Ana Sayfa Blog Sayfa 435

Güneşten faydalanma ve korunma yolları

1

Güneşten faydalanmak ve onun zararlı hallerini bilip ona göre tedbirler almak hem fiziksel hem de psikolojik sağlığımız için çok önemli. Şimdi gelelim güneşten faydalanma ve korunma yöntemlerine.

Geçmişten beri halklar açısından güneş çok önemli bir yerdedir. Kimi halkın tanrısı ve tanrıçasıdır kimi halkın yaşama karşı duruşu. Çünkü güneş yaşamı var eden en önemli ışık kaynağıdır. Yaşamı var eden bu ışık, evren ve tabii ki bizler için oldukça önemlidir. Önemlidir ki geçmişten beri psikolojik ve fiziksel hastalıkların tedavisinde kullanılıyor. Hatta eski insanların güneş girmeyen eve doktor girer sözü tam da bu ihtiyacı özetliyor.

Güneş görmeyen hayvanlarda da hastalıklar başlarken fotoototrof (ışık yardımıyla kendi besinini kendi üreten canlılar) canlılar yani bitki ve fotosentez yapan bakteriler oksijen ve kendi besinlerini üretemedikleri için yaşam da olmaz. İnsanlar da güneş görmedikleri veya yeterli güneş göremedikleri vakit osteoporoz, ostemalazi, çocuklarda raşitizm gibi hastalıklar ortaya çıkar ve bu hastalıkların tedavisi asla sütle, yoğurtla ve ilaçla yapılmaz. Korunma yöntemi de, tedavisi de ancak yeterli ve doğru güneş ışığıyla mümkündür. Ayrıca güneşin insan psikolojisine olumlu etkisini günümüzde sadece tıp değil, modern psikoloji de savunmaktadır.

Bu durumda D vitamininin aslında vitamin olmadığını, hormon benzeri bir yapı olduğunu ve vücudumuzun bunu güneşten aldığı ultraviyole ışını (UV-B ışını) yardımıyla cildimizde aktive edilen kolesterolden oluşturduğunu vurgulamakta da yarar vardır. D vitamini vücudumuzda kandaki kalsiyum aktivasyonunu sağlar ve kemik oluşumuna yardımcı olur.

Yapılan birçok bilimsel araştırma sonucu bizlere gösterdi ki güneşten yeterli yararlanmayan insanlarda D vitamini eksikliği ve haliyle immün (bağışıklık) sistemde güçsüzlük, kanser ve kronik hastalıklara davetiye verilmekte. D vitamini hayvansal gıdalardan almanın çok doğru olmadığına değinmek gerek. Gıdalar D aktivasyonu açısından bir araçtır. Siz bitkisel gıdalarla ve yosunla da D aktivasyonunu gerçekleştirebilmek mümkündür.
Birleşmiş Milletler’de yapılan bu alandaki araştırmalar, benzer sonuçları vermektedir.
Peki, güneşi bulduğumuz yerde, hazır güneş bulduk diyerek sınırsız güneş banyosu mu yapacağız? Tabii ki, hayır!

gunesEn sağlıklı güneş saati, güneşin dik açıyla vurduğu saatlerdir. Bu saatlerde güneşten yararlanmak oldukça değerlidir. Fakat güneşten yararlanırken de abartmadan en fazla 40 dakika kadar açık havada, ağaçlık, yeşillik bir alanda bulunulmalı, ev içerisinde ve camekân arkasında değil.

Melanosit hücreleri 40 yaştan sonra çok fazla aktif olmadığı için bu yaş grubuna girenler fazla güneş banyosundan mutlaka kaçınmalıdırlar. Bu hücreler, duruma göre yeterince melanin üretemeyebilirler ve bu durum cilt problemi ve kırışıklık sorununu açığa çıkabilir. İnsanı kanser eden güneş değildir. Sağlıksız yaşam tarzıdır. Kapitalizmin sağlıktan uzaklaştırıcı bu bilgisi ve güneşi öcüleştiren bu kavram terk edilmelidir.

Güneş kremi kullanırken kendinizi lütfen faktör şokuna sokmayın. Aldığınız güneş kremlerinin faktörü arttıkça içeriğindeki kimyasal madde miktarı da o kadar artmaktadır. Kullandığınız güneş kremini kendi kendinize üretebilir, aşağıda vereceğim tarifle 40 faktöre yakın bir etki elde edebilirsiniz.

gunesten koruyucu krem malzemeleriGüneşten koruyucu krem tarifi

Malzemeler

  • 250 ml Hindistan cevizi yağı
  • 15 ml buğday yağı
  • 5 ml uçucu karanfil yağı
  • 15 ml sarı kantaron yağı
  • Bu ml ölçümlerini yapabilmek için enjektör

Tüm malzemeleri cam kavanoza alınız ve tahta çubuk yardımı ile iyice homojen bir kıvam alıncaya kadar çırpınız daha sonra hava almayacak bir şekilde ağzını kapatıp soğuk ve serin bir ortamda 8 ay kadar muhafaza edebilirsiniz.

Güneş yanığına karşı koruyucu ve tedavi edici uygulamalar

Güneş yanığı özellikle yaz aylarında güneş ışınlarına uzun süre ve doğrudan maruz kalan kişilerde ortaya çıkar. Güneşin ultraviyole ışınları ile deride oluşan sorunlar bütünüdür. Hassas ve açık tenli kişilerde güneş yanığına çok rastlanır. Bazı güneş yanıkları kaynar su yanığı gibidir.

Güneş ışınlarından yararlanma sonucu deride melanin denen pigment yapımı artmaktadır. Melanin pigmentinin artması sonucu deride bronzlaşmalar meydana gelir. Tabii fazla bronzlaşmanın sonucu da yanığa evirilmektedir.

Güneş yanığı cilt hücrelerine zarar verir, kızarıklık ve bölgesel yankı ile ağrılı sancılı yakınmalara sebep olur. Bunların yanı sıra ciltte su kabarcıkları ile kuruluklar da olur. Güneş yanığı sonucu oluşan su kabarcıklarının büyük ve yaygın olması durumunda tansiyon düşüklüğü, titreme ve baş ağrısı görülebilmektedir.

Güneş yanıklarından korunabilmek için

  • Koyu renkli ve uzun kollu, vücudunuzu örtücü ince kıyafetler giymelisiniz. Saat 11.00 ile 16.00 arası güneşlenmemelisiniz denize en fazla yarım saat girmelisiniz.
  • Tansiyon ve kronik hastalığı bulunanlar, yaşlılar ve çocuklar saat 11.00 ile 16.00 arası dışarıda uzun süre kalmamalıdır. Fakat en az bu saat aralığındaki güneşten kemik hastalıklarına karşı korunmak ve bağışıklık düzeyini arttırabilmek için 20 dakika kadar faydalanmalıdır.
  • Dışarı çıkılırken mutlaka şapka takılmalıdır.
  • Güneş altında gezinirken serinlemek veya herhangi sebepten ötürü baş ıslatılmalı bu işlem yapıcı yönde bir işlem değil aksine güneş çarpmalarına ve beyin kanamalarına yol açabilecek bir yöntemdir.

aleoveraGüneş yanığına müdahale

  • Ciltteki kuruluğu azaltmak için bol su içirilmeli yeterli ve dengeli tuz tüketilmelidir. Ağrıyı azaltmak için ıslak havlu tatbiki yapılabilir.
  • Yanık olan bölgeye yoğurt sürülmesi doğru değildir yanığı iyileştirmez aksine derinleştirir
  • Aloe verayı doğrudan yanık olan bölgeye sürüp ağrıyı ve yangıyı durdurabilirsiniz.
  • Tıbbi özellikteki tıbbi lavanta uçucu yağı ile doğrudan yanık üzerine pansuman yapılabilinir.
  • Lavanta ve papatya uçucu yağlarından aromatik banyo veya kompres şeklinde yararlanılabilir

Tıbbi papatyalı zeytinyağı

25 gram kurutulmuş tıbbi papatya 100 ml’lik birinci kalite kalitedeki zeytinyağı ile dolu ısıya dayanıklı bir kavanozda karıştırılır. Bu kavanoz yarıya kadar su dolu bir tencereye konur (su banyosu) ve 2 saat kadar hafif hararetli ateşte ısıtılır. Soğumaya bırakılır ve elde edilen papatya yağı bir tülbentten süzülür ve çıkan yağ hava ve ışık almayan cam bir kaba konup serin yerde bekletilir.

