Ana Sayfa Blog Sayfa 577

Dünyanın geleceğini konuşmaya: “İklim için ben de varım!”

Paris’te yapılacak iklim zirvesinde belirleyici rol oynayacak 20 ülkenin lideri 15-16 Kasım’da, Antalya’da yapılacak G20 zirvesinde buluşuyor.

30 Kasım-11 Aralık 2015 tarihleri arasında Paris’te toplanacak olan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Sözleşmesi Taraflar Konferansı (COP21 Zirvesi) önümüzdeki dönem dünyanın kaderini belirleyecek yeni bir iklim anlaşmasına imza atacak. Paris’te yapılacak COP21 zirvesinden hemen önce iklim değişikliği konusunda belirleyici rol oynayacak yirmi ülkenin liderleri bu ay Antalya’da yapılacak G20 zirvesinde toplanacak.

buyuk1

Gezegenin geleceğini ilgilendiren bu konunun sadece politikacılar tarafından konuşulamayacağını düşünen sosyal hareketler, İstanbul’da, G20 öncesinde İklim Forumu‘nu ve Büyük İklim Yürüyüşü‘nü düzenliyor. Yerel ve uluslararası birçok sivil toplum kuruluşu, çevre aktivisti, yerel ve sosyal hareket, akademisyen, bilim insanı bu forum kapsamında 12-13 Kasım tarihlerinde Boğaziçi Üniversitesi’nde ve ardından 14 Kasım’daki Büyük İklim Yürüyüşü’nde bir araya geliyor.

DSCF3721

Gıda sorunundan, iklim bilimine, yerel mücadelelerden, politikaya kadar birçok konunun tartışılacağı forum, herkesin katılımına açık.

İklim için ben de varım

Detaylı bilgi için lütfen tıklayın. 

Dünyanın ilk akıllı mikro yaşam alanı: BioPod

Etrafımızdaki doğal yaşama dair bütün izleri gün geçtikçe kaybetmeye başladık. Bu durumu fark eden BioPod, mikro yaşam alanı kurabileceğiniz bir uygulamayla karşınıza çıkıyor. Bu uygulama sayesinde kendi bitkilerinizi, sebzelerinizi hatta “yağmur ormanınızı” yetiştirebilirsiniz.

Uygulamayla kontrol edilebilen akvaryumda, ışıklandırmadan sulamaya kadar her şeyi akıllı telefonunuz ile kontrol edebilirsiniz. Peki, bu uygulamayı farklı kılan ne? Temel olarak; akvaryumun içerisinde yetişen bitkiye göre uygun çevre koşulları sağlanabiliyor.

Akvaryumlar IOS ve Android telefonlarla uyumlu bir şekilde çalışıyor. Bu uygulama sıcaklık, ışıklandırma, nem, havalandırma ve yağmur miktarı gibi ortam koşullarını düzenlemenize Wi-Fi ile olanak tanıyor.

Akvaryum içerisinde beslenmeleri için bir sistem gelişmemiş olsa da içerisinde bulunan yüksek çözünürlüklü kameralar ile ev dışında olduğunuz zamanlarda kendilerini kontrol etme şansına sahipsiniz.

Bu akvaryumların fikir babası Kanadalı biyolog ve BioPod’un kurucusu Jared Wolfe‘un amacı, nesli tükenmekte olan kurbağalara yağmur ormanlarının yaşam alanlarını sunabilmekti.

Biopod 44Üç farklı modele sahip akvaryumun ilki, bitki ve sebze bahçeler için uygunken diğer model ise daha büyük bitkiler için uygun. Büyük akvaryum, bitkiler için eksiksiz bir ekosistem gibi çalışıyor.

Dünyanın ilk akıllı mikro yaşam alanı-1Diğer akvaryumların aksine bu teknoloji doğanın çevre koşullarının akışını aynen uyguluyor. Bu sayede bitkiler akvaryum içerisinde gelişimlerini sürdürebiliyor.

Sisteme entegre sesler sayesinde, tropikal yağmur ormanlarındaki atmosferi birebir hissedebilirsiniz.

Dünyanın ilk akıllı mikro yaşam alanı-2Kickstarter’da 17 gün önce başlatılan kampanya başlangıçta 22 bin 783 doları hedefliyordu. Kampanya, şimdiden 170 bin 104 doları buldu.

Üreticiler ürünlerin aynı zamanda eğitim amaçlı da kullanılmasını istiyorlar. Öğrenciler, bu sayede doğa ve ekosistem hakkında bilgi sahibi olabilecekler. Firma yetkilileri “Öğretmenler ve öğrencilerin zemin şartları, gaz seviyesi, ve nem gibi değişik koşullar hakkında gerçek şartlara uygun olarak bilgiler edinmesini sağlayacaklar” görüşünü savunuyor.

Her şey planlandığı gibi giderse ürünü destekleyenler aralık ayında akvaryumlarına kavuşmuş olacaklar.

