Ana Sayfa Blog Sayfa 450

Savaşın sıkıntısını en çok kadınların çektiğini gösteren 19 fotoğraf

Savaş dendiğinde aklımıza yıkımlar, acılar ve ölümler gelir. Aslında savaşı bu üç kelimeye sığdırmak basit insanların işidir. Çünkü bu kelimelerin altında yatan derin düşünceleri ancak duyarlılık sahibi insanlar anlar. Onlar “acıya” kuru bir geçiştirmeyle “acı” dendiğinde sıkıntının ve hüznün yaşanmayacağını iyi bilirler. Halden anlamak, kuru bir geçiştirmeden ziyade söylenileni yaşamaktır. Yaşanılan için çözüm üretmektir. Gelin biz “halden anlayan kişiler” gibi olalım ve onların savaşa baktıkları gibi bakalım. Nasıl mı? İşte böyle!

Savaş deyince aklınıza ne geliyor?

-“Eşini kaybetmiş binlerce kadının ıslak dudaklarına düşen göz yaşları aklıma geliyor”

-Eline şarapnel parçası saplandıktan sonra parmakları kesilmek zorunda kalan küçük bir kız çocuğunun babasına “Baba, parmaklarım ne zaman uzayacak?” deyişi aklıma geliyor.

Bir savaşın gittiği yolu değil, insanları götürdüğü yolu irdeleyelim. Unutmayalım ki madde her zaman kazanılır, peki ya kaybedilen bir insan… O tekrar geri dönebilir mi? Ruhun, duyguların hiç mi önemi yok?

Tarih, dünyaya hükmetmeye çalışan liderlerin önlerine çocukları ve kadınları alarak nasıl korkakça birbirlerine meydan okuduklarını yazmıştır. Doymak bilmez hırslarıyla insanlara dehşet saçan kalpsiz mahluklar, savunmasız insanlara ödlekçe saldıran kimselerdir. Savaşın masumları savaşıp hayatını kaybeden taraf olur, suçluları ise savaşı başlatıp kazanan taraf olur. Bu kazanım ölen insanlar üzerinden elde edilen haksız bir kazanım. İnsan olan kimsenin istemeyeceği türden aşağılıkça.

Zamanında bir yazı okumuştum ve başlığında şöyle yazıyordu: “Savaşı erkekler başlatır, cefasını kadınlar çeker.” Evet, aşağıdaki resimleri gördüğünüzde hakikaten de öyleymiş diyeceksiniz. Resimlerde savaşın kadınlar üzerindeki korkunç izlerini sizlere sunmaya çalıştık. Bu noktada sizlere bir önerimiz var: Resimlerdeki insan yüzlerinden yorumlar çıkarın ve bunlar üzerinde düşünün. Savaşın eziyetini çekmiş kadınlara, inancına ve milliyetine göre değil, Allah’ın yarattığı kutsiyeti büyük insanlar olarak bakalım.

Aşağıdaki resimler insanlık mertebesinde bir nebze değeri olmayan savaş meraklısı kimselerin eseridir.

 1. Ölüm Meleği

mengele

Nazilerin Ünlü Alman doktoru Joseph Mengele. Nam-ı diğer Ölüm Meleği. Resimde kadınlar üzerinde deney yaparken görülüyor. İkizler, cüceler, sakatlar ve diğer farklı numuneleri incelemek için özel kışlalar yaptırdı. Bu kışlaların takma adı “Hayvanat Bahçesi” idi. Mengele bu kışlalarda insanlar üzerinde gerçekleştiriyordu. Birkaç kadını bu kışlalarda kısırlaştırdı. Kadınlar üzerinde ürkütücü cerrahi işlemler yaptı. Hiçbir anestezi kullanmadan birçok kadının bacağını kesti, organlarını çıkardı. Bazı ikiz kadınlara bulaşıcı mikroplar enjekte etti ve çeşitli hastalıklara ikizlerden hangisinin daha çok dayanacağını görmek istedi. İşte, binlerce kadın toplama kamplarında yaşanan bu insanlık dışı deneylere aylarca maruz kalmıştı. Üstelik Mengele’nin bu deneyleri yalnızca bizim bildiklerimizden oluşuyor. Kim bilir insan sıfatı altında nice deneyler yapmıştır…

2. Zoya Kosmodemyanskaya

zoya kosmodemyaskya

Resimde 18 yaşında idam edilmiş genç bir kız görüyorsunuz. Adı Zoya idi ve Sovyetler Birliği’nin en saygın kahramanlarından biriydi. Henüz lisedeyken askerliğe gönüllü olarak yazılmıştı. Çevresindekilere cesaret örneği veriyordu. Almanların konuşlandığı bir köyü yakması için emir verildi. Köyü yakmıştı fakat o sırada bir Rus işbirlikçisi tarafından Alman kuvvetlerine bildirildi. Darağacına asılmadan önce son sözleri şu olmuştu :

Ölmek için korkmuyorum! Halkım adına öleceğim için mutluyum! Siz şimdi beni asıyorsunuz ama yalnız değilim. Biz iki yüz milyon insanız. Hepimizi asamazsınız.

Resim, darağacına asıldıktan bir hafta sonraki görüntüsü. Rus askerleri Zoya’yı, Almanları Zoya’nın idam edildiği köyden atana kadar toprağa verememişti.

3. Nagasaki Katliamı

nagasaki

Nagasaki’ye atılan atom bombasından bir gün sonra (10 Ağustos 1945) çekilen bu fotoğrafta hayatta kalmaya çalışan bir anne ve onun bebeğini görüyoruz.

9 Ağustos 1945’te saatler 11.00’ı gösterdiği sırada Amerika Birleşik Devletleri Nagasaki şehrine atom bombası atmış ve yüz binlerce insanın ölümüne sebep olmuştu. Dünyaya adalet dersi veren Amerika, o gün belki de tarihin en kanlı ve en dehşetli katliamını gerçekleştirmişti. Başka devletleri soykırımla suçlayan Amerika devletinin bu, dünyanın hiçbir yerinde görülmeyecek kanlı olayı, yıllar sonra bile hâlâ izlerini gösterecekti.

Masum ve günahsız binlerce çocuk, henüz hayata gözlerini yeni açmışken atom bombasının etkileriyle acı içinde can verecekti.

4. Bir Fransız Kadın

2bc444fa7a4580122ae39775661fdb68

Fotoğrafta elinde bebeğini tutan kadın, bir Fransız. Küçük düşürülmek için Alman askerleri tarafından dövülmüş ve saçları kazıtılmış. Alman bir askerden hamile kaldığı için ona böyle bir ceza vermişler.

Yanındaki ise annesi. Kızının hamile kalmasına engel olmadığı için Almanlar onu da cezalandırmış. Cahilliğin ve geri kafalılığın gelebileceği son nokta bu olsa gerek.

Üstelik tarih Orta Çağ’ı değil 1944’ü gösteriyor. Kendi akıllarınca verdikleri cezadan şu anlaşılıyor:

Güçleri ancak savunmasız ve çocuğuna bir şey olmasından korkan aciz bir kadına yetiyor. Gerçek bir korkaklık örneği!

5. Ceset Toplamak

Tarih: 28 Nisan 1945

Naziler, Bergen-Belsen toplama kampında kadınlara zorla ceset toplatıyor. Silahlı askerler silahlarıyla kadınların başında bekliyor.

Kendi günahlarıyla yüzleşmekten korkan askerler, bu kirli işlerini şiddet yoluna başvurarak kadınlara yaptırıyor.

Ölüye saygıları yok. Kadına, çocuğa, büyüğe, küçüğe, yaralıya, acize kimseye saygı duymuyorlar.

Peki ama kime ya da neye saygı duyuyor bu mahluklar? Söyleyim: “Sineklerin gezdiği kirli bedenlerine”

6. Wehrmacht’in Adamları

wermact'ın adamları

Wehrmacht, 1935 ile 1945 yılları arasında Nazi Almanyası’nın silahlı kuvvetleridir. Fotoğrafta Wehrmacht askerlerini, idam edilmiş genç bir kızın cesedini izlerken görüyoruz. Genç kız muhtemelen bir Rus direnişçisiydi. (Bunu sağ koluna taktığı kırmızı haç işaretli banttan anlıyoruz.) Büyük ihtimalle ölümünden önce işkence görmüş ve tecavüze uğramış.

Fotoğrafta askerlerin- kameraya en yakın olan asker hariç- gülümsediğini görüyoruz. Yine fotoğrafa dikkatli bakarsanız fotoğraftaki en yakın askerin yüz ifadesinde diğer askerlere göre bir farklılık olduğunu göreceksiniz. Bu askerin öldürülen kız için ilgisiz, umursamaz duruşu kendisinin ve oradaki askerlerin ihanetini açığa vuruyor. Bu adamların muhtemelen bu astıkları kızın yaşında kız kardeşleri vardı. Fakat onlar bunu düşünemeyecek kadar beyinsizlerdi.

7. İmha Kampı

Askerler Hırvatistan’daki Jasenovac İmha Kampında mahkum bir kadının üzerine atlıyor ve onu öldürmeye çalışıyorlar.

