New York şehrinden yaklaşık 130 km mesafede, değişik mimarisiyle dikkat çeken ve kendi etrafında dönebilen Domespace, neredeyse her türlü felakete karşı dayanıklı tasarlanmış. Ekolojik ev, alışılmadık fütüristik özellikleriyle dikkat çekiyor. Özellikle de doğal odundan oyulup tasarlandığı ve ormanla uyumu göz önüne alındığında.
Patrick Marsillitarafından tasarlanan yapı, Solaleya tarafından sunulan iki temel konsepti içeriyor. Solaleya, ekolojiden esinlenen bir mimari şirketi. Bu şirket çevre bütünlüğünü bozmayan, etkileyici ve fonksiyonel yapılar tasarlıyor. Binanın en ilginç özelliklerinden biri de istendiğindekendi etrafında dönebilmesi. Bir düğmeye basılınca silindirik bina dev bir atlı karınca gibi kendi etrafında dönmeye başlıyor. Bu özellik güneşi almak ya da güneş ışınlarından korunmak için kullanılabiliyor.
Domespace, prefabrik bir model. Yani oldukça kısa bir sürede istenilen yere kurulabilir bir yapıya sahip bu model, 214 m²’lik bir alana ihtiyaç duyuyor. Domespace tamamen ekolojikmalzemeden yapıldı ve zararlı kimyasal içermiyor. Yapı, pasif güneş enerjinden faydalanacak şekilde yapılmış; yazın serin, kışın sıcak kalması bu sayede sağlanıyor. Güneş paneli ekleyebilme özelliği sayesinde de sürdürülebilir enerji sağlayabiliyor. İstek üzerine, diğer yeşil enerji ve ısıtma teknolojileri de fotovoltaik, jeotermal, aerotermal ve su geri dönüşüm sistemleri takılabiliyor.
Solaleya’nın internet sitesine göre, Domespace aerodinamik olarak saatte 280 km esen sert rüzgara dayanıklı şekilde tasarlandı ve Richter ölçeğine göre 8 şiddetindeki bir depreme de dayanıklı. Bu dayanıklılığı da “susturucu blok” adı verilen titreşimleri alan elastik kemer üzerine kurulmasına borçlu.
Tüm bu fütüristik özellikleri taşıyan ekolojik yapı, 950 bin dolarlık fiyatıyla da dikkatleri çekiyor! Bu gibi yapılara talebin artması ve benzerlerinin artışıyla fiyatlar düşer diye düşünüyoruz. Dolayısıyla ekolojik yapıların öneminin artmasıyla birlikte, ekonomik ekolojik yapıların geleceğine umutla bakıyoruz.
Duman’ın solisti olarak tanıdığımız Kaan Tangöze ilk solo albümü “Gölge Etme”yi yayınladı. Türkiye müzik dünyası için farklı sayılabilecek protest folk tarzındaki bu yeni albüm, günümüze dair olaylara dair cesur sözler içeriyor. Albüm insanı adeta Bob Dylan’ın 60’lardaki protest şarkılarını anımsatıyor, Dylan ile Mahzuni Şerif’in kesişim noktasında tınlıyor.
Kaan Tangöze solo albümü “Gölge Etme”yi ekim ayı başında yayınladı. Duman’ın solisti olarak geniş kitlelerce tanınan Tangöze, protest folk tarzında bir solo albüm yaparken, adeta günümüzün siyasi ve toplumsal gündemine notlar düşüyor ve 2010’lu kuşağın isyan türkülerini yakıyor.
Gezi isyanından ve kaybettiğimiz canlardan HES’lere, ABD emperyalizminden baskıcı ve otoriter yöneticilere ve liderlere kadar bu coğrafyanın gündeminde olan her konuTangöze’nin albümüne yansımış. Tangöze’nin albümünde umut, isyan, acılara karşı yakılan ağıtlar, aşk, meydan okuma bunların hepsi var. Ve oldukça da cesur sözler:
“Elinde silahın varsa, benim de gitarım var. Senin bir ideolojin varsa, benim de ideallerim var. Arkanda hükümet varsa, benim de şarkılarım var. Eğer senin bir Allahın varsa, gölge etme Allah aşkına. Senin yandaşların varsa, benim de yoldaşlarım var.
Aklında bir kavga çıkartma varsa, benim de yumruklarım var.”