Kaynak: Ecowacth

Hazırlayan: Tolga Özden

13 Kasım’da Uzakrota Seyahat Zirvesi’ne!

Uzakrota Seyahat Zirvesi, 13 Kasım’da ByOtell’de gerçekleştirilecek. 

Seyahat dünyasının gündemini belirleyen Uzakrota Travel Summit 13 Kasım tarihinde BYOTELL Kozyatağı‘nda gerçekleşecek.

Uzakrota Travel Summit’te pazarlama, öneriler, bloglar, sosyal medya ve yenilikçi çözümler gibi konular tüm yönleriyle tartışılacak. Uzakrota Travel Summit etkinliği etkileşim sağlarken isabetli bir buluşma sağlayacak ve networking imkanları ile ilham verip öğretici rol üstlenecek.

UZAKROTA

Moderatörlüğünü seyahat programı Dünyada Bir Gün‘den tanıdığımız Onur Çağan Aygün’ün yapacağı, Singapur Airlines Pazarlama Müdürü Derya Pekruh Gerçeker, Türk Hava Yolları Kurumsal İletişim’den Kamil Mehmet Özkan, Konumsal Teknolojiler için Serhad Akkoç, Jollytur içerik yöneticisi Duygu Esirger, Turizm yazarı Cem Polatoğlu ve Prontotour’dan Sarp Özkar gibi sektörün önde gelen 25 ismini buluşturacak.

Detaylı programı ve kayıt için buraya buyurun.

Zirve Programı

09:00-09:15 Zirve açılışı
09:15-09:45 Bloggerlar tartışıyor
09:45-10:15 Bloggerlar tartışıyor
10:15-10:15 Kahve molası
10:15-11:00 Değişen müşteri istekleri ve alternatif pazarlama kanalları
11:00-11:15 Kahve molası
11:15-12:00 Önerilerin tercihimizdeki etkileri
12:00-12:30 Seyahat Arama Trendleri
12:30-13:30 Öğle Arası
13:30-14:15 Markalar için blogların önemi ve bloggerlar ile çalışma şekilleri
14:15-15:00 Turizmde sosyal medyanın önemi
15:00-15:15 Kahve molası
15:15-16:15 Yeni Platformlar, Seyahat Aplikasyonları, Trendler ve Araçlar
16:15-16:30 Kahve molası
16:30-17:15 Turizmde Yenilikçi Çözümler
17:15-17:30 Kahve molası
17:30-18:30 2015’in raporu ve 2016’da trend olacak destinasyonlar
18:30-18:45 Kahve molası
18:45-20:00 Seyahatin Yıldızları Ödülleri

Susam Sokağı’nda otizmli bir arkadaş: Julia

0

Elmo ve Abby Cadabby’nin yeni bir arkadaşı var ve bu arkadaşları otizm spektrum bozukluğuna sahip.

“Susam Sokağı ve Otizm: Her Çocuğun Harikalığını Görün” (Sesame Stree and Autism: See Amazing in All Children) adı altında başlatılan girişim ile birlikte ailelerin ve çocukların otizm hakkında bilinçlendirilmesi hedefleniyor. Bu girişim ile birlikte otizmli Julia’yı izleyicilere tanıtmışlar.

Programın ana hedefi otizm ile alakalı önyargıları ve etiketlemeleri azaltmak. İnteraktif Otizm Ağı (Interactive Autism Network) tarafından yapılan 2012 tarihli bir çalışmaya göre yaşları 6 ve 15 arasında değişen bin 167 otizmli çocuğun yüzde 67’si hayatlarının bir döneminde dışlanma ve zorbalığa maruz kalmışlar.Susam Sokağı’nda Otizmli bir arkadaş

Girişimin bir başka amacı ise çocuklar kadar ebeveynleri de otizm spektrum bozukluğu gösteren çocuklarla başarılı iletişim kurma konusunda eğitmek. Nisan 2014’te gerçekleşen Otizm Farkındalık Ayı sonrasında Susam Sokağı Girişimi ve kurucu üyelerden Bob ve Suzanna Wright’ın Abby Cadabby ile yer aldığı videoyu aşağıda izleyebilirsiniz.

Kaynak: Autism Speaks

Sırça Fanus’ta bir kadın: Sylvia Plath

0

Sylvia Plath; Virginia Woolf, Simone de Beauvoir, Marguerite Duras gibi isimlerle beraber 20’inci yüzyılın en büyük kadın edebiyatçılardan biridir. 1932, ABD doğumlu sanatçı (ö. 1963), “gizdökümcü şiir”in en büyük temsilcilerinden biri sayılır. Şiirleri başka bir inceleme yazısının konusu olacak genişlikte olduğu için bu yazıda içinde hapsolduğu Sırça Fanus‘tan yükselen sessiz çığlığa kulak vereceğiz.