Bu papatya yağını hazır edin, ihtiyaç halinde günde 3 kez güneş yanığı olan bölgeye bastırmadan sürülür.

Sarı kantaronlu zeytinyağı ve beyaz şarap

Sarı kantaronun çiçeklerindeki uç dalları toplanarak kurutulur. Kurumuş sarı kantarondan 200 gram alınır, 200 cc beyaz şaraptan ve 400 cc’lik birinci kalite zeytinyağından oluşan bir karışım hazırlanır. Bu üçlü karışım ısıya dayanıklı bir kavanozda dört gün boyunca günde birkaç kez karıştırılarak bekletilir. Beşinci günde bu kavanoz su banyosunda 3 saat ısıtılır. Sarı kantaron dalları bir tülbent yardımı ile süzülerek karışımdan çıkartılır ve elde edilen tıbbi sıvı sıkıca kapanabilen ışık etrafı folyo sarılı veya koyu renkli bir çam şişede serin bir yerde saklanır. Güneş yanığı durumunda bu tıbbi yağdan yanan bölgeye günde birkaç kez uygulanabilir.

Bedenin metinden daha etkili olduğu bir anlatım şekli: Fiziksel tiyatro

1

Son zamanlarda sıkça duymaya başladığım fiziksel tiyatro hakkında KaST ekibinden Didem Kırış ve Salih Usta’yla sohbet ettik.

“Fiziksel tiyatro, bedenin metinden daha etkili olduğu bir anlatım şeklidir.”

Türkiye’de de yaygınlaşmakta olan fiziksel tiyatronun çıkış noktasının ilk basamağı pandomim sanatçısı Jean Soubeyran’ın 1956’da Doğu Berlin’de bir okulda görevlendirilmesiyle başlar. Daha sonrasında Günter Titt, Bettna Falckenberg, Milan Sladek ve Thomas Stich gibi isimler onun yolunda devam etmiş ve verilen kurslar zamanla “Bologna Accords” sürecindeki eğitim programının parçası haline gelmiş.

Fiziksel Tiyatro tanımı ilk kez bu sürecin sonucunda ortaya çıkmış.

Gökşen Coşkunyuva: Öncelikle biraz KaST’tan bahsedelim… KaST nedir? Neler yapar? Kimler var?

KaST: 2007 yılından beridir aktif olan bir tiyatro ekibidir KaST. Metin tiyatrosu ile başlayan yolculuk tiyatroda biçim arayışı ile uzun yıllar içinde gelişti, güzelleşti. Bu 10 yıl içinde kendi dilini ve kendi bakış açısını da oluşturmayı başardığını düşünüyoruz. Yurtiçi ve yurtdışında disiplinler arası performanslar üretiyoruz. İlk yıllarımızda Mehmet Avdan, Şıhali Yalçıner gibi yönetmenlerle çalıştık. Zamanla ekip içinden Gonca Yalçıner, Salih Usta, Serdar Bakioğlu gibi genç yönetmenler oyunlar üretmeye başladı ve halen üretmekteler. Bugüne kadar oynadığımız oyunlarda birçok oyuncu yer aldı. Son dönemde disiplinlerarası eğilimimiz arttıkça ve fiziksel tiyatro üzerine yoğunlaştıkça kadroya dansçılar, müzisyenler de eklendi.

Gökşen: KaST’ın bu güne kadar sergilediği oyunların isimlerini de geçsek?

KaST: Aslında oldukça geniş bir arşivimiz oldu son 10 yılda. Striptiz, Masanın Altında, Çehov Kısalar, Şehir gibi uyarlamalarımız var, çeşitli yabancı oyun yazarlarının oyunlarından. İstanbul İstanbul, Turnaların Hikâyesi gibi mekâna özgü oyunlarımız var. 5 Fasılda Tükenmek, Lord kendi yazdığımız oyunlar. Fiziksel oyunlarımız Serbest Düşüş, Pembe ve Podyum. Pembe ve Podyum geçtiğimiz sezonda başladı ve devam edecek.

Gökşen: Peki, KaST ekibi olarak neden fiziksel tiyatroyu tercih ettiniz?

KaST: Şahika Tekand’ın öğrencileri olarak fiziksel anlatımla her zaman bir bağımız oldu. Zamanla, çalıştığımız sanatçılarla birlikte bedenin sınırsız anlatım olanağını keşfettik. Örneğin; Serbest Düşüş bir fiziksel çalışmadan ortaya çıktı ve sadece oyuncunun sahneye fırlatılmasının bile ne kadar çok şey ifade edebildiğini gördük.

Gökşen: Sormak için geç kaldım belki ama tam olarak nedir bu fiziksel tiyatro?

KaST: Fiziksel tiyatro, bedenin metinden daha etkili olduğu bir anlatım şekli. İçinde mim, clown, commedia dell arte, dans gibi disiplinleri de barındıran bir tiyatro türü.

13389164_10154255779192248_2023182386_o

 

Gökşen: Tiyatrodan farkı nedir?

KaST: Dramatik metinden ya da metnin hâkimiyetinden uzaklaşarak ortaya çıkmış bir tür olarak fiziksel tiyatro ile aslında zaten içinde fizikselliği barındıran tiyatro arasındaki fark, metnin oyunun içindeki konumu bize göre. Fiziksel tiyatro, fiziksel anlatımı temel alan tiyatrodur aslında. Bu da bir anlamda yönetmenin ve oyuncunun konumunu değiştirmeyi sağlıyor. Yazarın metnine bağlı olan oyuncunun yerini fizikalitesini kullanan yaratıcı oyuncu alıyor.

Gökşen: Fiziksel tiyatro sizin için ne anlama geliyor?

KaST: Oyuncunun yaratıcılığını sürekli ayakta tutan bir biçim olarak fiziksel tiyatro, bizim için tiyatroyu sürekli yaşayan bir şey haline getiriyor. Beden algısının, gerçeklik algısının, seyircinin konumunun ve tiyatronun pek çok ögesinin değişimini dinamik olarak yakalıyor olması da aynı şekilde önemli. Ayrıca seyircinin de fiziksel tiyatro izlerken yaşadığı deneyimin bu işin en güzel tarafı olduğunu düşünüyoruz. Üstelik seyirciniz hangi dili konuşursa konuşsun. Evrensel bir dili var fiziksel tiyatronun.

Gökşen: Dünyadaki isimler kimler, takip ettiğiniz kimseler var mı?

KaST: İlham aldığımız Dv8, Push, Vivien Wood Company, Schwalbe ve birlikte çalışma fırsatı bulduğumuz Studio Matejka ilk olarak aklımıza gelen isimler.

Gökşen: Peki, Türkiye’de fiziksel tiyatro ile uğraşan isimler kimler?

KaST: Türkiye’de pek yaygın olmasa da fiziksel tiyatro ve Komedi Okulu’ndan kesinlikle bahsetmek gerekiyor. Son iki yıldır eğitimler veren önemli bir ekip. Tiyatro BeReZe hikâye anlatıcılığı ve fiziksel tiyatroyu birlikte gayet başarılı kullanıyorlar. Dans kökenli olan İlyas Odman, Tuğçe Tuna gibi isimlerden bahsetmeden olmaz sanırım. Biz de ekip olarak verdiğimiz atölyelerle bilgilerimizi paylaşma çabası içerisindeyiz.

