılmaktan korktuğu için kanunun caydırıcı olacağını düşünüyorum” diyor.

Nepal’de yaşayan birçok topluluk, regl döneminde olan kadınları “kirli” olarak görüyor. Kadınlar regl dönemleri boyunca ve doğumdan sonra evlerinden çok uzakta olan ve chhau goth adı verilen sağlığa elverişsiz barakalarda yaşamak zorunda bırakılıyor. Bu dönemlerde kadınların yiyeceklere, dini sembollere, hayvanlara ve erkeklere dokunması da yasak.

Geçtiğimiz ay bir genç kız chhau goth’ta uyurken yılan sokması sonucu hayatını kaybetti. 2016’da yine aynı ritüeli uygulamak zorunda bırakılan iki kadın, ısınmak için yaktığı ateşin dumanından zehirlenerek öldü. İnsan hakları savunucuları başka ölümlerin de benzer sebeplerden yaşanmış ancak bildirilmemiş olabileceğini söylüyor.

Kaynak: Al Jazeera, DW

Trabzon Uluslararası Film Festivali’nde yarışacak filmler belli oldu!

0

Bu sene ilki yapılacak Trabzon Uluslararası Film Festivali (TUFFEST)’ne müracaat eden Uzun Metraj, Kısa Film ve Belgeseller arasından yarışmaya seçilen filmler İstanbul-Trabzon Federasyonu Genel Başkanı, Festival Başkanı, Dursun Çağlayan; Anadolu Eğitim Kültür ve İrfan Derneği Başkanı, Festival Danışma Kurulu Başkanı Asım Aykan, Festival Direktörü Ruhi Semiz, Festival Genel Koordinatörü İlhan Kantoğlu, Festival yöneticilerinden Orhan Cihan ile Festival Yürütme ve Denetleme Kurulu Üyesi ve Basın Sözcüsü Fedai Çakır’ın katılımı ile bir basın toplantısı ile açıklandı.

Basın sözcüsü Yazar Yönetmen Fedai Çakır; ”Bu sene ilk olmamıza rağmen oldukça fazla müracaat oldu. Özellikle ulusal Uzun metrajda bu kadar yoğun müracaat beklemiyorduk. Festival yönetimi olarak bu ilgi bizleri mutlu etti. Trabzon ve bölge halkı çok şanslı çünkü birbirinden filmler, ödüllere doymayan filmleri izleme şansı yakalayacaklar. 14 Film Ulusal Uzun Metraj film, 8 Uluslararası Uzun Metraj Film, 12 Ulusal Belgesel film ile 20 ulusal kısa film yarışacak. Ayrıca Dünya Sineması’ndan 12 önemli film’de festival katılımcılarına seçkin film olarak sinema salonlarında olacak.” dedi.

Festival Başkanları Dursun Çağlayan ve Asım Aykan; ”Bütün katılımcılara teşekkür ederek festivale gösterilen ilgi bizlerin doğru adım attığımızı ve sanat adına gelecek vaad eden bir festival olacağının işaretidir. Yarışacak filmler ve nakti ödüller ile Türk sinemasına her geçen yıl desteğimiz ve katkımız artacaktır” söyleyerek ”dolayısıyla her geçen yıl Trabzon’da kültür ve sanat adına çok ciddi gelişmeler ve sanat adına alt yapı yatırımlarının olacağının” altını çizdiler.

ULUSAL – UZUN METRAJLI YARIŞMAYA KALAN FİLMLER

Rüya – Yönetmen Derviş Zaim
Kalandar Soğuğu – Yönetmen Mustafa Kara
Mavi Bisiklet – Yönetmen Ümit Köreken
Rauf – Yönetmen Barış Kaya ve Soner Caner
Mezarcı – Yönetmen Talip Karamahmutoğlu
Son Kuşlar – Yönetmen Bedir Afşin
Kasap Havası – Yönetmen Çiğdem Sezgin
Mor Ufuklar – Yönetmen Olgun Özdemir
Genç Pehlivanlar – Yönetmen Mete Gümürhan
Eşik – Yönetmen Erkan Tahhuşoğlu ve Ayhan Salar
Bütün Saadetler Mümkündür – Yönetmen Selma Kılıçaslan
Memleket – Yönetmen Murat Saraçoğlu
Bulutların Ardında – Yönetmen Kaan Atilla Taşkın
Aşık – Yönetmen Bilal Babaoğlu

