Ana Sayfa Blog Sayfa 36

Thomas Tryon’un ilk kitabı, korku edebiyatının büyük romanlarından biri: Öteki

Kara Çınar dizisi Yankı Enki editörlüğünde seçilmiş karanlık kitapları okuyucuyla buluşturmaya devam ediyor. Dizinin son kitabı, Thomas Tryon’un ilk eseri Öteki. Gamze Bulut’un çevirisini ve Dan Chaon’un sonsözünü okuyoruz. Başından sonuna kadar okuyucunun zihninde bir yolculuk, çıkışa ulaşmak için bütün yolların ve ihtimallerin tek tek denendiği bir dolambaç gibi.

13 yaşındaki ikiz kardeşler Niles ve Holland birbirlerinden çok farklı iki çocuk, Nials kibar ve sevimli, Holland ise soğuk ve kötücül. Babalarının ölümüyle evin düzeni ve ev sakinlerinin dengesi sarsılmış, anneleri ise artık odasından bile çıkamayacak kadar etkilenmiş. Henüz babalarını kaybetmenin şokunu atlatamamışken, Holland’ın kan donduran “yaramazlıkları” artıyor ve Niles da bunlarla baş etmekte gittikçe zorlanmaya başlıyor. Buraya kadar kitabın okuyucu üzerinde bıraktığı ilk izlenimin, korku unsurları beklentisi olduğunu söylemeliyim. Zaten paramparça olmuş bir aile, gerçekten olmasa bile ölü aile üyelerinin hayaletlerinin zihinlerine musallat olması ve Holland’ın yaşattıkları ile her an temponun yükseleceğini, nasıl bir korku eserinin içerisine çekileceğimi merakla beklemekteydim. Doğrudan bir korku yaşanmasa da, hem ailenin kayıplarının ve talihsizliklerinin yarattığı huzursuzluk hem de Holland’ın çocuksu ama tüyler ürperten fesatlıkları okuyucuyu yeterli miktarda rahatsız ediyordu.

Holland daha 13 yaşında bir çocuk olsa da, okuyucuyu ilk olarak, hala tartışılmaya devam eden, şu kalp kırıcı ikilemin karşısına çıkarıyor: insanlar karakterinde bu kadar hastalıklı bir kötülükle mi doğar, yoksa bu çocuk ailecek yaşadıkları talihsizliklerden kaynaklanan çocuksu sinirini ve inkârını bu şekilde aile üyelerine acı çektirerek mi dışa vuruyor? Holland’ın yaşattıkları öyle bir seviyeye geliyor ki, bu ikilem yerini söz konusu kötücüllüğün doğaüstü olup olmadığı sorusuna bırakıyor. Birkaç tatsızlık sonra kafamız yeterince karışmış ve kendimizi kurguya kaptırmışken, hassas ve merhametli okuyucular olarak hemen, ya Holland doğaüstü bir kötülüğün etkisinde hareket ediyor ya da bu doğaüstü kötülük Holland şeklini alarak kendisini gösteriyor diyoruz.

GECEYİ YAŞA! sloganının önerdiği üzere, Kara Çınar dizisinden çıkan bütün kitapları gece (Klasik Korku Öyküleri hariç; onu gündüzleri güneş parlıyorken, tek başıma değilken, okuduklarımın gece rüyama girmesine henüz saatler varken) okudum. Öteki’yi okurken aklıma gelenler ya da sezdirilenler; ikizlerin ürperticiliği, psikopat katil, hastalıklı bir kötülük, hezeyanın ürünü cinayetler, geride kalanlara musallat olan hayaletler ya da doğaüstü varlıklar tarafından ele geçirilmiş insanlar Chaon’un da sonsözde dediği gibi zihnimizden kayıp gidiyor. İşte bu belli belirsiz noktada içim ürperdi ve bu ürperti sabah oluncaya dek geçmedi. Soğuktan mı titredim yoksa okuduklarımdan mı etkilendim bilmiyorum. Çünkü bütün bu olası korku unsurları zihnimizden kayıp gidince, kişinin kendi karanlığının ne kadar derinleşebileceği düşüncesi ile kalıyoruz. Bazen kişinin karanlığı, olası karanlıkların en korkuncu olabilir diye içimden geçerken bir battaniye daha alıyorum üstüme, ne olur ne olmaz.

Çınar Yayınları’na, Yankı Enki’ye, Gamze Bulut’a teşekkürler! Herkese iyi okumalar!

Paskalya Bayramından Geçerken. Happy Easter?

Paskalya Bayramı, İsa Mesih’in çarmıhta fizik bedenini bıraktıktan üç gün sonra dirilmesini kutlar.

Mart Ayı, dirilişlerin başlangıcıdır. Tabii, dirilmek için önce ölmek gerekir. Balık burcunda öldüysek, bir sonraki burçta dirilebiliriz. Gördüğüm kadarıyla, çok az kişi öldü. Birçoğu yaralı kurtuldu. O yüzden dirilişi göremedik?

Aziz Pavlus, “Ben her gün ölürüm” derken acaba ne söylüyordu? Konu oldukça derin, çünkü astrolojik bir etkiye de dayanıyor. Balık/Başak çizgisinden, Koç/Terazi işin içine giriyor. Her şeyi astrolojiye bağlayan bir modum var bu aralar onu bırakıyorum izninizle. (Her ne kadar kök yukarıda olsa da, biraz dallara bakalım. Dallar daha renkli ve çeşitli.)

Eostre, Bahar Ekinoksunda kutlanan Germen tanrıçasıdır. Eski Cermen takviminde, Nisan ayına denk gelen bu olay “Ōstarmānod” – veya Paskalya ayı olarak adlandırılıyordu. Kutlama olarak Paskalya, Hristiyanlıktan öncedir ve ilk zamanlarda Bahar başlangıcı, ekinoks kutlamalarının adıydı.

Biraz içinde bulunduğumuz durumları konuşalım. Doğa, bu dirilişe cevap veriyor. En basiti çiçekler açıyor, toprak ısınıyor ve yerin altında olan yerin üstüne çıkıyor. Biz ne kadar apartmanlarda, sitelerde yaşasak da bu enerjiye ahenkli hale gelebiliriz, eğer dirilmek istiyorsak. Eğer dirilmek istemiyorsak, devam. Kristalize olmuş kabuller ve inanışlar ile yaşayan ölü olarak zamanın ipliği izin verdikçe devam edelim.

Yolu arayan kişi, iğne deliğine bile bakar ve hayatı gözler. Bu yazı da hayatı gözlemeye çalışanlara bir fikir vermek için yazıldı. Hareket etmeye, daha başka bir şeyi denemeye, ahenkten olmaya, mutlu olmaya, huzurlu ve dengede olmaya uğraşıyoruz. Sahip olduğumuz materyal konfor bizi rahatlatmıyor değil mi? Daha çok maddeye bağımlı oluyoruz çünkü o madde aracılığıyla haz ya da konfor elde ediyorsun. Eğer bu gözlemi daha önce yaptıysanız, o zaman ne demek istediğimi bilirsiniz.

Çok fena bir döngüdür ve sizi sürekli aşağıya çeker. Aşağıya çekmek ne demek? Deneyimleri sürekli maddesel şeylerle yapmak demek. Buna alkol/yemek/kitap/çay/kahve/cinsellik ne derseniz ekleyebilirsiniz. Dolayısıyla tatmin olmak isteyen doğanızın uyarıları tekrar yükseldiğinde ne yapacaksınız? Sarılacaksınız maddeye, tamam geçti, sakin ol, al bak burada istediğin. Aferin, oğluşuma, prensesime. Ağzına bir parça tatlı ver, sussun.

Dört yasası çalışır. Bir vakit sonra tekrar eder, tekrar eder, tekrar eder … Ancak sen sadece buraya onun istediklerini vermeye gelmedin. Ne yapacaksın? İlk olarak elimizde fiziksel yoga var, yapalım. Bir şeyler izleyelim, kitap okuyalım, V-Blood olalım. İşin ucundan tutuyoruz, bir şeyler yapıyoruz gibi gözüküp geçiştiriyoruz. Sorunlar hala orada. Sorunu çözmek ya da dağa tırmanmak istemiyoruz?

Namaste, dostlar.

Birilerinin istediği kesin? Şimdi çok istemekte de bir sorun var. Neden çok istiyorsun, acelen mi var? Hemen öleyim de bitsin mi diyorsun? Şu alt Siddhi’leri açayım da keyfim yerine mi gelsin diyorsun? Ya da bir rüya görsem, bana tapınağın adını söyleseler, oraya gitsem de sakinleşsem mi diyorsunuz? Çoğunluğu dışsal tekrarlara ve geleneğe dönmüş aydınlanmayı tapınaklarda mı arıyoruz? Güzel bir soru.

Arama şampiyonlarından biri olarak diyebilirim ki, arayın. Eninde sonunda bulacaksınız. Bulamadığım şeyler var, halen bunların yayınlarını yapıyorum, acelem yok. O yayının ekosu gelecektir. Ses bilgi taşır, ışık bilgi taşır. Dalgalar çarpıp geldiğinde umarım onları algılayacak sistemlerim gelişmiş olur. Malum, hergün onlarca dalga geliyor hangisini anlıyoruz?

Yumurtadan çıkmak için belirli bir sıcaklık ve zaman gerekir. Ateş şu anda mevcut, zaman sizin ellerinizde. Yumurtadan çıkın dostlar, çıktıktan sonra neden çıktım şimdi derseniz beni bulabilirsiniz.

Ne adam ne hayvan; kim bunlar?

İnsanların doğayı, erkeklerin de  kadınları sürekli baskı altında tutmak istediği bir dünyada yaşıyoruz. Matruşka misali birbirinin içine geçmiş olan böyle bir durum için hangisi daha kötüdür sorusunun yanıtı nedir sizce? Sorunun içinde “böyle bir durum için” nitelemesini açmak gerekiyor belki de ilkin. Aslında gayet net; doğa, hayvanlar ve kadınlar katlediliyor. Dolayısıyla sorunun cevabı “hepsi de” oluyor ve  birbirinden daha dehşet verici ve kötünün de kötüsü halleriyle karşımıza dikiliyor. Geldiğimiz noktada üzerinde durmamız gereken, altını çizmemiz gereken, olup bitenler karşısında içinden cımbızla çekmemiz gereken çok nokta var. Doğaya; suya, havaya, ağaçlara ve hayvanlara; insanlara, özellikle kadınlara ve çocuklara neler yapıyoruz? Neyiz biz? İnsan görünümünde aslında ehlileştirilmemiş ve bilinenin tam aksine asla evcil olamayan hayvanlar mıyız? Üstelik kendi kusurlarını görmeksizin hayvanları evcilleştirmeye çalışan hayvanlar olabilir miyiz, kendi kusurlarını kapatmaya çalışmanın en legal yolu olarak!!! Neyiz biz? Ya da herkesi böyle bir sorunun içene katmaksızın; ne adam ne hayvan, çoğunluğu elinde bulunduranlar; kim bunlar?

Carol J. Adams’ın Ne Adam Ne Hayvan kitabı kapağından, içeriğine, odağa aldığı konudan; Feminizm ve Hayvanların Savunulması alt başlığına, içinde yaşadığımız yerküreyi nasıl bir hale getirdiğimizin aynadaki yansıması gibi. Yine Ayrıntı Yayınları tarafından yayımlanan Etin Cinsel Politikası’nı da unutmamamız ve her iki kitabı birlikte ele almamız gerekir. Birikim Dergisi aracılığı ile hayvan hakları savunucusu olan, aynı zamanda feminist aktivist olan Carol J. Adams makalelerini, söyleşilerini okumaktaydık evet, fakat işte nihayet kendisi dünya literatürüne giren kitaplarıyla da kitaplıklarımıza girmiş durumda. Dünya Carol J. Adams’ı 90’lı yılların başından beri özellikle kadınların ve insan dışı varlıkların (özellikle hayvanların) aşağılanmaları, aile içi şiddet ve cinsel istismar konuları ile ilgili söylediği sözler, makaleleri ve nihayet bu konularla ilgili yazdığı kitaplarla tanımakta. Yani tamamı insan eliyle, aklıyla gerçekleşen fakat açığa çıkmasının veya konuşulmasının asla  istenmediği (veya istendiği; avlanan insanların avladıkları hayvanın başında poz vermeleri, etle yapılan şovlar, işlediği kadın cinayetinden hiçbir şekilde suçluluk duymamak) dehşet verici kötülüklerin neden kaynaklandığı, daha da önemlisi tüm insani doğrular karşısında nasıl yapılmaya devam ettiği üzerine yazılmış detaylı metinler ile karşı karşıyayız.  

Kitap kapağından itibaren; -ince, dişi insan vücudunda bir inek kafası (Denise Webb, “Eating Well” The New York Times-1991)- rahatsız edici detaylar okuyacağımızın delaleti olarak bizlere gözünü dikip bakmakta. Hayvanların dört ayaklı olmalarının aksine iki ayağının üzerinde bizlere bakan, inek kafası yerleştirilmiş bu dişi insan vücudu bizleri vejetaryen yapabilir mi? Daha da önemlisi neden dişi beden? Kitabın adı Ne Adam Ne Hayvan değil mi? Başlıyoruz efendim. Buyurun.

Doğa, Hayvan ve insanın Erk Kibri

Biz insanlar, insan olmayan canlıları nasıl temsil ediyoruz? Bu soruya vereceğimiz yanıtlar bizleri (insanları) temsil eden, düşüncelerimizi ve yaşayışımızı temsil eden cevaplar olmaktan ziyade dünyayı ne hale getirdiğimizin de yanıtı olarak karşımızda belirmekte. Umurumuzda mı? Yani dünyayı ne hale getirdiğimiz! Yerküredeki yaşamın, hayatın akışının insan eliyle ataerkil kodlar üzerine kurgulandığı, sistem çarklarının değiştirilemez şekilde bu sistem üzerinden işletildiği düzende  doğa, hayvanlar, tüm diğer canlılar ne haldeler ve onlara neler yapıyoruz soruları cevabını çok iyi bildiğimiz meseleler bütünü aslında.  

Carol J. Adams, Ne Adam Ne Hayvan kitabını yazma sürecini anlatmaya başlıyor ilkin. 1970’li yılların başlarında feminizm ve vejetaryenlik üzerine düşünüp, vejetaryen olmaya karar verirken konular üzerindeki ataerkil ahlak değerleri ve et tüketimi arasında bağlantılar olduğunu fark eder ve on beş yıllık süreç sonrasında ilk olarak Etin Cinsel Politikası, ardından da Ne Adam Ne Hayvan kitapları gelir. Aslında süreç “yok olan anneler”; dişi hayvanlar (doğum yapan hayvanların sütünün kesilme sürecinde süt üretimine nasıl devam edildiği)  ve kadınların hamilelik süreçleri (acı veren, talepkar, karmaşık ve kutsallaştırılarak sömürülen) etrafında gelişen olaylar sonucunda cereyan etmeye başlar. Carol J. Adams yaşamı niteler gibi gözüken fakat aslında “yok eden” hayvan ve insan açısından yok olunan annelik ve yaşam konularından start alarak kürtaj, hayvanları yemek, beyaz ayrıcalığı (ırkçılık) ekofeminizm konuları üzerine derinlemesine düşünüp, araştırmalar yapıp, yazmaya başlar.

Ne Adam Ne Hayvan, üç ana bölümden oluşmakta. İlk bölüm başlığı Kibirli Gözün İncelenmesi; hayvanları yemek, hayvan deneyleri, kürtaj ve hayvan hakları, siyasetin nasıl işlediği. İkinci bölüm başlığı Feminist Kuramın Dönüştürülmesi; ekofeminizm, feminist hayvan trafiği, striptiz yapan bir şempanze. Üçüncü bölüm başlığı Sefaletten Zarafete; barışı eve getirmek, zarafetten beslenmek, hayvansal teoloji.  Bölüm başlıklarına baktığımızda çığırından çıkan bir düzen anlatılmak yerine (bunu zaten düzen sağlayıcılar olarak çok iyi biliyoruz) derinde olup biteni anlamaya ve aktarmaya çalışan, bunu yaparken sırtını pozitif bilimlere yaslayan ve çözümlere işaret eden konu odakları görüyoruz.

Carol J. Adams bölüm başlıklarını da göz önünde bulundurarak konu ile ilgili şu kapsayıcı tespitte bulunur: “Bir noktada insanlar kendilerini hayvan olarak görmeyi bıraktı. Bu da tartışmanın ataerkil bir çerçeveye oturtulması sonucunda gerçekleşti. İlerici feminist tepki, bu tarz gerici ikilikleri ortaya kaldırmaya yöneliktir.”