KaST ekibinin verdiği atölyeleri ve sezon boyunca oynadıkları oyunları Tiyatro KaST internet sitesi üzerinden takip edebilirsiniz.

Seçilmişler: Nötral mutasyonları güçlü olanlar yaşamı oluşturacak

1

Sınırını hatta sınırsızlığını algılayamadığımız evrende çok kıymetli bir ırk olduğumuzu düşünüyoruz. Dünya’nın bizim için oluşturulduğuna ve her şeyin sahibi olduğumuza inanıyoruz. Hükmedebildiğimiz kadar hükmetmek istiyoruz ve bu, biz farkında dahi olmadan bizi yiyip tüketiyor.

Çevremizi saran kilometrelerce genişlikte manyetik alan, sürekli değişen iklim koşulları hatta bir gün içerisinde dört mevsimin yaşandığı anlar, medyadan gelen olumsuz telkinler, hatta belki de medya araçlarından bizi yönlendirmek için yayılan farklı frekanslar (kesin bilgi değildir), birlik algısından çıkartılıp bireyselliğin değerleştirildiği yeni çağ akımları, artan teknoloji ve ilaç bağımlılıkları, verimsizleştirilen toprak, özgün genetik kodları değiştirilen besinler, laboratuvarlarda üretilip insanlara bulaştırılan hastalıklar ve hatta belki de henüz farkına varamadığımız daha birçok etken bizi tamamen kontrolüne almış durumda.

Psikolojik sorunlar artmış, şiddet tavan yapmış, doğadan kopuş gerçekleşmiş, imece usulü yerini tek başınalığa bırakmış…

Mutasyon Nedir?

Mutasyon, DNA molekülünün; radyasyon, X ışını, ultraviyole, ani sıcaklık değişimleri ve maruz kalınan kimyasallar sonucunda bozulmaya uğramasıdır. Mutasyonlar yararlı, zararlı ve nötr olabilir. Bu noktada asıl ilginç olanı nötr mutasyonlardır.

1960’lı yıllarda çalışmalar yapan Japon matematikçi-biyolog Motoo Kimura’ya göre, canlı genomlarındaki değişimlerin büyük kısmı seleksiyon açısından ’’nötral’’dir. Bu değişimler yani, nötral mutasyonlar bir organizmanın dış görünüşüne yansımayan, onun yaşamsal ve üremsel fonksiyonlarını etkilemeyen mutasyonlardır. Yani sessiz değişimlerdir.

Nötral mutasyonla ilgili çarpıcı bir örnek, HIV’e doğal olarak dirençli insanlardır. Bu kişilerde, virüsün enfekte ettiği hücrelerin zarında bulunan ve virüsün bağlanmasını sağlayan CCR5 reseptörü mutasyon geçirmiştir. Dolayısıyla virüs hücreye tutunamaz ve enfeksiyonu gerçekleştiremez. İlk başta bu mutasyon canlı için nötraldir ancak uygun çevre şartları gerçekleştiğinde, yani virüs kişiye yerleştiğinde, kişi hasta olmayacağı için yararlı bir mutasyon haline gelmiştir.

mutasyonBize neler oluyor?

Çevreden maruz kaldığımız elektromanyetik dalgalar DNA’mız üzerinde çatlaklar oluşturup kendisini tamir etmesini zorlaştırıyor, ABD dahil yedi ülkede yapılan araştırma sonuçları cep telefonlarının yaydığı 900 MHz’lik elektromanyetik dalgaların DNA kırıklarına yol açtığını gösteriyor. Genetiği değiştirilmiş besinler, ilaçlar, iklim değişikleri de yine DNA’mız üzerinde değişimlere sebep oluyor.

Yukarıdaki etkenler yanında eski insanların eş seçiminde dikkate aldığı zeka ve yeteneğin yerini, para ve görselliğe bırakması da genetik drift’imizin (kuşaktan kuşağa aktarılan genlerin birikimi) olumsuz yönde etkilenmesine sebep oluyor.

Dünya üzerinde genel olarak kitlesel boyutta görülen bu değişimler bir tesadüf sonucu oluşmuyor. Bunlar sadece bizim seçimlerimiz sonucu oluşuyor.

Yaşanılabilirlik bakımından tükenmeye başlayan Dünya yerine, yeni yaşanabilir gezegenler arıyoruz. Temel amaç insan ırkının yok olmasını önlemek. Bunun için de ilk hedef olarak Mars belirlendi.

Şimdi Dünya ile Mars’ı karşılaştırıp çıkarımlar yaptığımda yazının başında neden mutasyonlara değindiğimi daha iyi anlayacaksınız.

mars2Özelliklerin Dünya ve Mars’taki değeri

* Çap (km) 12.756 – 6.786 = Mars Dünya’dan çok daha küçüktür.
* Kaçış Hızı (m/sn) 11.200 – 5.000 = Mars’tan dışarıya çıkmanın daha kolay oluşu, uzay ile ilgili çalışmalar yapılırken kolaylık sağlayacaktır.
* Güneş’ten ortalama uzaklık (AU) (1 AU = 149.597.871 km) 1 – 1.524 = Mars en yakın komşu gezegenimizdir. Güneş’e olan uzaklığı, yaşamın devamlılığının sağlanması açısından uygundur.
* Rotasyon Süresi (Gün uzunluğu – Dünya saati bazında) 23.93 – 24.617 = Bir günlük zaman diliminin birbirine yakın olması, insan için avantajdır.
* Güneş çevresinde dönme süresi (Yıl uzunluğu – Dünya zamanı bazında) 365.25 gün  – 687 gün = Güneş’e olan uzaklığı ve büyüklüğü dönüş süresini arttırmıştır. İnsanın biyolojik saatinin bu duruma uyumlanması vakit alacaktır.
* Doğal Uyduları 1 (Ay) – 2 (Phobos ve Deimos)
İki uydunun bulunması, Mars üzerindeki gelgitlerin Dünya’ya göre daha fazla olmasına sebep olmaktadır. Ayrıca Mars’taki gelgitlerden dolayı Phobos’un yörüngesi küçülmekte ve tahminen 50 milyon yıl içerisinde de Mars’a çarpacaktır.

uzayda yaşam* Atmosfer Bileşenleri
% 0.034 Karbondioksit,
% 78 Nitrojen,
% 20.94 Oksijen,
% 0.93 Argon % 95 Karbondioksit,
% 3 Nitrojen,
% 1.6 Argon Mars’ın atmosferinde çok düşük miktarda su ve oksijen izlerine de rastlanmıştır. Şu an için atmosfer, insanların yaşamasına uygun değildir.
* Atmosfer Yoğunluğu (g/m^3)
1.2256 – 0.0155 = Atmosfer yoğunluğu, uçuş için itme gücü oluşturmak açısından oldukça düşüktür.
* Kütle Çekimi (m/s^2)
9.8 – 3.0 = Mars’ın Dünya’ ya göre küçük olmasından dolayı kütle çekimi de azdır. Bu durum da fiziksel yapımızın Mars’ ta oldukça zorlanmasına ve uzun süreç içerisinde değişmesine sebep olacaktır.
* Ortalama Sıcaklık (Celsius)
25 -61 = Düşük sıcaklıklar teknolojik araçların kullanım durumlarını ve canlıların yaşama olasılığını etkileyecektir.
* Toprak
Oksijen,
Silisyum,
Potasyum,
Magnezyum,
Sodyum,
Alüminyum, Demir… (ve daha birçok element) Magnezyum,
Sodyum,
Potasyum,
Klorür,
Silisyum,
Bazalt,
(alkalin yapı)
Topraktaki mineral çeşitliliğinin az olması, yetiştirilebilecek bitki türü çeşidi sayısının sınırlı olmasına sebep olacaktır.
* Rüzgar
Hafif, Orta – Şiddetli = Rüzgârların şiddetli olması, yaşamın birçok alanında kontrol edilebilirliği etkileyecektir.
* Uçuş Hızı
Düşük Yüksek Mars’taki uçuş hızının yüksek olması, transonik (sesötesi) problemlere sebep olacaktır.