Fotoğraf: Time Organizasyon
Özdemir Asaf’tan Âşık Mahzuni’ye…
Tangöze, albümünde, vicdanlara ve kalplere tıpkı kulaklara hissettirdiği gibi seslenebiliyor, duygulara tercüman alıyor.
Özdemir Asaf’ın bir şiirinden yola çıkarak yazılmış “Bekle Dedi Gitti” şarkısı da 12 şarkılık albümde yer alıyor. Tangöze, Aşık Mahzuni Şerif’in “Tersname” ve Karacaoğlan’ın “Bir Kız Bana Emmi Dedi Neyleyim” şiirlerini de bestelemiş ve albümünde yer vermiş. Aşık Mahzuni Şerif’in dizeleri günümüzde de güncelliğini koruyan dizeler olarak göze çarpıyor.
Tangöze’nin albümünde özellikle 60 ve 70’li yılların protest folk tarzının etkisi oldukça açık. Birçok yerde adeta Bob Dylan ve Neil Young gibi büyük ozanların esintileri var. Dylan ile Mahzuni Şerif uyumlu bir şekilde albümde harmanlanmış.
Tangöze, “Taksim Meydanı” şarkısında da Gezi’ye selam çakarken, Gezi isyanı sırasında kaybedilen canları da anıyor.
Kolombiyalı sanatçıFulvio Obregon, yeni illüstrasyonlarını “Yo & Mi Otro Yo” adıyla takipçilerine sundu. “Me & My Other Me” yani “Ben ve Diğer Ben” adlı projesinde ünlülerin yaşlı hallerini genç halleriyle beraber çizen Obregon, çizdiği ünlülerin iki hâlinden birine bir tişört ya da hayat başarılarını alaya alır bir slogan yerleştirmeyi de unutmamış.
Kendi gençlik halinin yanında duran bir kadının bulunduğu reklam, bu projenin ilham kaynağı olmuş. Genelde kinayeli ve tuhaf ögeler barındıran Obregon’un çalışmaları arasında şişman futbol karikatürleri en popülerlerinden.
Al PacinoBill GatesMichael JacksonMick JaggerPaul McCartneyRobert De NiroSteve Jobs
Trans genç, cinsiyet geçişinin çarpıcı sürecini üç yıl boyunca her gün fotoğrafını çekerek gözler önüne serdi.
Jamie Raines yaşama bir kadın olarak geldi, ama hiçbir zaman öyle hissetmedi. 3 yıllık testosteron hormonu tedavisinin ardından Raimes, bu çarpıcı değişim sürecini bin 400 fotoğrafla hızlandırılmış bir belgesel hâlinde tüm dünyayla paylaştı.
Raines düşüncelerini; “Testosteron tedavisine başlamadan önce aynaya bakmayı sevmiyordum. Şimdi ise gördüğüm şeyle mutluyum” diyerek dile getirdi.
Jamie’nin hikâyesi, çektiği fotoğraf serisiyle birlikte Channel 4’da “Girls To Men” adlı kadınların cinsiyet değişimlerini anlatan bir programda yayınlanacak.
İşte 3 yıl önce ilk kez 18 yaşında testosteron takviyesini aldığı zaman Jamie.
Başta değişiklikler fark edilemeyecek kadar azdı.
“Hatırladığım kadarıyla erkek olduğumu 4 yaşında biliyordum.”
“Diğer erkek çocuklarından farklı olduğumu fark ettim. Ama çaresizce onlar gibi olmayı istiyordum.”
,
“Ve sonra ergenliğe girdim ve o dönem… gerçekten eğlenceli değildi. Diğer kızlara uyum göstermem konusunda üzerimde çok fazla baskı vardı.”
Jamie’nin yüzü nihayetinde uzamaya başladı…
Ve sakalları belli olmaya başladı!
“Bu deneyime başladıktan sonra benim için doğru olan şeyi yaptığımı hissettim… Doğru olan buydu.”
“Kendimi hep erkek gibi hissettim. Bir erkek olarak hayatımı devam ettirebilmek de inanılmaz bir duygu.”
Jamie’nin en büyük destekçisi kız arkadaşı Shaaba.
Cinsiyet geçişini düşünen başka insanlara tavsiyesi şu: Sabır, en iyi arkadaşınız.
