Ana Sayfa Blog Sayfa 30

Eterik Beden | Sağlık Aurası

0

İnsan çok katmanlı bir varlıktır. Bu yazıda, insanın çok katmanlılığıyla ilgili ilk basamağı konuşacağız. Eterik Beden. Bu, gözümüze en yakın olan bedendir ve genel olarak aşağıdaki gibi gözükür:

Eterik beden, fiziksel bedeni sarar ve canlılığına göre bedenden etrafa yayılır. Yukarıdaki görsel Kirlian fotoğrafçılığına ait. Kirlian, nesnelerin etrafından yayılan ışınımları yakalar. Okült terminolojide buna eterik beden denilir. Hermes Yayınevinden çıkan Eterik Beden – İnsanın Sağlık Aurası kitabındaki tanıtım yazısından ekliyorum.

Okült öğretilere göre, fiziksel bedenlerimize bağlı olan daha hafif, daha az yoğun malzemeden oluşan bir enerji bedenimiz var. Onu görebilenler buna eterik aura derler ve bazen göründüğü şekilde bir kişinin sağlık durumunu söyleyebilirler. Enerjisini kullananlar gücüne prana, chi, yaşam gücü, orgon veya bir dizi başka isim verir. Bu enerjinin eterik bedende toplandığı yedi çakra veya enerji noktası vardır. Çakralarla ve bu ruhsal enerjilerle çalışmak, bu seviyelerde çalışacak kadar hassas olanların psişik gelişiminde ve aydınlanmasında büyük rol oynayabilir. 

Teosofi yazarlarının ve H.P. Blavatsky, C.W. Leadbeater ve Annie Besant da dâhil olmak üzere tanınmış yazar ve durugörürlerinin eserlerinden A.E. Powell tarafından derlenen bu kitap, eterik auranın nasıl çalıştığını gösteriyor. Konular, her çakra merkeziyle ilgili bir bölümü içerir; ayrıca Prana veya Canlılık, Kuvvet Merkezleri, Kundalini, Şifa, Medyumluk, Doğum, Ölüm, Mesmerizm, Nesnelerin Manyetizasyonu, Ektoplazma ve daha fazlasını içerir.

Görünenin dışındaki arayan, nedenselliği keşfetmeye çalışanlar “Kendini Bil” sözüne aşinadırlar. Kendini bil, aşağıdaki neyse yukarısı da odur şeklinde devam eder. Aşağıdakini bilmek için de ilk olarak fiziksel bedenimize bakarız. Bedenimizin, sadece fiziksel bir organizma olmadığını biliriz. Bedenin içindeki her bir sistemin, yukarıda bir sistemle entegre olması gerekir ki ahenkli çalışsın. Örneğin kan bedenin astral bedenimizle bağlı olması gibi. Burada neyi görüyorsak, onun bir de karşılığının olduğunu keşfediyoruz.

Bunu anlamak önemlidir. Neden bir şey daha yukarı, daha süptil sistemlerle bağlantılı olmak zorundadır? Materyalist eğitim sistemimiz her şeyi buradaki haliyle incelediği için, nedenselliğe dair güçlü bir fikir yürütemiyor, biz de böyle eğitilmiyoruz ve sadece sonuçlarla ilgili yorumlarda bulunuyoruz. Gördüğüme inanırım gibi bir söylem çıkıyor, Kabala da bunu söyler, gel ve gör Yaradan iyidir. Bir kabul üretmenizi ya da doğmatik yaklaşmayı kimse istemiyor, insan ünitesinin bir parçasısın doğmatik değil; gidip görmeli, tanımalı bilmeli, zorluklarını aşmalı ve kendini geliştirmelisin.

Buradaki en kritik şey “insanı” gözlemden ve denklemden çıkarmak ve sözde objektif gözlemler yoluyla değerlendirme yapmak ve bilimsel içerik üretmek. İnsanın gözlemden çıkarılması ne demektir? İnsanın her şeyin ortasında duran, üst üçlü ile alt üçlü arasındaki kritik önemde bir varlıktır. İnsan gibi, galaksiyle iletişime geçebilecek bir varlığı denklemden çıkarırsak ve dışsal gözlem araçları geliştirirsek uygarlığımız gelişir mi? İnsanın kendisini geliştiremiyoruz, dışsal araçlarla gelişiyoruz.

Aşağı ve yukarı bağlantısı kalmadığında insanın çok boyutlu bir varlık olduğunu unutmuş oluyoruz. Hastalandığımızda sadece sonuçlar üzerinden ilerleyen bir tedaviyle karşılaşıyoruz.

Eterik beden Hindu sistemlerinde “Linga-Sharira” olarak geçer. Şimdi Koshaları ekleyelim ve bedenin üzerinde kılıflara bakalım, yine çok katmanlılığın Hindu sistemindeki karşılığıdır.

Koshas: What These 5 Layers Mean in Eastern Philosophy

Kendini bilmek, bedeni bilmek ve onun katmanlarını çalışmak insanın aşağısı ve yukarısı ile bağlantı kurmasına olanak verir. Bu köprünün adı Antahkarana’dır ve iletişim bilimidir.

Eterik beden insanın gerçek bedenidir ve içinde birçok gizem barındırır. Kendini bilme yolunda, ilerleyenlerin çalışması gereken kavramlardan biridir. Hermes’ten böyle bir yayının çıkması Türkiye’de yolu arayanlar için değerlendirilmesi gereken bir fırsattır.

Keyifli okumalar dilerim.

Schadenfreude*

0

Yangın merdivenlerinde sevgilisinden gizli bir sigara içecekti. Ardından tuvalete gidecek, dişlerini fırçalayacak, rujunu tazeleyecek, tazelediği rujuyla bir peçeteyi öpecek, bu öpücüğün içine ağzına atacağı naneli şekerden bir tane koyacak, parfümünü sıkacak, dişlerine ruj bulaşıp bulaşmadığını kontrol edecek, kahve makinesinden kahve alacak, kahvelerini içerken ona peçeteyi verecekti. 

Merdivenlere açılan demir kapı çok ağırdı. Tek eliyle açamayınca kahvesini koyacak yer bakınırken, bir elin kapıya uzandığını gördü. Kapının aralanmasını fırsat bilip hızla kapıya yöneldi. Hiçbir uyarıya gerek duyulmadan hurdacıya satılan merdivenlerin ayağının altında yarattığı boşlukta dengesi kayboldu. Kahvesi elinden yuvarlanırken, kapının ağzında saniyenin belki binde biri bir zamanda bir kuş tüyü misali salındı. Kentin sırtlarına kurulmuş kenar mahallenin çatılarını ışıkla yıkayan bir yıldırım gözünün önünde patlayan bir flaş misali parladı. Ardından karanlığa doğru çekildi. Havadaydı. Düşüyordu, düşüyordu, düşüyordu.

Gördüğü son şey, sevgilisi ve en yakın arkadaşının beşinci katta hasta olmayan bir odanın pencere kenarında öpüştüğü oldu. Bir karga korkunç bir gaklamayla yanından süzüldü. Bir gaklama sonrası yerini onun için sonsuz bir sessizliğe bıraktı.

Sultan, en yakın arkadaşını toprağa verip, taziyeleri kabul ettikten sonra eve döndüğünde kendine bir kadeh şarap koyup, penceresinden süzülen yağmur damlacıklarını izlemeye koyuldu. Ansızın ne zamandır bastırdığı, üzgün bir yüz ifadesinin arkasına gizlediği kahkaha bir köstebeğin yüzeye çıkarken toprakta yarattığı bombeyi andırır bir şişkinlikle yanaklarını buldu. Kendini daha fazla sıkmasının bir anlamı kalmadığından kahkahalarla gülüyordu.

“Ölmese evlenecektiniz. Bana kaldın. Güya bebeği aldıracağımı söyleyince mutlulukla sarılıp, öpmüştün beni ve şimdi sığınabileceğin tek liman ben ve bebeğimiz.” diye düşünüyor, içten içe harlayan bir sobanın gümbürtüsünü andıran kahkahalar atıyordu. Kendinden geçer nağmelerle gülücüklerini saçarken koltuğa, telefonu çalmaya başladı. 

Cevap vermeden önce yüzüne yapay hüznünü yerleştirmesi gerektiğini biliyordu. Arayanın onun annesi olduğunu gördüğünde içindeki sevinci nereye gizleyeceğini bilemedi. Ancak telefona gelen arama sonlandıktan sonra yeniden arayıp kederli bir ses tonuyla alo dediğinde duyduklarını duymamızlıktan gelmesine imkan yoktu. Oğullarını yoğun bakıma kaldırmışlardı. Canından can kopmuş gibi bir çığlık koyverdi.

Onu son bir kez başarısız intihar girişiminin ardından girdiği yoğun bakımdan uzun süre kalacağı ruh ve sinir hastalıkları hastanesine sevk edilirken gördü. Artık içinde bir canlı olmadığını bilmiyordu. Uzun süre Sultan’ın karnına baktı, baktı…  Kendisini gıdıklıyor da gülmesini bastırıyor gibi kızardı, kızardı sonra tükürükler saçarak gülmeye başladı.

Hiçbir şey konuşmadılar ve bir daha hiç konuşmadılar. 

*Schadenfreude: Almanca, başkalarının zararına, acısına sevinme anlamına gelen sözcük.

Orman yangıları: Yanan gerçekte neydi?

0

Türkiye’de orman yangınları 8’inci gününde. 39 ilde 174 yangın çıkarken, 161’inin söndürüldüğü öğrendik. 5 ilde 13 adet yangını kontrol altına alma çalışmaları devam ediyor.

Çoğumuz haberleri izledik, olanları gördük. Gördüğümüz şey, ormanların yanması ve söndürme çalışmalarıydı. Burada bir üçgen var, sıcaklık, yakıcı ve yanıcı. Bir yerde üçgen varsa oraya biraz daha dikkatli bakmakta fayda vardır. O zaman inisiyeler olarak faydalı işler yapalım.

Dünyamız gelişim yolculuğu boyunca bir sürü doğal felaket atlattı. Önceki medeniyetlerimize olanları biliyoruz. Onların yaşadıkları artık bizlerin şuur altında, ortak bilinçaltımızda yer alıyor. Sel, tayfun felaketini biliyoruz. Bir dönem yeryüzünde hakim olan bir “ırk” komple silindi. Yok edildi. Bu ırk Atlantisti.

Ondan önce Lemurya ırkı yok edildi, onlar da depremlerle yok edildi. Yok edildiği deyip geçiyorum ancak aslında orada oluşan ve yıkımlarını gerektiğine hasılatı ortak insanlık ailesine devrettiler. Günümüzde de Lemurya karmasını taşıyan var ve bol bol Atlantis karmasını taşıyanlar da var. Sanırım çoğu insan farkında değil ancak onları gözlerseniz; tepkilerinden, beden tipolojilerinden, yargılarından, çekildikleri şeylerden bunu anlamak mümkün oluyor. Sadece o konuda bir uyanış yaşamadıkları için neyin karmasıyla hareket ettiklerini, yaptıklarını göremiyorlar.

Biz Aryan ırkının yedi alt ırkı var Madam Blavatksy’e göre. 1 Hindu-Mısırlı, 2 Aryan Sami, 3 İranlı, 4 Kelt, 5 Cermen, 6 Avusturalyalı Amerikan, 7 Latin Amerikan.

İnsanlık her dönemde bir gelişimde bulundu ve o gelişim tamamlandığında ırk yok oldu, diğeri geldi kalan kısımları geliştirdi. Bazen de yanlış yola saptıkları için gelişmeler beklenmedi/beklendi ırk yok edildi. Aynısı bize de olacak, bir şekilde bu ırkın taşıdığı karma temizlenecek, savaşlar/yıkımlar olacak ve sonra Aryan ırkı ulaşması gereken aşamaya gelebilmesi için manevi dünyalara doğru ivmelenecek.