Üstüne üstlük bu yetmezmiş gibi birinin elinde bıçak, birinin elinde silah görüyoruz. Korkaklık bu olsa gerek: “6 kişi de olsak yanımıza silah almadan gitmeyelim!

İmha kamplarında mahkumlar, ölesiye çalıştırıldıktan sonra bu şekilde öldürülüyordu.

Bazen mahkumların birbirini öldürmesi dahi isteniyordu.

 

8- Tarihin gelmiş geçmiş en acı fotoğrafı

1942’de herhangi bir zamanda. Yer bilinmiyor. Fotoğrafta yürümeyi yeni öğrenmiş Sovyet bir çocuk annesinin cansız bedeni üzerinde ağlarken görülüyor. Resim bize savaşın gerçek yüzünü ve canavarca vahşeti gösteriyor. Bundan yüzlerce yıl önce tarihin beyaz sayfaları savaş yüzünden annesiz büyüyen binlerce çocuğun hüznüyle dolmuştu. İşin pişmanlık verici tarafı şuydu: insanoğlu bu gözyaşlarından ders çıkarmamıştı. Yıllar sonra toplar, tüfekler, kılıçlar ve süngüler yüzünden kana bulanan sayfalar, henüz yürüyemeyen çocukların tabuta konuluşunu utanç içerisinde satırlarına gömecekti.

9. Varşova Gettosu Ayaklanması

İmha kampına gönderilmek istemeyen Yahudilerin Hitler’e karşı başlattığı bir isyandı.

Öncelikle toplumdan dışlanarak farklı mahallelerde yalnızlaştırılan Yahudiler, daha sonraları imha kamplarına gönderiliyordu.

İsyanın sonunda yaklaşık 56 bin dolayında insan öldü. Fotoğrafta isyan sonucunda teslim olan kadınlar görülüyor. Askerlerin onları küçük düşürmek için soyunmalarına zorladığı söyleniyor.

10. Ukraynalı gençler

kovalanan yahudi

Fotoğrafta soykırım sırasında Yahudi bir kadın, Lvov sokağında koşuyor ve çığlık atıyor.

Arkasında Ukraynalı çocuklar ellerinde sopalarla kadını kovalıyor.

30 Temmuz 1941 tarihinde Lvov Almanlar tarafından fethedilmişti ve o gün Yahudiler imha kamplarına gönderilmek için toplanmaya başlanmıştı.

Karşı gelenler ise öldürülmüştü.

 

11. Rehineler

Mart 1944…

Fotoğrafta Ozarichy rehine kampındaki bir çocuk soğuktan donarak ölmüş annesini uyandırmayı deniyor.

Annesi Almanlar’ın kendilerini koruyabilmeleri için aç ve susuz bir şekilde Sovyet askerlerinin saldırılarına karşı durmuştu. Almanlar birçok rehineyi Sovyet saldırılarının önüne attı, onların açlıktan, susuzluktan veya soğuktan ölmelerine neden oldu.

Sovyet askerleri yenilip geri çekildiğinde Almanlar rehinelerin bulunduğu bölgeye geldi.

Gördükleri manzara ibret vericiydi. Binlerce çocuk annesinin başında ağlıyordu. Anneleri çocukları için ölmüştü.

12. Toplama Kampı

1945 Bergen-Belsen toplama kampında çeşitli işkencelere maruz kalmış genç bir kadın. Kim bilir hangi –dünyadaki en fena lafları hak edecek olan– canavar tarafından bu hale getirildi?

Üzülmeyin dostlarım, çürük dişlerini göstere göstere sırıtan asker görünümlü vahşiler, öldükten sonra çamura saplanacaklar.

İşte o zaman cennetteki bu güzel kadınlar beyaz dişleriyle onlara gülümsüyor olacak !

13- Fransa’nın Cezayir Katliamı

Fransız askerleri, tek suçları ülkelerinin bağımsızlığını istemek olan yaklaşık 45 bin Cezayirliyi katletti. Kadın, çocuk, yaşlı, genç demeden on binlerce Cezayirli, Fransız askerlerinin kurşunlarıyla can verdi.

Askerler, yolda karşılarına çıkan Cezayirlileri rastgele öldürdü. Öldürmekle yetinmeyen Fransız askerleri, Cezayirli Müslüman kadınlara tecavüz etti. İşte sağdaki resimde hortumla yıkanan bir kadın. Askerler, kadını tecavüze hazırlıyor. Soldaki resimde ise tecavüz ettikleri genç kızı küçük düşürmek için fotoğraf çektiren askerleri görüyoruz. İşin tuhaf tarafı Fransa 1945 yılından beri bu olay hakkında üç maymunu oynamaya devam ediyor. Üstelik başka devletlere demokrasi ve insan hakları hakkında ahkam kesiyor.

14. Tek Başına

1940 yılının Mayıs ayında Almanların şehri istila etmesinden sonra eşini, evini her şeyini kaybetmiş olan bu kadın, yıkık dökük harabelerin ortasında üç çocuğuyla yalnız başına hayatta kalmaya çalışıyor.

15. Yabancı

1941 yılında Lviv şehrindeki soykırımlara ait bir fotoğraf. Fotoğraftaki kadın o gün birçok insan gibi kaçmayı denedi fakat bunu başaramadı. Almanlar tarafından Yahudi olduğu gerekçesiyle öldürülecekti. Ölmeden önceki son fotoğrafı buydu. Gözlerindeki korku her şeyi anlatmaya yetiyor.

Çevresine toplanan insanlar ona hakaretler ediyor. Sanki yerdeki kadının bir insan değil de bir yabancı olduğunu düşünerek onu aşağılıyorlar.

16. Ceza

Fotoğraf 1944 yılına ait. Fransız genç kız, bir Alman tarafından tecavüze uğradığı için saçları kazıtılarak cezalandırılıyor. Bu hiçbir insani ve ahlaki sıfata sığmayan, aşağılık hareketi sizlerin yorumuna bırakıyoruz…

17. Son Anlar

İdam edilmek üzere olan bir anne, kızına son kez sarılıyor. Belki de o an kızının minik kulağına cennette buluşacaklarını fısıldıyordu.

18. Son Fotoğraf

Yer Litvanya. Yahudi bir kadının idam edilmeden önceki çekilen son fotoğrafı.

19. İdam Sırası

Tarih 15 Aralık 1941. Yer Letonya. Fotoğraftaki zorla kıyafetleri çıkarılmış olan kadınlar, kış olmasına rağmen çırılçıplak idam sırasında bekletiliyor. Soğuktan ve korkudan birbirlerine sığınmışlar. Ölüme doğru yürüyorlar. Kendi ölümlerine… Derilerine çarpan keskin rüzgâr, cinayet peşinde koşan bir katilden farksız. Tene her değdiğinde vücudu yakan soğuk bir rüzgâr. Daha önce toprak yüzü görmemiş küçük beyaz ayakları dikenlerin üzerinde kana bulanmış… Havayı esrarlı bir ceset kokusu sarmış. Bu saatten sonra neye inansınlar ki. Neye bel bağlasınlar, kimden yardım istesinler?

Askerler üzerlerine doğru atış talimi yapıyor. Vurulanlar hem kan kaybederek hem de soğuktan titreyerek acı içinde can veriyor. Askerler ölmeyen birini görürse, o an üzerine atlayıp onu boğuyor. Arkada yığınla toprağa düşmüş ölü beden var. Her saniye onlara bir yenisi ekleniyor. Hepsinin yüzü daha o kadar canlı ki henüz hiçbiri soğumamış. Gerçekten de insanlık bu dünyanın başına gelmiş en büyük bela. 

Kaynak: 1, 2, 3 (bu bağlantıda seçilen resimlerin altında yer alan İngilizce açıklamalar çevrilerek yazımıza eklenmiştir), 4, 5, 6, 7

İşçi emekçi konseptli 25 yerli film

1

1. Maden (1978)

Maden ocağında çalışan devrimci İlyas (Cüneyt Arkın)’ın maden ocağındaki diğer işçilerle olan hikâyesini konu edinen film, işçi sınıfına “birleşin” mesajı veriyor.

2. Karanlıkta uyananlar (1964)

Türk sinemasında grev ve işçi sorunları üstüne yapılmış ilk filmdir. TÜRK-İŞ‘in desteğiyle yapımı gerçekleştirilen filmin gösterimi sorunlu olmuştur.

Gösterime girdiği birçok ilde film yasaklanmıştır.