“Sabır, böyle bir değişim sürecinde en iyi arkadaşınız ve aynı zamanda gerçek hayatta veya internet üzerinden sizi destekleyecek bir topluluğun, arkadaşların ve ailenizin çevrenizde olması çok güzel. Bu süreci atlatmış insanların sorularını sorun. Bir şeylerin gerçekleşmeşi asırlar sürüyormuş gibi hissedersiniz ama gerçekleşmeye başladıktan sonra, her şey hakikaten hızla değişiyor. Şimdi insanlara trans bir birey olduğumu söylediğimde şaşırıyorlar. Yakın zamanda bir iş görüşmem vardı ve durumu onlara söylediğimde erkekten kadına dönüşme sürecinde olduğumu zannettiler!”
Jamie’nin bin 400 fotoğraf içeren 3 yıllık değişimini aşağıdaki videodan izleyebilirsiniz:
Yayınlanan yeni bir rapora göre yenilenebilir enerji kaynaklarının üretim maliyetleri gittikçe azalıyor. Rüzgâr enerjisinden elektrik üretiminde, maliyetlerin 2015 itibarıyla doğalgaz seviyesine indiği ifade edilen raporda, fiyat verimliliğinin güneş enerjisi içinde hızla arttığı vurgulanıyor.
Bloomberg New Energy Finance tarafından 2015’in ikinci yarısı için yürütülen piyasa araştırması, rüzgâr enerjisinin megawatt başına maliyetlerinde 2 dolar azalarak 83 dolara indiğini ortaya koydu. Hazırlanan raporda karasal rüzgâr enerjisinin dünya çapında incelendiğinde 2015 itibarıyla doğalgazla aynı seviyede olduğu belirtildi. Güneş enerjisinin megawatt başına maliyenin ise 7 dolar azalarak 122 dolara geldiğini belirten rapor, yenilenebilir enerji türlerinin uzun vadeli enerji yatırımı için en verimli tercih olduğunu gösteriyor.
Raporda belirtilen fiyatlar ve maliyetlerdeki altı aylık düşüş eğilimine göre, rüzgâr ve güneş enerjisinin daha da ucuzlayacağı söylenebilir. İlerleyen teknolojinin etkisiyle yenilenebilir enerji üretiminin verimlileşmesi, bu enerjilerin daha da ucuzlayacağının güvencesidir. Bu açıdan rüzgâr ve güneş enerjisinin gelecek yıllarda fiyat verimliliğinde lider enerji türleri haline geleceği iddia edilebilir.
Bloomberg New Energy Finance’ın Avrupa, Ortadoğu ve Afrika sorumlusu Seb Hebnest, yenilenebilir enerjinin pahalı olduğu bir dünyadan, yenilebilir enerjinin gerçekten ucuz olduğu bir dünya doğru gittiğimizi belirtiyor ve ekliyor: “Bugün, karasal rüzgâr enerjisi, Birleşik Devletler ve dünyanın pek çok yerinde kömür ve doğalgaz teknolojisiyle rekabet edebilir durumda.”
Seviyelendirilmiş elektrik maliyeti olarak adlandırılan hesap tekniğini temel alan araştırmada, 55 bin’den fazla yatırım projesi faiz oranları, sermaye harcamaları ve işletme maliyetleri göz önünde bulundurularak incelendi ve farklı enerji türleri için ortalama fiyatlar oluşturuldu. Yapılan çalışmaya göre, kömürden elektrik üretiminin ortalama maliyetinin Kuzey ve Güney Amerika’da megawatt başına 75, Avrupa’da ise 105 dolar seviyesinde olduğu ortaya çıktı. Doğalgaz teknolojilerinin ortalama maliyeti ise Kuzey ve Güney Amerika’da megawatt başına ortalama 82 dolar olan iken, Avrupa’da 122 dolara kadar çıkıyor.
Fosil yakıtlardan elektrik üretimi maliyetlerinin kıta genelindeki karbon emisyonu politikalarına bağlı olarak yüksek seviyelerde olması, yenilebilir enerjiyi Avrupa için daha önemli bir kaynak haline getiriyor. Zira kömür ve doğalgazdan elektrik üretiminin karma maliyeti Avrupa için 100 dolardan yüksek iken rüzgâr enerjisi Birleşik Krallıkta 85, Almanya’da ise 80 dolar seviyesinde.