Sırça Fanus, Sylvia Plath’in hayatıyla yarı-otobiyografik bir romandan daha fazla ortak özellik sergiler: Kitabın ana karakteri Esther Greenwood bir moda şirketinde burslu çalışmak için Sylvia Plath gibi 19 yaşında New York’a gelir, ikisi de şairdir, ikisinin de babası 8 yaşında ölmüştür, ikisinin de bir erkek kardeşi vardır, ikisinin de ruh sağlığı zaman içerisinde bozulur. Esther ile Sylvia’nın intihar girişimleri paralel özellikler barındırır, yöntemler ve sıralama bakımından. İkisinin de eğitim masrafları bir yazar tarafından karşılanır, kitapta Philomena Guinea ismiyle karşımıza çıkan bu yazar gerçekte Olive Higgins Prouty’dir. Çoğu karakterin kitapta sadece ismi değiştirilmiştir.

İranlı ünlü yazar Sadık Hidayet’in Diri Gömülen hikâyesinde dediği gibi “Hayır, hiç kimse intihar kararına varmaz. İntihar bazılarında birlikte bulunur. Onların yaradılışlarında mevcuttur ve onun elinden kaçamazlar.” Sylvia Plath de intiharın elinden kaçamazdı; çünkü intihar onda, Sırça Fanus’ta belirttiği üzere kafasında bir tohum olarak her zaman bulunan ve zamanı geldiğinde açan bir çiçek, bir ağaçtı: “Ölebileceğim düşüncesi kafamda bir çiçek, bir ağaç gibi sakince biçimlendi.” Sylvia, Sırça Fanus’u bitirdikten sonra intihar eder.

İntiharının ardında aslında bir imdat çığlığı yatıyor olabilir veya korktuğu ölümle yüzleşme cesareti. Belki de öldürmek istediği kendisi değildi, daha derindeki bir şeyle mücadele ediyordu Sylvia ve akabinde Esther: “Sanki asıl öldürmek istediğim şey o derinin altında ya da başparmağımın altında atan o ince mavi damarda değil, başka bir yerde, daha derinde, daha gizli ve ulaşması çok daha güç bir yerdeydi.” Sonuç olarak, delilik ile deha arasında gezinen bu büyük yazar sürüklendiği depresyonlar sonucu 31 yaşında, çocuklarını uyuttuktan ve onları odalarında güvenli bir şekilde kapattıktan sonra kafasını fırına sokarak intihar etmişti. Bu intiharın arkasında nelerin yattığını Plath, Sırça Fanus’ta bize detaylı bir şekilde verir.

cerendemiralsylviaplath
Çizim: Ceren Demiral

Romanın başkahramanı Esther Greenwood, bir moda dergisinde burslu çalışmak için New York’a gelir. Kariyer planları arasında bocalar; ne yapacağına, ne yapmak istediğine karar verememiştir. Bütün planlar, kitaptaki deyimle “aceleci tavşanlar gibi hoplayarak” geçer gider. Erkeklerle ilişkisi hiçbir zaman derinleşemez; tüm bu belirsizlikler sonucu yemek yiyemez, uyuyamaz hale gelir ve kendisini annesinin de ısrarıyla bir psikiyatri kliniğinde bulur. İkinci buluşmada, psikiyatr ona elektroşok tedavisi uygular ve bu sözde tedavi onun içinde bulunduğu sırça fanusun çatlamasına neden olur.

Sylvia Plath

Bu deneyimden sonra Esther, intihar etmeyi kafasına koyar ve ayak bileğini keserek işe başlar. Kendini denizin gel-gitlerine atar, son olarak da evindeki bodrumda bulunan gizli bir toprak bölmeye girer ve tedavisi için kullandığı hapları içerek derin, acılı bir uykuya dalar. Annesi onu acı çekerken çıkardığı seslerden bulur. Eshther ölmeyi yine beceremez. Kitabın bu kısımları trajikomik bir nitelik taşır. Akıl hastanesine kapatılan Esther, kitabın sonuna kadar burada tedavi görür. Tüm bu yaşananlar Sylvia’nın hayatında da üç aşağı beş yukarı aynı şekilde gelişmiştir.

Sylvia Plath 2

Kitapta Ladies Day ismiyle geçen şirketten çıktıktan sonra kendini küvete atan Esther ile gerçekte Mademoiselle’de staj yapan Sylvia’nın düşünceleri ortaktır: “New York eriyor, hepsi eriyip kayboluyor ve artık hiçbiri rahatsız etmiyor beni. Onları tanımıyorum, onları hiç tanımadım ve tertemizim ben. Bütün o içkiler, gördüğüm o yapışkan öpüşler ve dönüş yolunda derime yerleşen kir, hepsi, hepsi tertemiz, dupduru bir şeylere dönüşüyor.”