Neden savaşa ihtiyacımız var diye sorabilirsiniz. Doğru, bunun nedeni hepimizde ve para denilen materyalize olmuş ve materyalize ediciyi yanlış kullanmamız çoğunlukla. Çünkü o parasal imkanlarla dünyamız ışıl ışıl olabilirken hala diş macunlarına floroid koyan dünyanın en büyük şirketleri sanırım bizim “aydınlanmamızı” istemedikleri ortada değil mi? Masmavi harika dünyamızda açlık diye bir şeyin olması, sömürülerin olması aydınlanmaya mı hizmet ediyor yoksa karanlığa mı? İlaç sektörünün durumu hepimiz biliyoruz.

Şu anda dünyada özgürlük var mı? Aşı konusunda olanları görüyoruz. Böyle cevapları toplarsak oluşacak karanlık madde miktarını görebiliriz. Bu karanlık maddelerin cezbettiği kozmik karanlık varlıklar dünyaya daha rahat inecekler? Enkarne olacaklar yani, onlar da bizim gibi astralde bir kişi ya da oluşturulan topluluk/şirket gerektiği kadar karanlık şekilde yaşarsa, onun üzerinden dünyaya erişebiliyorlar. Bu çok açık bir yasa, yani şekilde sizin üzerinizden beyaz güçler de inebilir.

Aryan ırkı olarak bizde depremler olmayacak ya da seller de olmayacak. Bizde yangınlar olacak, ateş olacak. Savaş, tüfek, barut, bomba, sıcaklık, alevler olacak. Kül olacak, kaba olanın içindeki yanıcı, yanabilecek ne varsa yanacak. Bu kabala değil mi? Beden 100 kilo, içinde 1 gram alevin var, o alevi yukarı çıkartacaksın. Alev, bütün kabayı, yakacak ve dönüştürecek. Suyun diyecek, yükseleceksin.

Şimdi, yoldaki öğrencilerle konuşalım. Yanan şey fiziksel bir şey, biz de yerine yine fiziksel bir şey ekerek sorunu çözmek için organize oluyoruz. Videolar, whatsapp mesajları, gruplar, samanlar, ilaçlar, yemekler, söndürme araçları… Materyalist güçler (sol elin, yani karanlığın insanları) bizi materyal dünyada tuttuklarını görmüyor musunuz? Bunun arkasındaki nedenselliği ne yapacağız? İki yasasıyla suçlu suçsuz dersek yine bir şey göremeyiz ve başka bir şey “yanar”. Buradaki olay, çok fazla duygusal olduğumuz bir konuyla ilgili yargı çıkarmak, insanları yargılamak, sen suçlusun, sen suçsun demek mi acaba?

Bu dünya daha büyük bir varlığın meditasyonudur diyebiliriz. Kısaca her şey zihinsel bedende başlıyor, eğer biz zihinsel bedene bakamazsak, duygusal bedendeki sulu pranalar ile enerji üretirsek o çıkan enerji o bölgedeki varlıklara (doğa varlıklarına) iyi gelmez, karanlık olanları beslemiş oluruz çünkü onlar sizin duygularınızla beslenen varlıklardır (düşük astral varlıkları)

Bahsetmek istediğim başka bir konu da ateş elementalleri. Yangınlara baktığımızda kolaylıkla ateş elementallerini görebilirsiniz. Orada bu işlerden sorumlu varlıklar var. Onların kendi içlerinde hiyerarşiler var, kısaca onlar da bölgenin iraderecilerine bağlıdır. Şimdi yapabiliyorsanız meditasyon yapın ve yangınların içine bakın, oradaki varlıkları fark edin ve onlara sorun. Cevabınızı alın, fark edin, gözleyin, değer farkı üretin kendinize. Bakın bakalım o varlıklarda bir tane “duygu”, bir tane yargı var mı? Duygu, yargı, ayırım, nefret söylemleri, kötü enerjiler, beddualar, lanetler, küfürler sadece karanlık tarafı besler.

İnsanlık ailesi olarak sadece bir olayda bile o kadar çok karanlık varlığa yetecek besin üretiyoruz ki… Dostlar, dört elementi kullanarak başlamalıyız “söndürmeye” yağmur duası gibi. Ancak dua edecek kişi inisiye olmalıdır. İnisiye de ateşi yağmurla değil, ateşle konuşarak/emir vererek söndürür. Burada bir not paylaşmak istiyorum, büyük hiyerarşi insanlar olarak bizim özgür irademize karışamıyorlar. Eğer bir şey bize öğretecekse ne kadar “kötü” olsa da o şeyi yaşamamız için müdahale etmediklerini belirtiyorlar. Biz her sıkıştığınızda gelip sizi kurtaramayız. O zaman Dünya Rabbi gelsin bütün karanlıkları temizlesin, biz de rahat edelim. Peki sen ne öğreneceksin bu işten? Sen nasıl ilerde gezegen idarecisi olacaksın?

Gelsin yardım etsinler değil, insanlık öğrenmesi için ne yaşayacaksa yaşayacak. Eğer yok olarak öğrenmemiz gerekiyorsa o zaman komple dünya yanacak ve yok olacağız. Bunda duygusal bir şey yok arkadaşlar.

Şimdi materyalist dünya, bizim dikkatimizi yunuslarda, plastikte, küresel ısınmaya, yangınlara kısaca fiziksel şeylerde tutup sürekli duygusallık seviyesinde kalmamıza neden oluyor. Sinirler yükseliyor, yargılar, nefretler daha bir sürü şey. Hani mental beden? Nerede irade ile hizalanmak ve olanı anlamaya çalışmak? Yangınlara gidip bakanlar (içsel olarak) bilir, oradaki ateş görevlileri işini yapıyor. Adama neden kızacaksın?

Şöyle bir şey dememiz gerekir, yakman gerekenden fazlasını yakma. İşte tam burada şuurlu söndürme işlemleri başlar. Orada eğer sizin gibi yangına bağlanıp, gereğinden fazla yak diyen birisi varsa onu bulmak ve oradan uzaklaştırmanız, yapabiliyorsanız onu etkisiz hale getirmeniz gerekir. Fiziksel olarak (otomatik) söndürme sonra gelmeli ya da önce fiziksel başladıysa Aryan ırkı olarak bizlerin hemen oraya bağlanması ve zihinsel olarak yaratımlara başlamamız gerekirdi. Bazılarımız bunu yaptı, bazılarımız bölgedeki idarecilerle görüştü ancak kültürümüzün çoğu duygusal tepkiler verdiği için, gereğinden fazla yak diyen karanlık güçlerin sayısı çoğaldı. Çünkü o düşük seviyeli arkadaşlarımızın olayı duygular. Şimdi herkes çok duygusal, birisi yanan kabuğu görüyorsun içerde ne yandığından haberin yok derse nasıl tepki verirler? İşte bunun çok benzeri de İsa’ya taş atılması gibiydi. Orada fizikseldi şimdi de duygusal durumu anlayabiliyor musunuz arkadaşlar?

Buradan ne öğrendik, Aryan ırkı ateşle temizlenecek, savaşlar, bomba, barut gibi. Buradaki yangın insan ırkının arasındaki uyumsuzluğun, sevgisizliğin ve bulunması gereken seviyenin çok altında olmasının bir yangını. Çünkü kimilerine göre bunlar birer işaret?

Dört elementi bilmediğimizi, ateşe su gibi iki yasasıyla bir şeyler yapmaya çalıştığımızı ve vakit aldığını gördük. O zaman soru soralım, her şeyden önce plan vardır. Bilgisayar yapmadan önce birisi bunu düşündü, masa yapmadan önce usta bunu düşündü. Sen masaya bakıyorsun ve ustanın düşüncesini göremiyorsun, masa da masa diyorsun. Senin böyle tepki vereceğini bilenler de masayla sürekli oynuyor. Eğer sen masanın planını görürsen o zaman masayla oynayamazlar çünkü o zaman her şey senin zihnindedir ve sen de masanın yaratılışına ortak olmaya başlamışsındır. İşte o zaman iradeyi kullanabilirsin. O zaman iradeyi dışsallaştıran güçler (doğa varlıkları) sizi dinler.

Doğanın yanmasına karşı duygu oluşturmamak hiç kolay değil, kabul ediyorum. Canlılar, insanlar, hayvanlar çok zor. Ancak duygularla tepki vermeye alıştığımız için çok zor oluyor bu. Bize normal geliyor, tabii ki duygu olacak diyoruz. Kalpten sevgiyle baktığımızda yapmanız gerekeni yapıyorsunuz. Bu dünyada sebepsiz bir şey oluyor mu? Nerede o sebep? O sebep aynı masanın arkasındaki gibi ormanın arkasında. Eğer biz birbirimizi seversek, bencilliğimizde vazgeçer de etrafımızı fark edersek o zaman her şey söner, soğur, yükselir dünyamız biricik kutsal yuvamızın rengine bürünürüz.

Yolu arayanlar, yaratıma ortak olmak için ilerleyenlerdir. İnisiyeler şifacıdır, doğa ile birlikte çalışırlar. Eğer “yangın” nasıl söndürülür bunu okült olarak merak ediyorsanız o zaman sizi de yangın söndürme ekibimize davet ediyorum.

Işığın içinde ışığı görmeye…

Bir Doz Prusik Asit

0
Yazan: Bahar Karakaş

Bazen tüm ömrün tek bir sorunun cevabına, sıkı bir hesaplaşmaya ya da birinden duyacağınız bir söze bağlı olduğunu düşünürüm.
Belki de bu yüzden. Babamı son günlerinde daha çok konuşturup daha uzun dinlemeye çalışıyordum. Ondan duyacağım mucize bir cümlenin peşine düşmüştüm sanki.
Yağmurun hiç bitmeyecekmiş gibi yağdığı gündü. Odanın kapısını sessizce açıp yatağının yanına iliştim. Dalgınca açtı gözlerini.
Önce kıpırdadı, sonra Parkinson’la eriyip ufalmış gövdesini yukarıya çekmeye çalışarak hışırtılı bir sesle….

Durdum, kafamı kaldırıp Can’a baktım. O da bana bakıyordu. “Ee..” der gibi bakmıyordu. Ben de bir şey söylemedim. Kısa bir sessizlik oldu. Can kıpırdanmaya başladı.
“Mucize cümlenin peşindeyim hâlâ” dedim.
“Gerçek hikaye neydi ki?” dedi.
“Hiç.” dedim.
Aslında olan şu; babamın odasına gittim, köydeki dedikoduları duydu mu, biri bir şey söyledi mi diye her gün korkuyla gider, sessizce durur çıkardım odadan. Çünkü abilere hayır demenin bedeli köyde gay olmanın bedelinden daha büyüktü. Elinde sonunda babam öğrenecekti. O gün kapıyı açmamla “defol,” diye bağırmasını duydum. “Defol, artık bu çatının altında yaşayamazsın defollllllll.” Kapıyı sessizce kapadım. Çıktım. Odadan sesi gelmeye devam ediyordu: “İbneeeeee,” çıktım evden, köyden ve şehirden çıktım. Sesi hâlâ geliyordu. Adımdan ve hayatımdan çıktım. Ses kesilene kadar ilerledim.
Can yüzüme meraklı ya da şaşkın bakmıyordu. Bende anlatmak için meraklı davranmıyordum. Aramızda yine sessizlik oldu. Gözlerimiz buluşmadı. Kitabın nasıl olacağını düşündüğüne eminim. Benim düşünmediğime o da emin. Ben sadece yazarım, ilerlerken düşündüğüm tek şey yaşananlar olur. Gözlerini devirdi. Düşünmesi bitmişti. Kitabını aldı eline yine tam okumaya başlayacakken
-“kendime hiç acımadım,” dedim. Hayatımda olanlara şaşırmadığım gibi yadırgamadım da.

