“Ben kendim de her resim yaptığımda bütün canlılarla, yani varoluşun sessiz çeşitliliğinin toplamı olan evrenle bir çeşit yek vücut olma haline girdiğimi fark ederim. O zaman kendim olmaktan çıkar, kaya ve lav püskürten bir volkan gibi, o resimleri püskürten benlikten arınmış bir yaratma sürecinin parçası olurum…”
Fahrelnissa, 1901’de İstanbul’da doğdu. Dönemin ünlü ailelerinden Şakirpaşa ailesinin bir üyesiydi. Bu aile ünlü olmasının yanı sıra kızı, tiyatrocu Şirin Devrim’in de dediği gibi ‘çılgınlar ailesi’ydi ve sanatla iç içeydi. Zeid’in kardeşleri, yeğeni ve çocukları kendisinin de dahil olduğu sanat yolculuğunu sınırlar arası bir hale getirmişti.
Aldığı eğitimlerin ve hayran bırakan yeteneğinin sonucu olarak şahane eserler ortaya koydu. Türkiye dışında farklı kentlerde de birçok sergisi oldu. Resmi üzerine pek çok çalışma ve araştırmanın üretildiği Zeid, soyut, modern resmin Türkiye’deki öncülerindendi.
1991’de yaşamını yitiren ressamın hem hayatı hem resim serüveni üzerine söyleyecek çok şey var fakat önceliği yazıyı yazma amacıma vermek doğru olacak. Zira şu an oturduğunuz yerden muhteşem bir sergiyi gezip Fahrelnissa Zeid ile, bin bir emek ortaya koyduğu portreleriyle baş başa kalabilirsiniz.
Sergiyi üç kişilik oyun linkinden gezip kendinizi farklı bir deneyimin içinde hissedebilirsiniz.
Globally, while we are getting through really difficult times, we are also trying to fight with COVID-19 (coronavirus) and with the fear and stress that comes with it. Even though we didn’t take it seriously at the beginning, with the speed of increasing cases, we have started facing the facts and realized the importance of the situation. While we were focusing on the ways to fight with coronavirus, we ignored the animal farms and markets, which were the main reasons of coronavirus and animal related pandemics in history. Although we only consider it as marketing and consuming wild animals, the world has fought with numerous pandemics from past to present that emerged because of unhealthy living conditions of farm animals in industrial livestock farms. We can get infected by diseases like brucella, tuberculosis, swine influenza, BSE (Bovine Spongiform Encephalopathy), avian influenza, salmonella, leptospirosis and even anthrax from animals, not just from eating their flesh, but even from their milk. Taking this into consideration, it is really important to examine how we get our nutrition.
While boosting our immune system, how can we deal with the stress that has considerable influence on our resistance to harmful viruses? I put some of the contentious questions to Internal Medicine Specialist Dr. Oguzcan Kinikloglu for you in this interview. I want to thank him and all those who work in health care for helping inform us during this crucial time.
We know that a strong immune system is necessary to fight with coronavirus as well as all the other diseases. What nutrients should we consume to strengthen our immune system?
Some doctors went on television and advised people to consume meat,dairy and eggs. This advice has no scientific basis. Scientific research claims we should consume fruits and vegetables to protect ourselves against influenza virus. Research shows that people who consume more fruits are at decreased risk of being infected by influenza virus. Research also makes strong claims about drinking green tea that shows drinking green tea decreases the frequency of getting infected with viruses in both children and adults. Therefore, I suggest people to abundantly eat fruits and vegetables and drink green tea to fight against coronavirus. We shouldn’t forget that coronavirus mostly effects people who have chronic diseases like those who have diabetes, high blood pressure, cardiovascular disease. It needs to be known that these diseases are closely linked to consuming animal products. For this reason, if we don’t want to be in the population that is affected by coronavirus, we should stay away from animal products.
We are hearing a lot about alkaline nutrients again. How useful are the claims being made?
In general, Alkaline diet stays away from animal products, it’s a plant-based diet. An alkaline diet is a type of diet of ‘ash diet’. There are different applications but basically it is a plant based diet recommends avoiding animal products. All its benefits come from consuming phytonutrients and not consuming animal products. These benefits or damages are not about the increase or decrease of the Ph value in the blood. It has been proven with scientific research that animal products do harm to our body with different mechanisms. For instance, TMAO (Trimethylamine-N-Oxide) which, is caused by consuming animal protein, increases the risk of cardiovascular diseases and rectum cancer. There is no scientific data that correlates these diseases to Ph value in blood, yet. We know that plant-based diets have protective effects against cardiovascular diseases, diabetes, high blood pressure, cancer and rheumatic diseases. Therefore, both during and beyond this pandemic, we need to adopt plant-based diets and avoid animal products.