ULUSLARARASI UZUN METRAJLI YARIŞMAYA KALAN FİLMLER

Azerbaycan’dan Kırmızı Bahçe (Red Garden) – Yönetmen Mirbala Salimli,
İtalya’dan Çılgın Kardeşler (Babylon Sisters) – Yönetmen Gigi Roccati,
Kosova’dan Genç Bayan (Zonjusha) – Yönetmen Genc Berisha
İtalya’dan Nerede Olursan Ol (Ovunque Tu Sarai) – Yönetmen Roberto Capucci
Azerbaycan’dan Ders (Lesson) – Yönetmen Rafig Aliyev ve Javid Tevekkul,
Lübnan’dan Dağların Ötesinde (Tramontane) – Yönetmen Vatche Boulghourjian
Moğolistan’dan Kartal Avcısı Kız (The Eagle Huntress) – Yönetmen Otto Bell
Kosova’dan Babam (Babai) – Yönetmen Visar Morina

FESTİVAL BOYUNCA GÖSTERİDE YER ALACAK SEÇKİ FİLMLER

Brezilya’dan Keman Öğretmeni (Heliopolis) – Yönetmen Sergio Machado
İspanya’dan 93 Yazı (Summer 93) – Yönetmen Carla Simon
ABD’den Tuz ve Ateş (Salt and Fire) – Yönetmen Werner Herzog
Belçika’dan Kayıp Kral (King of Belgians) – Yönetmen Peter Brosens ve Jessica Woodworth
İtalya’dan Denizdeki Ateş (Fuocoammare) – Yönetmen Gianfranco Rosi
ABD’den Desierto (Desierto) – Yönetmen Jonas Cuaron
Fransa’dan Okul Yolunda (On the Way to School) – Yönetmen Pascal Plisson
Avusturya’dan Macondo (Macondo) – Yönetmen Sudabeh Mortezai
Afganistan’dan Kızım İçin (The Daughter) – Yönetmen Afia Nathaniel
ABD’den Düşmanın Yolu (Two Men in Town) – Yönetmen Rachid Bouchareb
Japonya’dan Benim Babam Benim Oğlum (Like Father Like Son) – Yönetmen Hirokazu Kore-Eda
ABD’den Muhammed Ali’nin Davası (The Trials of Muhabbed Ali) – Yönetmen Bill Siegel

ULUSAL – KISA METRAJLI YARIŞMAYA KALAN FİLMLER

Abiye – Yönetmen Doğuş Algün
Askıda – Yönetmen Yeşim Tonbaz Güler
Babaannemin Caz Tutkusu – Yönetmen Ercan Selim Öngöz
Balon – Yönetmen Mehmet Oğuz Yıldırım
Bir Tabut İnsan – Yönetmen Okan Akgün
Çevirmen – Yönetmen Emre Kayiş
Darı – Yönetmen Ömür Yıldırım
Eflin – Yönetmen Burak Berke Erdem
Elene – Yönetmen Sezen Kayhan
Hayat Güzeldir – Yönetmen Özer Kesemen
Huzurevi – Yönetmen Ahmet Toklu
Işıklık – Yönetmen Burak Doğan
Kar Kirazı – Yönetmen Tunahan Kurt
Karib – Yönetmen Kaan Atilla Taşkın
Lal – Yönetmen Cemre Yılmaz
Müdür – Yönetmen Tunahan Kurt
Oksijen – Yönetmen Naci Anıl Konya
Otomatik Saat – Yönetmen Koray Söğüt Penaber
Tablo – Yönetmen Ramazan Kılıç ve Yönetmen Mert İnan