“Biliyorum,” dedi. “Sana saygı duyuyorum.” Can bunu çok sık tekrar ederdi. “Sana saygı duyuyorum, düşüncene saygı duyuyorum, kararına saygı duyuyorum.” Köyden gelen bir gay için alışılmadık olsa da, cesaret vericiydi.

İstanbul’a ilk geldiğimde birkaç günü Beyoğlu – Taksim civarlarında zaman geçirdim. Sonuna kadar o köyde kalamayacağımı bildiğim için az da olsa hazırlıklıydım. Bu da bana hayalimi deneme imkanı tanıdı. İzlediğim bir filmden kalma bir fikirle, film de şair yoldan geçenlerden bir kelime söylemesini ister ve beş dakikada bir şiir yazardı. Ben de yeni hayatıma tam da böyle başladım. Beş dakikada hikayeler yazmak gittikçe geliştirdi beni ve rahatlattı. Bazen bir simit parası kazanır, bazen günlerce çalışmama gerek kalmayacak kadar kazanırdım. Olay aslında hiç para olmadı, kendimi keşfetme imkanıydı hepsi bu. En önemlisi yazmak için mükemmel bir hayattı. Nasıl olsa bir şeyler değişecekti. Olur öyle şeyler.
Kendimi bu şehir için yeterli hissetmiyordum. Ama yetersiz de değildim. Bir gün bir bar çıkışında birkaç kişilik bir grupla karşılaştık. Yaptığım şeyi görüp başıma üşüştüler. En soğuk duran Can’dı. Ben de ona, “hadi bir kelime ver sana hikaye yazayım.” dedim.
“Mutlu sonlu mu?” dedi Can. Hepsi gülüştüler. Anlamadığım gibi umursamadım da alaylarını. Ne de olsa sarhoşken gülmek kolaydı. “İklim krizi,” dedi, vazgeçti. “Kadın tecavüzü,” dedi, vazgeçti. “Mars,” dedi, aradan bir arkadaşı, “sağ görüş, sol görüş,” dedi. “Cinsiyet, küresel delilik,” saymaya devam ettiler. “Sanat,” dedi biri. Kimse aşk demedi. Dünya ile dertleri olan bir gruptu. Sevdim.

Onlar düşünürken ben beş dakika da hepsinin geçtiği bir hikaye yazdım. Can’a uzattım. Aldı okudu, hiç şaşırmış bakmadığı gibi, beğenmiş gibi de bakmadı ama iyi bir para ödedi bir de kartını verdi. Can SERT, Karnaval Yayınevi, adres ve telefon. Can’ın orda ne yaptığını anlamama yetecek bir bilgim yoktu. “Varsa başka hikayelerini ve gözlerini getir,” dedi. Heyecanlandım. Ama neredeyse bir ay sonra cesaret edebildim gözlerimi Can’a götürmeye. O sürede Can’dan başka bir şey umurumda değildi. Sonuç, yirmi hikayeden oluşan ilk kitabım basıldı. Her şey çok kolay olmuş gibi geldi. Oldu da. Ama oluyor işte. Düzenlemeyi Can yaptı, sürekli birlikteydik. Çok eğleniyorduk, çok geziyor, çok konuşuyorduk. Yayınevi üvey annesininmiş. Başka da pek bir şey bilmem. O anlatmaz ben sormam. Hâlâ öyle. O sormaz ben de anlatmam. O kitaptan sonra kendi hikayemi yazmaya başladım. Soranlara “hayatımı yazıyorum yakında basılacak” diyeli üç yıl oldu. Bunu söylemekten hoşlandığımı Can biliyor. Sekiz bölüm yazdım neredeyse bin iki yüz sayfa. Kısaltamadığım gibi daha kısa yazmayı da başaramıyorum. Bu konuyu da Can’a bıraktım. “Sen yaz sadece,” dedi. O yüzden bana gerçek hayatımı hiç anlattırmadı, gerçek onun umurunda değil gibi davranırdı, ama okunacak bir şey olmasını umursar gibi de bakmazdı.
Can tekrar kitabına döndü. Mezbaha 5, kitabın adını kıskanıyordum. Bende kalkıp bahçeye çıktım. Çimlere uzandım. Geçmişe dönüp bakmak için en rahat pozisyonu aldım. O cümle hayatımın neresinde.
Ne kadar zaman geçti bilmiyorum, Can yalınayak yanıma geldi. Ayaklarında ıslak çimlerin bıraktığı hissi düşünüyordum ben. “Seni seviyorum, merak etme sonunu bulacaksın.” dedi. Mucize cümleyi demedi. Can’ın kokusu geldi burnuma, çimlerin kokusu ve akşamın kokusu. Muhteşem bir his, sonra yanıma uzandı. Bana döndü, gülümsedi. Sanki bir şey biliyor gibi değil ama bir şey hissediyor gibi bakışı ile baktı.

Bu hayatı, hayal bile edemeyeceğim bu hayatı nasıl buldum ben? Can’ı nasıl buldum? Can mı beni buldu? Ne oldu, nasıl oldu, izahı zor. Ama oluyor işte. Oysa filmlerde karakterlerin hayatında ani bir olay olur ve değişim öyle başlar. Bir kaos, çatışmalar, yüzleşmelerle yaşarlar değişimi. Benimse öylesine birden kolaycana aktı gitti. Kimse mucize bir cümle de etmedi. Ben de hiç bir şeyi dramatize etmedim. O zaman, “romanda neden olsun ki?” dedim. İnanılmaz bir heyecan kapladı. Anladım kitap az önce bitmişti.

“Bitti. Roman bitti. “Can dedim.
-“Dinliyorum.” dedi sadece. “Mucize cümle ne?” demedi. Biliyormuş gibi bakmadığı gibi, şükür sonunda başardın, der gibi de bakmadı.
“Mucize bir cümle olmayacak Can.” dedim. “O paragraf tam olarak öyle kalacak, sonra kitabın sonuna kadar mucize cümle için bekleyeceğiz, zira öyle yaptım. Herkes babamın ne tür bir bilge olduğunu merak edip duracak. Tam bu ana kadar. Hadi artık diye sabırsızlanırken aslında aynı anda fark etmeden çimlerde uzanırken elimi tutup tutmadığını merak eden bir kısım okuyucu, diğer yandan adımı merak eden okuyucular olacak, olacak biliyorum. Bu kısımda okuyucu belki biraz kandırılmış hissedecek, yavan bulacak. Ama gerçekçi olmak beni nasıl güçlü kıldıysa onları da bu histen kurtaracak. Oluyor işte diyecekler. Çünkü oldu. Böyle oldu. Tatlı bir gülümseme kalacak herkeste. Ya da hikayemden nefret edecekler, bu kadar şanslı olduğum için. Ama gerçek bu. Drama yok, mucize sözler, bilgeler yok. Yapmam gerekenleri yapıyormuş edasında yaşama şeklim ve sen varsın sadece.”
Can hiçbir şey söylemeden ayağa kalktı. Kafamdan öptü, içeri girdi. Yine şaşırdım, beğeni mi bu, yoksa basit mi buldu anlamadığım gibi işin aslı umursamadım da. Sadece rahatladım, çimlerden kalktım.
“Ben çok sevdim bu sonu.” diye arkasından bağırdım. O sırada Can elinde iki kadeh ve şampanya ile geri geldi. ”Ben sevmedim, ama saygı duyuyorum.” dedi. “Drama yok. Kaos yok. Savaş yok. Yine de süreçten zevk alırken kendi gerçeğini olduğu gibi kucaklamak ve sevmek var. Tamamen olgunluk, kibirsiz bir yaşam formu. Üstelik tekdüze ve sığ değil.”
Ve kadehleri kaldırırken sordu:
“Peki kitabın adı ne olacak?”
“Bilmiyorum ama birinin evine akşam yemeğine gittiğinde anlatacağı türden enteresan bir şey olmalı.”

Can Güzeloğlu: “Ne olursa olsun direneceğiz; çünkü çok haklıyız!”

100. Yıl bar emekçilerinden Rakun’un işletmecisi Can Güzeloğlu ile pandemi sürecine, zamlara, baskılara, kısıtlamalara, mücadeleye, barların durumuna ilişkin keyifli bir röportaj gerçekleştirdik. Can Güzeloğlu’nun emekçi arkadaşlarından talebi açık ve net: “Örgütlenelim, direnelim, birlik olalım; karanlıktan aydınlığa çıkmanın tek yolu bu!”

Oldukça uzun bir süreç sonrası yeniden mekanları açmış bulunmaktasınız. Pandemi boyunca içinden geçmiş olduğunuz dönemi röportaj esnasında elbet değerlendireceğiz; fakat öncesinde bizlere bu dönemi 5 kelime eşliğinde özetleyebilir misiniz?

C.G.: Beş kelimeyle özetleyebilir miyim… Bana kalırsa her şeyden önce bu bir saldırı. Özeti beş kelime eşliğinde vermektense “Barlar üzerinden seküler hayata yönelik bir saldırı mevcut.” diyebilirim. Açık ve net bir biçimde bunu görmekteyiz. Elbette bir yer hedef alınmalıydı, tercihleri barlardan yana oldu. Kimse bar ve pavyonu ayıramayacak kadar – ki pavyon da bir tercihtir, buna da saygımız sonsuz – akılsız değildir diye düşünmekteyim. Benim görmekte olduğumu koca devleti yöneten insanlar da elbet görüyordur. Bizlere karşı büyük bir düşmanlık ve saldırı söz konusu. Tek amaçlarının „yaşam alanlarımızı daraltmak“ olduğu kanısındayım. Yanı başımızdaki mekanların açık olduğu kimi dönemlerde açamamış olmamızın tek sebebi olabilir: Düşmanlık. Beş kelimeye sığdırmaya gerek yok; bence „düşmanlık“ yeterince kapsamlı bir kelime. Bizleri aç bıraktılar. Sosyal alanlarımızı daralttılar. Sosyalleşmemizi engellediler. Bunun adı saldırıdır, düşmanlıktır.

Pandemi süreci sizleri ne yönde etkiledi? Pandemi öncesi ve günümüz arasında ne gibi farklar gözlemlemektesiniz?

C.G.: İşin elbette ilk etapta maddi boyutu var. Bu yalnızca bizler için geçerli bir durum değildi, pek çok insan için geçerliydi; fakat yaptıkları ayrımcılıklar hayatımızı daha da zor hale getirdi. Maddiyatı bir şekilde aşıyorsunuz veya aşamıyorsunuz ve kabullenip bırakıyorsunuz. İşte bu noktada işin duygusal boyutu çok daha önemli. Ben son 15 ayın yaklaşık 7-8 ayını olumsuz düşünceler eşliğinde geçirdim. Mevcut belirsizlik hali psikolojik açıdan beni yıktı. Çevremdeki meslektaşlarım da benzer bir dönemden geçmekteydiler. Buradaki çalışma arkadaşlarımla olabildiğince her gün buluşmaya, bir şeyler yapmaya çabaladık; fakat tünelin sonu karanlık olunca ayakta durmak da zor hale geliyor. Burada oturup “Bir yıl boyunca dükkanım boştu.”, “Çalışma arkadaşlarım para kazanamadı.” vb sebepten ağlayabilirim; fakat daha büyük şeylerden bahsetmek lazım: Biz aç bırakıldık. Bizim yaşam hakkımız elimizden alındı. Yemek, içmek, barınmak… Ben evimden kovuldum. Kiramı ödeyemediğim için evimden çıkarıldım. Bir şey isteyince onu yapamamak kötü bir duygu. Yakınlarınız isteyince yapamamak daha da kötü bir duygu. O kırgınlıklar 1,5 sene boyunca büyüdüğü için psikolojik açıdan çok büyük bir tahribat yarattı. 