Especially during this period, a lot of us are dealing with stress. Do you think the things we eat influence our mood?
Absolutely. I can say that it works in two different ways. First of all, when you don’t consume animal products you know that you are not causing cruelty. That in itself ought to give a spiritual uplift: “I am not doing any harm; I am not killing”. Second, animals experience stress when forced into slaughter houses, where they are tied up and feel the bad aura of the place. Stress hormone penetrates every tissue of the animal! When people eat meat, they also eat animal stress hormones, not to mention harmful saturated fat.
Research shows that people who quit eating animal products have a better mood in a short time.
The uncertainty we face now naturally affects our mood as well! What nutrients should we consume to fight depression?
According to scientific data that we have, whether it’s to avoid chronic diseases or increasing your mood, everything points to plant-based diets! Furthermore, we must keep our omega 6 consumption low. The ratio of omega 6 and omega 3 shouldn’t be above 4. For this reason, our main target should be avoiding fat as much as possible. And to increase our omega 3 intake, we can make use of food like dried fruits, plants with dark green leaves, berries, bean, crucifers, chia seed, linseed and hemp seed.
What is the relation of animal products with the viruses that we fight against today and in recent years?
As we all know, the Covid-19 Pandemic spread in a Chinese animal market. People provided a perfect environment for viruses to execute their antigenic changes on different species by
keeping thousands of animals in the same place! Not just Covid-19 Pandemic, pandemics such as avian influenza, swine influenza and Spanish influenza that we have seen before has arisen from animal markets as well. Surely, it is not a coincidence. There are gigantic farms that keeps one million chickens in the same place, and it is reported that China alone has 70,000 such farms. We must stop industrial livestock farms to prevent these kinds of pandemic from happening agian. One of the worst scenarios is that H5N1 virus causes avian influenza and when it contaminates people from birds, the death rate is 60%. Fortunately, it doesn’t spread from person to person, but if H5N1 virus (avian influenza) mutates in these farms and starts to spread from person to person then billions of people might die.
A clever person solves a problem. A wise person avoids it.
Neden demokrasi mücadelesi veren devrimci kadınlar? Esasında tüm devrimleri ve devrimci kadınları araştırmak istememe rağmen hem çalışmanın sınırlarını belirlemek hem de araştırmamı makul bir zaman aralığında bitirebilmek adına üç devrim üzerinde odaklanarak, sonunda Türk kadınının verdiği mücadeleye değinmek istedim. Çalışma boyunca vurgulamak istediğim nokta, kadınların ülkeleri ve esasında tüm dünya kadınları için verdikleri mücadeleler ve bu mücadeleler arasındaki benzerliklerin altını çizmektir. Devrimler, tarihsel akış ve etkileşimleri gereği sıralandırılarak incelenmiş ve devrimsel sonuçları açısından kadınların karşılaştıkları olumsuz şartların analizi yapılmıştır.
İngiliz Devrimi öncesi kadının konumunu Papa VIII. Joan ile bağdaştırmak mümkündür. Tüm zamanların yazılı kaynaklarında, “Vatikan tarihinin yüz karası” olarak adlandırılan Papa VIII. Joan, ilk kadın Papa olarak, adının her türlü yok edilme çabasına rağmen, hatta San Pietro’da bulunan Papalık listesinden adı silinip, sonrasında yerine geçen başka bir Papa Joan’a verilmesine karşın, yok edilememiş bir kadındır. İşte İngiltere’de devrim öncesi dönemde kadına uygun bulunan konum yok olmaktır. Erkek hegemonyasında kalarak statüsü, ideolojisi ne olursa olsun Kilise ve Tanrı Baba’nın dediklerine itaat etmek; himayesi altında bulunduğu erkeklerin isteklerini yerine getirmekle yükümlüdür.
Siyasal açıdan incelendiğinde bir parlamento vardır; fakat bu parlamento mülk sahibi sınıfı temsil etmektedir ve halkı temsil etmesi gereken Avam Kamarası da yine zenginlerden oluşmaktadır. Böyle bir ortamda kadının hiçbir temsiliyet ya da seçilme hakkı yoktur; sadece özgür erkekler oy kullanabilir. Seçme hakkı her zaman için kitlesel kadın hareketlerinin önemli bir kilit noktası olmuştur.