Erkeklerle arasındaki ilişki de hayatla olan ilişkisi kadar kayıtsızdır: “Uzaklarda kusursuz bir erkek görüyor ama o erkeğin yakına gelir gelmez hiç de uygun biri olmadığını anlıyordum… Hiç evlenmek istemeyişimin nedenlerinden biri de buydu. Hayatta en son istediğim şey sonsuz güvenceye kavuşmak ve okların atıldığı yay olmaktı. Ben değişiklik ve heyecan istiyordum. Dört Temmuz bayramındaki havai fişeklerden fışkıran rengârenk kıvılcımlar gibi her yöne atılmak istiyordum.” 

Eshter’in en çok yakınlaştığı erkeklerden biri olan Buddy Willard’la olan ilişkisinde de erkeklerle olan ilişkisindeki genel tavır sürer ve Buddy ile birlikte tüm erkekleri içinde hapsolduğu sırça fanusu kapatan ellerden biri olarak görür: “Bir de Buddy Willard’ın sinsi ve bilgiç bir tavırla, çocuklarım olduktan sonra kendimi farklı hissedeceğimi ve artık şiir yazmak istemeyeceğimi söyleyişini anımsıyordum. Belki de gerçekten evlenip çocuk doğurduktan sonra insanın beyni yıkanmış gibi oluyor ve ondan sonra totaliter bir devletin kölesi gibi duyuları körelerek yaşayıp gidiyordu.”

Sylvia’nın, Esther ile bize göstermeye çalıştığı, 50’lerdeki ve 60’lardaki modern insanın hapsolduğu sırça fanustu. Erkekler ve bu sistemde onlardan birine dönüşen kadınlar, mutlu olabilirken, o olamıyordu. Kitapta iyileşmeye başladığı süreçte bile bir erkeğin egemenliğini reddeder Esther: “Bir erkeğin egemenliği altında olmanın düşüncesinden bile nefret ediyorum. Bir erkeğin dünyada hiçbir kaygısı yokken, benim başımda, beni hizada tutmak için bir sopa gibi asılı duran bebek konusu var.”

Sylvia Plath 3

Virginia Woolf’a atıf yaparak dillendirdiği “İşte yine kendime ait bir odam vardı” cümlesiyle pek çok şey anlatır Sylvia: evet, Eshter’in artık kendine ait bir odası vardır; fakat bu oda bir akıl hastanesinin odasıdır ve tüm özgürlüğü elinden alınmıştır. Düzenli bir şekilde elektroşok tedavisi görüp günlerini hastane koridorlarında ve bahçesinde ölü bir beden olarak gezinerek geçirmek yapabildiği tek şeydir. Onun için her şey çok geçtir, ruhu bedeninden çekildiği için nerede olursa olsun hiçbir şey fayda etmeyecektir, bunu şu şekilde ifade eder: “Çünkü nerede olursam olayım -bir gemi güvertesinde, Paris’te bir sokak kafesinde ya da Bangkok’ta- hep aynı sırça fanusun içinde kendi eskimiş havamda bulanıyor olacaktım.”

Kendisinin de belirttiği gibi “Sırça fanusun içinde ölü bir bebek gibi tıkılıp kalan insan için dünyanın kendisi kötü bir rüyadır.” Elektroşok tedavileri, yazamadığını düşünmesi, eşi Ted Hughes’ın onu aldatması sonucu ortaya çıkan kıskançlık krizleri, evlilik hayatı gibi pek çok sebeplerden Sylvia Plath kendisini bir sırça fanusun içinde nefessiz kalmış hissediyordu. Nasıl ki aslında mücadele ettiği şey kırılgan bileğinin altında değil, daha derinde ve başka bir yerlerdeyse, kurtuluşu da içinde bulunduğu sırça fanustan çok ötelerdeydi. Deneyimleri sonucu çatlayan bu sırça fanusu kırıp çıkmanın geri dönüşü olmayan tek yolu intihardı ve Plath, kitaptaki karakteri Esther gibi bu yolu seçmişti.

Interpretation-2-Sylvia-Plath
Çizim: Cindy Song

Sırça Fanus, Sylvia Plath’in “Sadece içimde susmak istemeyen bir ses olduğu için yazıyorum” diyerek ifade ettiği üzere susturamadığı sesinin sonucu ortaya çıkan bir eser ve içinde susmak istemeyen bir ses olan herkesin okuması gereken bir kitap. 1960’ların insanı Esther’in sıkıntıları günümüz kadınlarının ve erkeklerinin ortak sıkıntıları. Sırça Fanus, hayatın dişlileri arasında sıkışmış hisseden herkesin okuması gereken bir başyapıt. Kitap, ölmeden önce okunması gereken 1001 eser arasında yer alıp şahsi kanım olarak Virginia Woolf daha uzun yaşasaydı yazacağı nitelikte.

5 aylık bebek orangutan Gito ölümden kurtarıldı

5 aylık bebek orangutan Gito Uluslararası Hayvan Kurtarma üyeleri tarafından Borneo’da bir kutunun içerisinde güneş altında ölümü beklerken kurtarıldı. Adeta mumyalanmış gibi idrar dolmuş kutunun içerisinde kolları ve bacaklarını kavuşturmuş bir biçimde bulundu.