3. Bereketli topraklar üzerinde (1980)

Bereketli Topraklar Üzerinde, Orhan Kemal‘in 1954’te  yazdığı romanından, Erden Kıral tarafından 1979 yılında filme uyarlanmıştır. Filmde, para kazanmak umuduyla köyden ayrılıp şehre göçen üç arkadaşın başından geçenler anlatılır.

isci – emekci konseptli 25 yerli film3

4. Zerre (2012)

Zerre filmi yirmiden fazla ödüle sahip yönetmen Erdem Tepegöz‘ün ilk filmidir. Küçük kızı ve annesiyle büyük şehirde kendi ayakları üzerinde kalmaya çalışan bir kadının öyküsünü anlatır.

isci – emekci konseptli 25 yerli film4

5. Demiryol (1980)

Demiryolu inşaatında çalışan bir grup işçinin grev öyküsünü anlatan film de bol bol devrim ve emek içerikli mesaj verilmektedir. Polisle çatışma, yangın, grev kırıcılığı, tutuklamalar, eylemler…

isci – emekci konseptli 25 yerli film5

6. Otobüs (1975)

Film, Tunç Okan‘ın ilk yönetmenlik denemesidir. İsveç‘e kaçak işçi olarak götürülen, bir otobüs dolusu köylerinden başka bir şehir görmemiş insanın, Stockholm’e vardıktan sonra başlarından geçenleri anlatmaktadır.

isci – emekci konseptli 25 yerli film6

 

7. Çark (1987)

Dört fabrika işçisinin mücadele öyküsü anlatıyor film. Çeşitli fabrikalarda çalışan işçilerin her gittikleri yerde karşılaştıkları sömürü düzenine başkaldırmalarını işler. Bir iş kazası sonucunda bu dört emekçi arkadaş, işçileri bilinçlendirerek haklı oldukları grevi başlatırlar. Film 2006 Mayıs’ında 1. Uluslararası Film Festivali‘nde de gösterilmiştir. Ayrıca film müziklerini de Cem Karaca ve Cahit Berkay icra etmiştir.

isci – emekci konseptli 25 yerli film7

8. Endişe (1974)

Makineleşmenin başladığı dönemlerde kırsal kesimde yaşayan ağa tarafından sömürülen köylülerin yaşadığı sıkıntıları konu alır. Töre olayları ise filmin diğer temasıdır. Film 1975 yılında düzenlenen 12. Altın Portakal Film Festivali‘nde en iyi film ödülünü almıştır.

isci – emekci konseptli 25 yerli film8

 

9. Kara sevdalı bulut (1991)

Muammer Özer’in  yazıp yönettiği, askeri darbe sonrası parçalanan bir aileyi konu alan yasaklı filmi. Yakılan kitaplar, bir gece evinden alıp götürülen, işkence gördükten sonra geri bırakılan bir anne, en büyük derdi “acaba tecavüz de etmişler midir?” olan baba, en çok sevdiği masal “sevdalı bulut” olan küçük kız çocuğu…

isci – emekci konseptli 25 yerli film910. Bitmeyen yol (1967)

isci – emekci konseptli 25 yerli film10Göçün yolları tıkadığı ve işsizliğin kol gezdiği 1960ların Türkiye’sinde, altı taşralı arkadaşın ekmek parası kazanma uğruna büyük bir direnişle sürüp giden yaşam kavgalarını konu ediniyor film.

Oğlunu okutabilmek için direnen Anadolulu kadın, bir göz odada üst üste yatan köylü aile, kum deposundaki işçiler çarpıcı görüntülerle veriliyor.

 

 

11. Duvar (1983)

Yönetimi ve senaryosu Yılmaz Güney‘e ait 1983 yapımı, Cannes‘da büyük ödülü alan Yol‘dan sonraki ilk, yaşamındaki ise son filmidir. 1976‘da Ankara Merkez Cezaevi ve Tutukevi‘nde, Yılmaz Güney’in de tanıklık ettiği, çocuklar koğuşunda çıkan ve tüm cezaevine yayılan bir isyan konu edilmiştir.

isci – emekci konseptli 25 yerli film11

12. Kızgın delikanlı (1964)

isci – emekci konseptli 25 yerli film12Babasından kalan toprakları yakınları tarafından yağmalanan, Amerikada yaptığı Ziraat Mühendisliği tahsilini yarıda bırakarak, hakkını aramaya gelen Murat’ın, avukat Sevil ile birlikte verdiği mücadele öyküsü anlatılmaktadır.

13. Şehirdeki yabancı (1962)

İngiltere’den Zonguldak’a dönüş yapan mühendis Aydın’ın maden ocağında işçilerin haklarını savunan mücadelesini anlatan film, gerçekçi akımın bir temsilcisidir.

isci – emekci konseptli 25 yerli film13

14. Yiğit yaralı olur (1966)

Film, İstanbul’un yoksul bir mahallesi ve evlenme hazırlığında iki işçinin öyküsünü konu edinir.

isci – emekci konseptli 25 yerli film14

15. Toprağın kanı (1966)

Filmde, bir petrol bölgesinde makina – insan çelişkileri ve sorunları dile getiriliyor. Toprağın Kanı, 1966 yılında Antalya Film Festivali‘nde en başarılı üçüncü film seçilmiştir.

isci – emekci konseptli 25 yerli film15

16. Düşman (1980)

isci – emekci konseptli 25 yerli film16Filmin geneli, hem maddi imkânsızlıkların hem de maddiyatçılığın, sosyal hayat, insan ilişkileri ve genel anlamda da insanların hayata bakışı üzerindeki olumsuz etkilerini farklı örneklerle yansıtır.

Çanakkale’de geçen film, geçim sıkıntısı çeken insanların çaresizliklerine odaklanırken, fuhuş, sermaye düşmanlığı ve gayrimüslimlerin yaşadığı hayatlara da değinmektedir.

 

17. Ayrılan yollar (1962)

Anadolu‘da bir şantiyede çalışan üç kardeşin öyküsünü anlatan filmin senaristliği Vedat Türkali, yönetmenliğini ise Ertem Göreç yapmıştır.

AYRILAN YOLLAR

18.Umut (1970)

isci – emekci konseptli 25 yerli film18Filmin, senaristliğini, yönetmenliğini, yapımcılığını ve başrol oyunculuğunu Yılmaz Güney yapmıştır.  Filmde, atının araba çarpması sonucu ölmesi ve geçimini bu ata bağlamış olan meçhul bir definenin peşinden koşan faytoncunun öyküsü anlatılmaktadır. Film, Türkiye sinemasında bir dönüm noktası olarak kabul edilir. Sonraki yıllarda, özellikle Yılmaz Güney tarafından peş peşe çevrilecek siyasal filmlerin öncüsüdür.

19. Güneşli bataklık (1978)

isci – emekci konseptli 25 yerli film19Süreyya Duru‘dan 80 öncesinin karışık bir hikâyesini anlatan film, fabrikada çalışan iki sevgilinin öyküsünün yanında, fabrikalar için patron rekabetleri, kirli ihaleler, sendika hareketleri, grev kırıcılar gibi konulara da değinmektedir.

 

20. Kanal (1979)

isci – emekci konseptli 25 yerli film20Sömürülen, topraksız ya da az topraklı köylülerin ağa düzenine karşı verdikleri savaşı konu ediniyor film.

 

 

21. Hudutların kanunu (1966)

Sınır boylarında kaçakçılık yapan Hıdır’ın hikâyesini anlatan film Siverek’te çekilmiştir. Lütfi Akad’ın ilk toplumsal gerçekçi filmlerinden biri olan Hudutların Kanunu, Yılmaz Güney‘in eserinden sinemaya uyarlanmış ve başrolünü de Yılmaz Güney’in oynadığı bir film olmuştur.

22. Gelin (1973)

Lütfi Akad‘ın, Türkiye‘de göç sorununu ele aldığı ünlü Gelin – Düğün – Diyet üçlemesinin ilk filmidir. Filmde, daha iyi yaşam koşulları için Anadolu‘dan İstanbul‘a gelen kalabalık bir ailenin, bu büyük kentin yaşam pratiği karşısında eski değerlerini yitirip çözülmesi anlatılır.

isci – emekci konseptli 25 yerli film22

23. Düğün (1973)

Urfa‘dan İstanbul‘a göçen altı kişilik bir ailenin büyük kentte tutunabilmek için verdikleri ekonomik savaşın öyküsü anlatılmaktadır.

isci – emekci konseptli 25 yerli film23

24. Diyet (1975)

Lütfi Akad‘ın, Türkiyede göç sorununu ele aldığı ünlü Gelin-Düğün-Diyet  üçlemesinin üçüncü ve son filmidir. Ünlü kılıç ustası Koca Ali bir iftira sonucu kadı tarafından işlemediği hırsızlığın diyeti olarak kolu kesilmekle hükümlenmesi üzerine gelişen olayları konu edinir.

25. 100 bin kişiydiler (2009)

Metin Kaya’nın yönetmenliğini yaptığı ve Zonguldak 1990-91 grevi ile Ankara yürüyüşünü konu alan belgesel film, 46. Antalya Altın Portakal Film Festivalinde en iyi ilk belgesel ödülünü almıştır.

İlk feminist dergiden üniversiteye mücadeleci bir kadın: Nuriye Ulviye

Son zamanlarda Osmanlı kadınlığı can sahibi olduğunu, var olduğunu gösterdi. Onun her an iniltiler içinde kopup gelen sedasını işitiyoruz: ‘Biz varız, uyanıyoruz, kalkacağız, yol gösteriniz…’ diyor. Bu hareketi koyuyoruz. Artık iman ettik ki, hayatımız iyi bir hayat değildir… Artık kadınlık böyle yaşamayacaktır ve yaşayamaz. Buna katiyen emin olunuz.”
Kadınlar Dünyası dergisinden.

nuriye ulviyeNuriye Ulviye, 1893 yılında Gönen’de doğdu. Çok uzun sürmeyen ilk evliliğinin ardından dergi çalışmalarına başladı. Kadınların mücadeleyi, dergiler aracılığıyla büyüttüğü Osmanlı’nın son döneminde erkek egemen sistemin baskılamalarına küçük yaşından itibaren maruz kalan Nuriye Ulviye, 20 yaşında ilk feminist dergi olan Kadınlar Dünyası’nı çıkardı.