Feminist vejetaryenliğin özellikle son yirmi yılda (Son otuz yıl hatta) geçirdiği evrim ataerkil düzene rağmen mücadelesine devam ediyor.  Hem yakın hem de yerleşik şiddet çeşitleriyle hayvan, doğa, insan –fakat en çok da kadın, dişi beden- üzerinden yüzleşiyoruz. Erk kibri ise yüzleşmeler ötesi biçimiyle hegemonyasını kurmuş durumda. Cinsel şiddetin, ırkçı şiddetin, ve hayvanlara karşı şiddetin görünürde farklı şiddet çeşitlerini içerse de bağlantılarının erk içi şiddete dayanıyor olmasına özellikle dikkatimiz çekilmekte. Bu bağlamda da  Carol J. Adams, Ne Adam Ne Hayvan’da özellikle insanlar tarafından tüketilen hayvanların sömürülmesini yorumlamak amacıyla ırkçı karşıtı feminist bir analiz oluşturmaya çalıştığı Etin Cinsel Politikası’nın öne sürdüğü bakış açısındaki radikal değişimi ortaya  koyuyor.

(Ölü) Hayvan, “Et” Yiyiciler Mi, Vejetaryenler Mi?

“Hayvanları yemek dendiği zaman insandan ziyade insan olmayan hayvanları yemekten bahsediyoruz. (Ölü) hayvanları yemekle ilgili ise neredeyse hiç konuşmuyoruz. “Et” yemekten bahsediyoruz. “Et” yemekten bahsetmeye başladığımız zaman da bireysel karar olarak hareket eden kültürel üretim alanına girmiş oluyoruz. Sorun da burada işte. Çünkü “et” yiyicilerin vejetaryenlerde “dırdırcı ahlaki tavır” olarak gördüğü şey aslına “et” yiyicilerin de hayvanların cesetlerinin yendiği bir kültürel yapıya maruz bırakmak için verdiği karşılığı yansıtıyor. Başka bir filozofsa sert bir yanıtla karşılık veriyor: “Batı ülkelerinde neredeyse herkesin, etin tadına alışkın oldukları için mevcut durumu korumaktan yana olduğu şüphe götürmez… Bu alışkanlık kendi kendini destekleyen iddialar seli oluşturuyor.” Vejetaryenlerin sesi yargılayıcı mı yoksa “et” yiyici dinleyiciler mi savunmacı?”

Ne Adam Ne Hayvan “et” yiyiciler ve vejetaryenler karşılaştırması olarak okunmamalı elbet. Feminist – vejetaryen eleştirel teoriler bu tür bir karşılaştırmadan çok daha fazlası. Artık dünya bilinci bu noktada çünkü. Asıl önemli olan tüm bunları bilerek ve her şey ayan beyanken ne yapıyor oluşumuz? Genlerimizden gelen, dna’mıza işleyen beslenme alışkanlıklarımızın  nasıl değiştiği? Ya da gerçekten değiştirebildik mi?  Bu kuramları, değişim biçimlerini ve sürdürülebilirliği en iyi ortaya koyan ve sürdürebilenler kadınlar arasından çıkıyor çünkü, dişi beden (İster hayan olsun, ister insan) üzerinden sömürülen yaşamın, sürdürülebilirliği dişi bedenler ve akıl ile gelecek yüzyılları şekillendirecek.

Ne Adam Ne Hayvan ve Etin Cinsel Politikası Ayrıntı Yayınları İnceleme Dizisi kitaplarından. Kitapların çevirilerine imza atan, Ne Adam Ne Hayvan’ın çevirmeni Sevda Deniz Karali ve Etin Cinsel Politikası’nın çevirmeni E.M Boyacıoğlu’na özenli çevirileri için teşekkür etmek isterim.

Her iki kitap da kitaplığınızda bulunmalı. Okuyunuz lütfen.  

Bazı kentler, fotoğraf, kadınlar ve yolculuk

2013 yılında fotoğrafa olan tutkum beni uzun bir yolculuğa sürekledi. Güney Kurtalan Ekspresi’yle Diyarbakır’a gittim. Kıştı ve sırt çantamın içinde bilgisayarımı bile taşıyordum. Önce Ankara’da arkadaşlarımla Babel’de buluştum sonra reklama girecek birkaç görüşme yaptım. Dostlarda kaldığım gecenin sabahında trene son dakika yetiştim. İlk öğrendiğim trende yemekli vagon olmadığı oldu. Küçük istasyonların satıcıları ve demli bir çaya duyulan özlemle kitap okuyor, izliyor ve bazı kısa notlar alarak yolculuğumun tadını çıkarıyordum.

İzlenimler

Kararlıydım, Diyarbakır’a saf gözlerle bakacaktım. İzlenimlerimden ilki tel örgüler oldu. Gittiğim hiçbir kentte gözüme bu kadar tel örgü çarpmamıştı. Diyarbakır’da trenimiz durduğunda gideceğim yere nasıl gideceğime dair hiçbir fikrim olmayarak trenden indim. Yeni atama sanılmış olmalıyım ki ilgili birisi beni kalacağım yere bıraktı. Daha sonra kendi kendime şöyle düşündüğüm oldu. “Bu cesareti nereden bulmuştum?”

Çantamı bırakıp, fotoğraf çekmeye çıktım. Eski kentin surları, kurşun geçirmez camlarla hissettiğim korku, halkın sahiplenici tutumu, “şuralarda dolaşma, makinene dikkat et,” lafları, hanlar, On Gözlü Köprü, Ofis sokakları, merkez, yüzler, sesler, renkler, yediğim içtiğim bana kalsın; insana ilham veren bir kentmiş Diyarbakır.

Rotam uzundu, lakin bir yerden sonra devam etmek için içimde bir arzu duymadığımdan dönmeye karar verdim. Bana bu kararı verdiren Diyarbakır’dan sonra gittiğim Mardin oldu.

Kozmopolit Matruşka bebeği Diyarbakır’ın hemen yanı başında

Masal kenti gibi büyülü Mardin’i görmek, isteyen herkese nasip olur niyetindeyim. Umarım ben de şu salgın günleri bitince ara sıra giderim. Bazı şeyleri maalesef erteliyoruz. Ben de Mardin’den sonra gitmek istediğim Urfa ve Maraş’ı henüz göremedim. Oysa çoktan görmüş olabilirdim. Elimizde olmayan nedenler bizi kendi turizmimizden bile uzaklaştırıyor. O tren yolculuğuna çıkmasaydım, Diyarbakır ve Mardin hâlâ görmek istediğim ama henüz göremediğim yerler arasında yer alıyor olacaktı. Ne olduğunu tam olarak tanımlayamasam da içimde bir şeylerin eksik kalmış olacağını hissediyorum. Bunun nedenini bilemiyorum. Belki de o yolculuğa çıkmak benim için bir eşiğin geçilmesiydi.

İnsan bir masal kentinde hem geçmiş hem de şimdinin büyüsüyle sarılınca doğal olarak kentte dair pek çok şey düşünüyor. Mezopotamya Ovası bir deniz misali Mardin’in kıyısında duruyor. Bense denizi özlediğimi hissediyorum. Sabah ışığının bana sunduğu lüksle objektifimin arkasından bakarken dönüş biletimi almaya karar veriyorum. Tek seferde iki kent görmek şimdilik bana yeter fikrinde olmalıyım. İlhamımı evime gittiğimde kağıda dökmek isteğimden geri dönme kararını almış da olabilirim. Aslında dönüş nedenim o kadar önemli değil çünkü ne olursa olsun iki kentin sundukları bir yolculuk için fazlasıyla besleyici türden.

Hafızanın Notları Arasında

Uzun upuzun bir yolculuğun ardından eve dönüyorum. Günler sonra bir arkadaşımla buluştuğumda arkadaşımın bana

“Aynı dönem fotoğraf için yolculuğa çıkmış iki kadından birisi döndü.” diyor. Bu söylediğine doğal olarak şaşırıyorum.

Şaşkın bakışlarıma cevap olarak;

 “Neyse ki sağ dönen sensin,” diyerek gönlümü almaya çalışıyor. Sağ dönen olmak mutluluk verici olsa da haberlerde geçtiği şekliyle

“Türkiye’yi gezmek üzere İstanbul’a gelen fotoğrafçılık meraklısı iki çocuk annesi Sarai Sierra”yı kaybediyoruz. Pippa Bacca’dan sonra bir yabancı kadın daha kurban olmuş oluyor. Pek infial yaratmadan geçiştirilen kadın cinayetlerinden biri daha istatistiklerde yerini alırken, bu haberden günümüze yaşamdan koparılan kadınlar yüreğimizde birer rakamdan çok öte bir anlam ifade ediyor. Etmeli de zaten. İşte tüm bu bildiklerimiz bir kere daha gösteriyor ki; kentlerin, sokakların, dağların, kırların, denizlerin, yaşamın içinde olmamız gerekiyor. Çünkü hürlüğün şarkısı karanlığın vahşetinden daha görünür olduğunda elbette içimiz de daha rahat ediyor / edecek.

Bir şairimizin de dediği gibi;

“Ama sokaklar şöyleymiş
Ağaçlar böyleymiş
Ama sizin adınız ne
Benim dengemi bozmayınız.”

Cemiyet mikrobu da bozmasın dengemizi ki, insanları ve insanlığı özlediğimiz bu günlerden çıkıp, “herkesin gönül rahatlığıyla yaşadığı günlere evrilebilelim.”

Sağlıcakla ve selametle kalmanız dileklerimle.

Kurnaz kuruntu | Öykü

“Soğuk, sessiz odanın kulaklarımda yarattığı çınlamayı sadece ben mi duyabiliyorum. Manasız bir gürültü kirliliği gibi nereden geldiği, hangi duvar köşesine çarpıp hangi kişinin üstlenmesi gerektiği belli değil gibi. Bu yalnızca benim yaşadığım bir şey mi Bay E.”  

Bay E “Bunu tabii ki yalnızca siz yaşamıyorsunuz Bay Gela. Hepimiz binlerce probleme sahibiz. Bazen kafatasımızı çatlatacak kadar sancı veren düşünceler hepimizin beynine sokulur. Bunu atlatması kimi zaman zor kimi zamansa biz farkında bile olmadan zihnimizden uzaklaşır. Ama burada merak ettiğim bir husus söz konusu. Siz ne hakkında düşünüyorsunuz?” diyerek titrek kaşlarını bana yöneltti. 

Bu soruya karşılık vermek istemediğim için, terliklerimin önce ayak tabanıma çarparak sonra her adımımda gıcırdayarak ses çıkaran parkenin üzerinde bir sağa bir sola adım atmaya başladım. Sanki saati merak etmem gerekiyormuşçasına kafamı hızlıca saate doğru kaldırdım. Gözüm önce saatin kaç olduğunu görmek yerine altında sallanan zincire takıldı. Sağ, sol, sağ, sol, sağ…

Gözümü sakince açmış olmama rağmen kafamda canlanan rüyam bir anda yataktan doğrulmama sebep oldu. Etrafta koşturan atları hatırlıyordum. Koskocaman bir ahır, her taraf alevler içerisinde. Büyük bir saman yığını normalde küçük bir alev almasıyla bile devasa bir yangın meydana getirebilecek bir şey lakin gördüğüm yangın sanki bütün yanıcı maddeleri üzerine döktükten sonra bir kibrit parçasıyla aleve verilmiş gibi acımazca yükseliyordu. İşe yararmış gibi tek yaptığım gözlerimi ateşe tutup sönmesini dilemekti. Ve işe yarayan hiçbir şey yok. Atlar birbirlerinin farkında değilmişçesine fütursuzca etrafta koşturuyordu. Beni farkeden bir tanesi ağlamaklı ve yardıma muhtaç gözleriyle süzdü ve üzerime doğru son sürat koşmaya başladı. Üstüme zıpladı ve gerçeklik. Alnımdan süzülen terlerin soğukluğu beni ferahlatıyordu. Bu durumdan keyif almam bir an canımı sıktı ve kolumla alnımı sildim. Babamdan bana kalan son şey olan guguklu saatim tam 9’u gösteriyordu. Kadife perdenin kırmızılığına çarpan güneş ışığının odaya kattığı rengi farkettim. Bunu seneler önce bilinçli olarak yapmıştım. Kırmızı rengin hayalgücüme olan katkısına inandığım fantezik dünyam. 

Günaydın Bay Gela.” Bu sesi işittiğimde kafamı kapıya çevirdim. Karşımda Bay E duruyordu. Orta boylarda, hafif balık etli, gözleri her zamanki gibi ardına kadar açık, sakallar sinekkaydı kesilmiş, yaşı ellilere dayanmış ve ne kadar kurnaz ve güvenilmez biri gibi gözükse de gözlerindeki samimi itaatkar parlayış. “Günaydın Bay E.” diyerek cevapladım. Elinde tuttuğu bir bardak suyu sanki aklımı okumuş gibi bana uzattı ve gülümsedi. Bardağa uzanırken “Teşekkür ederim.” dedim ve bardağı aldım. İçmeden önce ona güvenmeli miyim diye içimden bir düşünce geçirdim ama boğazımın kuruluğu bu düşünceye fazla tahammül gösteremeden suyu hızlıca içmemi sağladı. Dün ne olmuştu? En son Bay E ile ayaküstü konuşuyorduk ve bu bizim ilk sohbetlerimizden biriydi. Normalde onu gördüğüm tek yer evin ortak kullanım alanı olan mutfaktı. Her sabah uyanıp mutfağa adımımı attığımda kullandığı tabakları yıkıyor olur ve bana “Günaydın Bay Gela. Bugün güzel bir gün gibi. Size de biraz kahve ayırdım. İçmek isterseniz lütfen çekinmeyin, eğer istemezseniz bırakın daha sonra ben içerim.” der ve gülümseyerek odasına çekilirdi. Dünün belirsizliğine daha fazla katlanamayıp “Kusura bakmayın Bay E. Kafamda düne dair pek az anı var. Eğer siz ne olduğunu hatırlıyorsanız beni aydınlatır mısınız.” dedim. “Tabii ki Bay Gela. Ama öncelikle lütfen sandalyenize oturmama müsaade edin. Zira bugünlerde bacaklarımdan epey bir ağrı çekiyorum.” diyerek cevapladı. “Müsaade sizin Bay E.” dedim ve kısa bacaklarını bahane eden ama yavaşlıktan haz alan birinin atabileceği adımları atarak çalışma masama yönelip, önündeki sandalyeyi yatağıma doğru çevirerek oturdu. Bu durumdayken yatağımda uzanıyormuşçasına durmamın bir saygısızlık olacağını düşündüm ve bacaklarımı aşağıya sarkıtıp oturur pozisyona geçtim. Üstümde geceliklerim vardı ve Bay E her zamanki gibi takım elbisesini üstüne giymişti. Bunu onu her gördüğümde sormayı aklımdan geçirsemde haddime olmadığını düşünüp sormuyordum. Çünkü Bay E ile pek bir mesafeli ilişkimiz vardı. “Bu arada karşınızda geceliklerimle oturmamın lütfen kusuruna bakmayın Bay E.” diyerek nezaketimi belirttim. Bay E dostane bir gülümseme takındı ve “Mühim değil Bay Gela. Aksine beni odanızda misafir ettiğiniz için teşekkür ederim. Gelelim dün konusuna. Eve geldiğinizde mutfakta yediğim akşam yemeğinin tabaklarını yıkıyordum. Yanılmıyorsam saat 9 civarlarındaydı. Eve girdikten sonra gür ama aynı zamanda eğlencelide bir sesle ‘İyi akşamlar Bay E. Bugün güzel bir gündü. Şimdi odama geçip uzun zamandır yapmadığım bir şey yapacağım. Biraz müzik dinlemememin bir mahsuru olur mu acaba.’ dediniz. Biraz alkol kokuyordunuz sanırsam bir iki kadeh kadar içmiş olmalıydınız. Bende keyfinizi bozmak istemedim ve sorun olmayacağını belirttim. Sizin odanıza geçmenizin ardından bende kahvemi alıp odama geçtim ve yarım kalan kitabımı okumaya koyuldum. Önceleri biraz daha hareketli müzik sesleri geliyordu. Şanslısınız ki kitap okurken arkada çalan müziğin ritmi beni hiçbir zaman rahatsız etmemiştir. Yaklaşık bir saat bu şekilde kitabımı okumaya devam ettim. Sonra bir anda hareketten fazlasıyla sıkılmışçasına yavaş ritimlerde bi müzik çalmaya başladı. Dediğim gibi kitap okurken arkadan çalan müziğin ritmi beni hiçbir zaman rahatsız etmez. Bu yüzden pek aldırış etmeden okumama devam ettim. Bir süre sonrasında konuştuğunuzu işittim. Müzik sesi rahatsız etmese de konuşma sesine hiçbir zaman aldırış etmeden duramam ve dikkatim dağıldı. Önce biriyle konuşuyorsunuz zannettim. Lakin sonra bunun böyle olmadığını anladım.” dedi. Ne konuştuğumu fazlasıyla merak etmiştim. Fırsatını yakalamışken hemen araya girdim “Ne konuştuğumu hatırlıyor musunuz Bay E. Bu benim için gerçekten çok mühim.” dedim. Bunun üzerine Bay E daha önce onda şahit olmadığım bir şekilde kaşlarını yukarıya doğru kaldırdı ve beni fazla dikkatli olmayan bir şekilde süzdü. Bu durum normalde beni rahatsız etmeliydi, zira kaşını kaldırarak birine onay vermeye çalışan veya merağını beyan eden kişileri hep kibirli bulmuşumdur. Ancak muhtaç durumda olmamdan sebep olsa gerek pek aldırış etmedim. “Düşünmeme müsaade edin Bay Gela.” diyerek çeyrek dakika kadar odanın sadece pencerenin macununda bir şeyler varmış gibi sürekli kafasını çarpan ve bundan kendine bir ders veya bir yiyecek bulmadan vazgeçmeyecek, nefret edilesi bir karasinek sesiyle dolmasına müsaade ettik. “Sanırım şöyle şeylerdi Bay Gela.” diyerek konuşmasına kaldığı yerden devam etti. “Neden, neden, neden? Veya bir neden olmak zorunda mı? Hayır. Ama bunun bu konuyla hiç ilgisi yok. Burada sonuçlar var. Bazı şeylerin gerçekleştirilmemesi gerekiyor. Gerçekleşiyorsa bunun sonuçları olmak zorunda. Belki de gerçekleşmesi gerekiyordu. Böylesi daha iyi olamaz mı? Ama hayır, bu kötü bir durum. Ya kötü durumlar iyi durumlara sebebiyet oluyorsa. Olabilir mi dersin? İyi, kötü var diye oluyor. Bununla mı alakalı yoksa. Hayır hayır, olmaz temize çıkaramam onu.” Bu tarzda bir kendinizle konuşma içerisindeydiniz. Eksiğim veya yanıldığım bir yer varsa şimdiden affola Bay Gela.” diyerek bakışlarını pencerenin kenarında hâlâ akıllanmamış olan sineğe yöneltti. “Gerçekten çok aptal yaratıklar.” diyerek derin bir nefes çekti ve ayağa kalkıp pencerenin camını yukarı kaldırdı. Nazik bir hareketle elini sineğin odaya dalmayıp açık cama doğru yol almasını sağlayacak şekilde yanına koydu. Biraz uğraşı ve sonunda sinek bu saçma bunalımdan özgürlüğüne doğru yola koyuldu. Bay E iyi bir insandı anladığım kadarıyla. Bittabi rol yapıyorda olabilirdi. Ama çoğu insan bu durumda sanki çok faydası varmış gibi türlü küfürler yağdırırdı. Ama o tüm kibarlığını seçici olarak değil, bütün canlılara karşı harcıyordu. Peki ben? Bir sineğin acı çekmesine müsaade edecek kadar aciz bir yaratık mıyım. Acaba bende gerçekten herkes gibi kötü bir insan mıyım. Hayır, hayır bunları tekrar düşünmeyeceğim. Pekala bende aynı hareketi yapabilirdim. Ama yapmadım. Lanet olsun. Neden, neden? 