The Washington Post’tan Chris Moorey’in belirttiğine göre Çinaçısından ise durum daha farklı. 44 dolar gibi oldukça ucuz bir maliyeti olan kömür temelli üretim, 77 dolarlık rüzgâr ve 109 dolarlık güneş enerjisiyle karşılaştırıldığında fiyat verimliği açısından tartışmasız lider. Amerika’nın da benzer bir durumda olduğunu belirten Moorey yenilenebilir enerjilerin 65 dolar seviyesindeki kömürle karşılaştırıldığında pahalı olduklarını ifade ediyor. Ancak kullanıldıkları süre boyunca yakıt gerektirmeyen yenilenebilir enerji sahalarında maliyetin büyük kısmını kurulum ve başlangıç masraflarının oluşturduğu göz önüne alındığında orta ve uzun vadede rüzgâr enerjisi daha akıllı yatırım olarak ön plana çıkıyor.
Birleşik Devletler’de bulunan çevre örgütü Sierra Club’ın yöneticisi Michael Brune, yenilenebilir enerjilerin uzun vadede daha kazançlı yatırımlar olduğunun altını çizerken temiz ve sürdürülebilir enerjilerin ekonomik verimliliğinin artmaya devam ettiğini belirtiyor: “Temiz enerjiye geçiş tüm hızıyla sürüyor ve tehlikeli, kirli fosil yakıtları geri plana itiyor.”
John Perkins’ten kapalı kalmış birçok konuya ışık tutan bir eser: Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları.
New York Times’ta, Publishers Weekly’de ve Amazon.com’da en çok satan kitap olmuş, 24 yayınevi tarafından yayınlanmaktan korkulduğu için geri çevrilmiş, yazarın yazmaktan defalarca vazgeçtiği, mevcut sistemde çarkların nasıl işlediğini tüyler ürperten detaylarıyla anlatan; üçüncü dünya ülkeleri, büyük şirketler ve ekonomi ajanları arasındaki trafiğe şahitlik ettiren ilginç eser.
Perkins, yıllarca bir ekonomik tetikçi olarak çalıştıktan sonra vicdanıyla yüzleşmiş ve hayat tarzını değiştirmiş, ekolojiyi ve sürdürülebilirliği destekleyen bir birey. Birkaç defa niyetlenip vazgeçmesine ve defalarca reddedilmesine rağmen yaşadıklarını anlatan bu kitap serisini hazırlamış. Üçüncü cilt dışındakiler Perkins’in şahit oldukları anlatılırken, üçüncü cilt kendisi gibi bu olaylara şahit olanların şahitliklerinden, Steven Hiatt tarafından derlenmiş.
İlk iki kitabın yayınlanmasından sonra kendi sağlığı hakkında çıkartılan söylentiler üzerine, diğer şahitlerin anlattıklarının derlenmesinden oluşuyor üçüncü cilt. Not düşeyim; kitapların oldukça akıcı olması cilt sayısını fazla önemsetmiyor insana.
Bu kitabı okuduktan sonra; alışveriş ederken kimden satın aldığınızı, aldığınız ürüne kimlerin emeğinin geçtiğini, çalışırken kime çalıştığınızı, sistemde kimlerin ne rolleri taşıdığını ve daha birçok sorgulanmayanı sorgular bireyler olmanız kaçınılmaz…
Kitabın ortasından itibaren insan sormadan edemiyor: Bir noktada vicdanınız, para ve güç arasında sıkışsaydınız, siz hangisini tercih ederdiniz?
Kesinlikle okumaya değer bir kitap…
Kitabın belgeseli:
Kaynak: Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları 1-2-3, Kafes (Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları 4)
Horoz dövüşlerinin hâlâ devam ettiği Meksika‘nın Ixmiquilpan Eyaleti‘nde insanlar toplanıp, ayaklarına keskin jiletler yerleştirilmiş iki horozun karşılaştırılmasını izliyor. Vahşi bir şekilde diğerini alt eden ilk horoz “sahibine” şan ve küçük çapta bir servet kazandırıyor. Meksika’nın doğu merkezinde bulunan bu şehirde horoz dövüşü hâlâ yasal. Burası aynı zamanda Abelardo Olguin Cuevas’ın ailesinin ve horoz dövüşü takımının yaşadığı yer.