NOT:
Mars’ın Dünya’ya en yakın olduğu konuma “karşı konum” denir. Dünya’ya en yaklaştığı zamanlarda Dünya ile Mars arasındaki en kısa uzaklık, gezegenlerin eliptik yörüngelerine bağlı olarak 55.000.000 km. ile 100.000.000 km. arasında değişir. 27 Ağustos 2003 günü, Mars son 60.000 yıl boyunca Dünya’ya en yaklaştığı konuma geldi. Bu konumunda Dünya ile arasındaki uzaklık 55.758.006 km. (0,372719 AU) idi. Yapılan hesaplamalara göre, Mars’ın Dünya’ya bu denli yaklaşmasının söz konusu olduğu son tarih MÖ 57.617 yılıdır, bir sonraki tarih ise 2287 yılıdır. 24 Ağustos 2208’deki yakınlaşmada ise iki gezegen arasındaki uzaklığın yalnızca 0.372254 AU olacağı hesaplanmıştır.

22 Mayıs 2016 tarihinde iki gezegen arasındaki mesafe 75 milyon km’ye indi.

uzaya yolculuk2

Mars’a yolculuk ne zaman yapılmalı?

En iyi tasarrufla Mars’a gidebilmek için en akılcı yol, aradaki mesafenin en az olduğu zamandır. Dünya, her 15 – 17 yılda bir Mars’a yakın geçiş yapar. Mars’a yolculuk hedefleri belirlenirken de bu döngü göz önünde bulundurulur.

Mars’a yerleşmek kesinleşirse

Mars’ta yaşamı oluşturmak için öncelikle insansı robotlar gönderilip belli düzeyde yaşam şartları oluşturulacak. Gezegende yaşam şartlarını oluşturmak için ciddi çalışmalar yapılması gerekecek. Belki yerin altında belki de kapalı alanlarda oluşturulmuş uygun yapılarda yaşam oluşturma çalışmaları yapılacak. Yerleşik düzene geçmek için beklemek gerekecek hatta belki de bunun için 3-4 nesil geçmesi gerekecek çünkü Mars’ın yapısını göz önüne aldığımızda atmosfer yapısına ve yer çekimine uyum sağlamak uzun zaman alacak.

Vücudumuz, Dünya’nın çekim gücüne ve atmosfer basıncına uyum sağlayacak şekilde yapılanmıştır. Atmosferin toplam kütlesinin yaklaşık 5,1×1015 ton olduğu sanılmaktadır; bu da Dünya’nın toplam kütlesinin milyonda birinden daha azdır. Bu büyük kütle vücudumuzun iç basıncı ile dengelenir. Mars’a gittiğimizde aynı koşulların kısa sürede oluşturulamayacağı ortadır. Mars’ın atmosfer yoğunluğu Dünya’dan daha az olduğundan iç basıncımız Mars’a göre daha büyük olacak ve bu da damarlarda, organların şekillerinde ve çalışmasında sorunlar yaratmaya başlayacaktır.

Mars’ın kütle çekimi Dünya’nın yer çekiminin üçte biri olduğundan kemiklerimizin ve kaslarımızın yapısı bozulmaya, zayıflamaya başlayacaktır. Omurga yapımız değişecek, uzuvlarımızın birbirine göre oranları farklılaşacaktır.

dna2

Seçilmişler: Nötral mutasyonlarıyla güçlü olanlar

Tüm dünyada, DNA bilgilerimizi toplama çalışmaları yürütülüyor. En özelimiz ve gerçek mirasımız olan genetik kodlarımız artık dünyanın elinde. Bu çalışmaların yapılmasının görünürde birçok sebebi var. Ancak acaba bildiklerimiz yanında açıklanmayan başka nedenler de olabilir mi?

Nötral mutasyonların görünürde fizyolojiye yansımayan ancak uygun şartlar oluştuğunda kendisini gösteren mutasyonlar olduğunu belirtmiştim. Bu noktada yepyeni özelliklere sahip bir gezegende yaşamaya başladığımızda nötral mutasyonlar kendisini göstermeye başlayacaktır. Bulunduğu koşullara göre güçlü nötral mutasyonlara sahip bireyler doğal seçilim ile hayatta kalacak zayıf olanlar ise yok olacaktır. Yeni bir gezegende yaşam başlatmak istiyorsanız ya orayı kendinize uydurursunuz ya da oraya en iyi uyum sağlayacak canlıları oluşturursunuz.

Temel amaç, insan ırkının varlığını güçlü bir şekilde devam ettirmek olduğuna göre istenen genetik karakterleri yakalayabilmek için öncelikle bulunduğu gezegende insanların mutasyon geçirmeleri gerekir.

Çevre koşulları DNA’mızda mutasyonlara sebep olduğuna göre bilinçli bir şekilde çevre koşullarıyla oynanıp istenilen genetik karakterler yaratılıncaya kadar mutasyon geçirmemiz sağlanabilir. Bu açıdan olayları değerlendirdiğimizde şu soruyu sorabiliriz: insan ırkından toplanan genetik bilgiler, Mars’a gidecek insanların ya da Mars’ta yaşam oluşturmak için seçilecek DNA bilgisinin belirlenmesi amacıyla da kullanılıyor olabilir mi?
Dünyadaki hemen hemen her şey kontrollü bir şekilde bizleri etkilemek için değiştirilip kullanılıyorsa bunun tek sebebi insan nüfusunu azaltmak mı yoksa en zor koşullara dahi dayanabilecek güçteki genleri aktif edip bunları seçmek ve bu kodlarla insan ırkının soyunu güçlü bir şekilde devam ettirmesini sağlamak da olabilir mi?

nötral mutasyon

Başka bir gezegene gittiğimizde tüm koşullar değişmiş olacak ve gerçekten insanlığın devam etmesi için güçlü genetik özelliklere ihtiyaç olacak. Bunları elde etmenin de yolu, açıklanmadan üzerimizde yapılan deneylerle en güçlü özelliklere sahip DNA karakterlerini saptamak.

Bunlar gerçekleştirilebildiğinde, yaşam rahat bir şekilde yine mutasyonlarla kendini çevreye adapte ederek gelişmeye devam edecektir. Hatta belki de günümüzde bizler farkında olmadan bizleri yöneten mutant genlere sahip bireyler de olabilir. Hatta bunu bir adım daha öteye taşırsak belki de Dünya’da da daha önceden yaşam bu şekilde oluşturulmuş olabilir. Eğer bir şeyleri biz deniyorsak bizden önce de denenmiş olabilir…Bunu ancak bir şeyleri daha da ileriye taşıyıp yeni şeyler ortaya koyduğumuzda anlayabileceğiz…

Yapabileceklerimiz

Daha bilinçli, daha üretken, potansiyel gücü olan DNA bilgilerini aktif etmeye çalışan daha farkında bireyler olarak, gelişim sürecinde anahtar rol oynamak, oluşmaya başlayan yeni süreçte itki gücü olmayı sağlayacaktır.

Her devir, kendi döngüsünde sonsuz olasılık barındırır. Yaptığımız seçimler, bu olasılıklardan hangisinin gerçekleşeceğini belirlemede derin iz bırakır. Hayatta yaptığımız tüm seçimler, büyük bir organizmanın gideceği yeri belirleyen ufak ancak değerli adımlardır. Bunun bilinci ile hareket edip derin izler bırakabilmemiz dileğiyle…

Kaynak: Evolution, Genotyping, NASA, Solar System, Quest, Wikipedia 1 / 2 / 3, Aljazeera
Khurana GV, Teo C, Bittar GR. Health risks of cell phone technologia, Surgical Neorology, 2009:72;436-438z
Hyland GJ. Physics and biology of mobile telephony Lancet, 2000;356(9244):1833-36

Bazen özür dilemek de bir erdemdir sizin suçunuz olmasa bile

1

Tarihler 7 Aralık 1970’i gösteriyordu. Bu tarih, Batı Almanya Başbakanı Willy Brandt’in, Varşova Gettosu Anıtı’nın önünde diz çöktüğü ve özür dilediği tarih idi. Brandt, Yahudi Soykırımı için özür dilemişti. Brandt’in yaptığı sadece çevresindekileri değil o gün tüm dünyayı şaşırtıyordu. Brandt çok önemli bir adım atmıştı. Brandt’tan sonra bazı ülkeler ve devlet başkanları, siyasetçileri; geçmişleriyle yüzleşmeye ve geçmişte yapılanlar yüzünden mağdurlardan özür dilemeye başlamıştı.