Savaş dönemlerinde kesintiye uğrasa da dergi, 9 yıl boyunca çıktı. Kadrosu kadınlardan oluşan dergi, ilk sayısının giriş kısmında onların hakkını müdafaa eden erkeklerin varlığından haberdar olduklarını, onlara teşekkür ettiklerini söyler. Sonradan da erkek muharrirlerin kadınları anlamayacağını, kadınların birbirini en iyi anlayan olduklarını, o yüzden erkeklerin aradan çekilmesini belirtir. Yazının devamında asırlardır hatta dünya dünya olalı zulüm gördüklerini, hâkimiyet altında olduklarını, bunun giderilmesini erkeklerin iyiliğinden, insanlığından istemeye tenezzül etmeyeceklerini belirtip ne yapmaları gerektiğini aktarır.

Derginin bu girişine rağmen erkeklerden yazılar gelmiş, Kadınlar Dünyası ise kadınlara hakları verilene kadar erkek yazarlara yer vermemeyi ilke edinmiş, yazıları reddetmiştir.

Din, ırk ayrımı yapmaksızın tüm kadınları kucaklayan, Nuriye Ulviye’nin kurduğu Osmanlı Müdafaa-i Hukuk-i Nisvan Cemiyeti’nin yayın organı olan Kadınlar Dünyası, eleştirilse de feminist mücadelesinden vazgeçmedi. Kadın derneklerini, yazarları tanıttı, dünyanın farklı ülkelerinden kadınları anlattı. Kimi zaman derdini öyküler ile dile getirdi.

Osmanli Mudafaa-i Hukuk-i Nisvan Cemiyeti

Örneğin Bedia’nın İmtihanı öykü dizisi ile kadınların doktor olamayacağı düşüncesini değiştirmeye çalıştı. Nuriye Ulviye ve arkadaşlarının dergideki mücadelesi sadece bununla sınırlı kalmadı. Çok geçmeden kadınların üniversiteye girmesi için mücadele başlatıldı. Derginin yazarlarından okurlarına kadar yazılar yazılıyor, yetkililere sesleniliyordu. Nuriye Ulviye, bu mücadelede akademi hakkı için şunu demiştir:

Darülfünun’u istemek bizim hakk-ı insaniyemizdir.
Bilmiyorum bunu istemekte ne fevkaladelik görülüyor?
Asıl fevkaladelik hakkımızın verilmemesindedir.

kadinlar dunyasi kapagi

Lobi çalışmaları ile büyüyen üniversite mücadelesi, önce konferanslara katılma hakkıyla, daha sonra 1914 yılında İnas Darülfünunun yani kadınlar için üniversitenin açılmasıyla sonuçlandı. Fakat kadınlar mücadeleyi bırakmadılar, karma eğitim için çalıştılar. Nitekim 1921-1922 öğretim yılında karma eğitime resmen geçildi. Erkeğin tarihi her ne kadar hakların kadınlara altın tepsilerde sunulduğunu anlatsa da Nuriye Ulviye, arkadaşları ve sonrasında gelen tüm kadınlar, haklarını mücadeleyle aldılar.

Bedia'nin imtihani, Kadinlar Dunyasi
Bedia’nın İmtihanı, Kadınlar Dünyası

Türkiye’nin ilk feministlerinden olan Nuriye Ulviye, dergide tanıttığı kadınları, cemiyet aracılığı ile de destekledi. Gerek kalem ile gerek cemiyetle verdiği mücadelede kadın hareketinin öncü isimlerinden oldu. Üçüncü evliliğini ailesinin onayı olmasa da Ali Civelek ile yaptı.

Kadınların tarihine katkısı, kadınlara desteği ile anılmadan geçilmemesi gereken Nuriye Ulviye, 1964 yılında yaşamını yitirdi. Anısını yaşatmak için Ali Civelek, Antalya’da bir sokağa Ulviye Civelek adını verdi. Yine aynı sokakta kiliseyi restore edip kütüphane haline getirdikten sonra belediyeye bağışladı.

Kaynak:

Serpil Çakır, Osmanlı’da Kadın Hareketi, Metis Yayınları, 2013.
Hüseyin Aykol, Aykırı Kadınlar- Osmanlı’dan Günümüze Devrimci Kadınlar, İmge Yayınevi Yayınları, 2012.

Tarihe tanıklık eden fotoğraflar

1

Fotoğraf, son yüzyılın en etkili icatlarından diyebiliriz. Bazen tesadüfen bazen de öylesine o anı belgelemek için çekilmiş fotoğraflar, bugün bize önemli mesajlar verebiliyor.

Fotoğraflar, tarihin en önemli anlarına tanıklık etmek için adeta bir zaman makinesi görevi görüyor. İşte Amerikalı gazeteci Arthur Brisbane’in “Bir fotoğraf binlerce söze bedeldir” sözünü kanıtlar nitelikteli, “iyiki fotoğraf var” dedirten; siyasetten günlük hayata, sinemadan müziğe, teknolojiye kadar belki de ilk kez göreceğiniz tarihe tanıklık eden 20 fotoğraf…

Tarihe_tanıklık_1
Alain Delon’un yanında ilgi çekmek için hiç şansınız yok, Mick Jagger olsanız bile…
Tarihe_tanıklık_3
Osama Bin Laden ailesi birlikte İsveç’te (Sağdan ikinci, yeşil kazak ve mavi pantolonlu), 1970.
Tarihe_tanıklık_4
New York’da yaygın şapka modası, 1939
Tarihe_tanıklık_5
Alfred Hitchcock, torunlarıyla kar tanelerini yakalamaya çalışırken, 1960.
Tarihe_tanıklık_6
Kartopu savaşı sonrası Princeton Üniversitesi öğrencileri, 1893.
Tarihe_tanıklık_7
Steven Spielberg ve George Lucas, Indiana Jones ‘Kamçılı Adam’ filminin setinde su tabancalarıyla oynarken. Sri Lanka, 1983.
Tarihe_tanıklık_8
106 yaşında Ermeni bir kadın evini savunurken, 1990.
Tarihe_tanıklık_9
5 megabayt hafızalı, yaklaşık bir tonluk IBM harddisk taşınırken, 1956.
Tarihe_tanıklık_10
Paris’de yaşanan sel felaketi, 1924.
Tarihe_tanıklık_11
Nikola Tesla laboratuvarında çalışırken…
Tarihe_tanıklık_12
Çılgın partilere ev sahipliği yapmasıyla bilinen ünlü yazar Ernest Hemingway, gecenin sonunda…
Tarihe_tanıklık_13
Sayıları 100 bini aşkın İran’lı kadın protestocular İslami Devrim sonrasında zorunlu hale getirilen başörtüsü takmayı protesto ederken, 1979.
Tarihe_tanıklık_14
Titanic’in batmadan önce çekilen son fotoğrafı, 1912.
Tarihe_tanıklık_16
Dior’un modeli Moskova sokaklarında, 1956.
Tarihe_tanıklık_17
Bir Fransız, Winston Churchill’in sigarasını yakarken, 1944.
Tarihe_tanıklık_18
RCA binası inşaatı sırasında bir sigara molası, 1932.
Tarihe_tanıklık_19
Fransa’ya yeni gelen Coca Cola, tanıtılırken, 1950.
Tarihe_tanıklık_20
Tutankhamun’un mezarının bozulmamış mührü. 3.245 yıldır kimse dokunmamış, 1922.

Kaynak: Bright Side

Bilinmesi gereken 12 çağdaş Afrikalı sanatçı

İnsanlar, Afrikalı sanatçıların -davetli ya da davetsiz- yemek masasında kendi koltuklarını garantilediği gerçeği ile yüzleşmiyor gibi görünüyor olabilir.”

Sanat tarihcisi Chika Okeke-Agulu’nun kışkırtıcı sözlerinin yer aldığı Akşam Yemeğine Kim Geliyor Tahmin Et dergisi, geçenlerde kapanmış olan New York’taki Richard Taittinger galerisinde bir grup tarafından gururla gösterildi. Ugochukwu-Smooth C. Nzewi küratörlüğündeki sergide, ana akım sanat dünyasında başarıyı oymuş 12 Afrikalı çağdaş sanatçı tanıtıldı.

Gösterinin başlığı aynı adlı Sidney Poitier’in 1967’deki komedi-dramından alınmış. Amerika’nın yaratıcı merkezi New York, sadece Afrika sanatının artan etkisine kafa sallamıyordu, aynı zamanda çeşitli politik kimlikler ile izlediği yollara etki ediyor ve evrensel sanat dünyası ile etkileşime geçiyordu.