El Porvenir(Whats Yet Come) belgeseli ile bu kanlı sporun “insani yönleri“ gösterilmeye çalışılıyor. Victory Journaladlı bir prodüksiyon firmasının film yapımcıları Josh Chertoff, Alfredo Alcantara ve Ben Altarescu ise Olguin’i, bir maç sonunda horozunu dövüş alanının bir köşesinde ölüme terk ederken izliyor.
Olguin, ilk aklına gelenin “zavallı horoz” yerine “horozunu arenada kaybedecek hatanın ne olduğunu” düşündüğünü itiraf ediyor. Bu geleneklerinin çok eski zamanlardan, büyükbabasının horoz dövüşü hayranı olmasından geldiğini belirtiyor. Olguin ise henüz daha beş yaşındayken babasının onu ilk maçına götürdüğü anda bu tutkusunun başladığını söylüyor.
Popüler olan bu spor şimdilerde Meksika’nın birçok eyaletinde yasaklandı veya sınırlandırıldı. Geçimini bu şekilde sağlayan Olguin ise bu sporun belirsiz durumundan oldukça endişeli. Çünkü oğlu Abelardo Jr. bile horoz çiftliğinin sorumluluğunu almak yerine bilgisayar başında bir iş yaparak ellerindeki tavuk kanından kurtulmayı tercih ediyor.
Abelardo Jr.’ın birçok arkadaşı da bu sporun hayvanlara yapılan işkence ve acımasızlık olduğunu düşünüyor. Lakin Olguin bu spor hakkında konuşurken bile sergilediği tutkunun, bir gün çocuklarına miras olarak geçeceğine inanıyor.
2012 yılında Louisiana’daki şiddetli Isaac kasırgası sırasında küçük bir sincap, ağaçtaki yuvasından düştü ve ona sıcak bir yuva verecek iki insan tarafından şans eseri bulundu.
Aile sincabı kurtardıklarında bunun geçici bir çözüm olduğunu düşünüyorlardı, bu tüylü kemirgenin ailenin kalıcı bir üyesi olacağını hayal etmemişlerdi; fakat sevimliliğiyle aileye kendini benimsetmesi çok uzun sürmedi ve ismini Jillkoydular.
Şu an kurtarıcılarıyla ve onların çok iyi anlaştığı kedi ve köpekleriyle birlikte yaşıyor. Jill kameraya verdiği pozlarla ve şirin hareketleriyleInstagram ünlüsü bile oldu. Evde serbestçe koşturabilen Jill, ayrıca bir çöp kutusunu tuvalet olarak kullanmayı öğrenecek kadar da akıllı. Kameraya poz vermeyi, evin diğer üyeleriyle birlikte takılmayı, oyuncaklarıyla oynamayı ve özellikle kuyruğunu çok sevdiğini de belirtmeden geçmeyelim.
Samistal-Kavrun arasındaki direnişi yerelde ve şehirde örgütleyen bölge halkının öncülüğünde kurulan Yaylaların Kardeşliği Platformu; yerelde yapılan çalışmaları yaygınlaştırmak, bölgede birbirinden habersiz hareket eden grupları bir araya getirip güçlü bir ses dönüştürmek ve hukuki çalışmaları yürütmek amacı taşıyor. Platform sosyal medyada kendini duyururken gündeme ilişkin pek çok konuyu da değerlendirdi. Gelin, Yaylaların Kardeşliği ile tanışalım…
Fırtına İnisiyatifi bölgede iyi iş çıkartıp ülke gündemini değiştirdi. İnisiyatif, daha çok yerel hareketi örgütlediğinden diğer inisiyatiflerle ve şehir örgütlenmeleriyle ilgilenecek başka bir çalışma ayağına daha ihtiyaç duyuldu. Platformun kurulmasıyla birlikte mücadeleye, 8 ili kapsayıp 2 bin 600 km ilerlemesi planlanan yolun geçtiği bölgelerde kendi yerellerini korumaya çalışan halk ve diğer örgütlü hareketlerle birleşme imkanı doğdu. Yeşil Yol Projesi’ne direniş, Yaylaların Kardeşliği Platformu ile yereldeki sınırları aşıp farklı bölgelere ve büyük şehirlere de taşınmış oldu.