Brandt diz çöktüğünde etrafındakiler ilk başta onun düştüğünü, tansiyonun yükseldiğini ve bayıldığını düşünmüştü. Fakat saniyeler geçtikçe hiç de öyle olmadığını gördüler. Brandt, bilinçli olarak diz çökmüştü. Özür dilemek için diz çökmüştü.

German Chancellor Willy Brandt kneels in front of the Memorial of the Warsaw Ghetto's Nazi victims on December 7, 1970, in Warsaw during his official visit to Poland. --- Der deutsche Bundeskanzler Willy Brandt kniet am 7. Dezember 1970 am Mahnmal fuer die Opfer des Warschauer Ghettos in Warschau nieder. Der symbolischen Geste folgte die Unterzeichnung des warschauer Vertrags zwischen Polen und der Bundesrepublik Deutschland. (KEYSTONE/EPA/Str) === BW ONLY === copyright bezahlt von sternstunde aug08

Brandt, o tarihte henüz başbakanlık koltuğunda birinci yılını dolduruyordu. İlk yurt dışı gezisini ise 1970 yılında Polonya’ya Varşova’ya yaptı. Peki, Varşova gettosunun önemi ve yeri ne? Zamanında Nazi askerlerinin girişine “Burası hastalıklı bölgedir ve girmek tehlikelidir” tabelası astıkları bir yerdi Varşova gettosu. Diğer yandan Avrupa’daki Yahudi direnişçilerin de kalesiydi. Gettodaki direnişe karşı SS komutanı Heinrich Himmler, Hitler’in doğum günü onuruna 20 Nisan 1943’te bir temizlik harekatı ve kıyım başlatmıştı. Gettoda süren operasyonda 60 bine yakın Yahudi katledildiği belirtiliyor. Savaşın bittiği 1945’e kadar ise gettoda katledilen ve açlıktan ölenlerin sayısının ise yüz bine ulaştığı dillendiriliyor. İlerleyen yıllarda ise getto; tarihle yüzleşmenin mekanlarından biri oldu. Alman işgalinin son bulmasından sonra bir Yahudi anıtı da dikilmişti.

Brandt’in gezideki amacı ise öncelikle ülkesinin Polonya ile ilişkilerini iyileştirmek idi. Ama hiç kuşkusuz kimse Yahudi anıtı önünde diz çökmesini beklemiyordu. Brandt’a gezisinde eşlik eden Spiegel dergisinden Hermann Schreiber, Brandt’in hareketiyle ilgili şunları söylüyor: “İlk başta bayıldığını düşündük. Daha sonra diz çöktüğünü anladık. Aslında o suçsuz biriydi, kendisi için değil, Almanya için diz çöktü.”

Brandt, yıllar sonra 1989’da çıkan “Hatıralarım” kitabında bu tarihsel olayı şu şekilde anlatmıştı; “Halen bana o hareketimi soruyorlar. Bunu daha önce planladın mı diye. Kesinlikle hayır. Etrafımda duran gazeteci ve foto muhabirleri kadar yakın arkadaşlarım da şaşırmıştı. O davranışımı planlamadım, fakat Wilanow Sarayı’nda geçirdiğim gece gettodaki anıtın önemini düşündüm.

Brandt’in hareketi bir yandan da sürpriz değildi, onu tanıyanlar için. Kendisi de bir Nazi mağduru olan siyasetçi, Hitler’in iktidarında Norveç’e gitmiş, yurtdışındaki Alman direnişinin yöneticilerinden olmuştu. Geri kalan hayatında ise Avrupa sosyal demokrat hareketinin önemli isimlerinden biri oldu. Berlin’de belediye başkanlığı yaptığı bir dönem de oldu. Brandt, 1992’de 79 yaşındayken hayatını kaybetti. Varşova’daki tarihi hamlesi ona 1971’de Nobel Barış ödülünü de getirmişti.

Brandt’in bu hareketi sonraki yıllarda özellikle Avrupa kıtasında da geçmişle bazı yüzleşmelerin önünü açtı. İşte onlardan bazıları;

Almanya Federal Devlet Başkanı Johannes Rau, 2000 yılında İsrail parlamentosu önüne çıkarak şu metni okudu: “İsrail halkı izlerken; öldürülenler, mezarı bile olmayanlar önünde eğiliyorum. Kendim ve kuşağım adına, geleceğini İsrail’in çocukları ile birlikte görmek istediğim çocuklarımız ve torunlarımız adına, Almanların yaptığı şey için affınızı istiyorum. Kurbanlar bizim geleceğimizin bir parçası olarak kalacak” Rau, İsrail gezisinden önce soykırımdan sağ kalanlar ve aileleriyle birlikte Auschwitz toplama kampını ziyaret etti.

Hollanda 2000 yılında II. Dünya Savaşı’nda haksızlık, ayrımcılık ve zulüm yaptığını itiraf ettiği Yahudi, Çingene ve Endonezyalılardan özür diledi.

Kanada 2008 yılında Kızılderili halkından özür diledi. Kanada Başbakanı Stephen Harper 13 Haziran tarihinde Kanada Meclisi’nde asimilasyona uğrayan, ailelerinden alınıp zorla yatılı Hıristiyan okullarında okutulan Kızılderililerle ilgili  Kanada hükümeti adına özür diledi.

ABD 2010 yılının Mayıs ayında Kızılderililerden özür diledi. Özür dilemek için çıkarılan yasa Senato ve Temsilciler Meclisi’nden geçtikten sonra 2009 yılının Aralık ayında ABD Başkanı Barack Obama tarafından imzalanmıştı.

Büyüleyici bir masal, The Fall

1

2006 yılında Pan’ın Labirenti ile aynı zamanda gösterime girmesine rağmen, gerilerde kalmış bir film The Fall. Tarsem Singh’in bu fantastik ve masalsı dramasını keşfettiğim zaman bu filmin neden daha fazla bilinmediğini merak etmiştim, açıkçası cevabını hâlâ bilmiyorum, ancak The Fall ile ilgili bir şeyler karalama fikrimi sonunda gerçekleştiriyorum.

The Fall, kolunu kırdığı için hastanede günlerini geçiren küçük Alexandria ile hastanenin başka bir bölümünde yatmakta olan Roy’un dostluğunu anlatıyor ve bunu öyle bir şekilde yapıyor ki kendinizi bir masalın içinde buluyorsunuz sanki. Hem de intikam ve umutsuzluk dolu bir hikâye ve hayal gücünüzün sınırlarını zorlayacak kadar ihtişamlı sinematografisiyle birlikte.

Roy’un, zihninde dönüp duran olaylardan, değişken ruh halinden ve iflah olmaz umutsuzluğundan bir şeyler katarak oluşturduğu öykü, onun deyişiyle bir aşk ve intikam destanı, Alexandria’nın da katkıları ile ilerliyor.

Bir Hintli, Luigi adında bir patlayıcı uzmanı, eski bir köle, İngiliz doğa bilimci Charles Darwin ve maskeli bir adamın, ortak düşmanlarından intikam almak için atıldıkları serüvenleri izlerken, bir yandan da Roy’un bunalımlarını ve Alexandria ile olan ilişkisini seyrediyoruz.