ULUSAL – BELGESEL FİLMLERİNDE YARIŞMAYA KALANLAR

Beypazarı Evleri – Yönetmen Fatih Diren
Bakırcı Ali Çavuş – Yönetmen Koray Söğüt
Derdo Ana ve Ceviz Ağacı – Yönetmen Serdar Onal
Hemdiye – Yönetmen Tolunay Tekmek
Kar Gören Çay – Yönetmen Oğuzhan İhtiyar
Kemençenin Ordinaryüsü – Yönetmen Murat Can Memiş
Kocakızım – Yönetmen Büşra Koç
Korkma Oğlum – Yönetmen Ekrem Aydın
Münasip – Yönetmen İbrahim Aybek ve Eren Bektaş
Salyangozun Yolculuğu – Yönetmen Şenol Çöm
Süheyla – Yönetmen Gökhan Öcal
Yaban – Yönetmen Volkan Budak

Bir İranlı, bir matematikçi, bir kadın: Maryam Mirzakhani

0

Geçen ay, İranlı matematikçi Maryam Mirzakhani’nin ölümüyle yıkılan tabular gündeme geldi. İran’daki gazeteler, bir kadının ölüm haberi için kullandıkları fotoğrafta o kadının başı açık haline yer vermişlerdi. Daha da önemlisi, İran Cumhurbaşkanı Hassan Rouhani, kişisel instagram sayfasından Mirzakhani’nin ölümü üzerine duyduğu üzüntüyü paylaşmış; kullandığı görsel için Mirzakhani’nın başı açık fotoğrafını tercih etmişti.

Peki, kendi ülkesindeki tabuları yıkan, bilimin bir cinsiyet meselesi olmadığı kanıtlayan bu kadın kimdi?

İran’ın başkenti olan Tahran’da 1977 yılında dünyaya gelen Mirzakhani’nin çocuk yaşlarda matematikçi olma gibi bir hayali olmamış. Başlıca amacı bulabildiği her kitabı okumakmış sadece. Bunun haricinde, Marie Curie ve Helen Keller gibi ünlü kadınların biyografilerini televizyondan izlemiş.

Ülkesinde yaşanan savaş döneminde ilkokulu bitirdikten sonra bir sınavla İran’da bulunan istisnai yetenekler arasına giren Mirzakhani, yeni okulunda Roya Beheshti ile tanışmış ve arkadaşlıkları bir ömür boyunca devam etmiş. Hâlâ Washington Üniversitesi’nde cebir geometricisi olan Roya Beheshti’te göre, Mirzakhani’nin tutkusu yıllar öncesinden kendini belli etmiş;

Maryam’in yaptığı iş çok saf bir tutkuyla büyüyordu. Birçok insan onun ne kadar mütevazı olduğunu söylüyor, bu doğru. Çok mütevazıydı. Aynı zamanda da çok hırslıydı. En başında, çok küçükken bile büyük idealleri olduğu açıktı.”

Maryam her ne kadar hırslı biri olsa da, matematiğe olan tutkusunu kıracak şeyler yaşamış elbette. Öğretmenlerinden biri, Mirzakhani’nin özellikle matematikte başarız olduğunu düşünmüş ve bu durum onun kendisini zayıf ve yetersiz hissetmesine neden olmuş. Başkalarının kendisinde ne gördüğünü fazlasıyla önemseyen Mirzakhani, öğretmeni nedeniyle matematiği olan ilgisini kaybetmiş. Ta ki, onu gerçek anlamda destekleyen bir öğretmenle karşılaşana kadar.