Richard Taittinger Gallery

Serginin açıklaması ise şöyle: “Serginin en önemli temennisi sabit varsayımlardaki ‘Africanness’ olgusunu yıkarak, çağdaş Afrikalı sanatçıların kültürel ya da estetik çalışmalarını göstermekBireysel çalışmalarına kazınmış yaratıcı düşüncelerin yanı sıra bireysel uygulamaların enternasyonalizmi motive eden samimi bağlamları vardır. Bu içeriklerin giderek küresel anlamda çağdaşlaşacağını işaret ediyor.

Cezayirli sanatçı Halida Boughriet’in toplumun kenarlarında yaşayan insan portreleri, Etiyopyalı sanatçı Aida Muluneh’in sürreal fotoğrafları, Madagaskar doğumlu Amalia Ramanakarihina’nın rorşah-mürekkep baskıları, “Akşam Yemeğine Kim Geliyor Tahmin Et” gibi çalışmalar hem coğrafya hem de medyaya yayıldı. Kimi ressam ve fotoğrafçı katılımcılar Afrika ülkelerinde doğmuşlar, kimileri ise Afrika kökenli ya da kıtada çocukluklarını geçirmiş. Gösteri hızla işaret ediyor ki, birlikte çalışmak; yerel deneyimleri ve geçmişleri kullanarak küresel sorunları görebilmemizi sağlayan gerçek birleştirici bir özelliktir.

Nzewi kataloğunda “Bireysel çalışmalarının adresi Afrika ama değişen zamanlarımızı dikkatlice seyreden bir araç gibi” yazıyor. “Bu bağlamda, sanatçıları ve enternasyonalizm duygularını uyandıran elli iki eser çağdaş sanat uygulamasında gösterildi.”

Akşam Yemeğine Kim Geliyor Tahmin Et dergisi, merak uyandıran, övgüye değer çağdaş sanatçıları anlatıyor… Fildişi Sahili, Nijerya ve Kenya’dan çağdaş sanatçılar!

İşte buyrun! Bilinmesi gereken 12 çağdaş Afrikalı sanatçı ve eserleri onlar adına konuşsun:

1. Ephrem Solomon (d. 1983, Etiyopya) 

Ephrem Solomon

2. Aida Muluneh (d. 1974, Etiyopya)

AIDA MULUNEH The Wolf You Feed 3, 2014. Digital chromogenic print on cotton rag, 31.5 x 31.5 in. (80 x 80 cm)
Aida Muluneh

3. Halida Boughriet (d. 1980, Fransa)

HALIDA BOUGHRIET Bichromie au regard Trompeur from the series Pandora, 2014. Chromogenic color print, 32.6 x 50 in. (82.9 x 127 cm).
Halida Boughriet

4. Amalia Ramanakarihina (d. 1963, Madagaskar)

AMALIA RAMANAKARIHINA Nenibe 3 from the series Portraits de Famille (Family Portraits ), 2013. Color photograph, 19.2 x 15.4 in. (48.8 x 39.2 cm).
Amalia Ramanakarihina

5. Onyeka Ibe (d. 1971, Nijerya)

6. Chike Obeagu (d. 1975, Nijerya)

CHIKE OBEAGU What It Takes to Get a Pet Name, 2014. Arcylic, paper on canvas, 41.7 x 31.9 in. (106 x 81 cm).
Chike Obeagu

7. Gopal Dagnogo (d. 1973, Fildişi Sahili)

GOPAL DAGNOGO Waiting the Vote of the Beasts, 2014. Acrylic, pastel on canvas, 58.9 x 58.9 in. (149.5 x 149.5 cm).
Gopal Dagnogo

8. Uche Uzorka (d. 1974, Nijerya)

UCHE UZORKA Alien Indigene, Alien Citizen, 2014. Ink and pen on Arches watercolor paper, 45 x 39 in. (114 x 99 cm)
Uche Uzorka

9. Beatrice Wanjiku (d. 1978, Kenya)

BEATRICE WANJIKU The Strangeness of my Madness IV, 2015. Acrylic, pastel on canvas, 23.5 x 27.5 in. (58.9 x 69.8 cm).
Beatrice Wanjiku

10. Amina Menia (d. 1976, Cezayir)

AMINA MENIA Ziama from the series Chrysanthèmes, 2009–present. Inkjet print on cotton rag paper, 22.4 x 18.5 in. (57 x 47 cm).
Amina Menia

11. Chika Modum (d. 1980, Nijerya)

CHIKA MODUM Familiar, 2015. Digital print on silk and cotton fabric, thread, Velcro, 19.7 x 19.7 in. (50 x 50 cm).
Chika Modum

12. Sam Hopkins (d. 1979, Italya)

Kaynak: Huffington Post  

Uçan Süpürge havalandı: Sevgi neydi?

Türkiye’nin ilk kadın filmleri festivali Uçan Süpürge, “Sevgi neydi?” temalı 19’uncu açılışını Cuma akşamı Ankara Devlet Opera ve Bale binasında gerçekleştirdi. Festivalin açılış gecesinde hüzün ve umut bir aradaydı.

Şenay Gürler ve Yetkin Dinçerler’in sunduğu açılışta tema ödülü Diyarbakır patlamasında iki bacağını kaybeden genç yönetmen Lisan Çalan‘a takdim edildi. Ancak Çalan’ın protez tedavisi Almanya’da sürdüğü için açılış gecesinde bulunamadı. Lisa  hazırladığı bir videoyla izleyenleri duygulandırdı, aramızdaydı, sesini duymak hepimize güç kattı.

Uçan Süpürge Onur Ödülü sinemacı Selda Alkor’a, Bilge Olgaç Başarı Ödülü belgeselci Bingöl Elmas, görüntü yönetmeni Meryem Yavuz ve seslendirme sanatçısı Tülay Bursa’ya verildi. Geceye damgasını vuransa Tülay Bursa’ya ödülünü veren Nur Sürer oldu. 

6 Mayıs 1972’de katledilen Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’a selam yollayan Nur Sürer, “Asla unutmayacağız” dedi.

Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali kapsamında gösterilecek yapımları Çağdaş Sanatlar Merkezi ve Goethe Institute’de ücretsiz, Kızılırmak Sinemasında ise 5 TL’ye izleyebilirsiniz. Programlara ise aşağıdan bakabilirsiniz.

ucan supurge ucan supurge 2 ucan supurge 3

Hayatın içine işlemiş hayal kırıklıkları ve güçlenmesi gereken “Bağlar”

Kopardığımız bağlarımızı bambaşka bir açıdan sporla özeyip bizlere sunan bir film Bağlar. 19. Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali‘nin açılış filmi olarak izleme fırsatı bulduğumuz filmin yönetmen koltuğunu Berke Baş ile Melis Birder paylaşıyor.

Bağlarımızın “zorla kopartıldığı” bu süreçteki ruh halimizin topluma, kameraya, bizlere yansıması niteliğinde bir film olan Bağlar; yıllardır yaşadığımız kaosun orta yerinde, bir kentin tam ortasında bir ilçe olan Bağlar’da Diyarbakırlı bir basketbol antrenörünün, bölgenin en iyi basketbol takımını kurmasını konu alıyor. Belgesel filmin internet sitesindeki tanıtımında Savaşa rağmen umudun var olabildiği o kısa anlar hakkında bir hikâye” şeklinde özetlenen bu etkileyici yapımda büyük emek var. 180 saatten fazla çekimden hazırlanan belgeseli Uçan Süpürge’den sonra, Ege belgesel Günleri’nde ve Diyarbakır’da düzenlenecek Film Amed’de izleyebileceğiniz gibi 28 Mayıs 2 Haziran tarihleri arasında Documentarist İstanbul Belgesel Günleri’nde de izleyebilirsiniz.

baglar belgesel

Basketbol takımının 2. lige çıkmak için mücadele ettiği günlerde yaşanan Roboski Katliamı ile bozulan morallerin arkasından azimle çalışmaya devam ediyor bölgenin en iyi basketbol takımı. Gökhan Hoca’nın müthiş çabası ise bir gazetecinin sansasyonel başlığı nedeniyle yarıda kalıyor. 

Belgeselde ele alınan ögeler gerçekten çok sarsıcı. Hayatımızın gerçekleri, bölge halkının yaşantısı, çocukların sloganları… Açlık grevleri ve katliamlar arasında sürdürülmeye çalışılan hayatlar ve sporun bu kaostaki çırpınışı. Devletin bölgedeki konumu, yaşananlar gözlerimizin önünde, çok acı.

baglar belgesel 2

Doğu ile Batı arasındaki koparılmış bağlarımızın güçlenmesini dileyen belgesel yapımcılarına ve Festival ekibine bu belgeseli izleme şansını bizlere sundukları için teşekkür ederiz. Kopuşlarımıza bir merhem her yapım, anlayan her insan yeni bir umut kaosu sonlandırmaya

Bir “Doğu takımının” hem hayatta hem de ligde varolma mücadelesine şahit olmak isterseniz Bağlar’ın Uçan Süpürge kapsamında bir dahaki ve son gösterimi 7 Mayıs günü saat 16.00’da Kızılırmak Sineması’nda izleyebilirsiniz.