Lee Pace, Roy rolünde iyi bir iş çıkarırken, filmin asıl yıldızı ise Alexandria’yı canlandıran Catinca Untaru, film boyunca hayran kalınacak bir performans sergiliyor.

Fall-Roy-weaves-a-tale

Beethoven’ın 7. senfonisiyle hikâyeyi taçlandıran film, görsel açıdan sonuna kadar doyuruyor. Renk kullanımı ve geniş açı çekimleriyle filmi görsel bir şaheser haline getiren Tarsem Singh, Piramitler ve Çin Seddi gibi yalnızca bir iki saniye görünen yerler için bile CGI kullanmamış ve kıta kıta gezerek çekimler yapmış. Tac Mahal ve Kelebek Mercan Adası gibi yerler de dahil olmak üzere birçok önemli tarihi eser ve doğa harikası filmde yer alıyor. Toplamda 14 ülkeye dağılan çekim mekânları için buraya bakabilirsiniz.

Günlük hayatın dertlerinden ve sıkıntılarından bir iki saatlik de olsa uzaklaşıp bu masalsı filmi izleyin, çünkü ben ne kadar anlatsam da yetmez, anlatılmaz yaşanır bir film The Fall.

Korktuğum zaman ne yaptığımı biliyor musun? Sihirli sözcükleri söylerim.
Gugli, gugli, gugli, kaybol!

Gaia Dergi ile doğal tıp felsefesi ve Güneş ışınlarından korunma hakkında konuşacağız

Doğal Tıp Felsefesi ve Zararlı Güneş Işınlarından Korunma Yöntemleri etkinliği 11 Haziran’da Fabrika’da saat 14.00-18.00 arasında gerçekleştirilecek. 

Kapitalist modernite ile birlikte doğadan kopuk bir yaşam tarzı oluşturan bizlerin bu hastalıklı yaşam tarzına karşı doğal ve doğayla iç içe sağlıklı yaşam halini tekrardan kurmamız gerekiyor. Bilmeliyiz ki sağlıklı olma hali özgür olma haliyle eş şekilde ilerler.

Sağlıklı olmak için de temiz havaya, suya ve toprağa ihtiyaç vardır yani doğa ve hayvan sömürüsüz bir yaşama. Doğal tıp da tam anlamıyla bu bütünlüğün kazanılma alanıdır.
Felsefemizde insan doğayı katletmeyecek ve kirletmeyecek, böylelikle temiz ve sağlıklı beslenme tarzını kuracak, hayvanları katledip sömürmeyecek böylelikle ruhsal sağlığını koruyup ve eril duygularını yenecek, insanı ve emeği sömürmeyecek güvenlikli bir iş süreci sağlayacak böylelikle sağlıklı ve kazasız çalışma alanı oluşturacak ekonomik eş paylaşımla birlikte ekonomik komünal refah sağlanacak, tahakküm ve ötekileştirme ortadan kaldırıldırılacak. Bunları toplayınca savaşsız sağlıklı eşit bir dünya yaratılacak.
Atölyemizde de doğal tıbbın bu yaklaşımlarını konuşurken aynı zamanda kapitalizmle birlikte sermaye konusu olan bilgiler katılımcılarla paylaşılarak her insanın kendi kendini sağaltacağı bir yaşamın yaygınlaşması hedeflenecektir.

Atölye gündemimizde bunların yanı sıra yazın bize hem enerji hem sevgi hem de yaşam olan güneşten doğru faydalanmak ve güneşin zararlı ışınlarından korunma yöntemlerinden bahsedeceğiz. Uygulama olarak da doğal malzemelerden koruyucu krem yapacağız. 50-100 TL fiyat aralığına sahip güneş kremlerinin onda bir fiyatına kimyasalsız ve daha sağlıklı üretebildiğini, sermayeye bir ihtiyacımız bulunmadığını göreceğiz.

Hadi gelin başta kendimizi ve dünyamızı sağlıklı bir yapıya kavuşturarak hem değiştirelim hem de özgürleştirelim ama önce değişimi kendimizde yaratalım. Etkinliğin Facebook sayfası için lütfen tıklayın.

Cümleden öteye bir şehir vardı: “Burası Kaliforniya değil”

1

Cümleden öteye bir şehir vardı serginin sanatçılarından Sinan Logie’nin resimleri bağlamında gösterilmesini önerdiği, Doğu Berlin ve toplum yapısına kaykay sporu aracılığıyla bakan, 2012 yapımı This Ain’t California (Burası Kaliforniya Değil) adlı film 11 Haziran günü saat 16.30’da Salt Ulus’ta gösterilecek.

Gösterimi Goethe-Institut iş birliğiyle gerçekleşecek filmin yönetmenliğini Marten Persiel üstleniyor. 96 dakika sürecek film Almanca olan orijinal dilinde ve Türkçe altyazılı olarak gösterilecek.

Cümleden öteye bir şehir vardı sergisi, Türkiye’de üretilmiş veya yerel yapılı çevre ve politik iklime istinaden Türkiye’de sunulmuş, şehirle ilişki kuran işleri biraraya getiriyor. Serginin sanatçılarından olan Logie’nin de şehir ve mimarlıkla ilişkisi Ankara sokaklarında kaykay yaparken başlamış. This Ain’t California da kaykay aracılığıyla kentle ilişki kurmanın yanında toplum yapısı ve kısıtlamalarından özgürleşme fikrini ele alan bir film.

This Ain’t California, 1980’ler Doğu Almanya’sında kaykaya merak saran bir grup gencin hikâyesi. Gençler, kendi ürettikleri kaykaylarla Alman Demokratik Cumhuriyeti’nin betonarme yapıları çevresinde heyecan ve tutkuyla alıştırma yapar. Ancak, kendilerini ülkeleri tarafından dışlanmış hisseder, Amerika’dan ödünç bu alt kültürle gitgide çevrelerine yabancılaşırlar. Politik bir motivasyonları olmadığı için rejim karşıtları arasında da yer bulamayan gençler, 1989’da Berlin Duvarı yıkılana ve grupları dağılana dek kaykaylarının ellerinden alınmasına karşı mücadele verir.

SALT Ulus’taki Cümleden öteye bir şehir vardı sergisi paralelinde düzenlenen bu gösterime katılım her zamanki gibi ücretsiz.

This Aint California
This Ain’t California filminden bir kare / Goethe-Institut izniyle

Görsel ve maddi kültürde kritik konuları değerlendiren, deneysel düşünceye ve araştırmaya yönelik yenilikçi programlar geliştiren Salt’ın etkinlikleri; İstanbul’da SALT Beyoğlu ve SALT Galata, Ankara’da SALT Ulus üzerinden bütünsel bir program kapsamında yürütülür. Salt’a giriş ücretsizdir!

Çillerden korunmak ve kurtulmak mümkün

0

Çiller bizce çok sevimli olmakla birlikte kimileri onları sevmiyor olabilir. Çillerinizden memnun değilseniz üzülmeyin, onlara bir mecburiyet söz konusu değil. Çillerden korunmak ve hatta kurtulmak da mümkün!

Çiller güneşe bağlı olarak oluşan küçük lekelerdir. Çoğunlukla açık ten renkli kişilerde görülür. Güneş ışınlarına maruz kalan kişilerde melanin denen pigment artarak birikir. Melanin pigmenti deriyi güneşin zararlı etkilerine karşı korumak için özel hücreler tarafından koruma kapsamlı üretilir. Çilin oluşumunda melanin üreten hücrelerde artış gösterir bu bedenin kendi kendini koruma mekanizmasıdır. Bazı insanlarda da çil güneşe bağlı kalmaksızın genetiktir ve güneşle daha fazla artış gösterebilmektedir. 

Çiller genellikle yanaklarda, burunda, kollarda, omuzlarda ve güneş gören üst bölgede oluşmaktadır. Çiller bebeklerde de görülebilir. Sarımsı, kızılımsı, kahverengi veya siyah renklerde oluşabilmektedir. Kişide rengarenk çiller yerine tek renk çiller oluşurken farklı kişilerde farklı renklilikte çillere rastlanabilinir. Genellikle ilkbahar-yaz mevsimlerinde artış gösteren çiller kış aylarında azlamaya başlar.