Ben ilk 3 gün dükkana gelemedim; çünkü psikolojik açıdan hazır değildim. Kafamda “Acaba olacak mı / olmayacak mı?”, “Eğer olacaksa eskisi gibi olacak mı?” vb pek çok soru mevcuttu. Biliyorsunuz ki bizim ortamımız insanların rahatça iletişim kurabilmeleri üzerine kurulu. Geldiğimde öylesine güzel bir enerji eşliğinde karşılandım ki bir anda tüm sıkıntılarımın uçup gittiği hissine kapıldım. Daha önce de söylemiş olduğum üzere oturup ağlamak çözüm değil; meslektaşlarıma en çok kızdığım noktalardan birisi de bu oldu. Biz ölmedik, bitmedik. Bunu kabul etmiyorum. Direndik, savaşıyoruz, savaşmaya devam edeceğiz. Bizler hayatımız boyunca mücadele ettik; fakat bu seferki mücadelemiz farklıydı. Neden farklıydı? Dediğim üzere yeme, içme, sosyalleşme, barınma gibi insani ihtiyaçlarımız elimizden alındı. Bu müthiş bir tahribat; beraberinde de özgüven kaybı getirir. Hepimiz özgüvenimizi kaybettik. Oysa bizim işimizin esas kaynağı özgüven. İnsanlarla iyi iletişim kurabilmek bu işin özü; fakat biz 1,5 yıl boyunca yalnızca kendi aramızda iletişim kurduğumuz için özgüvenimizi yitirdiğimizi düşündük. Şimdi hiçbir şey yaşanmamış gibi hissediyoruz; fakat yaşadıklarımız ilerleyen yıllar içerisinde tarihe konu olacak. Ne var ki bar emekçileri için, intihar eden onlarca müzisyen için bir kitap yazılır. Çok zor şeyler yaşadık. Kimi insanların direnme gücü düşük olabiliyor; buna kızamayız. Ara sıra „İnsanlar neden intihar ediyorlar?“ gibi sorular duyuyorum. Herkesin direnme gücü bizimki kadar olmayabilir, hayata bizim kadar tutkulu bakamayabilirler. Ben intihar eden insanların çevrelerinde yer alanlara biraz kızıyorum açıkçası; onlara sahip çıkmayan insanlara kızıyorum. Ne olursa olsun şu süreçte meslektaşlarıma her daim şunu söylemek istedim: Onlara „Biz kötüyüz, biz ölüyoruz.“ mesajını vermemeliydik. İnsanların karşısına çıkıp şunu söylemeliydik: „Yaşam haklarımız elimizden alındı! Burada insan haklarına aykırı suçlar işleniyor!“ İnsanları çevremizde toplamamız lazımdı ve biz bunu beceremedik. Kesinlikle birlik olmayı bilmiyoruz. Birkaç oluşum oldu, bir şeyler yapılmaya çalışıldı; fakat kesinlikle bir birliktelik yoktu. Örgütlenme biçimi çok yanlıştı; dolayısıyla birlik olup toplumun bakışlarını kendimize çeviremedik.

Süreç boyunca paket servis hizmetinde bulundunuz mu? Şayet bulunduysanız size maddi açıdan getirisi oldu mu?

C.G.: Ben ruhsattaki bir virgül eksikliği yüzünden paket servis hizmetinde bulunamadım. Paket servis hizmetinde bulunan arkadaşlarımız da süreç boyunca büyük zarar gördü; dolayısıyla paket servisin bu zararları karşılaması hiçbir koşulda mümkün değil. Günlük sirkülasyonun neredeyse 1/10’inden bahsediyoruz. Bir bar emekçisinin paket servis hizmetiyle faturaları, kirayı, çalışan maaşlarını vs karşılaması mümkün değil. Hizmette bulunanlar da en az bizim zarara uğramıştır. Konuştuğum tüm emekçi arkadaşlarım da aynı şeyi söylüyorlar; fakat bunu konuşmaya dahi gerek yok. Matematik yalan söylemez. Pandemiyle beraber yeni bir süreç oluştu. Bu süreçle birlikte kuryeler de çoğaldı. Yeni bir dünya düzeni oluştu. Oysa bizim işimiz insanlara önce bira, sonra sosyallik satmak üzerine kurulu. Bunlar olmadıktan sonra paket servis yapsanız neye yarar? Amacı yalnızca yemek yemek olan bir insan barı tercih etmez. Tercih edenler oluyor; fakat yine de paket servis sürecine dahil olan arkadaşlarımızın pek de bir şey elde etmemiş oldukları kanısındayım.

Süreç esnasında mekanlar arası dayanışma mevcut muydu? Eğer öyleyse bu dayanışma yeterli düzeyde miydi; değilse sizin gözünüzde nasıl bir yol izlenmesi gerekirdi?

Az önce de belirtmiş olduğum üzere örgütlenme noktasında çok yanlış bir yol izledik. Hükümet aslında kendi istediği yönde çok iyi bir süreç ilerletti. Bir kısmımızı açıp bir kısmımızı kapatarak bizleri ikiye böldü. Örgütlenme noktasına gelecek olursak; sosyal medya üzerinden kimi oluşumlar kuruldu. Ne var ki içi dolu bir örgütlenme söz konusu olmadığı için ilk açılmada parçalandık. İlk açılmada dükkanlarını açabilen simitçi arkadaşlar, kafeler, restoranlar aramızdan ayrıldı ve geriye yalnızca barlar kaldı. Kendilerini elbet yadırgamıyorum. Eğer barcılar olarak kaldığımızda örgütlenmeyi iyi bir biçimde becerebilseydik belki sonuç alabilirdik. 

Aynı zamanda örgütlenmekte çok geç kalmış olduğumuzu da bildirmek durumundayım. Dünya genelinde sürece çok hazırlıksız yakalanmış olduğumuz doğrudur; fakat 1-2 ay geçtikten sonra sürecin nasıl bir noktaya evrileceğini az çok tahmin etmeliydik. Durumun vehametini gözle görülen ölümlerden, gözle görülen rakamlardan anlamalıydık. „Nasıl olsa 1-2 aya açılır.“ diye kendimizi kandıra kandıra dayanışma kararını ancak 10 ayın sonunda aldık. O sürece dek herkes bireysel olarak bir şeyler yapmaya çabaladı. “Ne olacak” kaygısı örgütlenmemize engel oldu. Örgütlenme biçimimiz elbet yanlış olmuş olabilir; fakat önemli olan nokta buradan ders çıkarmaktır. Benim yaklaşık 15 çalışma arkadaşım var; yani bu dükkan 15 kişinin ekmek kapısı. Bizler pandemi süreci boyunca bu örgütlenmeyi kendi içerimizde şöyle gerçekleştirdik: Hepimiz biraraya gelerek internetten bir şeyler satıp geçinmeye çalıştık. Bir şeyler sattık, birlikte harcadık. Her daim birlikte hareket ettik. Kimde ne varsa o. Bu komünü bar emekçileri olarak bütün hayatımıza yayabilirsek, belki uçuk olacak ama, daralttıkları ve bizleri içine sıkıştırdıkları alanı genişletebiliriz. Eğer onlar bizim üzerimizden savaş açıyorlarsa bizler de yine bizim üzerimizden alanı büyütmek durumundayız. Çok kuvvetli bir adım atmak şart. Herkes elini taşın altına koymalı. Devletin bizi korkutmak için değil, bizi yaşatmak için var olduğunu unutmamak lazım. Devletin bizden büyük olmadığını, biz istediğimiz için devlet olduğunu unutmamamız lazım. Bundan korkmak yerine o mekanizmayı harekete geçirmek için, o mekanizmayı yönetebilmek için biz bar emekçileriyle başlayabiliriz. Alanımızı genişletmek durumundayız. Tam da bu yüzden, ne olursa olsun, bar emekçileri bir platform üzerinden yeniden örgütlenmek zorundadır. İlerleyen süreçte başka hastalıklarla da mücadele edeceğiz. Daha büyük hastalıklar, daha büyük savaşlar bizi bekliyor; bunlara hazırlıklı olmak lazım. Kendi özelimde konuşacak olursam ben geçtiğimiz 1,5 yıl içerisinde geçmişte yapmış olduğum hataları düşündüm ve artık aynı hataları yapmamaya çalışıyorum. Bence bar emekçileri olarak bir noktada buluşmamız, hatalarımız üzerine konuşmamız, aynı hataları tekrarlamaktan kaçınmamız gerekiyor. Direniş ve dayanışma pandemi sürecinin 3. ayında başlamış olsaydı, hiçbirimiz bunları konuşmayacaktık. Geçtiğimiz dönem boyunca işletmeciler / mekan sahipleri olarak yaşamış olduğunuz ekonomik sıkıntıların tamamı elbet apaçık ortada.

Peki çalışanlarınız geçimini nasıl sağladı? Devletin desteği malum ortada; ekstradan bir destek için de herhangi bir talepte bulunuldu mu?

C.G.: Kendi barım açısından konuşacak olursa, daha önce de belirtmiş olduğum üzere biz komün bir yaşam sürerek ayakta kaldık; tabi Türkiye genelinde durum bu değildi. Başvuru noktasına gelecek olursak; ben 1-2 defa başvuruda bulundum; ne var ki herhangi bir geri dönüş alamadığımı fark ettiğimde de açıkçası biraz gurur yaptım. Belli ki bizi bu şekilde görmek, „Biz bu işletmeleri bitirdik.“ izlenimi yaratmak istiyorlar. Sonra kendimle psikolojik bir savaş verdim ve hiçbir talepte bulunmadım. Hiçbir şey alamayacağım ortadaydı ve devlet bunu çok güzel hissettirdi. „Sen bira satıyorsun.“ bahanesini sanki biz bir yerlerden uyuşturucu kaçırıyormuşuz gibi önümüze sürdüler. Biz eğlence satıyoruz, seküler hayat satıyoruz; ne var ki bunu kabullenemiyorlar. Bizimle savaşıyorlar. İşletmeciler çok büyük maddi sıkıntı yaşadılar; maddi sıkıntı yaşamakta olan bir işletmecinin de duygusal anlamda sıkıntı yaşaması kaçınılmaz. Sonuçta hayatta kalabilmek adına bir para kaynağı olmak durumunda. Bu noktadan bakacak olursak bar emekçisi çalışan arkadaşlarımız çok daha büyük bir sıkıntı yaşamış olabilirler. Motor kullanmayı bilmeden kuryecilik yapan arkadaşlarım var. Bu memlekette barı kapandığı için ve ailesini geçindirmek durumunda olduğu için kuryecilik yapmış ve motorun üzerindeyken ölmüş, işletmeci bir arkadaşımız var. Bunun gibi pek çok örnek sayabilirim. Sokakta gitar çalarken kimse dikkate almadığı ve para kazanamadığı için intihar eden arkadaşlarımız var. Bunlar büyük ders, bunlar büyük üzüntü. Her duyduğumda kahroluyorum. Benim gibi düşünen, hayata bizim gibi bakan her insan kahrolmuştur. İşte burada da yine aynı kapıya çıkıyoruz: Örgütsüzlük. O çocuklara sahip çıkamadık. Biz hayatı boyunca hiç tanımadığı insanların haklarını savunmak adına sokağa çıkmış bireyleriz. Yaşam tarzımız belli. Saklayacak bir şeyimiz yok. Bir madencinin, Venezuela’da bir işçinin, sendikalı bir öğretmenin, hiç tanımadığımız bir öğrencinin haklarını savunmak için sokaklara çıktık ve bizim içimizdeki çocuklara, bizim içimizdeki insanlara sahip çıkamadık. Bence en büyük özeleştiriyi burada yapmak lazım. „Bu süreçte bar emekçileri ne yaptı?“ sorusunun en büyük cevabı bence o 150 insan.