Havva Ana
Yeşil Yol Projesi’ne karşı olan tüm grupları ve kişileri hareketine destek vermeye çağıran Platform, sosyal ağlarından bir davet bildirisi yayınladı. Platformu oluşturanların, insan ve hayvan haklarını savunan, yerel kültürleri koruyan ve bu kültürlerin gelecek nesillere taşınması için uğraşan, bu konularda kendini sorumlu hisseden kişilerin bir araya gelmesi ile oluşan bir topluluk olduğunun belirtildiği bildiride amaçlar şu şekilde sıralandı:
Tehdit altında bulunan kültürel varlıkların, ekolojik değerlerin, yaşam alanlarının korunması, gelecek nesillere aktarılması çalışmalarının yürütülmesi.
Doğal yaşam alanlarında yürütülmesi düşünülen her türlü plan ve projenin bölgeye ve yaşama uygunluğunun sorgulanması, gerekli çalışmaların yapılması.
Halkın ve kamunun yararına olduğu düşünülmeyen her türlü çalışmanın karşısında durma, halkı bilgilendirme, hukuki mücadele yürütme
Kamuoyu yaratmak amacıyla basın açıklaması yapma, eylem örgütleme, direniş sergileme
Bölgedeki tüm alternatif gruplarla ortak hareket edip güç birliği oluşturma
Bilgi ve destek paylaşımında bulunma
Bölgede yürütülmeyi düşünülen ve bölge halkının direnişiyle karşılaşılan projelerde (Yeşil Yol,
HES’ler, Maden arama çıkarma çalışmaları, bilinçsiz turizm faaliyetleri, betonlaşma, doğal yaşamı tehdit eden avlanma faaliyetleri vb.) bölge gruplarıyla ve halkla güç birliği oluşturmak istemekteyiz.
Bu amaçlar doğrultusunda sizleri de platformumuzdaki güç birliğine davet ediyoruz.”
Platform güncel olarak Yeşil Yol Projesi’ne karşı duruş sergilediği gibi uzun vadede de bölgede, ülke genelinde ve dünya üzerinde meydana gelecek katliamın her türlüsüne karşı yaşam savunuculuğunu üstlenmektedir.
(Görsel: Diken)
Bildiride, çok konuşulan Yeşil Yol Projesi, “adı yeşil, kendisinin ne olduğu henüz hiçbir makamca açıklanamayan bir talan projesi” olarak tanımlanırken ortada aslında böyle bir proje olmadığı da belirtiliyor. Yaylaların Kardeşliği Platformu’na göre, Doğu Karadeniz Kalkınma Ajansının yürüttüğü projenin detayları hâlâ hiç kimseyle paylaşılmadı.
Kalkınma ajansına yapılan bilgi edinme isteğine “Bakanlığımız konu uzmanları, bahsi geçen projenin Doğu Karadeniz Projesi Bölge Kalkınma İdaresi’nce yürütüldüğünü ve çalışmaların devam etmekte olduğunu, dolayısıyla istemiş olduğunuz harita ve master planının proje sonuçlanmadan paylaşılamayacağını belirtmişlerdir. Gelişmeleri ilgili kurumdan sorabilirsiniz. Bilgilerinize sunulur” şeklinde bir cevap aldıklarını belirten platform üyeleri, henüz bitmeyen projenin nasıl yürütülebildiğini sorguluyor.
“Kanunsuz yolun amacı yol değil yıkım”
DOKAP’ın (Doğu Karadeniz Bölgesel Gelişme Planı) sayfasında yayınladığı proje metninde bahsi geçen turistlik tesislerin nereye ve nasıl yapılacağı, hangi firmalarla çalışıldığı, bölge halkının isteği ve bilgisi dışında hazırlanan ve halka rağmen yürütülmeye çalışılan projenin aslında var olmamasını trajikomik bir hikâyeşeklinde açıklayan Platform, projenin kötü niyetli olduğunun 2 bin 600 kilometrelik yolun 19 kilometrelik parçalar hâlinde ihale edilmesinden anlaşıldığını açıklıyor. 20 kilometre ve altındaki yol yapım çalışmaları için ÇED raporu gerekmediği için bu yöntemin seçildiğini vurgulayan Platform, projenin kanunsuz ve asıl amacının da yıkım olduğunu vurguluyor.
Platformun bildirisine göre, yol iyileştirmesi yerine otoban yapmak da kötü niyetli bir yaklaşım. Çünkü, “Herhangi bir yaylaya gidiş esnasında yolda karşılaşılabilecek araç sayısı bir elin parmakları kadar bile değilken bin ila bin 500 araç taşıma kapasiteli bir yol inşa edeceklerini söyleyen proje yürütücülerinin amacı eminiz ki yaylacılar ve yayla yaşantısı değildir.”