Bir sonraki matematik öğretmeni, Mirzakhani’nin performansının gelişmesine ciddi oranda katkı sağlamış. Bu sayede Mirzakhani, yakın arkadaşı Beheshti’nin tabiri ile okulda bir yıldız haline gelmiş.
Yalnızca kızların gittiği bir lisede eğitim hayatına devam eden Mirzakhani, yakın arkadaşıyla birlikte o yılki Uluslararası Bilişim Olimpiyatları’na katılacak lise öğrencilerilerinin seçilmesi için belirlenmiş matematik soruları üzerinde çalışarak altısından üçünü çözmeyi başarmış. Bunun üzerine, kendilerinde bir potansiyel olduğunu ve bu potansiyelin üzerine gidilmesi gerektiğini düşünerek okul müdürü ile görüşmüşler ve müdürden bir “matematik problemleri çözme” sınıfı talebinde bulunmuşlar. Okul müdürünün oldukça güçlü bir karaktere sahip olduğunu ve kendi hayatını fazlasıyla etkilediğini söyleyen Mirzakhani ve arkadaşının talebi müdür tarafından kabul görmüş. Bugüne kadar hiçbir kız öğrencinin bu olimpiyatlara katılmadığını belirten müdür, onların bunu başarabileceklerini ve bir ilk olabileceklerini söylemiş.

Bu sayede Mirzakhani ve Beheshti, kendi takımlarını kurarak 1994 ve 1995 yıllarında olimpiyatlarda altın madalya kazanmayı başarmışlar. Bu başarılar, Mirzakhani’nin içindeki matematik aşkını ortaya çıkarmış ve kendisi “Matematiğin güzelliğini görebilmek için biraz enerji ve çaba gösterilmeli.” diyerek, bu aşkın aynı zamanda sabır da gerektirdiğini vurgulamış.

Üniversiteyi ise Tahran’da bulunan Şerif Teknoloji Üniversitesi’nde okuyan Mirzakhani, 2004 yılında Harvard Üniversitesi’nde doktorasını tamamlamış ve ardından Stanford Üniversitesi’nde profesörlük yapmaya başlamış.

Mirzakhani’nin isminin dünya çapından duyulmasını sağlayan olay ise, onun “Riemann Geometrisi” üzerine yaptığı çalışmalar nedeniyle Fields Madalyası kazanması ve bunu kazanan tek kadın ünvanına sahip olması. Fields Madalyası, Uluslararası Matematikçiler Birliği tarafından 40 yaşın altındaki iki, üç ya da dört matematikçiye dört senede bir yapılan Uluslararası Matematikçiler Kongresinde verilen, matematiğin nobeli olarak görülen bir ödül.

Mirzakhani’nin 1936 yılından beri verilmekte olan bir ödülü alan ilk kadın olması, matematiğin ve hatta diğer bilim dallarının toplumsal cinsiyet üzerindeki tartışmalarını alevlendirdi. Fields Madalyası’nın yalnızca 40 yaş altındaki kişilere verilmesi; çocuk yetiştirmek için kariyerini bir süreliğine erteleyen kadınların varlığını da gündeme getirdi.

Buna rağmen, Mirzakhani ilerde daha fazla kadının bu ödülü alacağı konusunda umutlu olduğunu belirtmiş; harika kadın matematikçilerin harika şeyler yaptığını vurgulamıştı. Her ne kadar aldığı ödül, kariyerinde büyük bir öneme sahip olsa da, bu ödül ile “matematiğin kadın yüzü” olmak istemediğini belirten matematikçi, araştırmalarına odaklanmanın başarılarının dikkat çekiciliğinden daha önemli olduğunu da ifade etmişti.

Maryam Mirzakhani, 15 Temmuz 2017’de meme kanserinin tüm vücuduna yayılmış olması sebebiyle hayatını kaybetti. Matematiksel yolculuğunun diğer bölümleri için birçok planı olan ve kendisini çözümü uzun yıllar alan çalışmalara adamış olan Mirzakhani, yıllar geçtikçe büyük düşünmeyi öğrenmiş biriydi. Gidişi, yalnızca matematikle ilgili değil; birçok konu ile ilgili büyük düşünceleri de gündeme getirdi.