Önceleri öldüğü düşünülen Gito, yaşam belirtisi gösterdiğinde ise dokuz saat yolculuğun ardından Batı Borneo’da bulunan yaklaşık 180 kilometre uzaklıktaki orangutan rehabilitasyon merkezine götürüldü.

Yapılan incelemelerde Gito’yu sokağa bırakan kişinin onu yoğunlaştırılmış süt ile beslediği ve yetersiz beslenme ve susuzluktan dolayı derisinde problemler olduğu gözlemlendi. Gito yapılan tedavilere olumlu yanıt verdiğinden dolayı gün geçtikçe daha sağlıklı bir hâl almaya devam ediyor. Tedavinin ilk seansında dahi belirgin bir iyileşme gözlemlenebiliyor.

Uluslararası Hayvan Kurtarma ekibinden Alan Knight son zamanlarda bebek orangutan ticaretinin arttığına değindi ve “Endonezya’da yaşanan orman yangınları sebebiyle orangutanların birçoğu yiyecek ve barınak sıkıntısı çektiklerinden dolayı onları öldüren veya kaçıran insanlara karşı savunmasız kaldı. Gito şu an emin ellerde fakat aynı kaderi paylaşan birçok bebek orangutan kurtarılmayı bekliyor” diye sözlerine ekledi.

 

Geçtiğimiz yıl bebek orangutan Budi bir tavuk kafesinde tutulurken bulunmuş ve tedavisine başlanmıştı. Sağlıklı diyet ve fizyoterapi seansları sonrası kendi başına yemek yemek ve tırmanma gibi faaliyetlerinde gözle görünür bir ilerleme kaydedilmişti. Aynı şekilde Uluslararası Hayvan Kurtarma ekipleri tarafından 4 aylıkken bulunan yavru orangutan Jemmi ile birlikte arkadaşlık ilişkisi kurduğu da Ketapang IAR Orangutan Kurtarma Merkezi yetkileri tarafından sevinçle duyuruldu.

Orangutan, bölgesel dilde orman insanı anlamını taşımaktadır. İnsanlar dışında benlik bilincine sahip canlılar arasında olduğu da belirtilmekte. Yavru bir orangutan yaklaşık 8 yıl annesi ile birlikte yaşayarak hayatta kalma taktiklerini öğrenir. Bu, orangutanları insandan sonra en uzun süre aile yaşamına sahip primatlar yapmaktadır. Güney Asya ülkeleri Malezya ve Endonezya’nın Borneo ve Sumatra adalarındaki yağmur ormanlarında yaşayan orangutanlar, bölgedeki habitatın yeşerip çoğalmasında ciddi rol oynamaktadırlar. 2002 verilerine göre nüfusu 56 bin olan orangutanların günümüzde nesli tehlike altında olan türler arasında yer alması ise acı verici.

Palm yağı endüstrisi, hayvan kaçakçılığı ve bencillik

Orangutanlar, Enodonezya ve Malezya’nın Borneo ve Sumatra bölgelerinde gelişen palm yağı endüstrisinin hedefinde ve günde 6 ila 12 orangutan bu vahşi endüstrinin temsilcileri tarafından katledilmekte. Bölgede yaşanan orman yangınları orangutanları evsiz bırakmakta ve bu da orangutanların savunmasız kalmasına sebebiyet vermektedir.

(Fotoğraf: Rex Features / AP Images)
(Fotoğraf: Rex Features / AP Images)

Orangutanlar hayvan kaçakçılığının da en büyük hedefleri arasında yer almaktadır. Evcil hayvan olarak bebek orangutanlar talepler doğrultusunda kaçırılmakta ve bunun dışında yetişkin dişi orangutanlar hayvan genelevlerine satılmaktadır. Tayland’da bir gösteri merkezinde boks maçlarına çıkarılmakta ve bunun gibi birçok gösteri alanında yaşamaya zorlanmaktadırlar.

2004 yılından bu yana 22 bini aşkın maymun, hayvan kaçakçılığı ticaretinin bir parçası olarak hayvanat bahçeleri veya gösteri merkezlerine satılmış veya bu esnada yaşamını yitirmiştir. Halen birçoğu bu karanlık ticaretin gölgesinde, esaret altında yaşamlarına devam etmekte veya can vermektedirler. Afrika ve Güneydoğu Asya gibi bölgelerde, ciddi kâr getirdiği için biyolojik çeşitlilik ve ekolojik denge gözetilmeden, yoğun olarak bu kirli ticaret talep görmektedir.

Bebek Orangutan 2
Orangutan Budi

Mülkiyetçi yaklaşımlarımız kendi benliğine sahip canlılar üzerinde dahi hak sahibi olduğumuz düşüncesine kapılmamıza neden olmakta. Bu yüzdendir ki bölge habitatlarını gözümüzü kırpmadan kendi çıkarlarımız doğrultusunda yok etmekteyiz.