Bir anda iki parmağın birbirine şıklatılması dikkatimi dağıttı. Bay E’nin tuhaf bakışları tekrar üstümdeydi. “İyi misiniz Bay Gela?” diye sordu. “Kusura bakmayın Bay E. Bir anlığına düşüncelerime dalmışım. Peki daha sonra neler yaşandı. Benim odamda olduğunuzu hatırlar gibiyim.” diyerek onu köşeye sıkıştırmaya çalışıyormuşçasına bir tavır takındım. Ancak bunu neden yaptığıma anlam veremedim.

Bu tavrıma pek aldırış etmemiş bir halde sırtı ağrıyormuşçasına gerildi ve tekrardan ahşap sandalyedeki yerini aldı. “Kitaba karşı dikkatim dağıldıktan sonra kendime içecek bir şeyler almak adına odamdan dışarı çıkıp mutfağa geçtim. Kapınızın açık olduğunu farkettim lakin gözucuyla dahi içeri bakmadım. Buzdolabından kendime bir adet bira çıkardım. Tam dolabın kapağını kapatıyordum ki sizi kapınızın eşiğinde gördüm. Bir birada sizin için çıkarmamı rica ettiniz. Size biranızı uzattıktan sonra odama geçiyordum fakat istemsizce gözyaşlarınızı farkettim. İyi olup olmadığınızı sordum. Sizde bana kafanızı dağıtmaya ihtiyacınız olduğunu, biraz sohbet edip edemeyeceğimizi sordunuz. Durumu hoş karşılayıp davetinizi kabul ettim ve odanıza geldim. Birkaç dakikalık ayaküstü sohbetimizden sonra bir anda yere yığıldınız. Nefes alıp almadığınızı kontrol ettim ve yorgunluktan bayılmış olduğunuza kanaat getirdim. Bu durum beni her halükarda tedirgin etsede sabahı beklemeyi tercih ettim ve sizi yatağınıza kaldırdım. Bu arada sormayı es geçtiğimi farkettim. Benim kabalığım kusura bakmayın. Bir şeyiniz yok ya?

Bay E’nin dün geceki yaptığı incelik beni gerçekten sevindirmişti. “Asıl siz kusura bakmayın Bay E sizi bu kadar zahmete sürükledim. Bunun için ne kadar teşekkür etsem az.” dedim. Kalkıp ne kadar elini sıkmak istesemde içimden bir ses yapmamamın daha doğru olduğuna kanaat getirdi. 

Öyleyse müsaadenizi istemeliyim Bay Gela. Yapmam gereken bazı işlerim var.” dedi ve ayağa kalktı. Kapıya doğru yürümeye koyulduğu sırada öne atıldım. “Bay E dünki zahmetinizden sonra size kendimi daha açık bir şekilde ifade etmek istiyorum doğrusu. Eğer sizin içinde bir mahsuru yoksa bu akşam tekrardan sizi odamda misafir etmek isterim. Alkoller de benim ikramım olsun.” dedim ve yüzümü alabileceği en itaatkar şekle soktum. Bunu onu etkilemek ve istediğimi elde etmek için yaptığıma emindim ancak asla böyle bir düşünceye kapılmamıştım. Bir sürelik sessizliğin sonunda Bay E: “Çok memnun olurum.” dedi. “Alkolünüzü ne tercih edersiniz. Viski, şarap?” diyerek içimden viskiyi seçmesi için dualar savurmaya başladım. Keza gerçekten viskinin tadını özlediğimi farketmiştim. “Viski tercihimdir Bay Gela.” dedi ve gülümseyerek odasına çekildi. Odada tek başıma kalmıştım. Daha öncesinde odamı hiç sakin kafayla izlemediğimi farkettim. Ya bir şeyler yazıyordum ya aklıma gelen bir figürü defterime çiziyordum ya da çalışma masamın başında pencereden dışarıyı izliyordum. Etrafıma bir göz gezdirme zahmetinde bulundum. Kapıdan girildiğinde tam karşıda uzun, çift kişilik ferforje başlıklı ve lüks görünümlü yatağım duruyordu. Onun pahalı görüntüsünü bozmamak adına sürekli toplamaya özen gösteriyordum. Yatağın hemen yanında vişne çürüğünü andıran ama eskiliğinden sebep neredeyse kahverengiye dönmüş, yerden birer metre yüksekliğe sahip üç bacağı olan iki çekmeceli komodin duruyordu. Neden bilmiyorum ama içinde yalnızca gözlüğümü tutar başka bir şey koymayı akıl etmezdim. Üstünde yeşil kadife başlıklı abajurum vardı. Tavandaki lamba gözlerimi ağrıttığından dolayı odamı bununla ve odanın tam çapraz köşesinde bulunan altın sarısı işlemeli boruya sahip, yaklaşık iki metre uzunluğunda, bordo başlıklı, uçlarında siyah püskülleri olan abajurum aydınlatırdı. Yatağımın çaprazında ahşaptan yapılma cilalı dolabım vardı. Kırışıklığa sebep olduğundan kıyafetlerimi katlamayı tercih etmezdim. Dolabımın sol tarafında gömleklerim hemen yanında ceketlerim durur onları da peşi sıra pantolonlarım ve geceliklerim takip ederdi. Odayı tam ortadan ikiye bölecek yükseklikte ve odanın tam orta hizasında sürgülü, ahşap iskeletli pencere vardı. Yanında sağlamlığından pek emin olmadığım için üstünde ikiden fazla kitabımı tutmadığım çalışma masam duruyordu. Çalışma masamın üstü genel olarak hep dağınık haldeydi. Akşamları üstündeki lambayı açar, önümdeki eşyaları arkaya itekleyerek tüm işlerimi kendime açtığım küçük alanda hallederdim. Kitaplarımın geri kalan kısmı çalışma masasının yanında yukarı doğru yükselir haldeydi. Bunu farkettiğim sırada aklımdan kendime bir kitaplık alma ihtiyacımı tekrardan hatırlatmak zorunda kaldım. Bittabi bununla uğraşmayacağımı düşünüp üstünde pek fazla durmayarak devam ettim. Yatağımın tam karşı duvarında haki yeşili sert kumaşla kaplanmış, üstünde krem rengi minderlerin durduğu ikili berjer takımım ve aralarında en son kapağını ne zaman açtığımı dahi hatırlamadığım kitabımın üstünde olduğu basit görünümlü fiskos sehpam yer alıyordu. Pencerenin tam karşısında yer alan odamın son aksesuarı ise bir eskici dükkanında bulduğum alabilmek için tam üç gün uğraştığım pikabım vardı. Öyle ki dükkanın sahibi olan buda kılıklı, kısa boylu kel adam o kadar inatçıydı ki pazarlığa hiç mi hiç yanaşmıyordu. Cebimdeki son para olduğuna ısrar etmeme rağmen istersem daha fazlasını bulabileceğimi, kılık kıyafetimi gösterip böyle giyinen birinin para bulamayacağının imkansız olduğunu dile getirip her seferinde beni kapı dışarı ederdi. Birkaç gün süren bu asla başaramadığım pazarlığın sonucunu bir zamanlar çarşıda kurulan eskici pazarında ilgim olmamasına rağmen belki günün birinde havasını atarım düşüncesiyle aldığım eski bir hançer getirdi. Buda kılıklı adama götürüp gösterdiğimde gözleri fal taşı gibi açılmış bir şekilde ve sesini yükselterek hançeri nereden bulduğumu sordu. Bana çektirdiği üç günlük ızdırap karşısında ona doğruları söylememeyi tercih ettim. Babamın İkinci Dünya Savaşı sırasında komutanlık yaptığını, ondan bana miras kaldığını dile getirdim. Benim için değerini anlaması adına bir kaç süslü cümle daha söyledim ve pikabın karşılığında hançeri gönül rahatlığıyla kendisine vereceğimi söyledim. Adam teklifimi hiç düşünmeden kabul etti ve üstüne “Sen çok terbiyesiz bir adamsın. Nasıl bir insan ailesinden kalan böylesine yüce bir mirası kendi zevkleri uğruna feda eder anlamıyorum.” dedi ve acıyan gözlerle bana baktı. Ne kadar içimden bu hançeri kabul ederek kendisininde belli bir açıdan terbiyesiz durumuna düştüğünü söylemek istesemde, yanlış bir şey söyleyerek elimdeki fırsatı kaybetmemek adına kafamı eğdim. Paketleme işleminin bitmesini bekledikten sonra pikabımı alarak içimden attığım keyifli kahkahalarla evin yolunu tuttum.

Odalarımız Bay E ile yan yana olduğundan dolayı eve arkadaşlarımı getirmeyi pek tercih etmiyordum. Ev odalardan çıkıldığında karşınıza mutfak çıkacak şekilde tasarlanmıştı. Mutfağın hemen ortasında altı kişinin rahatlıkla oturup yemek yiyebileceği büyüklükte meşeden yapılmış bir masa ancak yalnızca iki sandalye vardı. Mutfağı kristallerle dolu bir avize aydınlatıyordu. Avizeye baktığımda fazla tozlu olduğunu farkettim. Bu durum annemi aklıma getirdi. Ben küçükken annem kendi evimizdeki avizelerin cam kristallerini hiç aksatmadan iki günde bir silerdi. Bir gün meraklanıp ona neden bu kadar temizlik yaptığını sormuştum. Bu kristallerin kötü enerjiyi çektiğini, onları bunlardan arındırmak için temizlediğini söylemişti. Bende ona kötü enerjinin ne olduğunu sorduğumda bana “Şöyle ki Gela, etrafımızda her zaman bizim göremediğimiz bir takım enerjiler barınır. Bunların bazıları kötü bazıları iyidir. Kötü olanlar başımıza dert olacak şeylerin meydana gelmesini sağlar. İyi olanlarsa bizim iyiliğimizi isterler.” demişti. O zamanlar bu durum beni ürküttüğü için fazla derinine inmek istememiştim ve cevabından tatmin olmuş gibi davranmıştım. Karnım acıktığı için evde daha fazla vakit geçirmek istemedim ve ceketimi alıp evden çıktım. Hava güneşli olmasına rağmen etrafı yakıcı bir soğuk kolaçan ediyordu. Bu durumu bir fırsata çevirmek isteyerek sigara yaktım ve beton binaların arasından yürüyerek çarşıya ulaştım. Bir anda karşıma arkadaşım Tali çıktı. “Hey dostum nasılsın? Dün verdiğimi beğendin mi? Biraz daha ister misin?” diye hızlıcana bir sorguya çekti. Tali uzun boylarda, keçi sakallı ve oldukça sıska biriydi. Bunun kullandığı uyuşturuculardan sebep olduğunu söylememe rağmen asla kabullenmezdi. Dün eve gitmeden önce şu anki gibi yolda karşılaşmıştık. Birkaç dakika ayaküstü sohbetimizden sonra kendimi onunla barda bulmuştum. Nasıl başarabiliyor bilmem ama ikna kabiliyeti çok yüksekti. Barda karşılıklı ikişer duble viski içtikten sonra bana doğru eğilip cebinden bir paket çıkardı. “Bak dostum elimde harika bir mal var. Sen de denemek ister misin?” dedi. Tali uzun süredir arkadaşımdı ve ona seneler öncesinde bu tarz şeyleri bıraktığımı, bana bu konuda hiçbir şekilde tavsiyede bulunmamasını tembihlemiştim. Kendini tutamayıp “Ne saçmalıyorsun Tali, seninle bir anlaşma yapmıştım. Şimdi çıkmış karşımda “denemek ister misin?” diyorsun. Bu ne küstahlık anlamadım.” diyerek sesimi yükselttim. Ona karşı çıkışıma alınmışçasına hal ve hareketlere bürünsede “Dostum, seni severim biliyorsun. Bir daha bu bataklığa düşmeni asla istemem. Gerçekten şu zamana kadar kullandığım en başarılı maddelerden biri, bu yüzden heyecanına kapılıp sanada önerdim. Kusura bakma. Ama bir kereden kimseye bir şey olmayacağını da söylemek isterim.” dedi. Bu durumu reddetmiş olmama rağmen ilerleyen saatlerde nasıl olduğunu tam kestiremediğim bir şekilde eve Tali’nin verdiği küçük paketle gidiyordum. Hala anlamadığım bir ikna kabiliyetine sahip olması sinirimi bozmuyor değildi. Ama onun yüzüne dün gece bayılmıştım. “Tali ne saçmalıyorsun sen. Bu aptal şey yüzüne dün kendimden geçip bayıldım. Neler yaşadığımı hatırlamaz haldeydim. Şimdi tekrar karşıma çıkmış ister misin diyorsun.” dedim. Tali şaşırmışa benziyordu; “Dostum böyle bir şey olması imkansız. Bunu altı kişi daha denedi ve herkes çok memnun kaldı. Muhtemelen sen biraz yorgundun o yüzdendir.” dedi. Gerçekten de olabilirdi. Kafamı çok fazla doldurmuştum ve dün dışında neredeyse iki aydır kimseyle konuşmuyordum. Sadece kendi kafamın esiriydim. Ben bir karar alıyordum, kafam ise bana her şeyin ne kadar manasız olduğunu kendi diliyle anlatıyordu. Taliyle sohbetimin sonunda yemek yemek için bir makarnacıya uğradım. Garsondan sade makarna istediğimde aykırı bakışlarla karşılaştım ancak buna fazla takılmadım. Benim için artık gayet sıradan bir rutin haline gelmişti. Herkes sade makarna yiyen insanları garipser. O kadar seçeneğin arasından en basit olanı seçmek herkesin yapacağı bir davranış değildir. Makarnamı yiyip hesabı ödedikten sonra eve dönme kararı aldım. Önce kasaba uğrayıp viskinin yanında yemek için kırmızı et aldım. Uzun süredir et yemiyor olduğumdan dolayı hayaliyle bile ağzım sulanmıştı. El yapımı viskiyi de aldıktan sonra eve gittim. 