Mirzakhani’nin Çek vatandaşı olan Jan Vondrák ile evliliğinden bir kızı bulunmakta. Ancak İranlı kadınların, Müslüman olmayan bir erkekle evlenmeleri durumunda çocuklarının İran vatandaşı olmasını engelleyen yasa nedeniyle Mirzakhani’nin kızı İran pasaportu alamıyordu. Mirzakhani’nin ölümünün ardından 60 milletvekili, İranlı anneleri olan çocuklara İran vatandaşlığı verilmesine izin veren yasa tasarısının görüşülmesinin hızlandırılmasını talep etti.

Böylece Mirzakhani, bilimin coğrafya ve cinsiyetlerle sınırlandırılamadığını kanıtlarken, kendi ülkesindeki birçok kadının hayatını etkileyecek bir değişikliğin de simgesi haline geldi.

Kaynak: 1, 2, 3, 4, 5, 6

“Ankara’da çeşmelerden zehir mi akıyor?”

1

Ankara’da şebeke suyu halk sağlığını tehdit ediyor. Halk, Ankara’nın birçok ilçesinde, özellikle son 2 aydır zehirli ishal vakalarının arttığına ilişkin şikâyetlerini dile getirdi. CHP Ankara Milletvekili Ali Haydar Hakverdi konuyla ilgili olarak Binali Yıldırım’ın yanıtlaması istemiyle Meclis’e bir soru önergesi verdi

Ankara’da vatandaşların, bölgelerinde zehirli ishal vakalarının arttığını dile getirmesi üzerine CHP Ankara Milletvekili Ali Haydar Hakverdi, Binali Yıldırım’ın yanıtlaması istemiyle Meclis’e 9 maddelik bir soru önergesi verdi.

Ankara’nın çeşmelerinden akan suya güvenin her geçen gün azaldığını söyleyen Hakverdi,   bu nedenle birçok insanın şişelenmiş su tüketmeyi tercih ettiğini fakat başta mutfaklar olmak üzere hayatın her alanında şebeke suyu kullanmaya mecburen devam edildiğini aktardı.

Ankara Büyükşehir Belediyesi ve ASKİ’nin bu güvensizliği gidermek yerine 2008 yılında Kızılırmak’tan getirdiği suyu da barajlara verdiğini dile getiren Hakverdi, Bu hamlelerle belediyenin Ankaralılara “Artık çeşmelerden uzak durun” demek istediğini söyledi.

Ankara Milletvekili Ali Haydar Hakverdi’nin Binali Yıldırım’ın yanıtlaması istemiyle meclise verdiği 9 maddelik bir soru önergesi:

1- Ankara bulunan hastanelerde son 2 ay içerisinde kaç kişiye zehirli ishal tanısı konulmuştur?

2- Ankara’nın içme suyu hangi periyotlarda analiz edilmektedir? En son analiz ne zaman yapılmıştır? Geçtiğimiz iki ay içerisinde yapılan analizlerde herhangi bir bakteri ya da virüse rastlanmış mıdır?

3- Son 2 ayda Ankara’da hastanelere başvuran ishal ve zehirli ishal vakaları bir önceki yılın aynı aylarına oranlandığında artış ya da azalış var mıdır?

4- Ankara’nın şebeke suları incelenirken örnekler analiz yapan kuruma ASKİ tarafından mı verilmektedir,yoksa analizi yapan kurum örnekleri kendisi mi temin etmektedir?

5- Kızılırmak’tan getirilen su hala Ankara şebeke suyuna dahil edilmekte midir? Kızılırmak’tan alınan örnekler en son ne zaman analiz edilmiştir?

6- Şebeke suları üzerinde Ankara Büyükşehir Belediyesi tarafından yıllardır yaratılan ve Kızılırmak suyu ile perçinlenen güvensizlik paketlenmiş su tüketimini artırmak amaçlı mıdır?

7- Yıllardır Ankara’da yaşamakta olan biri olarak en son ne zaman şebeke suyu içtiniz?

8- Ankara’nın birçok bölgesinde zehirli ishal vakalarında büyük bir artış görülmesine rağmen bu bilgi neden kamuoyundan gizleniyor?