Pandemi sonrası bizlere dayatılmış olan müzik kısıtlaması hakkında ne düşünüyorsunuz? Mekanlara yönelik baskıların artmış olduğu kanısında mısınız?

C.G.: Kesinlikle baskıların artmış olduğu kanısındayım. Pandemi öncesinde de bu süreç devam ediyordu. 100. Yıl’da hiç problem yaşamadan, hiç rahatsız edilmeden – çünkü artık bu müdahaleden ziyade rahatsız etmek amaçlı yapılan şeyler – geçen bir süreç olmadı. Öncelikle kolluk kuvvetleri hiç eksik olmadı. Bu süreç pandemiden 6 ay önce başlamıştı. Onlar için bir silaha dönüştü ve, işin ilginci, pandemi sonrasında da devam etmekte. Gece 12’de müziğin susturulmasından bahsediyorlar. Bilirsiniz; bir dönem türkü söylemek yasaktı. O süreçle birebir ilerleyen bir süreçten geçiyoruz. Sokağa çıkmak yasaktı, bunlar sağlık açısından yapmamız gereken şeylerdi; fakat sonrasında bunlar silaha dönüştürüldü. Müzik açmak, şarkı söylemek… Ben gittiğim yerde kamp alanında şarkı söylediğim için jandarma tarafından uyarıldım. Burada mesela şarkı, türkü, müzik değil; o yüzden ben burada olabildiğince direnmeye çalışıyorum. Ne var ki geldiklerinde tek başıma çok da yapacak şeyim kalmıyor. 23:55’te müziğimin sesini açıyorum. Pasif agresif bir eylem yapıyorum açıkcası; insanlara kendi çapımda, kendi yöntemlerimle durumu aktarmaya çabalıyorum. Bu saldırıların yalnızca barlara yönelik değil; oturan insanlara da yönelik olduğunu beş kala müziğin sesini yükselterek anlatmaya çalışıyorum. Bu yasak ancak örgütlenme sonucunda kalkacaktır. Adamların yaşam tarzı, dünyaya bakışı ortada. Düşmanlık güttükleri şey üzerinden istedikleri her şeyi yapabiliyorlar. Bir şeye düşmanlarsa hiç çekinmeden ve sıkılmadan istedikleri saldırıyı gerçekleştiriyorlar. Bütün gücünü kullanarak, devlet gücünü kullanarak, kolluk kuvvetlerini kullanarak ya da arkalarına aldıkları toplum gücünü kullanarak bir şekilde bunu silaha çevirebiliyorlar. Bizim de kalkan olmamız lazım. Hep beraber hareket edip, „12’de müziğimizi kapatmıyoruz arkadaşlar! Müzik bizim, biz müziğiz!“ demek lazım. Bizim kendi sloganımız bu yönde: „Müzik bizim!“ Müzik hayattır. Müzik insanın hücrelerini harekete geçirir. Bunu engelleyebilmek için iki ihtimal var: Ya gericisinizdir ya da hayatında hiç müzik dinlememişsinizdir. Müzik düşman olan bir insanın herhangi bir şeye düşman olmama şansı yok. Bir yerde okumuştum: „Siz ağaçtaki kuşun yuvasına düşmansınız.“ Bu düşmanlık hayatın her yerine sirayet ediyor ve gün geçtikte hızlanıyor. Gidiyorlar, farkındalar. Biz de farkındayız. Geçmişte başlayan, Gezi’yle devam eden mücadelemiz günümüzde de devam ediyor. LGBTi eylemleri, hayvan haklarına dair eylemler, yaşam tarzımıza uyguladıkları baskılar sonucu sosyal medya üzerinden yarattığımız örgütlenme bir şeyleri değiştirmeye başlıyor. Bunu hızlandırabilirsek yaşamı çok daha güzel bir hale dönüştürebiliriz. 100. Yıl’ı kurtarılmış bölge gibi görüyorum. ODTÜ’nün müthiş bir etkisi, mahalleyle müthiş bir bağı var; ama hayatı buradan değerlendirmemek lazım. Bu mahalleden 100-200 mt dışarıya çıktığınız zaman bambaşka bir dünyaya açılıyorsunuz. Alanı genişletmediğimiz sürece rahat etme şansımız yok. Burada ODTÜ öğrencisinin de etkisi büyük; fakat örneğin Kızılay’daki barların üzerindeki baskı buradan çok daha fazla. Bizlere baskı yapmak, bizleri yaşatmamak üzerine kurulu bir düzen söz konusu; fakat işin acı tarafı da bu düzene dahil olan insanların bir kısmının bizzat tüketici değilmiş gibi davranması. Bunu söylemekte sıkıntı görmüyorum; ben, bize baskın yapan çoğu insanın içeriye girebilmek için sivil kıyafetlerle kapıya geldiğini hatırlıyorum. Bizden ricada bulunuyorlar. Amin Maalouf’un bir kitabı var, „Çivisi Çıkmış Dünya“, orada bu meseleye çok güzel bir biçimde ele alıyor: „Ben yapamıyorum, peki sen neden yapıyorsun? Sen bu kadar dans edemezsin. Sen bu kadar içemezsin. Sen bu kadar eğlenemezsin; çünkü ben eğlenemiyorum.“ Bana kalırsa mantık bu.

Pandemi öncesini ve bugünü göz önünde bulunduracak olursak arada farklar gözlemlemekte misiniz? Zamlar ve mevcut süreç müşteri kitlesini ve sizleri ne yönde etkiledi?

C.G.: Biz fiyatları mümkün olduğunca taban tutmaya çalışıyoruz; çünkü burada paradan ziyade başka şeyler de oluşturulmaya çalışılıyor. Biz minimum tutmaya çalışıyoruz; ama minimum tutabiliyor olmak için bile 6 ayda bir zam yapıyor olmamız lazım. Ben bu işe başlayalı yaklaşık 5 yıl oldu, başladığımda birayı 480 TL’ye alıyordum. Geldiğimiz noktada 1180 TL’ye alıyorum. Arada 4 sene var; 1,5 senesi zaten yok. Bu açıdan bakacak olursak 3 senedir işlemekte olan bir dükkanın %100 zam görmüş olduğunu netlikle söyleyebiliriz. Anlatmak istediğim şey zam sürecinin pandemiyle başlamamış olduğu. Baskılar en başından beri mevcuttu, pandemiyi bir silaha dönüştürdüler ve bizlere kurşun olarak geri gönderdiler. Bu süreci kendi açılarından avantaja çevirdiler. Pandemi döneminde de çok büyük bir zam geldi ve biz fiyatlandırmaları başka mekanlarla haberleşerek yaptık. Ben ilk başladığım dönem birayı 11 TL’den satıyordum. Ben de zam yapmak istemezdim, başladığım fiyattan satabilmeyi çok isterdim; fakat ortada bir zorunluluk var. Örneğin yılın ilk zammı yapıldığı zaman biz para kazanmıyoruz; çünkü onların hesabına göre bizim 6 ayda bir zam yapmamız lazım. Ne var ki bu bizim müşteri kitlemiz için uygun bir durum değil. Ben bir öğrencinin cebinden her 6 ayda bir daha fazlasını alabilir miyim? Bir öğrenci için 25 TL çok para. Bizler de para kazanmaktan önce bunları düşünmek durumundayız. Biz yalnızca bira satmamalıyız; biz kültür aşılamalıyız. Bizleri ziyaret eden tüm insanlar şunun farkında olmalı: Zamları kesinlikle biz yapmıyoruz. En büyük zammı mevcut savaştan ötürü biz görüyoruz. Ben ruhsatımı 1 senede alabildim. Avrupa’da böyle bir şey duymuş değilim. Bu ülkedeyse bu problemi yaşayan binlerce bar var. Biz ruhsat değişikliği yapmak istiyoruz ve yaklaşık 7 aydır bunun için uğraşıyoruz. Sahil kenarında yer alan tüm barlara bu imkan tanındı; çünkü turizm var. ODTÜ’den dolayı da burada ayrı bir savaş mevcut. Olsun, bununla ilgili hiçbir sıkıntımız yok. Bizim direnişle ilgili hiçbir problemimiz yok. Direniyoruz, direnmeye devam edeceğiz. Tekrar kapatacaklarsa da kapatsınlar; hiç önemli değil. Biz direniriz. Bu işi yapmasak da direnmeye devam etmeliyiz. Sadece kendi geleceğimiz için değil; başkalarının geleceği için savaş vermek zorundayız. Bir yerde direnmeye başlarsak o zincir, o halka kopacaktır. İşte o zaman bizim istediğimiz şeyler olmaya başlayacaktır. Biz de kötü şeyler istemiyoruz. İnsanlar mutlu olsun istiyoruz. Bizim tek hedefimiz bu. Biz yalnızca insanlar buradan ayrılırken güzel ayrılsın istiyoruz. Para bir şekilde kazanılır. Kısacası düşman oldukları şeyi yaratmak, yaşatmak istiyoruz. Ağaçtaki kuşun yuvasına, her şeye düşman insanlardan bahsediyoruz. Direniş devam etmeli. Bizleri öldüremeyecekler, mutsuz edemeyecekler. Herkes bilsin ki bu savaşa ağlayarak sızlayarak devam edemeyiz. Yapacağımız tek şey var: Örgütlenmek örgütlenmek örgütlenmek. Bir olmak. Başka çare yok. Müşteri kitlesiyle ilgili konuşacak olursak: Bu dönem yalnızca bizler açısından değil, herkes açısından zorlu geçti. Mekanların tekrardan açılması müşteri kitlemiz tarafından büyük bir mutlulukla karşılandı. Ben açılışın ilk günlerinde bara gelip masayı öpen insan gördüm. Beni tekrardan hayata bağlayan da sanırsam bu oldu. Özlediğimiz şeyin sosyallik olduğunu anladık. İnsanların da bu konuda bizimle hemfikir olduğuna eminim; çünkü 1,5 yıl çok uzun bir süre. İnsan sosyal bir hayvandır. Bu sistemde de insanların en büyük gıda kaynağı sosyalleşmektir. İlk günlerde insanlarda gözlemlediğimiz esas şey tedirginlik oldu. Bu tedirginlik pandemiden ziyade yeniden sosyalleşmenin verdiği tedirginlikti. 

Peki pandemi açısından bir tehlike mevcut mu? Çok daha tehlikeli dönemlerde açık olan pek çok mekan vardı. Öte yandan şu an hala kapalı olan, ekmek parası kazanamayan mekanlar var. Bu arada bizim de toparlamamız da uzun zaman alacak. Ben 8 ay boyunca kapalı dükkana 7000 TL elektrik faturası ödedim. İtiraz etmeye gittiğimde bana „ortalama bir fiyat alındığı“ açıklamasıyla geldiler.