16. ve 17. yüzyıllarda İngiltere’de ciddi devrimci sonuçlar ortaya çıkmıştır; Haklar Bildirgesi bunlardan biridir. Bu bildirge ile kralın yetkileri sınırlandırılmak istenmiştir ve bu uğurda verilen mücadelelerde kadınlar hep erkeklerle beraber savaşmışlardır. Fakat sonuca bakıldığında kadın ile ilgili en ufak bir madde görülmemektedir. Kadının sosyal hiyerarşideki konumu köleler ile aynı tutulmuştur. Kendisine uygun bulunan işler ise; ev işleri, çocuk doğurmak ve bakımları ile ilgilenmek, tarlada çalışmak, evin idaresini sağlamak, iffetli olmak, devrimsel süreç sonrasında ise geçimlik-mevsimlik işçi, ucuz işçi olarak kamusal alana eklemlendirilmektir. Öte yandan siyasi ve ekonomik açılardan dezavantajlı gruba dahil edilen kadının gücüne İngiltere, zaman zaman ihtiyaç da duymuştur. Quaker hareketi ile kadınlara misyonerlik görevi verilerek göç eden gruplara liderlik etmesi istenmiştir. Fakat Quaker hareketi sonraki yıllarda gittikçe muhafazakarlaşarak kadınların özel alanda, erkek hegemonyasında kalması yönünde evrilmiştir.
Haklar Bildirgesi
İngiltere’de devrimsel süreç içinde oluşan Parish hareketi de kadının konumu gittikçe zayıflatmış ve ikincilliğini perçinlenmiştir. Parish muhafazakar bir harekettir. Piskoposlar vaaz vererek kadınların giyim kuşam, saç şekilleri hatta taktıkları aksesuarlara bile karışmışlardır; erkek adeta bir gardiyan gibi modelize edilerek kadının varlığı hiçe indirgenmiştir. Ancak İngiltere’de İç savaş, reformasyon ve karşı reformasyon süresince kadınların konumlarında bazı değişiklikler görülmüştür: Rahibelerden yıllardır eğitim alan kız çocuklarının kapalı tutulduğu manastırlara karşı mücadele başlamış ve feminist duruş İngiltere ve Benelüks ülkelerinde benimsenmeye başlamıştır. Leveller kadın hareketi ortaya çıkmış ve eşleri hapishanede olan kadınlar direnişe başlamışlardır. Sessiz kalmayı reddettikleri için onlara “ kadın balık satıcıları” diye aşağılama saydıkları ünvanlar takmışlardır. Leveller hareket çerçevesinde seçme ve seçilme hakkı için kadınların politik aksiyonlarda da artık yer aldıkları görülmektedir. “Sosyal eşitlik” temelli konuşmalar yaparak dilekçeler yazmaya ve hak talep etmeye başlamışlardır; bunlar ileriki yıllarda Suffragette hareketinin uzaktan gelen ayak sesleridir. Kadınlar sahip olmaları gereken temel hak ve özgürlükleri için savaşım halindedirler. Katherine Chidley, Elizabeth Lilburne ve Mary Overton İngiltere’nin ilk kadın hakları dilekçesini hazırlayan isimlerdir. Avam Kamarası’na 10.000 imzanın bulunduğu dilekçeyi sunduklarında, evlerine ve kocalarına dönmeleri cevabını alırlar. Davasından vazgeçmeyen Chidley kısa bir süre sonra Alçakgönüllülük Dilekçesi’ni hazırlamıştır. Tanrı ve din anlayışı ile kadın-erkek eşitliğini tanımlamış ve bu eşitliğin mülk paylaşımında da uygulanmasını talep etmiştir; sırf sadece kadınlar dilekçeyi imzaladı diye sonuç alamamış; ancak kadın hakları için ömrü boyunca üretmeye ve çalışmaya devam etmiştir.
Devrim sonrası süreçte çalışma hayatına atılan kadın için ise gelişmeler olumlu yönde değildir. 1800lü yıllarda Manchester’da çalışan kadınlar, günde 12 ile 16 saat arasında çalışmak zorundadır. Durum çalışan anneler için ise daha vahimdir. Doğumdan sonra en fazla 2 hafta izin yapabilen kadınların çoğu işsiz kalmamak için doğumun hemen ardından işe dönmeye mecbur bırakılmışlardır. Hatta evde çocukları ile çalışmak zorunda olan kadınların, bebekleri sakin dursun diye onlara afyon verdikleri bile kayıtlara geçmiştir.