“Kimi mecralar ve yöneticiler Yeşil Yol Projesini halkın desteklediğinden bahsetmekte, karşı çıkanların ise bölgeye dışarıdan gelmiş provokatörler olduğunu belirtmektedirler. Projeye destek verdikleri söylenen halkın büyük çoğunluğu aslında projeye değil Yeşil Yol Projesi diye bahsedilen ve içinde yol sözcüğü geçtiği için yaylasına kolayca ulaşabileceğini düşünen halkın küçük bir azınlığıdır. Bölgenin coğrafik koşulları nedeniyle yol sorunu herkesin kanayan yarasıdır. Birçok köyde hakın evine giden bir araç yolu bile yokken ve halk 12 ay boyunca kullanacağı yolların yapılmasını isterken, buna kayıtsız kalıp sadece bir mevsim kullanılacak bir yolu, hem de var olan ve bozuk yolları iyileştirmeden yapmaya çalışmak yola hasret kalınsa da arkasından gelecek tehlikeler için bir direnç noktası oluşturmaktadır. Dışarıdan geldiği söylenen 3-5 provokatör diye nitelendirilen kişiler, projenin beraberinde getireceği tehlikeleri dillendirdikleri için ötekileştirilenlerdir aslında.”
Platform’un yaptığı araştırmalara göre projeyi desteklediği belirtilen kişilerin, projeyi desteklemekteki tek amacı yol. Yani insanlar oraya yol yapılacağını ve artık yaylalarına rahat ulaşabileceklerini zannediyor, ancak projeyi sahiplendiği iddia edilen halk, eğer yaylalarına herhangi bir müdahale olursa en önde kendilerinin direneceğini de vurguluyorlar.
Yoksa Yeşil Yol Projesi, madenlere ulaşım için bir maske mi?
Yol geçmesi planlanan bölge madenler açısından büyük yer altı zenginliklerine sahip. Platformun gayri resmi kanallardan edindiği bilgilere göre de bölgede birçok alan maden arama ve çıkartma çalışması yapılması için çeşitli firmalara verildi, ancak bir firmanın bölgeye gidip arama ve çıkartma çalışması yürütebilmesi için ön şart, bölgeye gidecek bir yolun olmasından geçiyor. Buradan da anlaşıldığı üzere yolun amacı halk veya yeşil bir yoldan ziyade madenlere kolay ulaşım.
Platformun davet bildirisinde yer alan bir başka konu da mera kanununda tüm hakları elinden alınan yaylacıların durumu. Çoğunun içinde neredeyse 300 yıllık ata yadigarı yapıların bulunduğu yaylaların geçmişten beri yaylacılar tarafından kullanıldığı biliniyor. Yaylacıların evleri ve yaylak alanları Osmanlı tapuları olmasına rağmen bugün tapulu alanlar değil. Mera kanunun 14’üncü maddesi gereği de devlet istediği takdirde yaylacıların ellerinden hem evlerini hem arazilerini alabilecek.
Görsel: Kuzey Ormanları Savunması
“Bölgenin büyük çoğunluğu sit alanıyken, sit alanları daraltılıp ormana devredilmiştir. Burada tespit edilen diğer bir kötü niyet de ormana devredilen alanların istenildiğinde imara açılacağıdır. Sit alanları kasti olarak daraltılıp orman arazisine aktarılmıştır. Bugünün talan planları, önceden hesaplanarak kanunlaştırılarak adım adım yapılmıştır” ifadelerini kullanan Platform üyeleri, “Puzzle gibi parçaları bir araya getirdiğimizde karşımıza büyük bir katliam tablosu çıkmaktadır. Bu kirli tablo, bilgi edinme talebi yaptığımız hâlde tarafımıza ulaştırılmayan ve gizlenen bilgilerin niçin gizlendiğiyle ilgile de fikir vermektedir” diyerek durumu betimliyor.