Kısacası bizler olumsuz yönde nasıl etkilendiysek müşterilerimiz de öyle etkilendiler. Ben bunu gözlerinden okudum. Ailesiyle gelenler oldu, koşarak gelip bize sarılanlar oldu… Bu, ne kadar hasret kaldıklarının, ellerinden alınan şeyin ne kadar farkında olduklarının bir göstergesidir.

Aynı zamanda şunu da belirtmek durumdayım: Müşteri olarak buraya gelen, sonrasında arkadaş olduğumuz insanlar bizleri süreç boyunca sürekli motive ettiler. Desteklerini her daim hissettik. Umarım bar emekçisi arkadaşlarımızın tamamı da süreci bu şekilde atlatmıştır. Ben her yere düştüğümde bir telefonla ayağa kalktım. Birlikte çalışmakta olduğumuz emekçi arkadaşlarımız da bizleri 16 ay boyunca hiç bırakmadı. Ben bir babayım, bir eşim ve şüphesiz ki ailemin desteği benim açımdan çok değerliydi; fakat insan bunun haricinde de bir şey arıyor. Ailem hep yanımdaydı; buna rağmen başka bir boşluk da vardı ve o boşluğu sizler doldurdunuz. Mutlu olmadan mutlu edemezsiniz; bu bir gerçek. Ben şu süreçte çevremdeki insanlardan psikolojik destek aldım ve emekçi arkadaşlarımın beni bütün süreç boyunca sürekli olarak motive etmiş olması benim açımdan çok değerliydi. Çalışma arkadaşlarımın desteği olmasaydı biz bu barı zamanında ve bu kadar düzgün açamazdık. Bu bar onların. Bu süreçte bana bunu hissettirdiler. Her gün, her dakika, her saniye yanımda olduklarını hissettim. Geçtiğimiz 16 ayı benim gibi atlatmış başka emekçi arkadaşlarım da varsa hepsinin adına çalışma arkadaşlarımıza teşekkür ediyorum. Bizlere destek olan herkese teşekkür ediyorum. Umarım herkes süreci psikolojik açıdan küçük sıyrıklarla atlatmıştır. Maddi olarak hepimiz büyük yara aldık; fakat çalışacağız. Direneceğiz, dayanışacağız, hakkımızı arayacağız.

Bir kapanma daha olması halinde bunun üstesinden gelebileceğiniz kanısında mısınız? İlerleyen süreç için talepleriniz ne yöndedir?

C.G.: Kısa süreli de olsa bir kapanma daha olması halinde çok yara alacağımdan eminim. İşte öyle bir durumda mevcut yaraları sarmak 3-4 senemizi alır. Bir kapanma olması halinde toplu bir kapanmaya asla karşı değiliz; çünkü insan hayatı bizim için çok önemli. Biz istiyoruz ki eşit davranılsın. Eğer gerçekten ortada insan hayatına dair bir mücadele mevcutsa buna her zaman varız. Kapanacaksak kapanalım. Açılacaksak açılalım; fakat ne yapacaksak birlikte yapalım. Eğer bir mekan açıkken diğeri kapalı olursa olay başka bir şeye dönüşür. Sağlıksal sebeplerden ötürü bir kapanmaya kimse itiraz etmez; sonuçta bizim hayatımız da değerli. Ne var ki ben, bir mekan açıkken diğerinin kapalı olması halinde altında başka sebep ararım. Bu adaletsizliğin ta kendisidir ve ben, bir daha böyle bir durum oluşması halinde, elimden gelen her şeyi yapacağım. Emekçi arkadaşlarımızın da buna karşı mücadele edeceğinden eminim. Biz hayatı boyunca mücadele etmiş insanlarız, işimiz için mücadele edeceksek onu da elbet yapacağız. Gerekirse çokça gözaltına da alınacağız; bu döngüyü kırmanın başka yolu yok. Sesimizi duyurmak zorundayız. Her türlü engeli koyabilirler. Bunlar insan haklarına, demokrasiye aykırı şeyler. Bunlar bizim anayasamıza aykırı şeyler. Bu mücadeleyi böyle ele almak lazım. Her şeyden önce haklı olan bizleriz. Yardımlarını da istemiyoruz, tek talebimiz mevcut: Bıraksınlar işimizi yapalım. Bir bahçıvan nasıl işini yapıyorsa, bir madenci nasıl işini yapıyorsa bizler de aynı şekilde işimizi yapmak istiyoruz. Biz kötü bir şey yapmıyoruz. Bu bira bu topraklarda 1000 yıldır içiliyor. Bu rakı 1000 yıldır içiliyor. Biz 1800 yapımı bira satıyoruz. Bu iş devletin tekelinde olsaydı böyle gitmezdi. Ne var ki özelleşmeden kaynaklı bulanık bir piyasa mevcut. Dünyanın pek çok yerinde sosyal devlet vatandaşın zararını karşılıyor. Bir mekan şahsın inisiyatifi dışında kapatılıyorsa her türlü zarar devlet tarafından karşılanmak durumunda. Biz artık bunu da istemiyoruz. Tabiri caizse yeter ki bizi salın. Biz kimseye zarar veren insanlar değiliz. Birasını içerken kitabını okuyan, ödevini bitirmeye çalışan bir çocuğun sizlere ne tür bir zararı olabilir? Aksine fayda sağlar. İşte düşmanlık dediğimiz şey tam da bu noktada ortaya çıkıyor. Burada devreye giren şey kötülük. 

Sonuç olarak şunu söylemek istiyorum: Ne olursa olsun direneceğiz. Kendi adıma aldığım karar bu. Beni paralarıyla, destekleriyle ezemeyecekler. Ben ayakta mücadelemi vereceğim; çünkü çok haklıyım. Sonuna kadar haklıyım ve hakkımı kimseye yedirmem. Elimden ne geliyorsa da yapacağım. Bar emekçişi arkadaşlarımdansa yalnızca bir isteğim var: Kafalarını yastığa koyduklarında ölen arkadaşlarımızı düşünsünler. Ben öyle yapıyorum. En azından onların haklarını savunalım, adaleti sağlayalım. Kendi içimizde adaleti sağlayalım. Hiçbir şey yapamıyorsak kendi içimizdeki teraziyi dengeye getirelim. Daha fazla arkadaşımızın hayatını kaybettiğini görmek gereçekten büyük bir motivasyon kaybı. Ben kendi adıma hiçbir zaman intihar etmeyi düşünmedim; ama bunu da yadırgamıyorum. Daha fazla insanın sonunun bu olmaması için lütfen birlik olalım, direnelim. Artık bu çocukları, bu insanları koruyalım. Önce kendimizi, sonra insanları koruyalım; bir şeyler yapalım. Ben kendimi suçlu hissediyorum. Kendini suçlu hissetmeyen kim varsa ona açık yüreklilikle şunu söyleyebilirim: Ölen her insanın arkasındaki suçlulardan birisi de biziz; sahip çıkmayan insanlar. Tabi burada en büyük suçlunun kim olduğunu biliyoruz, dillendirmeye gerek yok; ama Nazım Usta’nın da dediği gibi „Ve hala şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak / Kabahat senin demeğe de dilim varmıyor ama / Kabahatin çoğu senin canım kardeşim!“. 1 rakamı mücadele vermemiz için yeterli bir rakam. Bir kişi daha eksilmeyelim. Umarım bir daha böyle bir süreç yaşamayız; ama yine umarım, bir daha böyle bir süreç yaşarsak birlik oluruz. 

Not: Aynı soruları 3 farklı mekana daha yöneltmiş bulunmaktayız. Söz konusu röportajları da en kısa zamanda ikinci bir seri halinde sizlerle paylaşıyor olacağız. Can Güzeloğlu’na çok teşekkür ediyor; emekçilerle her daim dayanışma içerisinde olacağımızın sözünü veriyoruz.

(Bu röportaj Gazete Solfasol adına gerçekleştirilmiştir.)

Fanzineist Vienna Art Book & Zine Fair – Online Edition

Fanzineist Vienna Art Book & Zine Fair – Online Edition

26.07. – 26. 08. 2021  

Fanzineist Vienna Art Book & Zine Fair, sanatçıları, yayıncıları ve diğer yaratıcı insanların hikayelerini, bilgilerini, fanzinlere ve sanat kitaplarına olan yoğun ilgisini paylaşmaya davet ediyor. Fuar, bir ay boyunca, 34 ülkeden 115’den fazla bağımsız yayıncı ve sanatçıların yayınlarını sanal sergide sunacak. Fanzineist Vienna, daha geniş ve küresel bir izleyici kitlesinin dikkatini çekmek için bu yıl çevrimiçi bir fuar olarak gerçekleşiyor. Ziyaretçiler, 3 boyutlu online bir galeride 600’den fazla yayını görme fırsatına sahip olacak. Sanal sergiler ise 26 Temmuz’da fanzineist.com‘da açıldı.

Küçük ve bağımsız yayıncıları bir araya getiren Fanzineist Vienna, sergiler, atölye çalışmaları ve sunumlar aracılığıyla fanzinleri ve sanat kitaplarını izleyicileri için daha erişilebilir hale getirmeyi ve bağımsız yayın kültürünü tanıtmayı kendisine hedef olarak belirlemiştir. Ayrıca, paralel etkinlikler arasında konserler ve video yayınları ziyaretçilere sunulacaktır.

Sanal sanat kitabı ve fanzin sergisi, 3 boyutlu bir galeri formatında gerçekleşerek sanatçılara ve yayıncılara sanal bir alan sunmaktadır. Ziyaretçiler ise doğrudan katılımcılardan satın alınabilecek çok çeşitli orijinal yayınlara göz atabilirler. Sanatçılar kendi ülkelerinde fiziksel bir etkinlik mümkün olmasa bile bu sanal etkinliği sergi alanı olarak kullanıyor olacak. Sanal sergide izleyici, hareketlerini klavye veya dokunarak kontrol edebilir, yakınlaştırabilir, yayınlar ve sanatçılar hakkında ek bilgi alıp yayınları satın alabilirler.

Fuarın paralel etkinlikleri ise, Mollie Underwood ve Holly Meadows-Smith‘in (Irrelevant Press) fanzin atölyesi, Draw Down Books, Paula Minelgaite, Caterina Ragg & Adriana Monsalve (Homie House Press), Frida Hammar, Shy Bairns, Christian Reister ve Alexander Chernavskiy gibi çeşitli sanatçıların ve uluslararası yayıncıların konuşmalarından oluşuyor. Bunun dışında video sunumlarıyla DUES, Nikolaos Kachrimanis, Maya Strobbe (Ramsdam Books) ve Irma Boom yer alıyor. Ayrıca müzik performanslarıyla Reptilians From Andromeda, Ivan Usen, Allen Hulsey ve Monika Bulanda feat. Can Ömer Uygan  izleyicilerle buluşacak.

Fanzineist Vienna Art book & Zine Fair, ücretsiz, çevrimiçi ve halka açıktır. Fuar fanzineist.com, Youtube, Instagram ve Zoom gibi farklı platformlarda gerçekleşecek. Tüm program ve detaylar ise yakında duyurulacaktır. Etkinliklere dair güncellemeleri fanzineist.com‘da bulabilirsiniz.

Fanzineist Vienna, Deniz Beşer tarafından düzenlenen kar amacı gütmeyen bir sanat kitabı ve fanzin fuarıdır.

Aşk ateşi ateş böceği

0

Yeryüzünde bir yerde, sürülerden birinin içinde tüm koyunlardan farklı bir kara koyun yaşarmış. Kara koyun, karanlık basıp ışık hükmünü de alıp yatağında uyumaya çekildiğinde karanlıklar içinde kaybolurmuş. Bu durum onu öylesine üzer öylesine üzermiş ki karanlıkta sesi hüzünlü bir kavala benzermiş. Bu hüzünlü sesiyle kara koyun her gece sürüsünün onu izlediğini hayal ettiği bir şarkı melermiş.