Doğal tıpta tedavi yöntemleri

1

Doğal tıp insanlık tarihi kadar eskidir. İnsan doğayı gözlemleyip deneyerek bedenlerinde oluşan sorunlara karşı tedbirler alıp onarımlar gerçekleştirmiştir. Doğal tıp konusunda daha önceki yazılarımda da anlattığım gibi insan tedaviyi ilk kendinde var olan sağaltma gücüyle kendine dokunarak gerçekleştirmiş ve kendi kendini sağaltma gücünün yanı sıra doğadaki unsurları kullanarak da tedavi ve önleyici yaklaşımlar öğrenilmiştir. Doğal tıpta tedavi yöntemlerinden bazılarını sizin için özetledik.

Fitoterapi

Yunanca Phyton (bitki) ile Therapeia (tedavi) kelimelerinden oluşan fitoterapi, hastalıkları bitkisel ilaçlarla tedavi etme yöntemidir. En eski tedavi şekillerindendir. İlaç olarak kullanılan tüm bitki çeşitlerini kapsar. Bitkiler taze, kuru, öz, tentür, su, kök, gövde, yaprak ve çiçek olarak yalnız başlarına veya birbirine karıştırılarak kullanılır. Fitoterapi özüyle bilge kadınlar ve halkın nesilden nesile ilerleyen hekimlik bilgeliği ile yaşamaktaydı fakat fitoterapiyi bilimsel anlamda tekrar dirilten hekim Dr. Henri Lecler’dir. Fitoterapi şu an ülkemizde hak ettiği değeri göremese dahi Almanya, İtalya, Yunanistan gibi Avrupa ülkelerinde Çin, Hindistan gibi uzak doğu ülkelerinde oldukça önemlidir. Devletlerin koruyucu hekimlik ve tedavide öncelikli başvurduğu yöntemlerdir. Fitoterapi bir tıbbi yöntemdir evvelden halk bu yöntemlere oldukça vakıftı fakat şimdi kapitalizm ve devlet anlayışı bu uygulamanın körelmesine ve yok olmasına yol açtı.

Fitoterapi

Bitkilerin iyileştirici olduğu doğrudur fakat doğru kullanılmadığında zehirli ve tehlikeli olabilmektedir. Biliyorsunuz ki zehirlerin etken maddesi de bitkilerdir, bu yüzden fitoterapik tedaviler kişinin yapısına göre değişmektedir.

Aroma terapi (güzel koku ile tedavi)

6000 yıllık bir geçmişe sahip olan aromaterapinin ilk olarak mumya yapımında eski Mısır uygarlığı tarafından kullanıldığı bilinmektedir. Aynı dönemlerde, eski Çin uygarlığı tarafından da aromaterapi yağları ve bitkileri tanrıya olan şükranın bir ifadesi olarak kullanılmaktaydı. Aromaterapinin tedavi ve güzellik maksadıyla kullanımı ise ilk olarak eski Yunan medeniyetlerinde ortaya çıkmıştır. Roma İmparatorluğu devrinde aromaterapi banyo sonrası masaj teknikleriyle kullanım alanı buldu. Eski Romalılar aromaterapi yağlarını eski Arap ve Hint medeniyetlerinden getirtiyorlardı.

Aromaterpi özünde bir koruyucu hekimlik yöntemidir. Aromaterapi’nin kullanım alanı günümüzde kaybolmaya başlamış olmakla beraber bitkisel yağların tedavi edici yöntemlerine karşı üniversitelerde tekrardan çalışmalar yapılmaya başlanmıştır.

Bitkilerin farklı yerlerinden –kabuk, yaprak, çiçek, meyve, tohum, sap, kök gibi– çeşitli yöntemlerle elde edilen kokulu yağlar uçucu özellik taşırlar. Yağlar, pek çok bitkiye verdikleri koku ile kimlik katan, fitokimyasal oluşumlardır.

Aroma terapi

Bitkisel yağlar yanıcıdır, alkol ve sabun içinde erir, su içindeyse ancak yüzde 20′ye kadar eriyebilirler.

Aromatik kokuların yüzyıllardır doğal tıp alanında kullanılmakta olması dolayısıyla, aromaterapinin bir fitoterapi branşı olduğu düşünülebilir. Ancak şifalı ot ile tedaviyi aromaterapiden ayıran temel farklılıklar vardır. Aromaterapi kapsamında kullanılan yağlar, şifalı bitki tedavisinde kullanılan bitkilerden kat kat fazla kuvvetlidirler çünkü tedavi esnasında kilolarca bitkinin özünün eldesi kullanılmaktadır. Yağlar buna rağmen pek çok aktif maddeyi de içermezler. Bu nedenle, aromaterapide kullanılan bitkisel yağın, aynı bitkinin şifalı ot tedavisinde kullanılanına göre farklı özellikler taşıması normaldir.

Aromaterapide kullanılan yağlar, aynı bitkinin kurusundan 100 kat daha fazla kuvvetlidir. Aromaterapinin başlıcası sandal ağacı, menekşe, karanfil, gül, yasemin ve lavanta bitkilerinden elde edilen yağlardan oluşmaktadır. Aromaterapinin özü psikolojik bir tedaviyi kokularla sağlayabilmektir ve bu tedavi ruhun onarıcıdır.

Ayurveda

Ayurveda için insanların hastalanmadığı uzun yıllar yaşadığı bir altın dönem olduğundan bahsedilir. Hint mitolojisine göre insanlar doğal yaşam alanlarını terk edip kozmik yasaları bozmaya çalışınca hastalıklar başlamıştır. Dönemin bilgelerinden olan Bharadvajayı, kendilerine yaşamın gizemini öğretmesi için tanrı İndraya gönderilir. Tanrı İndra ona hayatın gizemini öğretir bu bilgiye ayurveda denir. Vücut ve ruh arasındaki uyuma dayanan ayurvedaya göre insan, yaşamını tüm çevreyle uyum içinde sürdürmelidir. Hastalıklar bu uyumun bozulması ve yanlış düşünmekten kaynaklanır. Bir hastalığın tedavisi için yalnız bedensel değil ruhsal etkinin de anlaşılıp çözüme ulaştırılması gereklidir. Kısaca ayurvedaya göre fiziksel ve kimyasal belirtilerin tedavisi tek başına yeterli değil ruhsal tedavi ile bütüncül bir bakışın geliştirilmesi gerekli.

Ayurveda

Homeopathy

Grekçede “homeos” benzer, “pathos” hastalık demektir. Homeopati, “benzeri benzer ile tedavi etme” (similia similibus currentur) prensibine dayanır. Hastalık belirtileri aslında, hastalık ile savaşan vücutta meydana gelen değişikliklerdir. Klasik tıp bu belirtileri ortadan kaldırmaya çalışır; öksürüğü keser, ateşi düşürür, ağrıyı dindirir… Homeopati ise belirtileri olduğu gibi ele alır, vücudun savunma sistemine dair işaretler olarak görür, bastırmaya çalışmaz ve hastalığın başka bir düzlemde olduğunu savunur. Örneğin, yüksek tansiyon hastaları hayatları boyunca tansiyonlarını dengede tutacak ilaçlar kullansalar bile, genellikle kalp enfarktüsü, beyin kanaması gibi komplikasyonlar neticesinde hayatlarını yitirmektedirler. Bu ve benzeri durumlar, belirtileri ortadan kaldırmanın hastalığı iyileştirmediğini, hatta başka düzlemlerde daha fazla komplikasyona yol açabildiğini göstermektedir.

homeopathy

Homeopati kişiye özel ve bütüncül bir tedavi şeklidir.

Herkesin DNA sarmalı kendine özgüdür ve bu sarmal o kişinin fiziksel ve psişik özelliklerini belirler. Homeopatide her hasta için tamamıyla doğal maddelerden (bitkiler, mineraller, organik ürünler, doku ekstreleri…) tek bir karışım (remedi) hazırlanır. Homeopatik remediler sağlıklı kişilerde hastalığa özgü belirtiler oluştururken, hastalarda iyileşme aracı olur. Her remedi, bireye özgü belirtiler bütününe etki eder, çünkü her insanın vücudu ve hastalığı kendisine özgü belirtiler gösterir. Remediler maddelerin enerji verici özelliklerinden faydalanarak vücuttaki uyum ve dengeyi tekrar sağlar, savunma ve iyileşme sistemlerini güçlendirir; bir başka deyişle kişinin “yaşama gücünü” harekete geçirir. Remediler hastanın kendi gücüyle çalıştığı için yan etkisizdir; bebeklerde, hamilelerde ve yaşlılarda güvenle kullanılabilir.

Doğal hastalık – doğal iyileşme

Homeopatide kullanılan arnica, veratrum, lycopodium gibi bazı bitkiler Fitoterapi’de; belladona, kinin gibi bazı ilaç hammaddeleri klasik tıpta kullanılır. Homeopatik ilaçlar bu maddelerin enerjilerini açığa çıkaran “potansiyalizasyon” yöntemiyle hazırlanır. Bu ilaçlar ileri derecede sulandırılır ve mekanik enerjiye tabi tutulur.