Birbirinden ayrılamayacak şekilde kenetlenmiş doğal yaşamların üzerinden ellerimizi çekmeyi ne zaman düşüneceğimizi merakla beklemekteyiz. Zira global olarak bunu düşünmeye henüz başlamadık bile. Doğal yaşam savunucularını devlet ve global sermayelerin gücü sayesinde toplumlara karşı çirkin göstermek kolay. Peki, dünyayı kurtarmak? Onu başarmaya gücünüz var mı?

Tüm anlayışlarınızı terk edip bebek orangutanlara sarılabildiğiniz bir dünyayı ne zaman hayal etmeye başlayacaksınız?

Kaynak: Ecorazzi

Büyük gözaltıda hep bir avuç gökyüzünü hayal etti: Çetin Altan

0

Türkiye önemli bir aydınını kaybetti. Romanları, köşe yazıları, gündem yaratan cesur çıkışları ve bir dönem mecliste ilk sosyalist milletvekillerinden biri olmaya kadar uzanan siyasi geçmişiyle Çetin Altan, Türkiye’nin adeta entelektüel belleğiydi.

Türkiye’nin önde gelen aydınlarından ve gazetecilerinden Çetin Altan’ın 22 Haziran 1927’de başlayan yaşamı yine bir ayın 22’sinde son buldu.

Türkiye’nin edebiyat, basın ve siyaset dünyasının önemli figürlerinden biri olan Çetin Altan, İstanbul’da doğdu. Galatasaray Lisesi’ni ve akabinde Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. 1943-1944 yılları arasında Çınaraltı, Varlık, İstanbul ve Kaynak’da şiirleri ve düz yazıları çıktı, Altan böylece yazı dünyasına ilk adımlarını atmış oldu. İlk kitabı Üçüncü Mevki ise 1946’da yayımlandı.

Ulus gazetesinde muhabir olarak başladığı gazeteciliğe Hürses’de fıkra yazarlığı ile devam etti. Daha sonra Halkçı, Tan, Akşam, Milliyet, Yeni Ortam, Hürriyet, Güneş gazetelerinde ve Çarşaf dergisinde köşe yazıları yazdı. Altan’ın gazetecilik yaşamı ve köşe yazarlığı ise geçen yıl, 87 yaşındayken Milliyet’teki “Şeytanın Gör Dediği” adlı köşesinde yazılarına ara verene kadar sürdü. Altan, Türkiye gazeteciliği için farklı bir anlayışı temsil ediyor, siyasi ve toplumsal bakışını edebi tadla ve nitelikli mizahla buluşturuyordu.

Altan, romanlarıyla da Türkiye edebiyat dünyası için önemli bir isimdi. Altan; Büyük Gözaltı (1973), Bir Avuç Gökyüzü (1974), Viski (1975) ve Küçük Bahçe (1978) ile roman, Üçüncü Mevki (1946) ile şiir, Kalem Bahçelerinden Yedi Hayat (2009) ile eleştiri, Rıza Bey’in Polisiye Öyküleri (1985) ile öykü dalında edebi eserlerin altına imzasını attı. Çoğu sahneye konan on tiyatro oyunu yazdı.

çetin altan 1

Enseyi karartmayının mucidi

Altan, bazı tanımlamalarıyla da özdeşlemişti. Bunlardan en bilinenleri; halkın parasını yiyen siyasetçilere yönelik sarfettiği “hazineden geçinmeliler” ve bir umut cümlesi olarak neredeyse her yazısının sonuna eklediği “enseyi karartmayın” idi.

Altan, 1965’te Türkiye İşçi Partisi’nden (TİP) İstanbul milletvekili seçilmişti. Türkiye’de meclise giren ilk sosyalist parti TİP’den meclise giren sosyalist kimlikli milletvekillerinden biri oldu. Meclis’te geçirdiği dört yılı boyunca hep gündemdeydi. Birçok baskıya, sözlü ve fiziksel saldırıya maruz kaldı. Bu süreç içinde dokunulmazlığı da kaldırıldı. Bu dönemdeki anılarını Ben Milletvekili İken adıyla kitaplaştıran Altan, mecliste sağcı milletvekillerin saldırısına uğramış ve hayatını kılpayı kurtarmıştı.

Yazılarından ötürü pek çok kez mahkemeye verilen Altan hakkında 300’den fazla dava açıldı. Üç kez tutuklandı, iki kez mahkûm oldu ve iki yıl cezaevinde yattı.

Çetin Altan’ın çocukları Ahmet Altan ve Mehmet Altan da yine Türkiye siyaset, edebiyat sahnesinin önemli figürlerinden ikisi.

çetin altan 3

Hayallerinizden, mücadelenizden vazgeçmeyin dedi ve gitti

Çetin Altan’ı 25 Haziran 2015 tarihinde Cumhuriyet Gazetesi’nde yayınlanan son yazısını alıntılayarak uğurlayalım;

çetin altan 2

“Artık anlaşılıyor ki ülkeme demokrasinin geldiğini göremeden ayrılacağım bu dünyadan.