Fransız Devrimi’ne geçmeden önce kısaca Aydınlanma döneminin etkilerinden bahsetmek gerekirse; Aydınlanma’nın da aslında karanlık yönleri vardır. Özellikle sevgili Rafael’in Atina Okulu’nu canladırmanız, Aydınlanma’da kadının nasıl bir konuma sahip olduğunu kavramanıza kafidir. Aydınlanma sürecinde kadın temsili, Atina Okulu’ndaki tek kadın olan matematikçi Hypatia’dır. Aydınlanma esasında sadece yine erkeklerin ön planda olduğu ve kadınların özellikle ikincilliğinin korunduğu bir dönemdir. Seksüel anlamda kadın ve kadınlık kimliğinin teorileştirilmesi Aydınlanma’nın en karanlık tartışmalarını yaratmıştır. Kadının portresini, erkeğin bir alt versiyonu olarak gören Aydınlanmacılar, kadını sadece “anne” olarak yüceltmiş ve ahlaki unsurların bekçisi olarak nitelendirmiştir. Aydınlanmacılar doğal eşitliği savunurken konuyu cinslerin eşitliği olarak ele almamak yerindedir; kastedilen avam-soylu ayrımıdır. Aydınlanma hareketi ile kadınların kendi kendilerini geliştirmeleri ve az sayıda da olsa destekçi bir kitle elde etmeleri ile birlikte kadına yeni bir çalışma alanı da doğmuştur; edebi buluşmaların yapıldığı salonlar. Bu salonlar ilk etapta sadece sanat ve edebiyat için açılmış olsalar da, ilerleyen yıllarda özellikle Fransız devrimi zamanında önemli bir buluşma ve haberleşme alanı olarak kullanılacaklardır. Böylece kadınlar dünyevi meselelerden de uzak kalmayıp devrimsel süreçte aktif rol alabileceklerdir. Ayrıca yine bu salonlar kadın hakları savaşımında önemli birer üs haline gelip “kız kardeşlik” hareketinin başlamasına zemin hazırlayacaktır.
Atina Okulu
Fransız devrimi öncesinde ülke genelinde, Katolik Fransa için “Tanrı Baba” ifadesi esasında durumu özetlemektedir. Merkezi devlet, aile ve devletteki erkek iktidarına dayanmaktadır. Ayrıca kadınların bazı mesleklerden men edilmesine sebep olan işçi örgütleri vardır; örneğin 1630larda kadınların baskı işlerinde çalışmaları engellenmiştir.
Açık isyan 1788 baharında başlamış ve Rennes sokaklarına dökülen gruplar şehir kapılarını işgal etmiş, kadınlar çan kulelerini ele geçirerek gözetleme görevini üstlenmişlerdir. Bu olay tarihe Journeé des Tuiles (Kiremit Günü) olarak geçmiştir. Sonuç: Ulusal Meclis oylamalarında sınıfa göre değil kafa sayısına göre oylama yapılmasına karar verilmiştir. Kadınlar ise oylama dışındadır.
Ekmeğin fiyatının artış göstermesi ile yine bir ayaklanma başlamıştır. 1 Ocak 1789 tarihinde Tiers Etat (Üçüncü Sınıf) kadınları krala bir dilekçe sunmuşlar ve temsiliyetin taraflı olduğuna inandıklarını dile getirmişlerdir. Sonuç: Kral ve Ulusal Meclis kadınların çağrılarını ve uyarılarını cevapsız bırakmıştır. Olaylar alevlenmeye ve silahlı bir çatışmaya dönüşmeye başladığında halk artık Bastille’i işgale hazırlanmaktadır. Bastille Baskınında binler, kadınlı erkekli, yaşlı ve çocuk olarak bir zafer kazanmışlardır. Sonuç: Bastille tutuklarında bile kadınlar vatandaş sayılmadığı için kayıtlara bile alınmamıştır. Monarşinin yıkılması ile birlikte kadınlar kendilerine siyasal açıdan çalışabilecek sınırlı da olsa bir alan bulmuş; yeni kurulan partilerin kulüp ve salonlarında çalışmaya başlamışlardır. Sonuç: 26 Ağustos 1789 günü büyük sıkıntılar içerisinde yazılan İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’nde “homme” kelimesi tüm vatandaşları değil sadece erkekleri ifade etmektedir. Halk yeni sistemde yaşanan ekonomik sıkıntılara karşı yine birlik olmaya başlamış ve sokaklara dökülmüştür. Hükümet ise misilleme yaparmış gibi 1 Ekim’de yemekli bir balo düzenleyince isyanın fitili ateşlenmiştir. 5 Ekim günü bir grup kadın Versailles’e doğru hareket etmiş ve saraya vardıklarında ise sayıları onbinlere yaklaşmıştır. Kadınların başlattığı bu ayaklanma ile saray İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’ni kabul etmek zorunda kalmıştır. Sonuç: Kadın hala vatandaşlık hakkı elde edememiştir.