9- Melih Gökçek bu yaz yine kameraların önüne geçerek bu şikayetleri dikkate alıp detaylı bir inceleme yapmak yerine hastalıkların şebeke suyundan kaynaklanmadığını Cumhuriyet Halk Partili milletvekillerinin kara propagandası olduğunu söyleyecek mi?

Alıntı: Sendika

Kamuoyuna! Biz Dersimlilerin yüreği yanıyor! Susmayın… Sesimize ses katın!

Biz Dersimlilerin yüreği yanıyor! Susmayın… Sesimize ses katın!

Çünkü bir kez daha başlatılan askeri operasyonlarla birçok noktada zamandaş olarak ormanlarımız yakılıyor. Geniş ormanlık alanları içine alarak yaygınlaştırılarak devam eden operasyonlarla birlikte genişleyerek yakılıyor, imha ediliyor. Daha önce defalarca yapıldığı gibi bir kez daha ormanlarımız yakılarak coğrafyamız yaşanılamaz hale getirilmeye çalışılıyor. Yine öncekilerde olduğu gibi basın bu felaketi görmezden geliyor veya yazması engelleniyor. Yine öncekilerde olduğu gibi devletin güvenlik güçleri Dersimlilerin yangınları söndürmeye gitmesini engelliyor.

Dersim coğrafyası, “güvenlik” gerekçesiyle yapılan ve yapılması planlanılan baraj HES projelerinin tehdidi yetmezmiş gibi bir de artık sistematik hal alan orman yangınlarıyla tahrip ediliyor. Devlet ve rantcı sermaye elbirliği halinde Dersim’i öldürüyorlar. Bu nedenledir ki orman yangınları söndürülmek yerine genişleyerek devam ediyor. Bu nedenledir ki onların Türkiye kamuoyunca bilinmesi ve ortak bir duyarlılık geliştirebilmesi engellenmeye çalışılıyor. Bu yangınlarla Dersim sadece insanlar için yaşanılamaz hale getirilmekle kalmıyor, aynı zamanda hayvanların yaşam alanı ve hakları yanı sıra pek çok endemik bitki türü de yok ediliyor.

Bu kapsamda Pülümür ilçesinde bulunan Meçi, Rabat Tepesi karşısındaki Mezra Köyü, Uzun Evler Mahallesi ve Kaymaz Tepe, Dere Boyu köyü civarı, Hozat’ın Boydaş mevkii ve Ali Boğazı bölgeleri, Dersim’in Nazimiye ilçelerinde ve merkeze bağlı Sarıtaş, Doğantaş mevkileri, keza Ovacık ilçesi ve Elazığ Karakoçan’da çıkartılan bu sistematik orman yangınlarında çok yönlü bir felaket yaşanıyor. Ayrıca Gabar ve Cudi’de 7 ağustostan beri yanıyor.

Peri vadisinde; Köylülerin anlatımına göre 5 Ağustos 2017 günü saat 08.00-08-30 arası, iki askeri helikopter, Bingöl/ Xolxol/Yayladere tarafından gelerek, önce Çemîzênê/Sürmelikoç, sonra Azıkan ve ardından da Zımteg / Çayağzı köylerinin üst taraflarındaki ormanlık alana ikişer tane yangın bombasının attığı, bunun sonucunda Çemîzênê /Şürmelikoç köyü evlerine çok yakın ormanlık alanın tutuştuğu belirtilmektedir.

Yangın olayını duyan çevre köylerdeki insanlarca saatler süren çabaları sonucu bu noktadaki yangını kontrol altına alabilmiştir. Ama buna rağmen bölgemizdeki orman yakımları acımasızca ve hukuksuzca devam ediyor. Geçmişten günümüze her çatışmanın ya da operasyonun ardından sürekli orman yangınları çıkarılarak sözde ”terörle mücadele” edildiği ileri sürülüyor. Oysa yapılan şey, Anadolu’nun binlerce yılda oluşmuş olan bu önemli orman ekosisteminin tükenmesine yol açacaktır.