Yaylaların Kardeşliği Platformu son söz olarak da direndiklerini ve direneceklerini belirtiyor: “Dert eğer yol yapmaksa proje yürütücüleri ellerini bizim cennet topraklarımızdan çektiği an, bizlerin bireysel çabası ile de yapılabilir. Ancak amacın yol olmadığının, yapılacak yolun sermaye sahiplerine hizmet edeceğinin farkındayız.Bizler dışarıdaki provokatörler değil, yereldeki o cennet toprakların çocuklarıyız. Biz o topraklarda akan sularla, yağan yağmurlarla, dere sesiyle, yayla dumanıyla büyüdük ve çocuklarımıza atalarımızdan devraldığımız cenneti bırakmak için direniyoruz, direneceğiz.“
Yaylaların Kardeşliği Platformu, bölgesel direnişleri birleştirerek Türkiye’nin ekoloji mücadelesine destek verecek bir oluşum ve bundan sonra da adından sık sık bahsettirecek gibi görünüyor.
İlk 100 metreyi aşan bina Maya Plaza ile 1989 yılında tanışan İstanbul, geçen 26 yıl içinde Avrupa’nın en çok gökdelene sahip şehri oldu. Dünyanın en büyük yapı bilgi kaynaklarından Emporis’in verilerine göre, Türkiye’de yapımı tamamlanmış gökdelenler hesaba katıldığında Avrupa’da İstanbul’dan daha yüksek şehir yok. İstanbul bu yapılarıyla dünyada da 22’nci sırada.
Akasya-Acıbadem
Wall Street Journal Türkiye’nin haberine göre, en fazla gökdelene sahip şehirler listesindeyse İstanbul bunun da ötesine geçmiş durumda. Bu alanda da Avrupa birincisi olan İstanbul dünyada 15’inci sırada. Buna göre İstanbul’da gökdelen sayısı 107. Birinci olan Hong Kong’da 1268 gökdelen var. New York yine ikinci sırada ve 596 gökdelene ev sahipliği yapıyor. Tokyo’da 411, Chicago’da 293, Dubai’de 249 gökdelen bulunuyor.
Dördüncü Levent-Safir
Yükseklik konusunda Türkiye’nin önündeki ülkelere bakıldığında listenin birinci sırasında Hong Kong var. Hong Kong en yakın rakibi olan New York’dan 3 kat yüksek. Üçüncü sırayı Singapur alırken Seul, Dubai, Chicago, Sao Paulo, Şangay, Bankok ve Tokyo ilk 10’a giren şehirler. Başkent Ankara dünyanın 92’nci en yüksek şehri olarak göze çarpıyor.
Fikirtepe Kentsel Dönüşüm
Türkiye’deki en yüksek binalar, ağırlıklı olarak İstanbul’da yer almaktadır. İstanbul’da özellikle 2000’li yıllardan sonra hız kazanan inşaat faaliyetleri sonuncunda gökdelenlerşehir silüetinin “vazgeçilmez” bir parçası olmuştur. İstanbul’un Avrupa Yakası’nda Gayrettepe ile Maslak arasındaki Büyükdere Caddesi yüksek bina yapılaşmasına ek olarak son yıllarda Şişli’nin Bomonti semtinde de gökdelenlerin sayısı artmaya başladı. Şehrin Asya Yakası’nda ise Ataşehir, Kozyatağı gibi bölgelerde yaygınlaşan gökdelenlerin, İstanbul Finans Merkezi’nin tamamlanması ile bu yakada daha da artması beklenmektedir.
Göztepe- Taşyapı Blokları
İstanbul’da eski gökdelen bölgeleri olan Şişli-Levent-Maslak yerini şehrin göbeğinde kalan Feriköy, Bomonti, Küçükbakkalköy gibi gecekondu bölgelerine veya şehrin uzağında olan ama daha boş alanlara sahip Beylikdüzü, Avcılar, Kartal, Maltepe, Küçülkçekmece gibi ilçelere doğru gelişen dikey yapılaşma şehrin yeşil alanlarını tehdit etmektedir. Şehrin en merkezi yerlerinde “Eski Ali Sami Yen Stadı”,”Gültepe Fabrikalar Bölgesi” gibi her boş alana dikilen bu yüksek yapılar şehrin uzak ilçelerinde de kalan son boş alanları birer birer doldurmaktadır.
Kanyon AVM
Bu hızlı ve doyumsuz yapılaşma acaba bize nasıl bir gelecek getirecek? Buna nasıl “dur”diyebiliriz? Bu konularda aklı selim ve bu yapılaşmadan rahatsız olan kesimlerin bir an evvel örgütlenip bu vandallığa bir son demesinin zamanı çoktan geldi.