Homeopatik ilaçların iyileştirme süreci, hastalıkların kendiliğinden iyileşme sürecine benzer. Önce kişide hastalığın bütün belirtileri görülür. Örneğin bir kişiye astım ve sedef hastalığı için “sülfür” remedisi verildiğinde astımı artmasa bile tıbbi ilaçlar ile baskılanmış sedef hastalığı alevlenecektir. Sonrasında zamanla hastanın hem astımı hem sedefi iyileşecek, yeterli dozda remedi alınmışsa hasta ömrü boyunca aynı şekilde hastalanmayacaktır. Homeopatideki kalıcı etki genellikle tek doz ilaç kullanımıyla sağlanır. Homeopatiden her türlü fiziksel rahatsızlıkta, ciddi kronik hastalıklarda, ruhsal bozukluklarda faydalanılabilir.
Yukarıda ele aldığımız homeopathy bölümü homeopathy derneğinden alıntı yapılmıştır kendilerine detaylı bilgiye linkten ulaşabilirsiniz.

Bach çiçekleri ile tedavi

Kurucusu İngiliz bakteriyolog Dr. Edward Bach‘tır. Köken olarak homeopathye dayanan bach çiçekleri ile tedavi yönteminde sadece 38 bitkiden yararlanılır. İlkesel olarak ayurveda yani hastalıkların beden ile ruh ve doğa arasındaki uyumun bozulmasından kaynaklandığı benimsenmiştir. Bir hastalığın tekrardan tedavisi için bozulan uyumun sağlanmasının gerektiğini vurgular.

Bach bazı bitkilerin yüksek nitelikli olduklarından yola çıkar. Bu bitkilerin yayılan titreşimleri vücut ile ruh arasındaki uyumu sağladığından hastalığın süratle ve köklü olarak tedavi olacağını kabul eder. Bu tedavi yöntemi 1930’lu yıllardan bugüne giderek yayılmaktadır.

Not: Yukarda yazdığım tedavi yöntemlerine ek oldukça fazla doğal tedavi yöntemi var ve bunların her biri oldukça değerli ve emin ellerde yapıldığı vakit koruyucu ve tedavi edicidir. Fakat bu yöntemlerin hiçbir şekilde metalaşmaması ve sermayeleşmemesi gerekir. Çünkü sağlık ulaşılması gereken en temel insan hakkıdır.

“Doğa İçin Sanat” projesi başlıyor

Doğanın çeşitliliğini ve sanatçıların yaratıcılığının birleşmesiyle “Doğa İçin Sanat” projesi, sanat ve sanatla uğraşan kesimlere öncülük etmeyi amaçlıyor.

Avrupa Birliği (AB) ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ortak fonuyla oluşturulan “Ortak Sivil Toplum Diyaloğu” kapsamına “Doğa İçin Sanat”, “Doğa Koruma Merkezi ve İngiliz Yaban Hayatı Sanatçıları Topluluğu” (Society of Wildlife Artists, SWLA) ortak çalışmalarıyla başladı.

Türkiye’nin eşsiz doğa zenginliğini genç sanatçılara tanıtmak amacıyla gerçekleşecek olan proje, deneyimli İngiliz sanatçıları, Türkiye’deki öğrencilerle bir araya gelecek ve “yaban hayatı” konusunda bilgi ve deneyimlerini onlara aktaracaklar.

Köyceğiz ve civarında yetişen Anadolu Sığla ağaçlarını temel alarak gerçekleştirecek proje, Köyceğiz’de 12-17 Haziran 2016 tarihlerinde düzenleneceği “Sanat Haftası” etkinliklerinde başlayacak olup, ortaya çıkan eserlerin sergilenmesiyle devam edecek. Sergilenen eserler sonbahar mevsiminde Londra’daki SWLA sergisinde de gösterildikten sonra süreci anlatan kitap ve takvim yayınlanacak.

Projenin amacı çerçevesinde genç sanatçılar hem doğayı gözleyecek, yeniden yorumlayacaklar hem de meslektaşları ile bir arada çalışma olanağını yakalayacaklar. Böylelikle hassa bir ekosisteme sahip Sığla ormanlarının korunması konusunda destek vermiş olacaklar.

Proje çalışmalarını takip etmek için:

facebook.com/dogaicinsanat
instagram.com/dogaicinsanat
twitter.com/dogaicinsanat
www.dkm.org.tr
facebook.com/dogakorumamerkezi 

Çöplerini kavanozda biriktirenlerin hikâyeleri: Sıfır atık bloggerlar

Hiç atık üretmeden yaşayabilir miyim? Sıfır atık bloggerlar belki fikrinizi değiştirebilir.

Bu sorunun cevabını vermeden önce tüketici ile atık üretici arasındaki bağlantıya dem vuracağım. Tüketim toplumu kavramına ayna tuttuğumuzda atık üretim toplumunu görürüz. Tüketici olmak ve bilinçli tüketici olmak arasındaki ayırdıma, atık üretici olmak ve bilinçli atık üretici olmak arasında da varabiliriz. O hâlde soruya geri dönelim. Hiç atık üretmeden yaşayabilir miyim? Sıfır atık veya en az atık oluşturma çabaları da hepimizin “bilinç” derecesine kalmış bir konu. Umarım ki birazdan anlatacağım gençler, konudan uzak olanlara heves, hevesli olanlara ışık, soruya da cevap olur. Şimdi o gençlere kulak verelim.

Kathyrn Kellogg 25 yaşında bir matbaa çalışanı. Günde dört saatini sıfır atık yaşam tarzını anlattığı Going Zero Waste blog sayfasında geçiriyor. Sayfasına girerseniz; ev yapımı eyeliner ve dudak kremi, çeşitli sıfır atık yemek tarifleri, ikinci el eşya alma ile ilgili yazılar ve bunun gibi gereksiz atığı önlemek için yazılmış kaynak niteliğinde bir sürü konuya değindiğini görebilirsiniz. Kellogg geçen yıl, kompostlama ve geri dönüşüm yapılmamış çöpünü 8oz’luk (yaklaşık 250ml) bir kavanozun içinde biriktirebilmiş.

Kellogg, hevesli ve coşkulu bir kadın. Ve kuşkusuz hâlâ sıfır atığın ne demek olduğu hakkında düşünmeye devam ediyor. Aynı zamanda çok fazla eleştiriye maruz kaldığını söylüyor: “Çok fazla nefret maili alıyorum. Henüz kendimi yeterince geliştirmedim bile…”

2015 Mart ayında Going Zero Wastein başlamasından bu yana Kellogg, sosyal medya ve özel mesajlar üzerinden çok fazla eleştiri aldı. Kimisi onu araba kullandığı ve uçağa bindiği için, kimisi gri su sistemi kurmadığı için, kimisi de tuvalet kâğıdı kullandığı için eleştirdi. Veganlar onu yumurta yediği için eleştirdi. Evinde plastikten yapılma herhangi bir şeyin olup olmadığını yakalamak için evini ziyaret edenler bile oldu.

Kellogg San Francisco’nun 32 mil kuzey doğusunda bulunan Vallejo şehrinde iki yatak odalı mütevazı bir evde yaşıyor. Kendi deyişiyle fazlasıyla ayrıcalıklı bir ev.

“İnsanlar her şeyde en ufak kusur arıyor çünkü, sıfır atık kavramı onlara ültimatom gibi geliyor” diyor Kellogg. “Erkek arkadaşım bu ismi değiştirmem gerektiğini düşünüyor, fakat buna Going Zero Waste’den başka ne diyebilirim bilmiyorum.”

Kathryn Kellogg, bir yılın atığını bir kavanozun içinde depoluyor. Fotoğraf: Andrew Burton, Guardian
Kathryn Kellogg, bir yılın atığını bir kavanozun içinde depoluyor. Fotoğraf: Andrew Burton, Guardian

Lauren Singer (Trash is for Tossers blog sayfasının yazarı ve The Simple Co. adında kendi doğal ürünler şirketi var), Celia Ristow (Litterless blog sayfasının yazarı) ve Kathyrn Kellogg gibi sıfır atık yaşam tarzını benimseyen yeni nesil kadınlar, eskinin kalıplaşmış hippi tarzının üzerine modern bir estetik getiriyor.

Bea Johnson, 42 yaşında ve iki çocuk annesi. Kaliforniya’nın Mill Valley şehrinin varlıklı bir bölgesinde yaşıyor. Johnson, minimalist estetik düşkünü, açık sözlü Fransız bir kadın. 2013 yılında yayınladığı “Sıfır Çöplü Ev: Çöpümüzü Azaltmanın Nihai Rehberi” kitabı adı üzerinde çoğu kişinin rehberi oldu. Bu fikri uygulayanların çoğunun evlerdeki tüketilen şeylerin kararını veren kadınlar olduğu görülüyor ve ayrıca sıfır atık yaşam stilini benimseyen genç blog yazarlarının fikir annesinin de kim olduğunu öğrenmiş bulunuyoruz.