Eve girdiğimde Bay E’nin kapısı kapalı duruyordu. Acaba hala evde miydi merak ettim. Asla böyle bir davranışta bulunulmamasını bilmeme rağmen kapısının anahtar deliğinden içeriye bakmayı düşündüm. Alışverişten aldığım malzemeleri buzdolabının hemen yanındaki mermer tezgahın üzerine bıraktığım sırada Bay E’nin kapısı açıldı. Az kalsın düşmemem gereken bir duruma düşebilirdim. Ya ben tam küçük delikten Bay E’yi kontrol ederken kapıyı açsaydı. Bu durumu nasıl açıklayacağımı tahmin bile edemiyordum. Ne diyecektim. “Kusura bakmayın Bay E, aynı kapılata sahibiz lakin anahtar deliklerimizin aynı olup olmadığını merak ettim. Gerçekten öylesine bir merak işte.” Sonra konuyu değiştirmek için hemen “Gününüz nasıl geçti. Bugün harika bir hava vardı dışarıda. Bu arada seveceğinizi düşündüğüm için el yapımı İrlanda viskisi aldım. Çikolatayla birlikte gerçekten iyi gidiyor. Özellikle hem midemizi bastırsın hem de viskiden keyif alalım diye kırmızı et almayı da ihmal etmedim.” Eminim ki fazla yersiz olurdu. Hem Bay E’nin böyle bir yalana inanacağını da düşünmüyordum. En iyi ihtimalle bana şüpheci gözlerle bakarak bu durumun ne kadar terbiyesizce olduğundan bahseder, ben de suçu üstlenmemek adına karşı saldırıya geçer geceyi berbat bir hale getirirdim. İşin aslında gerçekten onu misafir etmek istemekle hata mı etmiştim. Ne konuşacaktım onunla. Hem ben insanlarla uzun saatler sohbet etmeyi hiç sevmeyen biriydim. “Hoş geldiniz Bay Gela.” diyerek tezgaha bıraktığım poşetlere baktı. “Bu kadar alışveriş yapacağınızı bilmiyordum.”

Uzun zamandır keyifle yemek hazırlamadığımı fark ettim Bay E. Bu yüzden güzel bir gece geçirmek için kırmızı et ve biraz meze aldım. Viski olarakta el yapımı İrlanda viskisi aldım. Umarım beğenirsiniz.” dedim. 

İyi yapmışsınız Bay Gela. İrlanda viskisine de bayılırım ayrıca. Biliyor musunuz babam gençliğinde İrlanda’da bir damıtımevinde çalışıyormuş. İngiltere’ye geri geldiğinde kendisiyle birlikte o kadar viski getirmiş ki, ben gençlik çağlarıma geldiğimde bile evde hala yirmi şaşal İrlanda viskisi vardı. O yüzden ne kadar sevindiğimi inanın anlatamam. Ama teşekkürler zahmetiniz için.” dedi. Karşılıklı gülümseyişlerimizden sonra Bay E kendisine bir bardak su aldı ve odasına çekildi. Ben de akşam için yemek hazırlamaya koyuldum. Yemek yapmayı özlemiştim. Öyle ki en özlediğim özelliği de zamanın içinde kaybolup, beynin süzgecindeki tüm fikirler birer birer ortaya dökülerek çözüme ulaşıyordu. Kendi kendime başlattığım sohbetimin sonu geldiğinde yemek hazırdı. Masayı tüm titizliğimle hazırladıktan sonra Bay E’yi masaya davet etmek için kapısının önüne geldim. Kapıyı vurmadan önce biraz durakladım ve yavaşça eğilerek anahtar deliğinden içeri göz attım. Kendimi tutmam gerektiğinin tabii ki farkındaydım. Ama kusura bakmayın elimde değildi. Merak ettiğim şeyleri öğrenemeyince bunu kendime dert edinir, paronayaklaşırdım. Zaten mühim şeylerde gördüğüm söylenemezdi. Bay E odasındaki oturabileceği tek koltuğunda oturarak, odanın penceresini karşısına almış, elindeki kitabı okuyordu. Lakin tek bir şey dikkatimi çekmişti. Okuduğu sayfayı bazen kapatıp önceki sayfalara dönüyor sonra kafasını sallayarak kapattığı sayfaya geri dönüyordu. Farklı bir insan olduğunu düşünmeme yetecek kadar gözlemcilik yaptıktan sonra doğrulup kapısını çaldım. “Bay E yemek hazır. Lütfen buyurun.” diyerek seslendim. “Hemen geliyorum Bay Gela.” diye karşılık verdi. İkimizde yemek masasına oturduk. “Elinize sağlık Bay Gela. Enfes gözüküyor doğrusu.” dedi. “Tadı karşısında neler diyeceğinizi daha çok merak ediyorum Bay E.” dedim ve yemek yemeye başlamasını izledim. Ağzına attığı ilk lokmayı yanlış saymadıysam tam yirmi iki defa çiğneyip yuttu ve yorum bekleyen gözlerime bakarak “Son zamanlarda yediğim en iyi lokma bu olabilir Bay Gela. Gerçekten harika.” dedi ve yemeğine devam etti. Tatmin edici yorumumu aldıktan sonra bende yemeğime başladım. “Söyler misiniz Bay E, şu an kaç yaşındasınız?” Uzun süren sessizliği bu soruyla dağıttığımda içimde rahatlama hissettim. “Elli altı yaşındayım Bay Gela. Ya siz?” dedi. “Ben otuz dört yaşındayım. Bu kadar senede eminim ki çok fazla güzel olay yaşamışssınızdır. Gençliğinizde ne işle meşguldünüz.” dedim. “Epey fazla güzellik Bay Gela. Ama hayatın nasıl olduğunu bilirsiniz. İnsanın başına güzelliklerin yanında acı verici tozlarda serpiştirmezse içi rahat etmez. Lakin tüm acılara rağmen hayatımın en güzel yanı speleolog olmamdı sanırım.” dedi. Bu durum yüzümün gülmesine yol açtı. Keza yeraltı her zaman ilgimi çekmiştir ve neler olduğunu hep merak etmişimdir. “Gerçekten mi? Beni şaşırtıyorsunuz Bay E.” bunları söylerken çocuksu bir tavıra büründüğümü biliyordum ama elimde değildi. “Evet Bay Gela. Hayatımın yaklaşık on beş yılını bu büyülü yerleri araştırmakla geçirdim. Hatta bir keresinde İtalya’daki Scarasson mağarasında, bir yeraltı buzulunun üstünde tam yüz kırk günlük bir kamp deneyimim bile olmuştu. Oradan çıktığımda güneşin ne olduğunu dahi unutmak üzereydim. Ancak 34 saat uyanıklılık ve 14 saat uykuyla geçirdiğim 48 saatlik günlerim, uykunun ritmi ile ilgili yapılan araştırmalara büyük katkıda bulunmuştur. Nice insan bu tarz kampları bir hiç uğruna yapmıştır. Hele Yugoslav denilen adamı asla unutamıyorum. Bir buçuk yıl kadar süren bir yeraltı kampı gerçekleştirdi. Lakin dışarı çıktığında elindeki tek övgü yeraltında en uzun süre vakit geçirmesiydi.” dedi ve kahkaha attı. Ben de nezaketen yüzüme hafif bir gülümseme takındım. “Peki siz ne işle meşgulsünüz Bay Gela.” dedi.

Kendisini yüceltmesinin ardından bana attığı üstten bakış gözümden kaçmadı. “Psikoloğum ben Bay E. Lakin şu an bir kuruma bağlı çalışmıyorum. Önceki iş yerimde bazı uyuşmazlıklarımız oldu. Tabii bakıldığı zaman pek haksız sayılmazlar.” dedim ve tabağımdaki son lokmayı ağzıma attım. “Ne gibi bir uyuşmazlığınız oldu Bay Gela? Merak ettim doğrusu.” dedi. Açıklamamı yaptıktan sonra alacağı yüz ifadesinin sinirimi bozacağını düşündüğüm için biten tabağımı alarak mutfak lavabosuna doğru gittim. “Birkaç hastama herhangi bir psikoloğa ihtiyaçları olmadığını insanın problemlerini kendilerinden başka kimsenim bilip çözemeyeceğini söyledim. Hastalar bunun saçmalık olduğunu düşünmüş olmalılar ki kurum yetkililerine benim hakkımda şikayetlerde bulunmuşlar. Ne kadar sinirlensem de bir sağlık kurumuna aykırı davrandığımı inkar edemeyeceğim.” diyerek sorusuna karşılık verdim. Masayı toparlamak için döndüğümde tepkisini görmek istemediğimden Bay E’nin yüzüne dahi bakmadan masayı toparlamaya başladım. “Yaptığınız hareket gerçekten takdir edilesi Bay Gela. Ben de bunun savunucularından biriyim. Lakin gelin görün ki insanlar aciz yaratıklar. Kaçırdığınız nokta sanırım bu olmuş.” dedi ve kendi tabağını alarak lavaboya yanıma geldi. “Yardım etmemi ister misiniz Bay Gela.” Cevabıyla beni ne kadar rahatlatmış olsa da yanımda durması rahatsızlık vermişti. “Zahmet etmeyin Bay E. Bir şey kalmadı zaten. İsterseniz siz viskiyle bardaklarımızı alıp odama geçin bende hemen geleceğim. Sohbetimize oradan devam edelim.” dedim ve masayı toparlamaya devam ettim. Bay E ile yaklaşık olarak üç aydır birlikte yaşıyorduk. İşten çıkarıldığım zaman ne yapacağımı bilmez bir şekilde bara içmeye gitmiştim. Artık bir gelir kaynağım yoktu. Nasıl yapacağımı tam kestiremiyordum. Aklıma evimdeki boş odayı kiralama fikri geldi. Barmen sevdiğim biriydi. Pek sohbetimiz olmasa da her geldiğimde birbirimize hal hatır sormayı eksik etmezdik. Bu konuda yardımı dokunur düşüncesiyle durumumu onunla paylaştım. Bir süre sonra yanıma bir adam yanaştı ve kulak misafiri olduğunu, eğer kabul edersem odayı kiralamak istediğini söyledi. Evet bu kişi Bay E’ydi. O akşam onu odayı görmesi için eve götürdüm. Odayı çok beğendiğini, şu anda bir hostel odasında kaldığını ve en kısa sürede taşınmanın onu çok memnun edeceğini dile getirdi. Ev şartlarını konuştuğumuz sırada ona kafamı dinlemek istediğimi ve sohbet etmemizin mümkün olamayacağını söyledim. Bu durumu gayet hoş karşıladı. Ancak şu an anlıyorum ki Bay E sohbet etmeyi çok seven bir insandı. Onunla daha önceden tanışabilecekken benim sayemde sürekli bir erteleme döngüsüne girmiştik. Yine de pek bir ziyanını göremedim. “İyi misiniz Bay Gela.” diye odadan seslendi. “Hemen geliyorum Bay E.” diye karşılık verdikten sonra tuvalete girdim. Eni yalnızca iki insanın yan yana durabileceği ölçüde, uzunluğuda ancak iki metre olan, her tarafı mavi renkte fayanslarla kaplı, içinde klozet, ayna ve önündeki üstü boş etajer dışında hiçbir şey barındırmayan bir yerdi burası. Uzun süre durmayı zorlaştıracak loş kırmızı bir ışıkla aydınlanıyordu. Cebimden Tali’den aldığım paketi çıkardım. Evet, bu adamın ikna kabiliyeti hala sinirlerimi bozuyor ama bir şekilde beni kabullendirmişti. Fakat bu sefer gerçekten son olacaktı. Bir daha asla kullanmayacaktım. Ama neden? İnsan keyif aldığı şeyleri neden bırakmak zorunda? En son neden bırakma kararı almıştım hatırlamıyordum. Algımı mı bozuyordu, yapmayacağım davranışlarda mı bulunuyordum. Hayır aksine gerçekleri görmeme yardımcı oluyordu. Daha iyi düşünebiliyordum. Olsun yine de bu son olacaktı. Cam etajerin üzerine pakettekileri boşaltıp tek seferde kullandım. Odaya geri döndüğümde Bay E sağdaki koltukta oturuyordu. Sehpanın üzerindeki bardaklardan anlaşıldığı üzere Bay E içmeye bensiz devam etmişti. Bozuntuya vermeden pikaba dinginleştirici ritimlere sahip bir şarkı koydum ve ben de koltuktaki yerimi aldım. Bay E kafasını yere doğru eğmiş, düşüncelere dalmışa benziyordu. “Ne düşünüyorsunuz böyle Bay E.” diyerek dürtme görevini üstlendim. Kafasını yavaşça kaldırdı ve bana baktı. “İnsanlar Bay Gela, insanları düşünüyorum.” dedi. “Peki insanlar hakkında ne düşünüyorsunuz Bay E” diye karşılık verdim. “Birçok şey Bay Gela. İnsanlar öyle açgözlü yaratıklar ki.. Biliyor musunuz Malezya, Borneo ve dönencel Asya’nın diğer bölgelerinde bolca bulunan Salangan adında mağaracıl bir hayvan türü vardır. Yuvasını, sindirdikten sonra tekrar ağzından çıkardığı deniz yosunlarıyla yapar. Bu yuvalar Çin mutfağı meraklılarınca epey beğenilir. Bu insanlar ki asla bir yuvayı yok ettiklerini umursamazlar. Kendilerinden başka hiçbir şey onları ilgilendirmez. Tek canlı kendileriymiş gibi tüm Dünya’ya yayılıp bütün her şeyi kendilerine hak görürler. Etraflarında açlıktan ölen insanlar bile olsa kendi mideleri o kadar önemlidir ki, tıka basa dolmuş midelerini, kendilerini kuş tüyüyle kusturarak tekrar tekrar doldururlar.” diye sanki benden başka insanlarında duymasını istercesine yüksek sesle söylendi.

-Peki siz Bay E. Siz hiç açgözlülük yapmaz mısınız. Önünüze ekmek koyulduğunda benim çorbam nerede demez misiniz?

-Herkes kadar bende karnımı doyurmak isterim Bay Gela. Ancak fazlasında hiçbir zaman gözüm olmaz. Umarım ki bundan sonra da Tanrı bana böyle bir şey yaşatmaz.

-Tanrı bu tarz insanları da yaşatıyor ama. Dünya’nın sahteliğini inanın ne kadar sorgulasam az. Ama sizin başlattığınız gibi devam edelim sohbetimize. Konumuzdan sapmayalım. Zaten istemesek de bunlara da değinecek gibiyiz. 

-Tabii ki Bay Gela. Dediğiniz gibi yapalım. İnsanın kibrinden bahsetmeye ne dersiniz?

-Çok yerinde olur Bay E. Doğrusunu söylemek gerekirse kibirden hiç haz etmem. İnsanın en acınası özelliklerinden biri gibidir. Şunu söylemeliyim ki Dünya’nın daha iyi bir yer olmasını canı gönülden isteyen biriyimdir. Ancak kibirli insanların varlığı durumu olduğundan daha beter bir hale getiriyor. İnsanlar birbirine güven dahi besleyemez halde, çünkü karşılarındakileri güvenlerini verebilecekleri düzeyde görmüyorlar. Hatta bazılarının gözünü öylesine kör ediyor ki bu düşünceler onları doğuran annelerine bile saygı beslemez oluyorlar. 

-Ben pek sizin gibi düşünmüyorum ne yazık ki. Kibir insanı insan yapan özelliklerden biri gibidir. İnsan kendisine güven duymalı ki bir şeyler başarabilsin. Zaten yersiz olduğu durumlarda insan eninde sonunda anlayacaktır ve elbet o konularda kibrinden vazgeçmek zorunda kalacaktır. Ama üstün olduğu özelliklerini de göğüs gererek meydana dökmesi gerekir. 

-Görüyorum ki kendinizle çelişiyorsunuz. Az önce insanların açgözlülüğünden yalnızca kendilerini düşünmesinden bahseden siz şimdi de kalkmış bana kibrin insanın temel özelliklerinden olduğunu savunuyorsunuz. 

-Beni yanlış anladınız sanırım Bay Gela. Benim kast ettiğim bencilliklerinden dolayı başka kimseyi umursamayan insanlardı. Bilhassa burada kibirden konuşuyoruz. Elbetteki insan bir takım özellikleri diğerlerinden bağımsız olarak barındırabilir. Siz de öyle düşünmüyor musunuz?

-Bilmukabele son dediğinizi onaylayabilirim ancak kendilerini diğer insanlardan üstün gören kişiler, paylarına düşen yemeklerin her zaman daha fazlasını kendilerine hak görürler. Bana kalırsa bu iki bela getiren davranış birbirlerinden ayrılmayı akıl dahi edemezler.