Tüm diğer koyunlar gibi kara koyun da sürüden ayrılmaz ve onlar nereye giderse oraya gidermiş ama sürü bu ya bir gün nasıl olduysa tüm koyunlar kara koyunun peşine takılmış. Kara koyun mutluymuş mutlu olmasına ama yavaşça ufuk renklenmeye, gün tüm yumuşaklığıyla sanki doğayı okşayarak yerini akşama bırakarak uzaklaşmaya başlamış. Aksi gibi sürü de susuzluktan tükenmek üzereymiş. Kara koyun, suya giden yolu bilmesine biliyormuş da birazdan yine görünmez olacağından korkuyormuş.

Bu korkuyla adımlarını hızlandırmışken bir ateş böceği ile göz göze gelmişler. Kara koyun, kara sevdaya tutulsa böyle bakmaz, böyle melemezmiş. Başlamış durumunu anlatmaya, anlatmış da anlatmış. İçli mi içliymiş.

Ateş böceğinin içi ısınmış kara koyuna. Daha bir parlamış ateşi.

Sana yardım edeceğim kara koyun sakın merak etme.” demiş ve gitmiş. Toplamış arkadaşlarını, konmuşlar kara koyunun postuna. Kara koyun dönmüş, farları yanan bir arabaya. İzlemiş onu sürü su başına dek. İçmişler sularından derenin ateş böcekleriyle.

Kara koyun mutlu mu mutlu bu sefer başlamış şen sesiyle ateş böceğini övmeye. Ateş böceği kara koyun meledikçe daha bir ışıl ışıl parlamış. Koyunlar ve ateş böcekleri o günden sonra hep bir arada yaşamış.

Çocukların çığlıkları ile koyunların yakarışları birbirine karıştığında…

Bugün bir hayli zor bir gün benim için. Evlerde toplanan ‘büyükler’in koşuşturan çocuklara bağırıp şiddet uygulama sesleri ile sokakta hayvanlara uygulanan şiddetin sesi birbirine karışıyor. Hem hiyerarşik hem türcü bakışın kesiştiği bir gün ve gerçekten sesler bu kadar yakınımdayken güne devam etmek de beni zorluyor. Tek aklıma gelen yol, buraya gelip içimdekileri aktarmak…

Uzun süredir hayvanlar ile çocukların yaşamlarında tahakküm meraklısı bu sistem yüzünden ortaya çıkan benzer deneyimler ile ilgili akademik çalışmalar yapmayı, yazılar yazmayı düşünüyordum. Biraz daha okumak için yazınsal kısmını erteledim bugüne kadar ama sabah gözümü açınca duyduğum sesler yüzünden dayanamadım.

Çocuklar büyüklerinden azar yiyip şiddet görürken aynı anda az önce yaşamı çalınmış hayvanın bedenine inen balta sesleri doluyordu odama. Yazıya bu ikinci tanıklıkla ara vermek zorunda kaldım. Aniden bastıran kaçma isteği, çocukların ve hayvanların üzerindeki baskının onların hayatlarında yaptıkları ve herkesin bunu ‘normalleştirmesi’ yazmak zorunda olduğumu hatırlattı. Evet, bu yazı hiçbir şeyi değiştirmeyecek belki ama hayvanları ve çocukları nasıl boğduğumuz bir kez de benim kalemimden kayıtlara geçsin.

Ben akademik ve yazın rotamı değiştirirken zihnimde pek çok şey daha berrak bir hal almaya başlıyor. Daha yolun başındayken bile keşfettiklerim, nasıl değiştiririz’i aklıma sık sık getiriyor. Henüz bir cevabım yok ama bu konu içinde yara olmuş herkes gibi bırakmaya da niyetim yok.

Kendinden büyüklere, çocuğa kızma, hayalini çalma, şiddet uygulama özgürlüğü veren bu tahakküm, hayvanı da öldürüp parçalara ayırıyor. Bunu her gün, dünyanın her yerinde yapıyor ve bundan rahatsızsanız hem türcülüğünüzü hem hiyerarşi ve güç merakınızı sorgulamanız gerekiyor. Tabağınızda da nefes alan, gözü ve kalbi olan bir canlıyı yemeye devam etmemeniz. Zira ölmesine sebep olduğunuz bir hayvan ile baskılanmasını, şiddetini normalleştirdiğiniz çocuklardan da siz sorumlusunuz.

Çocukları ‘terbiye’ ediyorlar, hayvanlar da ‘hissetmiyor ve hayata bizim kölemiz olmak için geldiler.’ Peki, hayvanları yiyerek çocukların geleceğini de yediğinizi biliyor muydunuz, sevgili her şeyi çocuğu için yapan ‘iyi’ insanlar? Su kıtlığı, çölleşme, sel gibi felaketler çocuğunuzu susuzluktan öleceği ya da boğulacağı bir geleceğe taşıyacak, eğer hayvanları özgür bırakmasanız.

Bu yazı için iyi bir finalim yok. Zaten çok bölünerek ilerlediğim için içeriğin iyi olmadığının da farkındayım. Şiddete bu kadar yakından tanık olmak beni gerçekten çok fazla etkiledi. Hele ki bunu sadece bugün değil, her gün, her yerde yaptıklarını bilmek daha da yıkıma uğramama sebep oldu. Çok merak ediyorum, köpeğin başını okşayan merhamet, koyunun başını neden parçalıyor, ne oluyor o merhamete?

Kapak Görseli: Andrea Martin

Nefes aldığım her an korkuyorum…

Tak tak tak! Şşşşşş! Trak trak trak!

-Haydi kalkın! Kalk kalk kalk! Şunların tipine bak, hah…

Neler oluyordu yine? Yine aynı korku, aynı travma… Tetiklenmiştim. Her yerim titriyordu. Kızımı aldıkları sabahki gibi tüm sesler… Yine bir yolculuk var, belli. Hayra alamet değil bu sabah. Ahhh! Kasıklarımda bir acı duyuyorum. Korkuyorum. Yine tecavüz mü edecekler acaba bana? Bunu hissederek yaşamak çok zor. Katlanamam sanıyordum ama tam iki yıldır buradayız. Doğduğumdan beri buradayım sanki. Buradan öncesi yok hafızamda. Doğduğumdan beri katlanıyorum olanlara.

Bu kampta kimin başına ne zaman ne gelir, hiç belli olmaz. Şehirden uzakta bir yerde olduğumuzu sanıyorum. Yerimizi tam olarak kestiremiyorum. Duvarlar çok yüksek. Çığlıklarımız duyulmuyor. Buradaki herkes, sürekli çığlık atıyor. Sistematik işkenceden beynimiz, kulaklarımız deforme oldu. Belki de duymak istemiyoruz artık birbirimizin sesini. Tahammülümüz kalmadı acıya. Ahhh! Memelerim acıyor. Yine tecavüz mü edecekler acaba? Çok korkuyorum.

Geçen sene kızımı böyle bir sabahta götürdüler. Araca yüklediler diğer çocuklarla. Dua ettim gecelerce ağlayarak. Polis keser yolunu belki, dedim. Belki bakar kamyonun arkasına. Burada yasa dışı, ahlak dışı bir şey olduğunu sezer, dedim. Belki, belki diğer arabalardan biri görürdü yolda. Çocuklardan birinin yüzü görünürdü belki, yardım çığlıklarını duyarlardı. Konuşmayı bilmese de bebeklerin sesinden anlamazlar mıydı o bebeklerin annesiz kaldığını, yardıma muhtaç kaldığını? Başka anneler hissetmez miydi benim yavrumun çaresizliğini. Annelik bu ya, insan gözünden anlar bir yavrunun acısını. İlle de kendi yavrusu mu olmalı?  Korkuyorum. Nefes aldığım her an korkuyorum.

Başımızda bir herif var ki… Pezevengin teki! Canı sıkıldı mı gelir döver sırayla bizi. Çoğu zaman demir sopayla… Ağladığımızı görür, döver. Tekme atmaya çalışırız bazen; acımızı görür, döver. Daha da keyiflenir o zaman… Arada kameraya kaydeder döverken bizi, kovalarken. Kahkaha atar, üstümüze tükürür. Çok korkuyorum. Nefes aldığım her an çok korkuyorum.

Buna katlanmak kolay değil. Bunca zulme rağmen kaçmak istiyorum bir yol bulup. Yeniden yaşamak, yaşama güvenmek istiyorum. İyileşmek istiyorum. Kimse bir lokma ekmek vermesin, sokaklarda kalayım… Yeter ki dövülmeden, tecavüze uğramadan yaşayacağımı bileyim. Çocuklarımın hepsi burada öldü. Sevdiğim arkadaşlarım öldü. Kaybedecek bir tek canım kaldı. Bencillik mi bu, bilmiyorum: yaşamak istiyorum…

Bu şehrin, bu köyün adı ne? Buranın kanunu yok mu? Bir tane vicdanlı insan yok mu bize yapılanı duyacak, duyuracak? Herkes neden suskun? Herkes neye kapattı kulaklarını, kaçtıkları ne? Kendi kara vicdanları mı? Konforlu hayatları mı? Nazilerin sabun yaptığı zavallı insanlar gibi, acımasızca öldürülüyoruz burada. Neden tek bir ses yok, konu bizim acımız olunca? Ölmek istemiyorum. Bu kampta yok olup gitmek istemiyorum. Duvarlar çok yüksek… Çok korkuyorum… Nefes aldığım her an korkuyorum. Bu başımızdaki pezevenk ölsün istiyorum. Bizi durmadan döven, içimize kızgın demir sokan, yavrularımızı öldüren bu pezevenk ölsün istiyorum! O sesle irkiliyorum:

Tak tak tak! Şşşşşş! Trak trak trak!

-Haydi kalkın! Kalk kalk kalk! Şunların tipine bak, hah…

Uyanıyorum. Rüyamda insan gibi konuşup, insan gibi yazığımı hayal ediyorum. Rüyamda insanlara nasıl acı çektiğimi anlatabildiğimi görüyorum. Rüyamda bir an olsun umutlanıyorum.

O sırada bir ses duyuyorum:

-Ustam bunlar yağlı dana, biz bunları yürütmüyoruz. Kas mas yok. Çok güzel et çıkar bunlardan. Süt danası istiyorsan çabuk söyle, kuzularla birlikte arabaya yükledik. Bizim oğlan kapsın iki tane. Ha, alırsan sen mi kesecen, biz kesip mi verelim sana?