Torunlarımıza bırakmayı hayal ettiğimiz ülke bu değildi. Gene de bir hayal kırıklığı yaşamıyorum. Menzil-i maksuda ulaşılamasa da çok yol katettik. Bir ömür, sadece amaca ulaşmak için harcanmaz. O amaca doğru atılacak bir iki adıma yardımcı olmak için de harcanır.Yaralı bir devi ayaklarının üstüne koyabilmek için kuşak kuşak o devi sırtımızda taşıdık. Yaralarının iyileşeceğine, o devin ayaklarının üstünde duracağına olan inancımı hiç kaybetmedim. Bir gün bu ülke ayaklarının üstünde duracak. O zaman da, masaldaki gibi “sihirli kedinin çizmelerini” giyerek amacına doğru uçarak gidecek.

çetin altan 4

Biz torunlarımıza istediğimiz ülkeyi bırakamıyoruz. Ama siz uğraşırsanız, mücadeleden vazgeçmezseniz, dünyadan ayrılırken ‘torunlarımıza istediğimiz ülkeyi bırakıyoruz’ deme mutluluğunu siz tadabilirsiniz. Hayallerinizden, ümitlerinizden, mücadelenizden vazgeçmeyin. Amacınıza ulaşamazsanız da, bu amacı gelecek kuşaklara devretseniz de, kozmosla son hesaplaşmanızda, 2daha iyi bir dünya için biz de fena mücadele etmedik”’diyebilirsiniz.
Bu da az şey değildir. Buruk da olsa, yorgun gözlerinizde bir tebessüm yaratır.

O tebessümlerin çoğalması da elbet bir gün kurtarır bu ülkeyi.

Enseyi karartmayın.” (25 Haziran 2015 Cumhuriyet)

Büyük Buhran’ı ve 2. Dünya Savaşı’nı belgeleyen 170 bin fotoğraf yayınlandı

1930’ların ortalarında gerçekleşen Büyük Buhran‘ın dumanlı zamanlarında Yeni Düzen yetkilileri, Amerika’nın her kesiminden insanın yaşamını belgelemek için Dorothea Lange, Walker Evans ve Arthur Rothstein gibi fotoğrafçıları görevlendirdiler. Bu fotoğrafçılar, Tarım Güvenlik İdaresi ve Savaş Bilgi Ofisi kurumları altında Büyük Buhran ve İkinci Dünya Savaşı’nın görsel kültürünü çokça şekillendiren süreçte dönemin bazı ikonik görüntülerini yakaladılar.

Kongre Kütüphanesi tarafından saklanıp katalog haline getirilen bu önemli fotoğraflardan 170 bin’i, Photogrammar adlı büyük çapta, incelenebilir bir çevrimiçi arşivde görüntülenebiliyor. Yale Üniversitesi tarafından muhafaza edilen veri tabanı, kullanıcıların, 1935 ile 1945 yılları arasında çekilen fotoğraflara etkileyici bir interaktif haritada bakmalarını sağlıyor. Amerika Birleşik Devletleri etrafında ön plana çıkarılarak seçilen şehirlerin geçmişteki bu görüntüleri arasında saatlerce vakit geçirebilirler. Ülke genelinde tıklamalar yaparak, kırsal ve kentsel kesimdeki işçilerin ve bir uçtan diğer uca ailelerin günlük yaşamlarındaki zorluklarının ve mutluluklarının etkileyici görüntülerini inceleyebilirsiniz.

Aşağıdaki fotoğraflar arşivdeki mevcut görüntülerin sadece küçük bir kısmı. Daha fazlasını görmek için Photogrammar’ı inceleyebilirsiniz.

büyükbuhran photogrammar photogrammar1 photogrammar6 photogrammar7 photogrammar8 photogrammar9 photogrammar10

Kaynak: My Modern Met

Boğazına kadar çöpe batmış “insanlık”

Seviyoruz güzellikleri… Doğanın içinde olmayı… Peki, neden kirletiyoruz dünyayı? Neden boğazına kadar çöpe batmış “insanlık”!

Yolda yürürken çaktırmadan yerlere atılan ufak kağıt parçaları, arabadan fırlatılan su şişeleri, yenen abur cubur paketleri, bakkal poşetleri… diye gidiyor çöp krizleri. 

Yaptığım kısa süreli doğa yürüyüşü sırasında karşıma çıkan çokça çöpler beni hayal kırıklığına uğrattı. Yürüdüğüm yollar ne şehir merkezi idi ne de çok insanın yaşadığı yerdi. Ama bir yerin çirkinleşmesi için insanın oradan geçmesi yeterliydi. 