-Pekala öyle olsun. Bu konuda size karşı diretmeyi tercih etmiyorum. Varsın olsun, ikisi birbirlerinden ayrılmaz sıkı bir dost gibi hayatlarına devam etsinler. Ama dediklerime dikkatinizi vermenizi isterim. Her şeyden öte insanın bilinçli olması gerekiyor. İnsanı diğer canlılardan ayıran özelliğinin bu olduğunun farkındayım ancak gelin görün ki sizin hastalarınız gibi çoğu kişi kendi bilinçlerinden yoksundur.

-Kendi bilinçleri derken neyi kasttettiniz Bay E. Lütfen aydınlatın beni.

-Kişisel benlik bilinci Bay Gela. Yani dediğim şudur ki, birçok insan neyi neden yaptığından bile bihaber. Kendilerini meydana getiren hücrelere inanınki hiç saygı duymuyorlar.

-Saygı demişken Bay E. Sizce saygı küçüklerin büyüklere beslediği minnet midir yalnızca.

-Katiyen böyle bir şey mümkün değil.

-Peki saygının her zaman muktedir olması ne mümkün. Veya saygı her zaman belirtilmesi mümkün bir şey midir? Düşünelim ki insan saygının yalnızca içten gelebileceğini düşünsün. Karşısındaki kişiye bunu dille ifade edebilecek her türlü kelimenin kendisine ve karşısındakine yalan söylemek bilsin. Saygı ne ifade edilebilirki Bay E. Tanışmayı mı? Bir arabulucuk görevi mi besler saygı. Varsın olsun insanlar kendi bilinçlerini tanımamayı saygı bellesinler. Bu onların saygı duymadığı anlamına mı gelir?

Etrafın renkleri çok hoşuma gidiyordu. Dört duvarın her biri farklı renklere boyanmıştı. Kiremit kırmızısı, çam yeşili, parlament mavisi ve kuru kahverengi. Mavinin üstüne beşer santim aralarla yatay beyaz çizgiler çizilmiş. Adeta gökyüzünü andıracak kadar güzel bir hologram. Kırmızının üzerine beyazla seyreltilmiş mor renkle rastgele fırça darbeleri vurulmuş. Güzelleştirme gayesi güdülmemiş olsa da güzel olmaya mecbur düşmüş. Yeşille kahverengi birbirine karıştırılmak istenmiş, yeşile kahverengi, kahverengiye yeşil noktalar koyulmuş. Bunların arasında bir ormanda olmam gerekiyormuş.

-Belki de saygı bir arada yaşamın formülüdür Bay Gela.

-Bilim insanı gibi konuştunuz Bay E. dedim ve ekledim. Sanıyorum ki zaten öylesiniz.

-Umarım mesleğime saygısızlık etmediniz Bay Gela. Bunu hiç hoş karşılamam.

-Asla Bay E. Aksine mesleğinize gerçekten saygım büyüktür. Sanırım saygı hoş karşılamaktır Bay E. Sonucunda insanların birbirlerini hoş karşılamaması saygısızlığa yol açar.

-Haklı gözüküyorsunuz.

-Bir şeyler yazar mısınız Bay E.

-Tahmin yeteneğinize hayran kaldım. Bu sıralar bir tez peşindeyim. Fazlasıyla kitap araştırmam oluyor.

Öylesine sorduğum bir soru karşılığında aldığım övgü beni sevindirdi.

-Pek güzel.

-Güzel olan nedir Bay Gela.

-Tembel olmamanız Bay E. Tembelliğin güzel bir alışkanlık olduğunu düşünmem.

-Tembel kişiler dans etmenin ruhu iyileştirmesinden bile yoksunlardır Bay Gela.

Bunu demesi üzerine pikaptaki plağı değiştirmek için yerimden kalktım. Biraz daha ritimli bir şarkı taktıktan sonra yerime yöneldim.

-Çalgı çalabiliyor musunuz?

-Mızıka çalmasını bilirim Bay Gela.

Bu Bay E’nin içindeki renkli parçanın bir eseri olmalıydı.

-Çok severim Bay E.

-Bir gün size gösterebilirim.

-Bu beni gerçekten mutlu eder. Kendinizi kanıtlamanızı isterim.

-Sizi en çok ne öfkelendirir Bay Gela.

-Yalan Bay E. Bir de yalandan doğan yalnızlık.

-Ne demek istiyorsunuz Bay Gela. Yalandan doğan yalnızlıkta nedir? 

-İnsanlar pek çok şeyi affedebilir Bay E. Kendisine söylenilen küçük yalanları da. Ancak kişi kendisini kandırılmış hissettirecek yalanları affedemez. Bu durumda onları yalanların yola getirdiği yalnızlık karşılar. En sinir bozucu olanı da budur. Bir arada yaşamak isteyen insanlar birbirlerine yalan söylememeli.

-Ama elbet her insan yalan söylemek durumunda bulunmaz mı Bay Gela.

-Bittabi kalır, fakat insan bilinçlidir Bay E. İsterse yalan söylememeyi becerir. Herkesin yalan söylememesi gerektiğini söylemiyorum tabii ki. İstemesek de(!) yalan söyleriz.

Bay E hızlı bir kalkış yaparak odasına doğru yürüdü. İçeri girdi ve bir dakika kadar çıkmadı.

Geri geldiğinde elinde mızıkası vardı. Sorma zahmetinde bile bulunmadan pikabın iğnesini yukarı kaldırdı. “Hazır mısınız Bay Gela.” dedi ve mızıkasını çalma pozisyonuna getirdi. “Sahne sizindir Bay E.” dedim. Gerçekten de Bay E’den beklemediğim bir performans işitiyordum. Daha önce birçok arkadaşımın mızıka çalışına şahit olmuştum fakat Bay E işinin ehli gibiydi. Notalar arası geçişini öylesine güzel yapıyordu ki izlerken mest olmamak elde değildi. Küçük esler eşliğinde parçasını çalmayı bitirdi ve yerine oturdu. İki üç alkış hamlesinden sonra “Oldukça yetenekliymişsiniz Bay E. Tebrik ederim.” dedim.

“Teşekkür ederim Bay Gela. Gençliğimden beri tek yakın arkadaşım desem yalan sayılmaz.” dedi.

“Harikülade.” dedim ve boşalan bardaklarımıza tekrardan viski doldurmak için yeltendim.

-Müsaade ederseniz sizinle bir anımı paylaşmak istiyorum Bay Gela.

-Tabii ki. Müsaade sizindir Bay E.

-Ben üç kardeşin en küçüğü olarak hayata geldim Bay Gela. Bir abim ve bir ablam vardı. Abim otizm bozukluğuna sahip olduğundan ev için pek yararı dokunmuyordu. Bunun için bittabi kendisini suçlayamam ancak evdeki çoğu yük bu yüzden ablamın üstüne biniyordu. Bu durumdan yakınması ve abimle pek alaylı bir iletişime sahip olması beni her zaman yaralamıştır. Ama ne yaptıysam onu bu davranışlarından da alıkoyamadım. Evdeki anlaşmazlık ve kasvete dayanamadığım için gençlik çağıma geldiğim gibi evden ilk ayrılan ben oldum. Gözüm her ne kadar arkada kalıyor olsa da artık kendi yararıma işler yapabiliyordum. Küçüklüğümden beri bir çalgı çalmak istiyordum. O zamanlar bir barda çalışıyordum. Kazandığım ilk parayla kendime mızıka aldım ve yalnız kaldığım her an içimdeki hüznü söndürmek adına elimde mızıkamı buluyordum. Ailemi düşünmek bile çoğu zaman moralimi bozduğundan dolayı onlarla pek iletişime geçmek istemiyordum. Fakat bir gün annemden gelen özlem ve yardım isteği içerikli mektup onları ziyaret etmem gerekliliğini doğurdu. Babam keyfinin bozulmasından nefret eden ve tüm gün boyunca oturduğu yerde alkolünü içip yemeğini ayağına bekleyen biriydi. En sonunda da koltukta sızar, çoğu zaman annemle aynı yatağı bile paylaşmazdı. Annemde bunlardan müzdarip ve ablamla olan anlaşmazlığını dile getiren bir mektupla beni çağırmıştı. Kendimi bu bunalımın içine hiç mi hiç sokmak istemiyordum. Evdeyken asla rahat edemiyordum. Oysa bir kaç senedir benim için her şey yolundaydı. Yine de bencilce davranmak istemeyerek patronumdan birkaç günlüğüne izin alarak evin yolunu tuttum.

Eve gittiğimde annem, ablam hatta inanır mısınız babam bile beni sevinçle karşıladı. Görünürde hiçbir problem yok gibiydi. Eşyalarımı odaya bırakıp duş almak için izin istedim. Duştayken kafamda büyüttüğüm kadar fazla bir problem olmadığını düşündüm. Duştan çıktığımda etrafta kimse gözükmüyordu. Az önce karşılaştığım neşeden zerre parça kalmamıştı. Babam koltuğuna oturmuş viskisini yudumluyor, ablam odasına geçmiş resim yapıyor, annemde evin önündeki çardakta örgü örüyordu. Abimse her zamanki halinde odasının penceresinden usul usul dışarıyı izliyordu. Yanına gidip yanağından öptüm ve sarıldım. Pek tepki vermesede az da olsa bu davranışımla onu rahatlattığımı biliyordum. Daha sonra ablamın yanına gittim. Ona nasıl olduğunu sordum. Bana “Bıktım artık bu evden, şu odamın haline bak. İstediğim hiçbir şeyi yapamıyorum. Annem olacak kadın sürekli bana karışıyor. Evde kaldığımı, kimsenin beni almak istemeyeceğini söyleyip duruyor. Sanki ben bunu istiyormuşum gibi. Biliyor musun geçen gün bana sorma zahmetinde bile bulunmadan resimlerimi yakacak diye kullanmış. Düşüncesiz kadın! Keşke ölse de kurtulsam.” dedi. Gördüğünüz üzere ablamın çektiği çile de azımsanacak şeyler değil. Onun suyuna gitmek istediğim için isterse daha güzel şeyler çizebileceğini, hayalindeki gibi harika bir ressam olabileceğini dillendirdim. Yatıştırma sorumluluğumu yerine getirdikten sonra babama yerinde olacak şekilde “Afiyet olsun.” dedim ve annemle konuşmak için çardağa geçtim. Kafasını önüne eğmiş örgüsünü örerken beni beklediği her halinden belliydi. Konuşmaya başlamadan önce gözlerini yaşla dolduracağını daha yanına gitmeden anlamıştım. Yanına yaklaşıp yanağını öpmemle birlikte hemen gözlerini parlatarak söze girdi. “Oğlum artık gücüm kalmadı. Her günüm ablanla kavga ederek geçiyor. Sen de gittin yanımdan. Bu dünyada bana huzur yok mu.” dedi. Annemle konuşmalarımda her soruma “Bilmiyorum oğlum. Evet haklısın. Ben kendimi tanıyamıyorum.” gibi cevaplar alırdım. Sürekli çalkantılı bir ruh hali olurdu. Gerçekten de çoğu zaman neyi neden yaptığını bilmezdi. Belki de bilir, söylese foyasının meydana çıkacağını düşünür bilmemezlikten gelirdi. Bunu biliyorum çünkü anneme benzerliğimden dolayı bunları bende yaşardım. Ama bu sorunumu üstüne giderek yenmiştim. Bu yüzden onu gayet iyi anlayabiliyordum. Ona bu sorunu yenmesi için ne kadar tavsiye verdiysem de bana hak verdikten sonra tekrarlamaya devam ettiği için dediklerime uymayı içten içe reddettiğini anladım.

“Ablamın üstüne gitme bu kadar. Hem odasının hali ne öyle. Neden halamlarınkiyle aynı mobilyaların arasına sıkıştırdın onu.” diyerek bir nevi hesap sordum. İlk başta yine her zamanki gibi çekimser cevaplarla karşılık versede sonunda evin kendisine ait olduğunu ve kendi istediği gibi şekillendirmek istediğini söyledi. Bu sayede evin patronunun kim olduğunu ablama gösterecekti. Ve her nedense annem halamı sürekli kıskanırdı. Ancak unuttuğu şey ise ablamın karakteriydi. Ablam kendisini özel hisseden ve diğer insanlardan farklı olmaya çalışan biriydi. Ama annem yaptığı davranışlarla onu bir kalıba sokmaya kararlıydı. Anneme, ablamı tanıması gerektiğini ve hayatına karışmazsa daha huzurlu bir ev ortamına erişebileceğini söyledim. Söylediklerime hak verdi ve bundan sonra kendisini ve ablamı daha iyi anlamaya çalışacağını söyledi. İki günlük ziyaretimden sonra tekrar evden ayrıldım.

Lakin annem her ne kadar söylediklerimi kale aldığını belirttiyse de bir sene sonra bana gelen mektupla annemin inadını ve başka insanları kıskanmayı sürdürdüğünü anlamış oldum.

Sonunda evdeki bütün huzur ortadan kaybolup kasvete bulanmıştı. Ablam geçirdiği sinir krizine yenik düşmüş, babamın altıpatlar tabancasıyla önce annemi sonra babamı ve abimi vurmuş, bana yollanması üzere yazdığı mektubun mührünü bastıktan sonra tetiği kendi kafasına çekmişti. İşte görüyorsunuz Bay Gela. İnsanım düştüğü kıskançlık, inat, öfke gibi duygular neler yaşatıyor. Bunlarla başa çıkamazsak ardında kimsenin istemeyeceği, düşüncesinin bile yürek burktuğu şeyler bırakıyor. 

Tüm bu olanları olanca ruhsuzluğuyla dile getirmesi beni etkilemişti. 

Mektupta ne yazıyordu Bay E.

Orası benimle kalsın lütfen. Zira tadacağım duygu karmaşasına inanın ki şu anda hazır değilim.

Peki. Siz nasıl isterseniz öyle olsun Bay E.

Ortamın sunduğu sessizliği bozmak istediğim için pikaba tekrardan bir şarkı takmak için yerimden kalktığımda Bay E “Bu şekilde kalsa olur mu Bay Gela. Sessizliğin sesi içimi rahatlattı.” dedi.

Pekala öyle olsun.” dedim ve tekrardan koltuktaki yerimi aldım. 

Ortam tekrardan toprağın altı kadar sessizleşti. Hatta belki de daha fazla. Ölülerin konuşamayacağını kim çıkardıki zaten. Vücutları hareketsiz diye dile gelmez mi acıları? Veya onlarda birbirlerine trajikomik hayatlarını anlatarak kahkahalara boğulamaz mı? Belki de biz sağırızdır. Yaşamın bitebildiğini kim dile getirdi. Yaşayanlar mı? Safsatadan başka bir şey değil. Gerçektende ağzı olan konuşmaktan başka çare bulamamış.

Biliyor musunuz Bay E sanırım söylediklerinize az da olsa kendimce manalar yükleyebiliyorum.

Nasıl yani Bay Gela.

-Şöyleki yirmili yaşlarımda üç kişiden oluşan arkadaş grubumla aynı evde yaşıyordum. Üçümüzde erkektik. Bu eve bizim dışımızda rahatlıkla girip çıkabilen yalnızca iki kişi vardı. Bir erkek bir kadın. Kori ve Sara. Bir gün Sara ile ben arkadaşlarımızdan ayrı olarak evin yolunu tuttuk. Yanımızda yalnızca ikimize yetecek kadar uyuşturucu madde vardı. Evet, gençliğimizin ateşiyle bizde kullanıyorduk. Etraftan uzaklaşıp kafamızı rahatlatmanın tek yolu bu gibiydi. Evin yolunda elimizdekileri paylaştık. Eve girdiğimizde kafamız güzeldi. Lakin kimsenin farketmemesi için epey bir uğraştık. Farketmediler de. Gecenin sonuna doğru Kori’yle dışarı çıkıp biraz dolaşma kararı aldık ve diğerlerini de davet ettik. Sara dışında kabul eden olmadı. Üçümüz dışarı çıktık. İlgimizi çeken her yerde durup birkaç dakika ortamı içselleştiriyorduk. Eve dönüş yolunda Kori ve Sara bir yere bakakaldılar. O sırada anlattığım şeyi asla dinlemediler. Bilmelisiniz ki Bay E, anlattığım şeyin kale alınmaması kadar pek az sinirimi bozan unsur vardır.  Sesimi biraz yükseltmek zorunda kaldım. Bu da ister istemez ortamın gerilmesine sebebiyet verdi. Fakat yetişkinmiş gibi onlara kendimi açıklamayı başardım. Birkaç dakikalık eleştirel sohbetimizden sonra durumu tatlıya bağladık. Yani o sırada ben öyle sanmışım. Ertesi gün halletmem gereken bir iş olduğu için il dışına gittim. İki gün sonra geri döndüğümde ev arkadaşlarımdan Tihi arkamdan konuşulduğunu söyledi. Konuyu merak edip sorduğumda geçen gün farklı davrandığımı, acaba Sara’dan hoşlanıyorda göğüs mü gösteriyor imasıyla konuştuğunu öğrendim. Sara’yı severdim ve gayet iyi anlaşırdık. Bu yüzden ona karşı samimiyet göstergesi olarak fiziksel temasta da bulunurdum. Ancak biz sadece arkadaştık. Eğer bu durumu öğrendikten sonra Kori’yle bir daha konuşup ağzının payını vermeseydim ekibin dışlanan kişisi ben olacaktım. Çünkü herkes söylenene inanır Bay E. Arkadaşlarını kaybetmekte çoğu zaman fazla yıkıcı olur. 