Çillerin 2 çeşidi vardır:

  • Basit çiller; basit çiller genellikle yuvarlak ve toplu iğne başı büyüklüğündedir.
  • Güneş yanığı çilleri; koyu renkli pürüzlü kenarlı ve düzensizdir. Büyüklüğü 4 ile 10 milim arası olabilmektedir. Bu çiller omuz ve sırtta görünebilmektedir.

Çillerden korunabilmek için

  • Tabii ki hücreleri güneşten korumak gerekir ve bunun ilk yolu her zamanki gibi su içmekten geçer.
  • Çok fazla çilden muzdarip olanlar kışın karlı havalarda ve güneşin olduğu zamanlarda da dahil olmak üzere her mevsim doğal veya organik güneş kremi kullanmalılar. Güneş kremi faktörü 30 faktör olmalıdır. Bu ürünleri eczanelerden satın alabilir veya kendileri de yapabilirler
  • Güneşli havalarda dahi ben uzun ve ince kıyafetler giyilmesini öneriyorum. Kıyafet konusundaki yazın açık renk, kışın koyu renk muhabbetini de çok fazla doğru bulmuyorum. Yazın koyu renk kıyafet giymeli ki güneş ışığını geçirmesin. Bu nedenle yazın ince, koyu ve uzun kıyafetler tercih edilmeli.
  • Güneşli havalarda mutlaka şapka takılmalı. Bol bol C vitamini ve E vitamini açısından zengin gıdalar tüketilmeli.
  • Yüze akşamları badem sütü sürülüp sabaha kadar bekletilerek cildin dinlenmesini ve güçlenmesini sağlayabilirsiniz.
  • 2 kabuk tarçını 1 çay bardağı suya koyarak 2 gün bekletip jelleştikten sonra cildinize uygulayarak çilleşmeyi önleyebilirsiniz.
  • Aloe verayı da cildinize sürerek çillerin azalmasını sağlayıp aynı zamanda cildinizi de koruyabilirsiniz.

Başlık Görseli: Federico Erra

Yoga hakkında merak ettiklerimiz

Yoga deyince akla tütsüler içerisinde kafaları üzerinde duran insanlar ya da saatlerce gözleri kapalı oturan ermiş insan imgeleri geliyor olabilir. Yoganın ne olduğunu gerçekten biliyor muyuz? Yoga hakkında merak edilenleri, sıkça kafaya takılan ve cevapları bulunamayan soruları yazarımız ve yoga eğitmeni Burak Bilen dilinin döndüğünce cevaplamaya çalışıyor.

Yoga ne demektir?

Yoga kelime anlamı olarak birlik, bütünlük, bir olmak demektir. Bu derin anlamı farklı şekillerde yorumlamak mümkündür. Bedenin ve zihnin birliği; bireyin ve evrenin birliği, bireyin ve yaratıcının birliği; ruhun ve bedenin birliği ya da nefesin ve zihnin birliği şeklinde yorumlanabilir. İkiliklerin olmadığı ve her şeyin bir olduğu yer yogadır.

Yoga bir din midir? / Dini bir ritüel midir?

Yoga Hindistan’da doğan gerçek ve kalıcı mutluluğa ulaşmayı amaçlayan ve sağlıklı bir yaşam için pratikler barındıran bir sistemdir. Yoga bir din değildir çünkü bir inanışa yer yoktur. Yoganın doğduğu topraklardaki yaygın din Hinduizm’dir. Tüm dinler özünde iyi insan olmayı, çalmamayı, temizliği ve barışı öğütlemektedir. Yoga öğretisi ile Hinduizm aynı topraklarda doğduğu için bu inanç ve yoganın kesiştiği pek çok payda vardır elbette. Yoga öğretisinin temeli 5000 yıl önceye dayanmaktadır. Hinduizm’in geçmişi ise 3500 yıl öncedir. Yani Hinduzim yoga öğretisinin temellerinden oluşmuş bir din olabilir demek yanlış olmaz. Yoga sağlıklı ve huzurlu bir yaşam sistemi önermektedir. Hiçbir şeye inanmanızı söylemez, aksine deneyimlemenizi önermektedir.

Müslümanlar ya da başka bir dine inananlar yoga yapabilirler mi?

Yoga herhangi bir dini öğreti olmadığı ve herhangi bir tanrıya inanmanızı söylemediği için Müslümanlık dahil herhangi bir dine mensup kişiler gönül rahatlığı ile yoga yapabilir. İslam bedenimize ve sağlığımıza dikkat etmemiz gerektiğini söylemektedir. Yoga da fiziksel ve ruhani bir sistemdir ve bize sağlıklı yaşamamız gerektiğini, başkalarına zarar vermememiz gerektiğini, temiz olmamız ve bedenimize iyi bakmamız gerektiğini öneren bir sistem olarak İslam öğretileriyle kesişmektedir.

Yoga bir spor mudur?

Yoga sporu da içinde barındıran kendini bütün olarak keşfetme yolculuğu ve bir yaşam biçimidir. Sporda genellikle belirli bir amaç vardır: Belli bir mesafe koşmak, topu kaleden geçirmek, vücudu belirli standart şekillere sokmak gibi. Yogada ise fiziksel duruşlar her bireyin bedeninin izin verdiği ölçüde değişikliklerle yapılmaktadır ve amaç o pozu yapmak değil hissetmektir. Bir yere varmak değil yolda olmaktır yoga. Ayrıca koşu, dans, futbol ve diğer tüm sporlarda sadece belirli kas grupları kullanılmaktadır. Son yıllarda sporcular bütünleyici olarak yoga yapmaya başlamışlardır.

Meditasyon nedir?

Meditasyon kelime anlamı olarak odaklanma, konsantrasyon demektir fakat herhangi bir odaklanmadan ziyade zihnin içindeki bilince odaklanma ve anda olma halidir. Meditasyonun amacı kendini tanıma ve kendini fark etme olarak söylenebilir. Yüzlerce çeşit meditasyon tekniği vardır ve her teknik her birey için uygun olmayabilir.

Yoga ve meditasyon aynı şeyler midir?

Yoga, meditasyonu da kapsayan bir yaşam felsefesidir. Yoga deyince zihnimizde canlanan fiziksel duruşlar ve fiziksel pratikler bedenimizi ve zihnimizi meditasyon haline hazırlamak için kullandığımız yoganın kollarından yalnızca bir tanesidir. Meditasyon bir yoga pratiğinde fiziksel duruşlar kadar mühim ve yer verilmesi gereken bir çalışmadır.

Processed with VSCO with c1 preset

Kimler yoga yapabilir?

Çocuklardan hamilelere, skolyoz hastalarından yetişkin sağlıklı bireylere kadar yediden yetmişe herkes için uygun bir yoga tarzı vardır. Sosyal medyada gördüğümüz yoga adı altındaki akrobatik hareketler insanlarda yoga yapmak için esnek ve zayıf olmak gerektiği gibi algılar yaratmaktadır. Aksine yoga yapmak için yaş, boy, kilo, esneklik, güçlülük gibi hiçbir ön koşul bulunmamaktadır. Yoga dersine girdiğiniz zaman size yaşınız, kilonuz sorulmaz; sadece güvenli bir çalışma ortamı için fiziksel bir rahatsızlığınız olup olmadığı sorulur. Bu konu ile alakalı dergimizde yayımlanan bu habere göz atabilirsiniz.

Yoga öğretisi ne söylemektedir?