Uyanıyorum. Duyuyorum. Umudumu kaybediyorum. Sıra bende mi, bilmiyorum. Nefes aldığım her an, ölesiye korkuyorum…

İnsan olmaktan utandığım bir gecede, bedenlerini ve ruhlarını acıdan, şiddetten, ölümden kurtaramadığım hayvanlardan özür dileyerek yazdım. Özür dilerim… Küçük kalplerinizin korkudan titrediği her an için, insan olduğum için özür dilerim. Umarım bir gün herkesin gözünüzün içine bakmaya cesareti ve yüzü olur. Tüm mezbahalar kapanana, tüm kafesler ve tüm kırbaçlar kırılana dek…

Hoşça kal ülkesi | Öykü

0

Mutfakta barbunya içi çıkarıyordu. Akşam yemeğini hazır etmesi için birkaç saati vardı. Aslında hiçbir şey yapmak istemiyordu. Yorganın altına girip saatlerce düşünebilir, düşündüklerinin içinde yarattığı yoğun basınçla hiçbir sonuca ulaşamadan sadece kafa patlatarak uykuya dalabilirdi. Barbunyaların tek tek içini açıyor tanelerini çıkarıyor ve kabın içine biriktiriyordu. Tüm hareketleri otomatikti. Zihnini yoransa iç sesiydi. Dipsiz karanlık bir kuyunun yankıları gibi… Bazen net sesler bazen de duyulması zor mırıltılar…

İstanbul… Taşı toprağı altın şehir, yedi tepeli şehir, masal şehir ve karanlık şehir… Ne çok nitelemeye maruz kalmıştı. Bu şehre geleli tam 15 sene olmuştu. Üniversiteyi burada okumuş ve sonra bu şehrin büyüsünde yaşamak için burayı seçmişti. Ailesi Samsun’da yaşıyordu. Her şeyi geride bırakmıştı; ailesini, akrabalarını, ona sunulan şatafatlı ama toplumsal normların kutsallaştırıldığı o ezber hayatı… Kendi ayakları üzerinde durmak istiyor; düşmek, kalkmak, tökezlemek, ağlamak ve gülmek… Hepsini kendi yarattığı dünyasında yaşamak istiyordu. Ona sunulan her şeyi elinin tersiyle itmesinin nedeni buydu. Kendi yaşam yolculuğunda kendi kendine ışık olmak… Hem zaten ailesiyle manevi bağları da çok kuvvetli değildi. Sevildiğini hiç hissetmemişti, sevgi gösterileri bile nasıl da duygudan yoksundu. -Bazen bu kadar içe dönük ve sadece kendinde anlam bulan biri olmanın nedeni bu diye düşünürdü.- Ama o gerçek olanı istiyordu. İnsana dair her duygunun ve yaşantının özgünlüğüne inanıyor ve kendini hayatın sunduğu her duyguyu kucaklayabilecek kadar özgür hissediyordu.

Babası aramıştı yarım saat önce ve kafasını allak bullak eden onun bir cümlesi olmuştu aslında. ”Daha ne kadar bizden ayrı İstanbul’da yaşayacaksın? Bizi sevmiyor musun, özlemiyor musun hiç?” gibi acıklı cümleler kurmuştu babası. Ne kadar iğrendirici sözler, iç gıcıklayıcı laflardı bunlar. Babasını severdi o yüzden “ben böyle iyiyim ve elbette sizi seviyorum” gibi geçiştirici sözler dışında bir şey söyleyememişti babasına. Ama düşünmeye başlamıştı… O hiç susmayan iç sesiyle konuşuyor ve hatta kavga ediyordu. Küçüklüğünden beri bu iç sesi en iyi arkadaşı yol göstericisi ve hayatının ışığı olmuştu. Karşılıklı konuşurlar sorular sorarlar ve en acımasız cevapların gerçekliğini esirgemezlerdi birbirlerinden. Herkesten vazgeçer ama asla iç sesinden vazgeçemezdi… Ve yine vazgeçmiyor ona kulak veriyordu:

       -Canım, balım, çiçeğim.. Güzel kadın… Bak yavrum bağımsız olmak istiyorum diye yıllardır ayrısın memleketinden. İyi bir gazetecisin, başarılısın, sevilen saygı duyulan birisin ama memleketin hiç mi çağırmıyor seni? Ailenin yanında olma gereğini hiç mi duymuyorsun içinde? Hadi cevap ver bana!

       -‘Memleket’ ne demek? Ait hissettiğin yer demek değil mi? Ben “ben” olabildiğim yerdeyim. Ait hissettiğim yerdeyim. Şimdilik burası, yarın nereye ait hissederim bilmiyorum. Nerede yeşeriyorsam orada benim köküm. Ailemin yanında olma gereği duymuyorum. Yanında olmak mekanla sınırlanamaz. Bunu biliyorsun.

        -Tamam, peki ya sevmek?

        -Kimi sevmek? Ailemden bahsediyorsan seviyorum elbette. O nasıl soru?!

        -İyi de vazgeçebiliyorsun.. Herkesten.. Yok sayabiliyorsun.. Hiç olmamış gibi davranabiliyorsun. Bazı sözler hiç söylenmemiş gibi yapabiliyorsun.. Sevmek böyle bir şey mi sence!

       -Evet sevmek tam olarak böyle bir şey. En azından benim dünyamda benim varoluşumda böyle. Bana bin defa söylediklerimi tekrarlatmandan nefret ediyorum. Benim sevme kapasitem ve anlayışım kimseninkine benzemek zorunda değil. Değer vermek, özveride bulunmak, duygudaşlık etmek, birbirine iyi gelmek gibi sadece yaşarken anlamı olan, üzerine konuşunca hafif kalan bu değerlerde buluştuğum insanları seviyorum. Büyü gibi bir şey bu. İnsanı hipnotize eden bir yanı var. Ama bilirsin büyü ve hipnoz bozulabilir. İnsanların, birbirlerinin hayatındaki misyonları sona erebilir. Bu misyonun sona erdiği zamanı doğru kestirmek önemli aksi taktirde yaşanmamışlık olarak kalacaktır… Ve işte o vakti kestirememek kanayan bir yaraya dönecektir.

            -Peki o zamanı nasıl kestiriyorsun?

            -Çok zor değil inan. Her ilişki türü devriliyor. Ama o devrilen yerden her iki taraf bir avuç toprak almadan kalkmıyorsa başka bir yöne evriliyor ve o sevgi yaşıyor, yaşatılıyor. Yok eğer tek taraflı evrilme varsa bir cacık olmuyor biliyorsun. İşte orası bana müsaade deme noktası. Bu hep böyle oldu biliyorsun, beraber yaşadık gördük.

            -Sevmekten gittiğin için mi vazgeçiyorsun yoksa vazgeçtiğin için mi sevmekten gidiyorsun?

            -Bunun bir kesinliği yok ki. Ama genelleştirilecek deneyimlerim var. Ben genelde umudum bitince vazgeçiyorum, vazgeçtiğim noktada da gitmeye karar veriyorum. Gittiğim halde sevmekten vazgeçmediğim zamanlar oluyor.

            -Sevmek varsa umudun niye tükeniyor ki? Herhangi bir insanı sevmek umut demek değil mi?

            -Sevmek dediğin şey insana iyi gelmeli.. Birisi seni seviyordur ama iyi gelmiyordur mesela. Kendince seviyordur, ikna da ediyordur ama ruhun dans etmiyordur, anlayamıyordur mesela seni ya da sohbet edemiyorsundur belki de canın sıkılıyordur yanında.. İyi gelip gelmemesine aklın karar veremez ruhun karar verir. Akla düşense sadece vazgeçmen gerektiğine seni ikna edebilmektir.

           -Konuyu asıl mevzudan uzaklaştırıyorsun. Ailenden bahsediyorduk…

           -İç sesim olarak doğru soruları sor o zaman. Demek ki sen de kaçaksın mevzudan.

           -Umudum kalmadığında vazgeçerim ve giderim demiştin.. Ailenden de umudun kalmadığını söyleyebilir misin o zaman?

          – Daha fazlasını bile söylerim. Umudum kalmadığında gittim ve ikinci defa umudum kalmadığında ise bittim.. Bittim dediğim yerde kendime kök saldım. İşte en güçlü kendimle buluşmam buydu. Biliyorsun, hepsine şahitsin.

          -Evet şahidim. Ama bu vazgeçtiğin halde bitmeyen sevmelerinden, anladım.

          -Doğru anladın ama bu sevgi insan olmalarından mı kaynaklı yoksa ailem olmalarından mı bilmiyorum gerçekten. Kan bağım olmayan insanları da böyle sevebiliyor olmak hatta bazılarını daha fazla sevebiliyor olmak garip değil mi?

          -Kime göre! İnsana dair hiçbir duygu garip değil. Herkesten vazgeçebiliyor olma özgürlüğün belki de bundandır. Hatta belki de kendinden başka kimseye güvenmiyor oluşunun nedeni budur. Kendi içinde bulmuşsun sadece, neyse ki bulmuşsun. Ya bulamasaydın..

          -Kesinlikle haklısın. Dışarda bulamadığım her şeyi kendi içimde buldum ben. Meğer ne zenginmiş insan denen canlı. Meğer ne güzelmiş insanın kendisini koşulsuz sevmesi, en büyük şefkati kendine göstermesi. Ancak böyle çiçek açıyormuş insanın bahçesi.

          -İçin hep bir hoşça kal ülkesi gibi farkında mısın?

          Cevap veremeden telefonu çalar… Arayan gazetenin yazı işleri  müdürüdür. Beklenen haberi vermenin gururuyla birlikte sesi buyurgandır:

          -Yönetim, Kanada’ya gazetenin Türkiye temsilcisi olarak seni göndermeye karar verdi. Toronto’dan göçmenlerle ilgili haberlerin kaynağı artık sensin. Yazılı olarak da sana tebliğ edilecek ama ben önceden müjdeyi vermek istedim. Hazırlıklara başlasan iyi edersin.

          -Çok teşekkür ederim müdür bey diyerek telefonu büyük bir heyecanla kapattı.

Ne zamandır bu haberi bekliyordu. Belki de hayatını fırsatıydı. Belki de geçici olmayacak ve eğer yaşam koşullarını beğenirse hayatının geri kalan kısmını da burada geçirecekti. Hemen hazırlıklarını yapmalı yeni hayatına doğru hızla yol almalıydı. Onu en zorlayan kısım ise bu haberi ailesine söylemekti. Ailesi İstanbul’da yaşamasına bile anlam veremiyorken, o Kanada’ya gidecekti. Ailesi ile ilgili kaygılarını kafasından çabuk attı. Zira bu hep böyle olmuştu. Bir şekilde bu kaygılar yok sayılmadan atlatılamıyordu çünkü çözümü olan durumlar değildi. Bu, onun hayatıydı ve ortada çözülecek bir durum değil “kabul edilecek bir durum” vardı ve bu onların sorunuydu. İşte bu kadar… Kafasını netleştirmesi her zaman kısa sürerdi…

Aradığı ilk kişi erkek arkadaşı oldu. Karşılıklı anlayışın, sevginin ve özgürlüğün olduğu bir birliktelikti bu. Onu anlayacağını biliyordu, bağlıydılar birbirlerine. Belki artık zor olacaktı ama imkansız değil. Hem belki o da gelirdi. Büyük bir heyecanla ve umutla ne zamandır beklediği bu haberi vermek için telefonu eline almıştı. Telefonu hemen açtı sevdiği adam..

          -Canım, nasılsın?

          -Çok iyiyim ve heyecanlı. Beklediğim haber geldi, Toronto’ya ben gidiyorum.

           Uzun bir sessizlik..

          -Ciddi misin?

          -Ne oldu sevinmedin mi? Ama bana destek olmuştun hep. Şaşırtıyorsun şu an beni!

          -Evet destek oldum ama bir yanım da nedense olmayacak diye düşünüyor ve buraya tutunuyordu. Senin benden 8000 km uzakta olduğunu düşünmek bile istemiyorum. Lütfen gitme, eskisi gibi olmaz korkuyorum.

Bu sözle onu fena halde kızdırmıştı. İkiyüzlü davrandığını düşünüyor ve umutsuzluğuna, kendisini desteklemeyişine inanamıyordu. Birden nasıl böyle değişivermişti. Nasıl böyle kolay vazgeçebilirdi. Hayal kırıklığıydı yaşadığı.. En aşina olduğu duygu. O yüzden atlatması kısa sürdü ve..

         -Gerçekten böyle mi düşünüyorsun?

         -Evet, lütfen gitme.Gidersen biter.

       Dudaklarından tek bir kelime dökülür, gözlerinde ise yaşlar..

         -HOŞÇA KAL!!!