Haklısınız Bay Gela. Size bir soru sormak istiyorum. 

Tabii ki Bay E.

Sizce insanı bu dünyada var eden unsur nedir?

Kalıcılığı keşfetmesidir Bay E.

Bunu nasıl keşfedebilir?

Kendisini tanıyarak. Psikolojisinin neleri doğurduğu, neyi neden ve nasıl yaptığını bilerek. O zaman her halükarda kalıcı olacaktır. 

Siz kalıcı insanlardan mısınız Bay Gela?

Ben de muğlak bir halde bunu düşünüyordum Bay E.

Yoksa dün bahsettiğiniz şey bununla mı ilgiliydi?

Evet Bay E.

Anlatmak isterseniz durmayın lütfen.

Unutmayın ki Bay E yaşadığımız her şeyi biz meydana getiririz. Bunu etkileyen dış unsurlar bittabi vardır fakat kontrol her zaman bizdedir.

Beni etkileyen unsur ise ben daha çocukken anne ile babamın vefat etmesiydi. Vefatlarından sonra kimsesiz çocukların yetiştirildiği bir yurda yerleştirildim. Pek ses çıkaran bir çocuk değildim. İçimde kendi sohbetimi yaratmak bana daha samimi ve korunaklı gelirdi. Fakat bir gün yurda yeni bir çocuk katıldı. Onu ilk gördüğüm anda içimde daha önce tanışmış olduğumuza dair bir his uyandı. Önce bunun hayal gücümün yanıltıcılığı olduğunu düşünsemde bir dürtü beni ona çekiyordu. Bizi aynı sınıfa yerleştirmişlerdi. Bende sınıf listesinden adını öğrendim ve birkaç hafta boyunca nereden tanışıyor olduğumuzu düşleyip durdum. Bir zaman sonra dayanamayıp yanına gittim. İsmini söyleyip o olup olmadığını sordum. Onayladıktan sonra yalnızca buna ihtiyacım varmış ve ihtiyacımı karşılamış gibi yerime geçtim. Bu anormal tanışmanın üstüne ilerleyen zamanlarda arkadaşlığımız iyiden iyiye pekişti. Artık oynadığımız oyunları birlikte oynuyor, aklımıza gelen hınzırca planları hep birlikte gerçekleştiriyorduk. Onu o kadar benimsemiştim ki öğrendiğim her şeyi ona anlatmak için can atıyordum. Yaptığım her resmi koşa koşa yanına gidip ona gösteriyordum. Üzgün olduğumda, mutluluktan havalara uçtuğumda hep yanımda oluyordu. Fakat sonra durum benim için karmaşık bir hale almaya başladı. Ona karşı gereğinden fazla saygı besliyordum. Başka arkadaşlarımızla bir araya geldiğimizde konuşmayıp onun konuşmasına müsaade ediyordum. Söylediği her şey benim için doğru niteliği taşıyordu. Pekala böyle bir durumla insan hayatına devam edebilir ancak benim sorunum onu bir nevi baba figürü olarak görmemdi. Yalancı Baba Sendromu. Lise çağımızın sonuna kadar arkadaşlığımız devam etti ve belki de sonsuza kadar sürebilirdi. Ancak bilinçaltım her şeyi berbat etti. Onu herkesten kıskanmaya başlamıştım. Özellikle karşı cinslerimizden. Bir gün yurdun bahçesinde bana kızın birini gösterdi ve ondan çok hoşlandığını belirtti. Buna katlanabilirdim belki ama onu öylesine düşlüyordu ki bilinçaltımı tetikleyen bu oldu. Oedipus’a yakalanmıştım. Eğer o kızla birlikte olsaydı kıza karşı nefretim büyüyecek ve kötü şeyler yapacaktım. 

Bir gün yalnız başıma bahçeye indim. O kızda oradaydı. Göz temasından ne kadar kaçınmaya çalışsamda bana bakıyordu. Bir süre sonra yanıma geldi ve tanıştık. Tanışmakla kalmayıp sohbete tutulduk. Kız benimde hoşuma gitmişti ve yalancı babamı ondan korumanın bir yolunu bulmuştum. Kızla sevgili oldum. Fakat işler sandığım gibi gitmedi. Kızla birlikte olduğumuzu öğrendikten sonra arkadaşlığımızı sona erdirdi. İşte Bay E. Ben buyum. Hayatım boyunca da o zaman hissettiğim tüm duyguları yaşamaya devam edeceğim. Bozuk bir beyin.

Bunları dedikten sonra Bay E yerinden kalktı ve yanıma yaklaşarak elimi tuttu. Ne olduğuna anlam veremiyordum. Birkaç saniye gözlerime baktıktan sonra teselli mahiyetinde bir şeyler söyleyeceğini düşündüm fakat bir anda beni dudağımdan öptü. Onu ileri ittim ve sesim odayı yankılatacak şekilde “Hayır, bunu yapamazsınız. Size böyle bir şey ima etmedim. Hayır!” diye bağırdım.

Gözlerimi açtığımda tavandaki lamba kendi evimde olmadığımı fark etmemi sağladı. Sağ tarafımda elinde deri kaplo dosyasıyla ve yeşil önlüğüyle birlikte doktor olduğunu düşündüğüm bir kadın vardı. Gözündeki gözlüğü burnunun ucuna getirip kafasını eğerek bana baktı. “Demek uyandınız Bay Gela.” dedi. “Burası da neresi, ne işim var burada?” dedim. Koluma takılı bir serum olması beni geriyordu. “Bugün sabaha karşı bizi aradınız. Evinizde olmayan birini gördüğünüzü eğer inkar ederseniz size inanmamız gerektiğini söylediniz. Yetkili arkadaşlarımızı kontrol amaçlı sizin eve yönlendirdik. Evinize vardıklarında kapınız açık ve odanız darmadağın bir şekilde yerde yatıyormuşsunuz.” dedi.

Söyledikleri kulaklarımda yankılandıktan sonra bana verdikleri ilaç sayesinde tekrar gözlerim kapandı. Rüyamda gözün alabileceği kadar uzanan yemyeşil bir arazi uzanıyordu. Birkaç metre kadar önümde suyunun yansımasından gözümü alan fıskiye vardı. Etrafında atlar huzur içinde birbirlerine kur yapıyordu. Önceki rüyamda üzerime korkak gözlerle bakan at bu sefer daha uysaldı. Yavaş adımlarla yanıma yaklaştı ve kafasını önüne eğdi. Kafasını okşamamla birlikte uyandım. İçim anlam veremediğim bir huzurla kaplıydı. Yatağımdan doğrulup ayağa kalktım. Yürürken belime saplanan acı bir süre beni rahatsız etti. Odadan çıktım. Sağ tarafıma doğru bir koridor uzanıyordu. Koridorun sonuna geldiğimde karşımda üst kısmı camlı çift taraflı kapı vardı. İçeride baştan aşağıya beyaz giyinmiş yirmiyi aşkın insan kalabalığı vardı. Kimisi elini havaya kaldırmış bir şey yakalamaya çalışıyormuş gibi zıplıyor, kimisi durmadan kafasına vuruyor ve buna benzer absürtlükte harekeler sergiliyorlardı. Kapıdan içeri adım attım. Önceden gördüğüm doktor kadın kollarını birbirine bağlamış içerisini kontrol ediyordu. Etraftaki tüm insanlardan ayrı olarak yalnızca biri dikkatimi çekti. Toplanma alanının köşesinde pencereden dışarı doğru bakakalmış ve sağ elinde tuttuğu gümüş kolyeyi sol eliyle okşuyordu. Doktor beni farketti ve “Demek uyandınız Bay Gela.” dedi. Pencere kenarındaki adamı izlediğimi fark ederek lafına devam etti. “Buranın en eski hastalarından biridir kendisi. Başına çok kötü şeyler gelmiş.” dedi. Lafına devam etmesi için sessizliğimi korudum. “Eskiden gemide çalışırmış. Bir eş ve bir çocuğa sahipmiş. Emekliye ayrılmasına 1 gün kala eşinin evine biri dadanmış. Eşine taciz edip onu oracıkta öldürmüşler. Çocuğu her şeye şahit olmuş ancak dolaba saklandığı için ona bir şey yapamamış. Adamcağız eve döndükten sonra bütün suçu kendi üstüne yüklenmiş. Bir sene kadar bu üzüntüye dayanmaya çalışmış ama nafile. Her gün pencereden dışarı bakarak karısının kolyesini sevmeye başlamış. Çocuğuyla ilgilenmez olmuş. Hatta bir süre sonrasında çocuğu olduğunu dahi unutmuş. Yalnızca karısının ismini sayıklamaya başlamış. Komşuları çocuğuyla konuştuktan sonra akıl hastanesini aramışlar ve onu buraya kapatmışlar. Ne acı..” dedi ve benimle birlikte adama bakmaya başladı. Söylediklerini dinledikten sonra adamın yanına doğru gittim. Beni dinlemeyeceğinin, dinlese bile anlam vermeyeceğinin farkındaydım. Yine de konuşmaya başladım. “Dertlerin en büyüğü her zaman içe konuşanlardır. Asla ama asla kimse fark edemez onları. Özel olmaları da bundandır. Biriyle paylaşılamaz. Paylaşırsan sana ah eder her seferinde. Neden beni küçümsedin diye. Baş ederiz ama bir şekilde bunlarla. Öldürmez. Zaten ölüm kadar da basit bir şey yok aslında. Güldürmez. Gülmek kadar samimiyeti eksik bir şeyi inanki bilmem. Ama olsun. Farkında olmak bile güzel. Ve merak etme, çok değil bir iki ay sonra çıkacağım buradan. Bay E’nin mezarının sulanması gerekir. Ne de olsa o da yaşadı bu evrende. Gönlün rahat olsun bundan sonra öcünü almış bulundum. Seni seviyorum sevgili babam…”

Hayata müziği ile değen kadınlar-IV: Ethel Smyth

Kadınlarla birlikte yer aldığı hak mücadelesinde onlara seslerini yükseltmeleri ve sürekli ileri gitmeleri için bir marş armağan eden, sayısız bestesiyle dönemin ataerkil isimlerinin alaycı tavrına inat üretmeye devam eden Ethel Smyth, müzikten ve mücadeleden vazgeçmeyerek gerisinde değerli izler bırakarak dünyaya müziğiyle değmiş sayısız isimden biri.

Dame Ethel Smyth (1858 – 1944)

Babasının karşı çıkmasına rağmen müzik kariyerinin peşini bırakmayan Ethel Smyth 1887’de konservatuvara girdi. Burada pek çok ünlü besteciyle yolu kesişti. Müziğin yaratım aşamasında çok az kadının yer aldığını görünce daha yoğun çalışmaya başladı. Bu süreçte çok farklı ülkelerde çalıştı, bestelerini yapmaya devam etti.

Dame Ethel Smyth, DBE, DMus (1858-1944):

Leipzig Konservatuvarında eğitimini tamamlayıp Londra’ya döndüğünde besteci olarak sahneye ilk çıkışını gerçekleştirdi. Bu, geniş bir kitle tarafından tanınmasına sebep oldu. 1893’ten 1910’a bir opera serisi bestelemeye yoğunlaştı. Böylece daha çok insana ulaşmaya başladı. Operası, Avrupa ve Kuzey Amerika’da çok sevildi.

Suffragette
Londra 1911. Kaynak: The Guardian

1911’den 1913’e Emmeline Pankhurst öncülüğündeki İngiliz Süfrajet Harekete yakınlaştı. Oy hakkı odaklı bu var olma hareketine besteleriyle de katkı sunan Smyth, Kadınların Marşı adlı marşı besteledi. Eylemlerde de aktif bir rol oynayan Smyth, pencereleri kırma eyleminde yer alan yüz kadından biri olduğu için iki ay tutuklu kaldı.

Self-Rescuing Princess Society: Dame Ethel Smyth - musician, suffragist,  and total bad***

Birinci Dünya Savaşı sırasında radyolog asistan olarak görev yapan Ethel Smyth, bu esnada işitme yetisini kullanamamaya başladı. Bunun üzerine yazmaya yoğunlaştı. 1920’lerin ortaları ve sonrasında pek çok üniversiteden onur derecesi aldı. Hatta Oxford Üniversitesi’nden müzik alanında doktor unvanı alan ilk kadın oldu.

Erkek egemen bir alanda üretmekten ve hak mücadelesinden vazgeçmeyen yoğun yaşamı ile geriye çok sayıda eser bırakan Ethel Smyth, 1944’te yaşamını yitirdi.

Kaynak: https://www.bl.uk/people/ethel-smyth#

Serinin diğerleri için bakınız:

* Hayata müziği ile değen kadınlar-I: Antonia Brico

* Hayata müziği ile değen kadınlar-II: Neveser Kökdeş

* Hayata müziği ile değen kadınlar-III: Amy Beach

Gecedeki yaz düşü | Öykü

0

O güne uyanışım, Ayşin’in beni aramasıyla oluyor. O, “Doruk…” dedikten sonra, içini çekip birkaç saniye sessiz kalırken; ben, karşımdaki duvara ürkütücü bir manzarayı izliyor gibi bakıyorum.  Ardından onun ağlayan sesi, gözlerimi bu durumdan hızla arındırmama neden oluyor ve ona hemen aklıma gelen ilk soruyu soruyorum:

 “Okyanus!” diyorum  “Bir haber mi var Okyanus’tan?”

“Doruk!” diyor tekrar Ayşin “Okyanus’un bedeni bulunmuş. Kardeşimi, bir balıkçı teknesi denizde bulmuş.”

Gün ağarmaya başladığı için karanlıktaki duvarı artık daha net bir şekilde görebiliyorum o an ve konuşamıyorum. Konuşmaya çalıştıkça, sessizliğim sanki daha da uzuyor ve Ayşin’in ağlayan sesiyle yeniden kendime geliyorum.

“Doruk, orda mısın?”

Detayları sormuyorum. İkimiz de uzun zamandır ölü bir bedeni gezdiren Okyanus’un intihar ettiğinden eminiz. “Hemen, ilk vapurla Burgazada’ya geliyorum Ayşin.” diyorum sadece. Telefonu kapattıktan sonra ise yatakta mı duvarda mı yoksa zamanı geri alabileceğime umutla inandığım bir bilim kurgu filminde miyim, bilmiyorum. Benim için o an, birlikte geçirdiğimiz gecenin sonrasında yürüdüğümüz, o buz gibi İstanbul sabahı oluyor yeniden:

Okyanus’un üzerinde, çok sevdiğim kırmızı montu olmasına rağmen onun üşüyor olabileceğinden endişeleniyorum. Soğuktan titrediğini fark ederek, şapkasını takmasını söylüyorum ona. O ise, Japon animelerinden fırlamış gibi duran iri gözleriyle bana bakarken, üşümediğini ve korumacı tavrımı sevse de ablası gibi davranmamdan bazen hoşlanmadığını söylüyor. Ona gülümseyip, sıkıca sarılırken onda başka türlü bir soğukluk hissediyorum. Aramızdaki sessizlik üzerine, ikimiz de çoktan anlaşmış bir şekilde, biraz daha yürüdükten sonra metrobüse biniyoruz. O, üç durak daha benimle olacak. Birden, sessizliği bozmak istercesine, yakın bir zamanda, tek başına kamp yapmak istediğini ve bunu ne kadar çok istese de kamp yaparken hala vahşi bir hayvanla karşılaşmaktan korktuğunu söylüyor. Ben ise kamp yapmayı istiyorsa bu ihtimalin hep olabileceğini, tüm önlemlere rağmen bir gün öyle bir canlıyla karşılaşırsa eğer, varlığını belli etmemek için hareketsiz ve sakin kalmasını söylüyorum ona. Bir süre duraksayıp, dudaklarına alaycı bir gülümseme yerleştiriyor ve zarif görüntüsüne uyumsuz bir güzellik katan tok sesiyle: “Durağa gelmişiz.” dedikten sonra ayağa kalkıyor ve veda etmek için elime dokunurken: “Hoşça kal” deyip, elimi çok kısa bir an sıkıca tutuyor ve gidiyor. O günden sonra, telefonda birkaç kez konuşsak da aramızdaki sessizlik günden güne büyüyor ve üç gün önce Ayşin, Okyanus’a ulaşamadığı haberini verene kadar onunla aramızdaki tek gerçeklik o derin sessizlik oluyor. Bulunduğum ana geri dönerken, onun küçük elini yeniden hissetmek için elime dokunuyorum. O kısacık anın, artık sonsuz olduğunu hissediyorum birden. 