Ariana Schwarz, 27 yaşında Parisli bir kadın. “Paris to Go”  adında bir sıfır atık blog yazarı. Sıfır atık ile yaşamaya başlama hikâyesi ise şöyle: Schwarz, okulda bir proje üzerinde çalışırken, sürdürülebilirliğin esasıyla ilgili bir konuda, yaşam tarzlarının değişimi üzerinde bir teoriye odaklanıp çok sinirleniyor. Ardından, jeoloji profesörü ona Sunset dergisinin bir fotokopisini veriyor. Dergide Bea Johnson’ın çöp kavanozu haberini görünce, “İşte buradaki kadın, sürdürülebilir yaşamın aslında mümkün olduğunun bir kanıtı” diyor. Heyecanla okul projesini bitiriyor ve bir ay boyunca hiçbir atık üretmeden yaşıyor. Bir ay ile başlayan bu süreç ardından üç aya, ve daha sonra bir seneye çıkıyor. “Bunun ne kadar kolay olduğunu fark ettiğimde, adeta üzerime yapıştı.”

Bu genç kadınların amacı, Amerikalıların bir yılda ürettiği ortalama atık miktarını düşürmek. ABD Çevre Koruma Ajansı’nın verilerine göre dünyada üretilen çöpler karbon emisyonunun yüzde 40’ını oluşturuyor.

Çevre Koruma Ajansı. Grafik: Jan Diehm, The Guardian
Çevre Koruma Ajansı. Grafik: Jan Diehm, The Guardian

Vallejo’da yağmurun hafiften çiselediği gri bir gün, Kellogg pazara gidip sıfır atık market alışverişini hayata geçiriyor. Organik çilek tezgâhına gidiyor ve öncelikle pazarcıya çileklerin bulunduğu kapları tekrardan kullanıp kullanmadığını sorduktan sonra çilekleri kendi kavanozuna dolduruyor. Yanında ayıklanmış bezelye, lahana ve kuru üzüm taşımak için de bez çanta taşıyor. Peynir için yeniden kullanılabilir cam kapları tercih ediyor. Kellogg, doğal ve sıfır atık yaşam tarzına güçlü bir ses getiren bir birey olmak için epey can atıyor.

Kellogg diyor ki: “Atık azaltımı uygulamalarına herkes katılabilir. Ben Arkansaslıyım. Kaliforniya’da yaşadığım için ne kadar şanslı olduğumu biliyorum. Ürünleri ambalajsız satan marketler, geri dönüşüm programları, belediye kompostlama ve bunun gibi şeylerin hiçbiri güneydeki ülkemde var olmayacak. Fakat kesinlikle herkesin bu yaşam şekline katılabileceğini düşünüyorum, en azından yapabilecekleri kadarına.”

Rob Greenfield, 29 yaşında. Bambu bisikleti ile Amerika çevresinde yaptığı sıfır atık yolculuğunu Dude Making a Difference isimli kitabında anlatıyor. Greenfield, çoğunu kadınların oluşturduğu sıfır atık yazarlar arasındaki erkeklerden biri.

Greenfield, bugüne kadar yaptığı seyahatlerde sadece kadın sıfır atık blog yazarları ile karşılaştığını itiraf ediyor. “Neden böyle olduğunu gerçekten bilmiyorum. Ancak kendimi izole edilmiş hissetmiyorum. Çünkü bu arkadaşların kadın ya da erkek olması benim için fark etmiyor. Kendi uğraşımdan oldukça keyif alıyorum, kendimi sorumluluk sahibi hissediyorum.”

Colorado’nun Boulder şehrinde geri dönüşüm ve kompostlama servisi sağlayan, kâr amacı gütmeyen bir kuruluş olan Eco-Cycle Solutions’ın yöneticisi Kate Bailey, bu yaşam tarzının kadınların öncülüğünde olmasının tesadüf olmadığını söylüyor:

“Kadınlar, günlük yaşamlarında kimyasallardan ve toksik maddelerden artan miktarların sağlığa zararları hakkında derin bir endişe duyuyorlar. Ayrıca kadınlar Amerika’daki tüketicilerin en büyük kısmını oluşturuyorlar. Ancak, tek kullanımlık ürünler, aşırı tüketim eğilimi ve sürdürülebilir ve daha zehirsiz ürünlerin kıtlığı yüzünden çoğu zaman hüsrana uğruyorlar.”

Kathryn Kellogg
Yeniden kullanılabilir kavanozu ile alışverişini yapıyor. Fotoğraf: Courtesy, Times Herald

Celia Ristow, 24 yaşında bir teknoloji şirketi çalışanı. Aynı zamanda, seyahat ederken, yemeği evde ya da dışarıda yerken daha az atık oluşturma ile ilgili ipuçlarını yazdığı Litterless adında bir blog sayfası var. Diğer sıfır atık blog yazarlarının aksine, Ristow, çöpünü kavanozda biriktirmiyor. Bunun yanıltıcı olduğunu söylüyor; kavanozda biriktirilen çöp miktarı ile ürünlerin raflarda yerini almadan önceki üretim aşamasında biriken çöpler hesaplanmıyor.

Ristow, muhtemelen asla tamamen sıfır atık üretemeyeceğini itiraf ediyor. Fakat bu yargı onu mümkün olduğunca az çöp üretme çabasını durdurmuyor. Gün içinde küçük problemlerine çöp üretmeden çözüm yolu bulmanın günlük yaşam tarzı seçimi olduğunu düşünüyor. Plastik kaplardaki numuneleri reddediyor. İş yerindeki büfede geri dönüşümlü olmayan paketlerde satılan granola barlara hayır diyor. Her zaman yanında yeniden kullanılabilir su şişesini taşıyor.

Şikago’da bir apartman dairesinde sıfır atık ile yaşamak, Illinois eyaletinin kırsal kesiminde yaşayan altı kişilik bir aileye göre daha kolay. Kompostlama servisi her ay Ristow’un gıda atıklarını alıyor. Ristow, yerel bir mağazadan tüm şampuan, saç kremi, sabun ve losyon ihtiyaçlarını ambalajsız olarak satın alıyor. Kıyafetlerini ikinci el alıyor ve paketli hiçbir şey satın almıyor. Yiyeceği en kolay temin etmenin yolu ise pazarlardan ve özel marketlerden geçiyor. Ayrıca, elbette şehrin toplu taşımalarını tercih ediyor.

Ristow, tek kullanımlık ürünleri günlük yaşamından çıkarmış olsa da, bu gezegendeki 7 milyon kişiden biri olarak bu eylemlerin sera gazı emisyonları üzerinde mikroskobik bir etkiden fazlasının olmayacağının farkında. Ancak, bu seçtiği yaşam tarzı yine de onun iklim değişikliğine karşı bireysel bir mücadelede bulunmasına ve kendi değerleriyle yaşamasına olanak sağlıyor.

“Diğer insanların ne yapıklarını kontrol edemem, yapmak da istemem zaten” diyor Ristow. “Ben yalnızca kendi eylemlerimi değiştirebilirim. Marketlere ambalajsız, sıfır atık yiyecekler satmaları için destek oluyorum. Alışveriş yaptığım yerler de, sürdürülebilir, kompostlanabilir ve hijyenik ürünler satan küçük şirketler oluyor. Çevremdeki insanlar beni günlük küçük eylemlerin neye benzeyebileceğini gösteren bir modelleme olarak görüyor.”

Kathryn Kellogg Vallejo’da bir pazarda alışveriş yapıyor. Fotoğraf: Andrew Burton, Guardian
Kathryn Kellogg Vallejo’da bir pazarda alışveriş yapıyor. Fotoğraf: Andrew Burton, Guardian

Berkeley Üniversitesi Enerji Profesörü Dr. Daniel Kammen, atık azaltmak için sarf edilen kişisel çabaların alkışlanması gerektiğini söylüyor. “Sıfır atık sosyal diyalogların bir parçası hâline geldiyse, harika bir ilk adım atılmış demektir. Ancak gerçekte, henüz ne kadar atığın azaldığını hesaplamak zor olabilir; zira, her köşe başından çöp çıkıyor.“

Bu amaçla, Kammen ve öğrencileri insanların evlerinde ürettikleri bireysel atık miktarını ölçen bir hesap makinası geliştirdi. Uzmanlara göre, atık azaltmak için ihtiyacımız olan şey, insanların ürettikleri atık miktarı kadar ücret ödemesi ve kamu ve özel şirketler tarafından az atık oluşturanların ödüllendirilmesi.

Bu arada, Johnson’ın çalışmalarının biyografisinin içinde bulunduğu 2012 yılında yazılan Garbology: Our Dirty Love Affair with Trash kitabının yazarı Edward Humes, kendini sıfır atığa adayanları “Modern Thoreau‘lar” olarak adlandırıyor. (Henry David Thoreau: Modern çevreciliğin en önemli satırlarını içeren Walden adlı eserin yazarı) “Muhtemelen komşuları onları göz ucuyla veya aşırıya kaçarak merakla inceliyorlardır” diyor Humes. “On yıl önce çatısında güneş paneli bulunduranlara da aynı şekilde bakılıyordu. Bana öyle geliyor ki, sıfır atıkçılar da buna benzer konumdalar ve esas bundan on yıl sonra yaygın hâle gelecekler.”

The Guardian internet sitesindeki “Zero-waste bloggers: the millennials who can fit a year’s worth of trash in a jarbu” başlıklı yazıyı Gözde İyibozkurt Gaia Dergi için çevirmiştir.
Kapak fotoğrafı: Andrew Burton, Guardian