Attığınız çöplerin kara ve sudaki diğer canlıların hayatını tehdit ettiğinin farkında mısınız? Ya da kendi geleceğinizi ve sağlığınızı mahvettiğinizin? Örneğin; Peanut‘ın 20 yıl önce bira kutusu plastiğine sıkışması ya da bir deniz kaplumbağasının burun deliğine kadar bir plastik pipetin girmesi gibi.

çöp, atık, plastik, kirlilik 3

10 Aralık 2014 tarihli PLOS ONE isimli açık erişimli bültene göre, Dünya okyanuslarında 269 bin tona yakın plastik kirliliği bulunuyor olabilir.

2013 yılı itibariyle dünya plastik üretimi 460 milyon ton olup, kişi başı yıllık plastik tüketim miktarı 100 kg civarında. Ülkemizin plastik üretim miktarı 2013 yılı itibariyle 8,1 milyon ton olarak kayıtlara geçti. Yıllık tüketim miktarımız ise yaklaşık yıllık 40 kg civarında.

Ne kadar dikkat etsek de belirli bir miktar atık oluşacaktır. Peki, bu çöpler yakılamadığına göre nasıl değerlendirilebilir? Çöplerden elektrik üreterek! Bugün, ABD’de 6 bin çöp sahası metan gazından fayda sağlıyor. Ayrıca, Singapur ve İsviçre’den bilim insanları, yığınlarla dolu olan çöplükleri biyoyakıta çevirmenin, enerji krizini ve küresel ısınmayı büyük ölçüde azaltacak bir çözüm olduğunu yaptıkları araştırmalarla öne sürdüler.

Alışkanlıklarımızdaki ufak değişiklikler ile hayatımızdaki çöpleri azaltarak fark yaratabiliriz. Mümkün olduğunca, hayatınızdan tek kullanımlık eşyaları çıkartın. Ambalaj ve plastik atıklarınızı azaltın.

Bir eşyanızı atarken yeniden kullanılabilir hale getirebilir misiniz düşünün. Kendin yap projeleriniz için değerlendirebilir yada freecycle gruplarında isteyene verebilirsiniz.

Ve son olarak çöpü, çöp kutusuna atın.

çöp, atık, plastik, kirlilik 7 çöp, atık, plastik, kirlilik 8 çöp, atık, plastik, kirlilik 13 çöp, atık, plastik, kirlilik 12 çöp, atık, plastik, kirlilik 11 çöp, atık, plastik, kirlilik 10 çöp, atık, plastik, kirlilik 9 çöp, atık, plastik, kirlilik 14 çöp, atık, plastik, kirlilik 15 çöp, atık, plastik, kirlilik 16 çöp, atık, plastik, kirlilik 17 çöp, atık, plastik, kirlilik 2 çöp, atık, plastik, kirlilik 6 çöp, atık, plastik, kirlilik 5 çöp, atık, plastik, kirlilik 4

Fotoğraflar: Yeşim Özbirinci

Kendin yap tasarım pazarı: Byzantion Fest #4

Byzantion Fest, 23 – 25 Ekim tarihleri arasında İstanbul‘da gerçekleşecek. Byzantion Fest, kendi üretimlerini gerçekleştirenlerden oluşan bir platform ve “kendin yap” etiğini benimsemiş bağımsız alt kültür niteliğinde olan bir festivaldir. Ücretsiz düzenlenen etkinliğin önemli sloganlarından biri “Lütfen adayı kirletme.”

Byzantion Fest; kendin yap tasarım pazarı seksizm, ırkçılık, görünüşçülük, homofobi, yaş ayrımcılığı, sınıfçılık, türcülük gibi düşünceleri ve bu düşüncelere sahip olan insanları tolere etmediğinin altını şu cümlelerle çiziyor:

“Byzantion Fest; seksizm, ırkçılık, görünüşçülük, homofobi, yaş ayrımcılığı, sınıfçılık, türcülük gibi düşünceleri ve bu düşüncelere sahip olan insanları tolere etmez. Eğer buna saygı duymuyorsan lütfen gelme. Kimsenin bu kavramlara ve bu kavramları savunan kişilere ihtiyacı yok.”

Son olarak, İstanbul’da tasarımcılar ve müzisyenleri bir araya getiren organizasyon, bu sefer üç gün sürecek Multi-Venue Music Festival (Çoklu-Mekan Müzik Festivali) kültürünü İstanbul’da yaşatmaya çalışacak.

Organizasyonun ilk günü BLACKTRICK öncülüğünde Arkaoda’da, ikinci günü Peyote Nevizade’de son günü ise Kadıköy Dorock Bar’da gerçekleşecek. Aynı zamanda organizasyonun son günü Kadıköy Dorock Bar’da tasarım pazarı kurulacak, tasarımcılar ile müzisyenler tekrar bir araya gelecekler.


Byzantion Fest 2
Organizasyondan elde edilen tüm gelir müzik gruplarına eşit şekilde paylaştırılacaktır.

Tasarım Pazarı’nda standlar ücretsiz ve sınırlı sayıdadır.

Bilgi almak için [email protected] adresine mail atabilirsiniz.