Burgazada’ya varınca, adaya en son geldiğim günü düşünüyorum. İskeleye vuran dalgalar, limandaki deniz kokusu, martıların ve balıkçı teknelerinin birbirine karışan sesleri, karnını doyurmaya çalışan kediler; ileride ise adaya yüzmeye gelenleri kollarına almak için bekleyen Madam Marta koyu, limanda Okyanus’la birlikte şarap içtiğimiz o bank ve “ölmemek, delirmemek için” için ona koşarcasına gittiğim o yokuşlu yol… Her şey, olduğu gibi yaşıyor ve yerinde duruyor. Denizin uzaklardan da olsa sımsıkı sarıldığı evlerinin önüne geldiğimde, öylece duran bisikletiyle karşılaşıyorum. Bisikletin oradaki ürkek varlığı, o an Okyanus’un yokluğunun çığlığı oluyor zihnimde. Artık, ya ölmeli ya da delirmeliyim diyorum kendime. Adada o ana kadar değişmemiş olduğunu gördüğüm her şey, birden tüm etimi koparıyor sanki. Geriye sadece “neden?” diye ona duyduğum öfke ve özlemimi aynı anda haykıran kalbim kalıyor. İçeri girdiğimde, eve matem kokusunun çoktan sinmiş olduğunu fark ediyorum. Yüksek seste ağlamalar salonda dinmeyi beklerken, balkonda ise taziyeye gelenlerin çay kaşığı sesleri ve sigara dumanlarının ardından fısıltılar yükseliyor: “Denizden çıkmış cesedi. Zaten son zamanlarda hiç kimseyle konuşmuyormuş kız. Kendini de Ayşin Hanımı da mahvetti gitti.” 

Ayşin beni görünce, sımsıkı sarılarak omzumda ağlıyor ve “Okyanus bu sefer gerçekten gitti Doruk.” diyor. Kırk yaşında bir kadından ziyade, küçük bir çocuğa sarılır gibi sarılıyorum ona. Okyanus’un gözlerine benzeyen iri gözleriyle bana bakıyor ve “Gel benimle” dedikten sonra Okyanus’un odasına götürüyor beni. 

Ayşin, ağlamasına engel olmaya çalışırken odadaki devasa kitaplıktan bir defter çıkartıyor ve deftere şefkatle dokunarak “Üç gündür bu defteri okuyorum Doruk.” diyor. “Kardeşimle, her şeye rağmen aynı dili konuşamadığımızı biliyordum ama yazdıklarını okurken daha da emin oldum buna. Son zamanlarda zaten odasında ya aynı şarkıyı dinliyor ya da dışarıda saatlerce yürüyordu. O Allah’ın belası Yağmur denilen çocuktan sonra toparlayamadı kardeşim, biliyorum.” dedikten sonra bana defteri uzatıyor ve “Sen, onun için hep çok özeldin Doruk. Yazdığı şeyleri, sanırım bir tek sen gerçekten anlayabilirsin.” diyor ağlayarak. 

Ayşin, defteri bana verdikten sonra Okyanus’un kitaplığına boşluğa bakar gibi bakarak, cenazenin otopsiden sonra kalkacağını söylüyor. “Otopsi ve Okyanus…” diyorum içimden. İşim gereği bulunduğum otopsiler geliyor aklıma. Ölüm nedenini bulmak için, tüm boşlukları açılmış bedenler… Bedenlerden geriye kalan zamanla alıştığım buz gibi bürokratik işlemler, ölüm sebebi en ince ayrıntısına kadar yazılan resmi evraklar… Okyanus ve otopsi! Okyanus ve en ince ayrıntısına kadar açılmış tüm boşlukları! Okyanus ve boşluk… Bu iki kelime yaz gününe rağmen beni birdenbire üşütüyor. Onun odasında kapladığım boşluk, birden anlamsızlaşıyor. Sığdıramıyorum kendimi kitaplarının, gitarının, çalışma masasının ve yatağının yanına. Ayşin’den defteri alıyorum ve ona, biraz yürümek istediğimi söylüyorum. Merdivenlerden inerken, Okyanus’un edebiyat fakültesinden mezun olurken çekilmiş fotoğrafı ile göz göze geliyorum. Alkol olmadan daha fazla nefes alamayacağımı hissediyorum. 

Limanda bankta oturup, onun defterinin sayfalarına dokunurken kendimi davetsiz bir misafir gibi hissediyorum yazdığı her şeye. Hatta Ayşin’in bana defteri vermesini tuhaf buluyorum o anda. Şarap, bana yoldaşlık etmeye başladığında ise defterdeki sayfaların her köşesini haddimden daha çok sahipleniyorum. Defter, ölmeden önce sürekli dinlediğini tahmin ettiğim şarkının sözleri ile beni karşılıyor. Sonra, “Mavi” ve “Kırmızı” renginde kaybolan zaman dilimleri ve aralarında “Siyah” adlı tek bölüm… Okyanus’un “Mavi” yazan yerlerde birinci tekil şahıs kullandığını “Kırmızıda” ise kendinden gider gibi, her şeyi ikinci tekil şahısla yazmış olduğunu fark ediyorum bir anda. Şarap: ”Biraz daha cesaret Doruk!” dedikçe, sayfaların köşeleri bana artık yetmemeye başlıyor:

Siyah 

“Bir an gelecek ölüm ve yaşam aynı anda gözlerime yerleşecek. Hangisini daha çok seveceğim, hangisinde sonsuzluğu bulacağım bilmiyorum” demiştim kendime. Bir şeyi kendi sınırlarının içine almak için seçmenin, aslında ötekini sonsuzluğa savurmak olduğunu sonradan fark etmiştim. Çünkü ismi olan her şey kesin bir yargıyı içeriyordu ve bu: “sınırların dışına çıkma!” demekti aynı zamanda. Bu yüzden, ismi verilmiş olan her şey kendi “anlamına” özlem duymanın kaçak yoluydu ve bu farkındalık, aslında bir labirent öyküsüydü. Fakat bizler, bu daracık yerde “Başlangıç” ve “Son” denilen şeyleri aslında “Ben Buradayım!” diye haykırdığımızı sanmak için iki ayrı şey olarak kabul etmek istiyorduk. 

Tüm bunlardan çok önce birbirimize hiç konuşmadan mektuplar yazdık. Artık “buradasın!” ve seni fark etmem aynı zamanda kendi sınırlarımı tüm atomlarıma kadar algılamam için bir solucan deliği görevi görüyor. Fakat sen duvarın ardındaydın ve ben aramızdaki duvarın farkında bile değildim. Bu yüzden onu fark etmem ve yıkmam için önce kendimden geçip gitmem gerekecekti. Geçtim, gittim ve ben şimdi tam olarak labirentin sana en uzak yerindeyim. Ve hem sana hem de kendime, tam bu andan “ben buradayım!” diye haykırmak için benim artık bir dile ihtiyacım var. Çünkü; “ben, ‘sen’im ve sende gördüğüm şey ise ‘ben’. Ve elinden tutuyorum senin ve yol gösteriyorum karada, yardım ediyorsun bana daha iyi anlayabilmem için…” 

Mavi (10.02.2017)

Neden bu his? Oysaki öyle uzak ama öyle yakın ki bana! Onu, hem hiç tanımıyorum hem de doğduğum andan beri içimde sanki. Sanırım  “kimim ben?” sorusu boşluğumu doldurduğu her an, onunla hiç karşılaşmamış olsam da tüm tutkumla ona çarpıyorum. 

Yağmur bir yazısında şöyle yazmış: “Sait Faik’in öykülerini günün en ‘olmadık’ zamanı okumak, insanın kendisini bir tür protesto etmesini  sağlıyor sanırım. Çünkü bazı öykülerin kelimeleri sonlanmadan, öyküler zihninde yeniden başlıyor ve ‘gitmek’ sözcüğü sıradan bir eylemden çok, artık tüm benliğini içine sığdırdığın tek gerçek evrene dönüşüyor.” Burgazada’da tam şu an “içim seyahatler çekerken” hiç kimse, benden iyi iliklerinde hissedemez Yağmur’u ve yazdıklarını.

Kırmızı (08.07.2018)

Dün, sırt çantanı alıp aşağı indiğinde kapının önünde sana ürkekçe bakan kediyle karşılaştın. Kedinin aç olduğunu düşünürken, onun karnını doyurmak ya da vapuru kaçırmak arasında kaldığını hissettin birden. Bir bakıma kendi açlığın ve kedinin açlığı arasında kalmıştın aslında. Bazen kendinden öteye gidebilsen, birazcık gidebilsen tüm o gitme isteğinin dağılacağını ve kök salacağını biliyordun. Yağmur! Yaşama aç hissetmeni sağlayan tek isim. Hem ondan gitmek hem onda kök salmayı istemek… Onunla tanışmanı düşünüyorsun şimdi yeniden,  “bir gece yarısı gelen yaz düşü gibi” öyle ani öyle sıcak ve öyle kısa.  Dergide, Emily Bronte’in “Uğultulu Tepeler” üzerine yazdığın bir makale üzerine sana mail atıyor:

Onu benden daha çok bana benzediği için, benden de öte bir parçam olduğu için seviyorum. Ruhlarımızın neyle yoğrulduğunu bilmiyorum ama onun ve benim ruhlarımız kesinlikle aynı hamurdan…” Uzun zamandır bu söz üzerine düşünüyordum. Yazınızı okuduğum gün, öyküme başlayabildim. Bana bir şekilde rehberlik ettiğiniz için teşekkür ederim. Aynı cümlede birilerine rastlamak, benim için yeni bir öyküye başlamak kadar özel.” 
Yağmur D. Aydın

Maili gördükten sonra, heyecanla: “Tam içindeysek öykünün, bazen o öyküyü yazmak en zor şey olabiliyor. Yine de -bir şekilde- öykünüze yabancılaşmanızı sağladıysam, ne mutlu bana” diyerek cevap veriyorsun ona.

Önce “siz” ve “biz”in ortadan kalktığı mailler, sonra birbirinize yazarken “sen” ve “ben” kelimelerini kullanmanın gereksiz olduğunu içgüdüsel olarak kavradığınız cümleler geliyor. Bu kadar yüksekte olmanın, hiç tatmadığın bir şey olduğunu düşünüyorsun. 

Doruk’un sana bir şeyler hissettiğinin farkında olduğun için, Yağmur’dan ona bahsederken, kalbini kırmaktan korkuyorsun onun. O ise her şeye rağmen korumacı tavrıyla gülümseyerek: “Dikkat et lütfen kendine. Tutku zehirli bir şey, seni dönüştürdüğü şeyden korkabilirsin bir gün.” diyor. Doruk’a tam şu an hak veriyorsun. Yaşama öyle açsın ki… Kendini yırtıp atmaktan başka yapabileceğin bir şey yok sanki.

Mavi (20.07.2017)

Yirmi yedi yaşımda ergenliğe yeniden girmiş gibiyim! Yağmur’la ilk kez, dün Kadıköy’de buluştuk. Onu, kelimelerle nasıl ifade edebilirim bilmiyorum. Evi olarak gördüğü tek şehrin -Ankara’nın- tüm griliğini kendisiyle birlikte getirmişti sanki… Kafe Bohem’e girer girmez onun olduğu masayı gördüm. Sanki, çok önceden tanışmış, ama yıllar sonra karşılaşmış iki kişi gibiydik. Şunu söylemeliyim ki, ona klasik anlamda aslında yakışıklı bile denemez. Onu benim için çekici yapan asıl şey;  kimsede olmayan, adlandıramadığım, hatta içten içe karanlık bulduğum bir şey sanki. Belki de bu yüzden birkaç dakika sonra -onu daha iyi tanımak istercesine- onunla birlikte olmayı istedim. O ,”birlikte olma hissi, ilk anda oluşmayan tüm aşklar sahtedir.” demişti bir yazısında. Haklı olduğu gerçeğini, kafede yarım saat anlamsız cümleler kurup kaldığı yere gidince, konuşmaktan ziyade atomlarımızın birbirine karışmasına saatlerce izin verirken anladım. Onu içimde hissetmek, sıcaklığında saatlerce ısınmak… Aynı şarkıda tüm gece birlikte yükselmek ve düşmek… Onunla sanırım gerçekten de “doğru ve yanlışın ötesinde bir yerde” buluştuk.

Kırmızı (12.10.2018)

Gerçekleşmeyecek bir yaşam ihtimalinin heyecanı, zamanda artık geleceğe ve geçmişe savrulurken, anda hissettiğin şey alışkanlıklarının sende bıraktığı: “Bir yerden hatırlıyorum ama adını söyleyemiyorum.” haliyle sanki aynı tatta. İçinde bir şeyleri ölmeye bırakırken bedenini de hissetmeyi bırakıp, uzun zamandır kimseyle birlikte olmadın.

Salt bedensel açlık hissiyle, çıplak yatağa uzanıyorsun bazen. Kimden ya da neyden eser kaldığını bilmediğin bir korkunun, sana yabancılaştırdığı o bilinmeyen derin boşluğa elini götürdüğün anlarda, sevdiğin o tadı anımsarken, kalp atışın hızlanıyor. Ürküyorsun. Ardından, düşüş anlarında hissettiğin hüzünle, kendini her seferinde farkına varmadan kendine sarılır halde buluyorsun. Bu durum, her seferinde zamanda dağılması gereken özlemin karşısında seni çırılçıplak bırakıyor.

Oysaki onunla klasik anlamda bir ilişkin bile yoktu. “İlişki” demişti sana “tutkuyla, dolayısıyla yaşamla aynı anlama gelmiyor. Sevgi; hem kendini hem onda var olan her ne ise onu özgür kılmaksa bir kalbi sahiplenerek sadece kendine esir etmek, karşılıklı köle olmaktan başka bir şey değildir. Oysaki aşk; büyümek, dönüştürmek, değişmek için var!” O, tüm bunları söylerken bedenlerinizin çıplaklığında çoktan kaybolmuştunuz. Belki de sadece sen kaybolmuştun. Kendini, yeniden onun küçük çekik gözlerinde arıyordun. 

Aranızdaki engel, bir başkası ya da bambaşka olanaksızlıklar değildi. Aranızdaki engel; o ve onun kurşun geçirmez biricik dünyasıydı! Ona bakınca gördüğün bir insan bile değildi. İnsan vücuduna sığmaya zorlanmış karanlık, yabani bir varlıktı sanki. Ancak gülümseyince üzerinde giydiği çekik gözler, onu insan kalabalığı içinde gizliyordu. Sanırım, bu yüzden yalnız kaldığınızda gülümsemekten ziyade içten bir şekilde gülüyordu. Belki de o farklı dünyada var olduğunu sanıyordun ama sadece “gece” onun eviydi. Gündüzleri ise, kendisinin dışında, yurdundan sürülmüş başka birine daha ihtiyacı yokmuş gibi davranıyordu. Yine de, bir bağımlı gibi çoğu gece kendini onun teninde buluyordun.

Birlikte bir kafede oturmak, tatile gitmeyi istemek ya da bir manzaranın önünde birbirine sarılmış bir şekilde bir fotoğraf karesine sığmaya çalışmak… Bunlar, ikinizin de birbirinizden isteyeceği ya da beklediği şeyler değildi. Onun başkasıyla yatma ihtimali canını bile acıtmıyordu. Çünkü “onun içinde var olan ve senin içinde de yaşayan bir şeyleri”, kısa bir anlığına da olsa, bir tek onun gördüğünü biliyordun. Yine de, birlikte yükseliyordunuz ama düşen sendin. Onunla olan ne varsa yıkmana ve kaçmana sebep olan şey; “ben” dediğin şey “sen”e dönüşürken, asla var olamayacağını bilmekti. O, öykülerine senden parçalar eklerken; sen, artık bir şey yazamıyordun bile. Onun etkisi azaldığı anlarda, dış dünyayı fark ediyordun ama uzay ve zaman ona aitti senin zihninde. 

Sevmek, onun dediği gibi “özgülükse” eğer kendini, onun dünyasında artık kaybolmuş hissederken; “müziği kapatıp gitmek”, kendine doğru attığın, tek gerçek bir adımdı. 

Mavi (12.11.2017)

Doruk, iyi ki var diyorum her seferinde. Yağmur’la aramızda olan bağı, bir tek o anlıyor. Yağmur, Ankara’ya üniversitedeki konferansı için döndükten sonra, Doruk aradı ve sesimden iyi olmadığımı anladı sanırım. Adliyedeki işi bittikten sonra, adaya geldi. Deniz kenarında, bankta konuşurken iki şişe şarap bitirdik. “Ölmenin” dedi “değişik yöntemleri vardı. Sen, ona aşık olmayı seçtin bunun için. Sana, kızamıyorum çünkü seni çok iyi hissediyorum. Bir gün, onu bir daha göremeyeceğini bilsen de hissettiğin en gerçek şey; onun sana bıraktığı o güçlü duygu ne ise o olacak. Bunu, istesen de artık engelleyemezsin.” Söylediği her şeyi gece boyu düşündüm ve sabah dersten sonra, dergiye yollamak için yeniden bir şeyler yazdım bugün. Doruk’la konuşmak, beni her seferinde “bir şeyler yapmalıyım artık!” hissi ile bırakıyor. Bu kadar günü birlik ilişkiler yaşayıp, işinden başka bir şeye önem vermez gibi gözükürken nasıl bu kadar derin olabiliyor?  