Yoganın en eski metinlerinden Patanjali’nin Yoga Sutraları’nda sekiz kollu yoga sisteminden bahsedilmektedir. Bu sekiz kol şunlardır:

  1. Evrensel Etik Prensipler (Yama): Şiddetsizlik, çalmamak, doğruluk, boşa enerji akışını kontrol etmek ve açgözlülükten kaçınmak.
  2. Kişisel prensipler (Niyama): Temizlik, memnuniyet, sade yaşam, kutsal metinleri okuyup incelemek, bütünün farkında olmak.
  3. Bedensel Duruşlar (Asana)
  4. Nefes Kontrolü (Pranayama)
  5. Zihnin objeler ve algılardan sıyrılması (Pratyahara)
  6. Odaklanma (Dharana)
  7. Meditasyon (Dhyana)
  8. Bilinç Birliği (Samadhi)

Bir sonraki yazıda yoganın fiziksel etkilerinden, neden bu kadar çeşitli yoga tarzları olduğundan, OM sesinden, nerelerde ve nasıl güvenli yoga yapılabileceğinden bahsedilecektir. Yoga hakkında aklınıza takılan ve öğrenmek istediğiniz konular hakkında yazarımız ve yoga eğitmeni Burak Bilen’e sosyal medyadan ya da [email protected] e-posta adresi aracılığıyla ulaşabilir ve sonraki yazıların içeriğinin oluşturulmasına katkı sağlayabilirsiniz.

Gündeliğe sızıp yüzleşmeye mecbur eden tökezleme taşları

Tramvay durağından kaldığım eve hepi topu birkaç yüz metre tutar. Bu birkaç yüz metre üzerinde, tam yedi tökezleme taşı; başka deyişle soyu tüketilmek istenmiş yedi insanın hatırası var.

Almanya’nın herhangi bir kentinin sokaklarında üzerinde isim yazılı parlak taşlara takılıp tökezleyebilirsiniz. Niyetleri de tam olarak budur zaten; hatta isimleri de bunu anlatır, tökezleme taşları. (Stolperstein)

tokezleme taslari- yuzlesme
Bu büyükçe pirinç taş Frankfurt’tan… Bir zamanlar Nazilerin kitapları yığıp yaktığı yerde bulunuyor. Üzerinde, “Bu sadece fragmandı. Nerede kitaplar yakılırsa, orada sonunda insanlar da yakılır. / Burada 10 Mayıs 1933’te nasyonal sosyalist öğrenciler yazarların, bilim insanlarının, gazetecilerin ve filozofların kitaplarını yaktılar” yazıyor. Ayrıca kitapları yakılan yazarların isimleri…

Bu taşlar, Nazi iktidarı döneminde Almanya’da katledilmiş, sürgün edilmiş veya kaçmak zorunda bırakılmış insanların evleri önünde bulunuyor. Üzerlerinde, evde oturanın doğum tarihi, ne zaman/nereye sürüldüğü, nerede öldüğü bilgileri ve “BURADA OTURUYORDU” yazıyor.

Dünyanın belki de en vurucu yüzleşme pratiği olan bu taşlar, ilk olarak 1992 yılında, Köln kentinde, sanatçı Gunter Demnig tarafından izinsiz olarak yerleştirilmeye başlanmış. Taşlar kentte öyle çok konuşulmaya başlanmış ki, Antonier Kilisesi, 1994 yılında 250 taştan oluşan bir sergiye ev sahipliği yapmayı kabul etmiş.

Tökezleme taşlarının resmi olarak yerleştirilmesi ise ilk defa 1996 yılının 19 Haziran’ında Avusturya’nın Salzburg kentinde olmuş. Almanya’da ancak 2000 yılında, yine Köln kentinde belediyenin de desteğiyle resmi olarak yerleştirilmeye başlanan taşlar, bu tarihten sonra öyle çoğalmış ki kısa sürede büyük bir fenomene dönüşmüş.

Bugün Avrupa’nın Almanya, Belçika, Fransa, Hollanda, Hırvatistan, Norveç, Polonya, Çek Cumhuriyeti başta olmak üzere 20 ülkesinde, 50 bin civarında tökezleme taşı bulunuyor. Taşlarda başta Yahudiler olmak üzere Nazi döneminin mağduru olan komünistlerin, eşcinsellerin, Romanların, Sintilerin, Yehova Şahitleri’nin ve “öjenizm” politikası nedeniyle ötenaziye tabi tutulanların adları yazılı.

Sanatçı Gunter Demnig, projeyi, “İnsan, adı unutulursa unutulur” (Ein Mensch ist vergessen, wenn sein Name vergessen ist) cümlesiyle gerekçelendiriyor. Taşların kaldırıma koyulmasından dolayı “İsimler ayak altında eziliyor” itirazında bulunanlara ise “Taşların üzerindeki yazıyı okumak için eğilenler, kurbanlar önünde eğiliyor” diyor.

Bu, birçok yönüyle oldukça çarpıcı bir yüzleşme pratiği… Her şeyden önce, devletlerin “günah çıkarma” seremonisiyle değil, sivil inisiyatifle ortaya çıkmış bir çalışma. Üstelik insanları, törensel (ama çoğunlukla turistik!) bir “duyarlılığa” davet eden anıtlar, heykeller, müzeler gibi değil; orada, “olay mahalinde”, hayatın gündelik akışının sürüp gittiği yerde ve o gündeliğin her anında gerçekle yüz yüze kılan, tarihin kolektif acımasızlığıyla birlikte yaşamaya mecbur eden bir iş bu. İşe, eğlenmeye, komşuya, bakkala giderken ayağı Nazi mağdurlarının hatırasına takılan kişi, geçmişi mitleşmiş bir anlatı halinde değil, kendi yaşamı kadar gerçek bir tarihsel kesit olarak algılamaya daha elverişli hale gelir.

tokez taslariBizim oralar

Bizim memleketin dört bir yanı da, katledilmiş veya sürgüne yollanmış Ermenilerin, Rumların, Êzîdîlerin, Süryanilerin ve başka gayrimüslim halkların hatıralarıyla dolu. Şu günlerde birçok kentin övünerek “turistik mekâna” dönüştürdüğü, “Antep Evi” gibi tarihi görmezden gelen isimlerle broşürlere taşıdığı mekânlar, bu halkların artlarında bıraktığı mirastan başkası değil. Fakat hemen hemen hiçbirinde, eskiden kime ait olduklarını belirten bir tabela dahi asılı değil. O evler, hep Türklerindi; bu yurdun her bir çakıl taşı, ezelden ebediyete dek Türklüğe hizmete söz verdi!

Oysa mutfağından zanaatlarına, taş oymacılığından kent planlamasına kadar birçok şehrin kültürü, başka halkların etkisi bugüne uzanan katkılarıyla dolu. “Köyümüzün eski adı” diye andığımız, Kürtçe veya Türkçe sandığımız isimlerin çoğunun Ermenice veya Rumca olduğunu da uzun süredir öğrenmiş bulunuyoruz. İnsan, komşularıyla birlikte bir kültür inşa etmekten, renklilikten, dayanışmadan utanır mı? Tarihindeki “birlikte yaşam” pratiklerini dahi gizleyip saklamaya çalışır mı? Evvelde birlikte yaşadığı halkların adını küfre dönüştürür mü? Eğer “günahla yüzleşme” konusunda tek bir adım atılmamış ve günahlar işlendiği tazeliğiyle bugüne ulaştırılmışsa, evet… Ne de olsa, siyasi hasımlarına “Ermeni”, “Alevi”, “Zerdüşt” gibi siyasal bir odağı değil doğrudan bir halkı işaret eden ithamlarla “küfrettiğine” inanan bir reisin cumhuruyuz!

Tam da Ermeni Soykırımı’nın tartışıldığı bugünlerde, Almanya’dan başlayan bu sivil yüzleşme projesi, belki örnek olabilir. Hatta belki yürekli sanatçılar, projeyi bir gece ansızın yüz yıldır gasp edilmiş konakların önüne bile taşıyabilir!

Vaktiyle şimdi yaşadığım sokaklarda yaşamış
Josef ve Adelheid Drehlich; Isaak ve Gitella Cahn;
Lion, Charlotte ve Selma Schott’un anısına…