Biz Dersim’liler olarak orman yakmakla hiç bir sorunun, hele ki toplumsal sorunların çözülmeyeceğini çok iyi bilmekteyiz. Çözüm, kendi doğasını tahrip edecek denli büyük bir akıl tutulmasıyla sosyolojik gerçeklerle savaşma inadını sürdürmek değil, barışı ve evrensel hukuku sağlamaktır. Ancak barış ve hukukla uyuşmaz hayallerini Türkiye’ye dayatanlar tam aksini yapıyor.

Bu kapsamda Dersim halkı; ormanları yakılarak, barajlarla kuşatılarak, siyanürlü altın faaliyetleri geliştirilerek ve köyleri boşaltılarak terbiye edilmek isteniyor. Yine Dersim Merkeze bağlı Merxo köyü de güvenlik gerekçesi ile boşaltılmıştır. Çemişgezek Gözlü Çayır(Ekirek) köyünde, ekinlerin biçilmesini, hayvanın ağıldan çıkmasını, köyün 100 m. yakınında Yane Diyar Ağanın mezarın ötesine geçilmesini yasaklamış. Köyün yollarına da askerler tarafından hendek kazılmış. Yasağa uyulmaması halinde vurulacağını, tüm
sorumluluğunda köylüye ait olduğuna dair belge imzalatılmış. Kimi yasaklar Paşaçık (Uskex) köyünde de uygulanıyor. Çemişgezek jandarma komutanı köylülere bu yasağın İçişleri bakanlığına ait olduğunu belirmiştir.

Böylece istiyorlar ki, Dersim yaşanılmaz hale gelsin, insansızlaşsın, çaresizlikten Dersim de yaşamaya devam edenler de kimliğine, haklarına, doğasına sahip çıkmak yerine boyun eğsin!

Ancak boşuna! Dersim halkı hakları yanı sıra doğasını da koruma seferberliğini sürdürecektir. Üstelik sadece kendi doğasını değil, rantcı sermayenin gerçekleştirdiği diğer yağmalara ve tahribatlara karşı da bütün bir Türkiye’nin de doğasını savunacaktır. Bu kapsamda bizler, Kazdağları’nda 4 ayrı noktada, keza Antalya’nın Kemer İlçesine bağlı Kuzdere Mahallesinde çıkarılan yangınlara, Gabar ve Cudi’de 7 Ağustostan bu yana devam eden yangınlara karşı da aynı duyarlılığı gösterip ve dayanışmamızı iletiyoruz.

Çünkü bu yangınların hiçbirinin tesadüfî olmadığını, farklı kimlikli halkların imhası ve doğanın bir kâr alanı olarak istismar edilmesinin sonucu olduğunu biliyoruz. Esasen bu yangınlarla ilgili olarak devletin hiçbir kurumunun açıklama yapmaması ve toplumun konuya ilişkin bilgilenmesinin engellenmesi de, bu işteki sorumluları göstermektedir. Bu kapsamda biz Dersimliler, gerilim politikalarının, doğanın tahribinin, inançsal ve etnik asimilasyonun ve operasyoncu siyaset tarzının derhal durdurulmasını talep ediyoruz. Orman yakmalara, köy boşaltmalara, barajlara, HES’lere, ormanların ev sahibi hayvanların kovulmasına HAYIR diyor ve tüm Türkiye’den bu konularda dayanışma istiyoruz. Çünkü Dersim Türkiye’nin bütünü, geleceğinin aynasıdır!

DEDEF (adına) Munzur Koruma Kurulu, KARDEF (adına) Peri suyu Koruma Platformu, Doğu ve Güneydoğu Dernekleri Platformu, Demokratik Alevi Dernekleri, Demokratik Yöre Dernekleri Koordinasyonu, Munzur Çevre Derneği, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği, Dersim Araştırmalar Merkezi,HDK Ekoloji Meclisi,Yeşil Öfke Ekoloji Meclisi, Senoz Vadisi Koruma Platformu, Kayder