Kırmızı (13.11.2018)

Tutku, sevgi, aşk! Bu kelimeleri zihninde bir çekiçle sürekli parçalara ayırıyorsun. Zehir akıyor sanki her parçadan. Ve sen, zehrini boşaltmak istercesine anlam yüklemeden birileriyle birlikte oluyorsun. Bir şeyler hissetmeye açsın sanki. Aslında sen, hep açsın artık! Artık o, yok. Yağmur yok! Ülkeden bile gitmiş üstelik. Ona gidecek tutku bile yok artık içinde. 

Son gün, ona: “Seninleyken, kendimi artık kaybolmuş gibi hissediyorum ve bu durum, bana artık nefes aldırmıyor” demiştin. Yağmur ise sana ilk defa hüzünle bakmış ve “tutku” diyordun, “Birbirinde hiç korkmadan kaybolmaya hazır olmaktır. Bunu yapabildiğimizi görmüyor musun?” diye sormuştu. “Ben, korkuyorum artık ve kendim olmak için yeniden, pes ediyorum tüm bu saçmalıklara!” diye haykırmıştın. O, ise “Özgürsün, Okyanus…” diyerek sana gülümsemişti. İstediğin gibi “özgürsün” artık. Düzenli bir ilişki, ev, iş… Bundan sonra, bunlarla avunabilirsin ama beceremiyorsun hiçbirini. Direneceğin, uğrunda mücadele etmeyi istediğin bir şey yok artık. Giderek kayboluyorsun. 

Kırmızı (13.02.2019)

Derinlerinde hissettiğin hazzın doruğuna daha çok ve daha hızlı tırmanmak istercesine “Daha hızlı! Çok daha hızlı!” diyordu tüm atomların hiç konuşmadan. “Seni seviyorum!” diyerek kendini karanlık boşluğa daha çok bırakıyordu karşındaki ses… Tam o doruktan, kendini boşluğa bıraktığın an geldiğinde ise parçalara ayrılmadan, düşüşü yaşamak istedin yeniden. Üzerinde sıcaklığını hissettiğin bedenin nefesini, dudağının tam kenarında hissediyordun. Biraz önce, geri sayım yaparcasına hissettiğin tüm o anlar, bedenin kendine en yabancı ama aynı zamanda en tanıdık yerinde ıslak bir düş gibi duruyordu ve sen sanki artık andan koşar adım ileri gidiyordun. Tam o an, düşsel bir gerçeklikten çıkıp, çıplak vücudundan ayrılan yüze baktın. Biraz önce kendine en yaklaştığın anın sırdaşı olan Doruk, karanlıkta birden yabancı biri gibi göründü sana. Aniden irkildin ve tüm o düşüş anında yine sarılmalara susadığını fark ettiğinde ise yataktan kalkıp bir bardak suyu hızlıca içtin. O, sen döndüğünde sana sıkıca sarıldı ve “Artık birlikte kaybolurken, kendimizi ve birbirimizi bulmayı yeniden öğrenmeliyiz.” dedi ve seni öptü. Bir şeyler söylemek istedin ama bildiğin tüm dilleri bir kenara bırakmak, sana o an daha cesurca geldi ve sadece sustun. O, sana sarılırken, uykuya daldığında boğulur gibi hissettin ve onun kollarından bedenini ayırdığında gözlerini kapattın ve gördüğün düşü hatırlayamadığın bir güne uyandın. Onunla birlikte yürürken, “gündüz” sana bir daha asla ait olamayacağın bir zaman dilimi gibi göründü. Doruk, sana: ”Şapkanı tak istersen” derken gerçekten çok üşüyordun. Artık Doruk’un yanında da yalnız hissediyordun ve bu yalnızlıkla da gerçek anlamda tanışman demekti. Bir daha, onu istesen de göremeyeceğini biliyordun. Metrobüste, sırf konuşmak için ona kamp yapmak istediğini ama kamp alanında hala seni en çok korkutan şeyin vahşi bir hayvanla karşılaşmak olduğunu söyledin. O ise öyle bir anda hiçbir şey yapmadan hareketsiz durmanı söyledi sana. Söyledikleri, zihninde seni tek bir yere yeniden götürdü. Onunla karşılaşmıştın ve kamp alanında çoktan kaybolmuştun!

Mavi/ Kırmızı (19.07.2019)

Bir resim var, gecede sen çizmişsin ama onu tanımıyorsun artık. Resim, sana haykırıyor: “Bak buradayım!” diyor ve sana doğru gülümsüyor.  Resim, seni içine çekip orada öylece hareketsiz bırakıyor. Yine de SEN: “Şimdi gitme vakti diyorsun, benden çok uzağa!”

….

Defteri kapatırken içimi çekiyorum nefes alabilmek için yeniden. Okyanus en son yazısında “Sein” diyor “Almanca’da iki anlama geliyormuş: ‘Var olmak’ ve ‘Onun olmak.’  Ve ben,“sein” sözcüğünü sesli bir şekilde heceledikten sonra zihnimde çekiç sesleri duyuyorum. İsa’yı yeniden, tek başıma çarmıha geriyorum sanki. Ya da ben İsa oluyorum ve çarmıha kendimi geriyorum. Çekiç sesleri ve onun defterdeki tüm fısıltıları birbirine karışıyor. Evlerine giden o yokuşu tekrar tırmanacak deliliği ve ölümü kendimde bulamıyorum artık. İlk vapura biniyor ve yola çıkıyorum. Vapurda denize baktığımda gördüğüm tek şey: boşluk! Bir süre sonra, onun ölmeden önce dinlediği şarkı dilime dolanırken, kendi otopsi raporum yanı başımdaki defter oluyor.

“Birbirimizi tanıdık, tekrar tanıdık

Gözden kaybettik, yine kaybettik.

Tekrar buluştuk, tekrar ısındık.

Sonra ayrıldık.

Herkes kendi yoluna gitti, hayatın girdabında”

Devletin LGBTİ+ bireylere karşı kara-propagandası sonuç verdi: Fırat Kaya adlı şahıs işitme engelli eşcinsel bir kişiye şiddet uyguladı ve bunu sosyal medyada paylaştı!

AKP, MHP, BBP gibi faşist partilerin iktidarı elinde tuttuğu şu günlerde gerici saldırganlık en azgın dönemini yaşıyor. Kendi ailesinden, sülalesinden, arkadaşlarından ve çevresinden LGBT+ bireyler olduğunu bilmeden LGBT+ bireylere ateş püsküren, lanetleyen insanlar amaçlarına ulaştı. Birbirini gaza getirip durdular. Eşcinselleri, lezbiyenleri, transeksüel ve travestileri terörist olmakla suçladılar.

Faşistler, başkalarını görmeyenlerdir. Onların acılarını, taleplerini umursamayanlardır. Başkalarına onların istememelerine rağmen acı çektirenlerdir. Faşistler için yalnızca kendileri gibi olanın yaşama hakkı vardır.

Bu yüzden faşistler kendilerine oy vermeyene terörist der, kendileri ile aynı dili konuşmayana hain der, kendileri gibi sevişmeyenden nefret ederler. Herkes kendileri gibi olsun isterler. Bu modern-ilkel varlıkların var olduğu bir dünyada yaşamak gerçekten zor.

Son olarak gerçek bir pislik olan Fırat Delikanlı nickli faşist, AKP + MHP ve BBP’den aldığı güçle bir gence işkence ederek sosyal medyada yayınladı. Bu korkak şerefsiz varlık, Osmanlı ekolünü takip ediyor. Oysa Osmanlıda eşcinselliğin çok yaygın olduğunu, bazı padişahların ‘oğlan’ haremi olduğunu, erkek-erkeğe seksin de olduğu alemler yapılan ‘kahvehaneleri’ bilmiyor. Yani Osmanlı hakkında da bilgiye sahip değil. (dileyen daha fazlası için Osmanlı’da Oğlancılık adlı, resmi belgelere dayanan ve gerçekliği Türkiye Cumhuriyeti mahkemeleri tarafından tescillenmiş kitabı okuyabilir)

Fırat Delikanlı gizli eşcinsel olabilir. Gizli eşcinsellik, eşcinselliğini gizlemek değil, eşcinsel olduğunun henüz farkında olmama durumudur. Siz bilinç halinde olmasa da içgüdüsel olarak bunu hisseder ve bunla ‘savaşırsınız’. Aslında savaşınız kendinizledir ve nefretinizi kendini ifade edebilen eşcinsellere yöneltirsiniz. Dünyanın birçok yerinde eşcinsellere karşı ‘savaşırken’ sonradan eşcinsel olduğunu fark eden bir sürü insan vardır. (ABD eşcinsellikle mücadele derneği başkanı buna en büyük örnektir) Bu pislik herif de böyle bir şey yapıyor olabilir. Hatırlayın, ülkücü-alperenler LGBT+ bireylere karşı deli dolu saldırı düzenlerken bir LGBT+ yazar çıkıp ‘yattığımız eşcinsel ülkücüleri açıklarız‘ diye tehdit ettiğinde BBP’li Alperenler geri adım attı ve bir daha bu konuyu açmadılar. İşte böyle rezil bir dünya yaratıyorlar kendilerine, kendi ülküdaşlarının seviştiklerine saldırıyorlar. Normal bir ülküdaş diğer ülküdaşının sevgilisine saldırırsa kan çıkar. Ama ülküdaşın sevdiği eşcinsel ise kan çıkmıyor. Kadın olsa kan çıkardı. Sevgileri dahi sahte.

Faşizm kendini de vurur!

Üstelik bu varlıklar bu yaptıkları yüzünden kendi ailelerinde, çevrelerinde LGBT+ bireyler var ise bunların da kendilerini ifade etmelerini engelliyorlar. Yani faşizm en başta kendi çevresini vuruyor. Bu pislikler yüzünden milyonlarca LGBT+ birey sahte bir hayat yaşıyor ve bu pisliklerin koyduğu kurallara uymak zorundayız. Çünkü güç pisliklerin elinde. Örneğin ülkemizde aşırı dinci bir gazete var, bu gazete dinci olduğu için kadınlardan nefret ediyor ve kadınların sürekli dövülmesi gerektiğini destekleyen haberler yapıyordu. Sonunda bu gazetenin baş yazarının damadı gazetenin baş yazarının kızını öldürüp kayıplara karıştı. Faşizm faşistleri de vuruyor. Ayrıca gene ülkemizde aşırı dinci ve dinci olduğu için eşcinsellere nefret kusan bir gazetenin sahibi Kabe’de Kabe manzaralı 8 yıldızlı, yalnızca erkeklerin girebildiği bir otelde viagradan ölü bulunmuştu. Yani yıllarca eşcinsellere nefret kusan, eşcinsellerin öldürülmesini talep eden bir hayat yaşıyorsun ve öldüğünde senin de aslında eşcinsel olduğun ortaya çıkıyor. Kendi yarattığı faşist dünyada kendi gerçek kimliğini gizlemek zorunda kalmış zavallı bir insan… Üzülmemek elde değil.

Dünyanın birçok yerinde faşistler kendileri gibi olmayanlara saldırmış onları yok etmek istemişlerdir. Fakat faşistler orada ise biz de buradayız. LGBT+, insanlık tarihinde iktidarın anadan babaya geçişinden beri toplumda saldırı altındadır.

Faşistlerin son çırpınışları

Gençler artık faşistlerden bıktı. Faşist partiler faşistleri koruyor. Çocuğa tecavüz eden amca, takım elbise giydi diye iyi halden indirim alıyor. Bir kızı kaçırıp günlerce tecavüz ettikten sonra ölümüne sebep olan asker hakkında dava bile açılmıyor. Sosyal medyaya yüklediği videoda eşcinsel gence işkence eden pislik de gücünü AKP + MHP + BBP gibi insanlık düşmanı partilerden alıyor. Nasıl olsa devlet benim arkamda, ceza almam diye düşünüyor.

Fakat dünya değişiyor. Bir gün gelecek erkeklik anıtına dönüştürdüğünüz bu dünyayı gökkuşağı renklerine boyayacağız. Ve sizler çocuklarınızın suratına bakamayacaksınız. Hiçbir faşist gökkuşağının doğmasını engelleyememiştir.

Özellikle eşcinsellik neredeyse tüm hayvan türlerinde mevcuttur. Yani doğaldır. Doğal olmayan, doğal olandan nefret eden bir pisliğe dönüşmektir.

Başlık Fotoğrafı: meltem ulusoy / csgorselarsiv.org

Futbolun nesi güzel?

Bir akademisyen ve bir sanatçının ortak projesi olan “Futbolun nesi güzel?” adlı sergi Ankara Goethe-Institut destekleriyle 25 Mart-25 Mayıs 2021 tarihleri arasında gerçekleşecek!

“Futbolun nesi güzel?” sergisi bir akademisyen ve bir sanatçının ortak çalışması sonucu ortaya çıktı. İkimiz de gündelik hayatımızda futbolu izlemeyi ve futbol hakkında konuşmayı seven ve hayatın her alanında olduğu gibi futboldaki toplumsal cinsiyet eşitsizliğine karşı farklı mecralarda mücadele yürüten insanlarız. Bu serginin hikayesi de 2019’da Pınar’ın kadın futbolcuların deneyimlerini araştırmak için Berlin’e gitmesiyle başladı. Almanya’da yaşayan Türkiye kökenli futbolcu kadınlarla bireysel görüşmeler yaptı, maçlarını izledi, alan notları tuttu, ailelerle ve antrenörlerle sohbet etti. Alan çalışmasından edindiği izlenimler ile kadınların futbol, aidiyet ve göç etrafında şekillenen çeşitli ve kesişen anlatıları sergideki eserler için bir zemin oluşturdu. Böylece görsel olana dayanan belleğin özgürleştirici gücü Berlin’de başlayan ve Ankara’da sonlanan bu yolculuğun pusulası oldu. 

Kimlikleri, kim olduğuna ve kim olmadığına dair anlatılar olarak kabul ettiğimizde, göçmen kökenliler için futbolun ve futbolculuğun anlamı da çoğalıyor. Futbol, birçoğu için aşkla oynanan bir oyun, bir hayal, bir mücadele alanı ve hayata tutunma aracı. “Kimsin sen?” sorusuna aile kökleriyle yanıt üretebilen ama “Nereye aitsin?” sorusunun ağırlığını taşıyan bu kadınların ortak noktası futbola aidiyet geliştirmeleri. Öyle ki, futbolcularla yapılan bireysel görüşmeler, futbol oyunun çok katmanlı yönlerini gösterdi bizlere. Futbol tüm sınırları silikleştiren ve insanları birleştiren muazzam bir güce sahip. Öte yandan futbol, uluslararası spor müsabakalarıyla ulus devletlerin jeopolitik sınırlarını keskinleştiren ve sembolik değerlerle aidiyetleri çeşitlendiren bir bağlam üzerine kurulu. Sergideki eserler, kadınların futbol aracılığıyla meydan okudukları bu sınırlara işaret ediyor. 

Resim, heykel, fotoğraf, seramik ve hazır malzeme gibi çeşitli türdeki eserlere sahip sergide, Aslı bir yandan futbolcuların sırf kadın oldukları için yaşadıkları ayrımcılığı ve eşitsizliği, bir yandan da memlekete özlemleriyle harmanlanan aidiyet hikayelerini görünür kılmayı amaçladı. Görünürlüğü güçlü kılabilmek için, bazı eserler futbolcuların alıntıları* ile birlikte sergilendi. Diğer eserler ise Aslı’nın futboldaki kadınları ve bir oyun olarak futbolu kutlamasına izin verdi. 

Nihayetinde bu serginin bir tarafı var. Sergi, futbolda tarihsel olarak süregiden toplumsal cinsiyet eşitsizliğine karşı bir taraf oluşturmayı amaçlıyor. Çünkü bu güzel oyun, herkes içindir. Kadın futbol tarihini mücadeleleriyle yazan tüm kadınları selamlıyor, hikayelerini paylaşan Almanya’daki Türkiye kökenli kadın futbolculara sonsuz teşekkür ediyoruz. 

Aslı Tanrıkulu & Pınar Öztürk

* Akademik araştırma kapsamında futbolcuların izinleri doğrultusunda bireysel görüşmeler yapılmıştır ve sergideki alıntıların sunumunda kişisel bilgileri korunmuştur.