Kadınların fedakarlıkları ve mücadeleleri bununla sınırlı kalmamıştır. Örneğin Madam Roland, İçişleri Bakanı’nın eşi, kocasının mektupları ve genelgelerini yazmış ve Jirondenler ile işbirliği yaptığı gerekçesiyle suçlanarak idam edilmiştir. Kral taraftarı Madam de La Villiruoet ise eşini ve arkadaşlarını mahkemede savunarak idamdan kurtarmıştır. Bir dilenci gibi giyinen Françoise Després Vendeé’deki kral taraftarı orduya gizli mesajlar taşımış ve hayatını her defasında riske atmıştır. Hem kral taraftarı hem de cumhuriyetçi kadınlar erkek kılığına girerek orduya katılmışlardır. Théorigne de Mericouert’un, Jakobenler için aktif çalışmalarına karşın sonu akıl hastanesine yatmak, Claire Lacomb silahlanarak askerlere katılmış ve sonu karşı devrimci olmakla suçlanmak, Costance Evrard Champs de Mars çatışmalarına katıldığı gerekçesiyle tutuklanmak ve daha pek çok devrimci kadın suçlu bulunarak ölüm cezasına çarptırılmışlardır. Pauline Léon Devrimci Cumhuriyetçi Kadın Yurttaşlar Birliği’ni kurarak Jakobenler’i kitaplığında destekçileri ile toplamaya başlamış ve Jironden karşıtı tüm manifestolarda yer almıştır. Sonuç: 1793 yılında bu birlik, Sein Nehrindeki çamaşırcı kadınların örgütlenerek sabun fiyatlarını protesto etmesi üzerine kapatılmıştır. Ve belki de en önemlilerinden biri olan Olympe de Gouges. Kadın ve Kadın Yurttaş Hakları Bildirgesi’ni anayasaya cevaben 1791 yılında tamamlamış ve 1793 yılında meclise sunmuştur. Ancak 1944 yılında kadınlar seçme ve seçilme hakkına sahip olacaklardır. Sonuç: Bu kadınların çabaları belirli bir etki alanı yaratmış olsa da kısa vadede suçlanmalara, yargılanmalara ve idamlara maruz kalmışlardır. Uzun vadede ise kadın hakları hareketinin yapı taşlarını oluşturmaları ve feminizim akımının doğuşuna zemin hazırlamışlardır. Devrimsel sürece Olympe de Gouges gibi pek çok kadının dahil olmasına rağmen Meclis, 1793 yılında kadınlara yurttaşlık hakkı tanımamıştır. Durumun daha da kötüleşeceğini öngören de Gouges, Haziran 1793’te cumhuriyetçi, federal ve monarşi yanlısı yönetim biçimlerinin arasından uygun olanını seçmek için bir referandumun gerekli olduğunun vurgusunu yapan manifestosunu yayımladığı zaman, Devrim Mahkemeleri tarafından suçlu bulunmuş ve Gouges, halkın egemenliğine kastettiği gerekçesiyle 3 Kasım 1793 tarihinde giyotin cezasına çarptırılarak hayatına son verilmiştir. Kadın ve Kadın Yurttaş Hakları Bildirgesi’nde dediği gibi, “Kadın, idam sehpasına çıkma hakkına sahip ise, konuşmacı kürsüsüne de çıkma hakkına sahip olmalıdır” sözünü yerine getirerek ölümüne giden Gouges’un bildirgesi erken dönem feministler için adeta bir kılavuz olmuştur.
Kadın ve Kadın Yurttaş Hakları Bildirgesi
Fransız devrimi denince Sanculotte’lardan (Baldırıçıplaklar) bahsetmeden geçilmemelidir. Devrimci toplantılara ve şenliklere katılmak, jakobenleri içerdeki düşmana karşı savunmak, ailelerin yiyecek ihtiyaçlarını karşılamak üzere çalışmak gibi pek çok alanda bu devrimci kadınlar görev almışlardır. Fakat Sansculotte kadınlarla, nefret ve şiddet bir tutulmaya başlamıştır. “Giyotinin Öç Tanrıçaları” olarak anılmaya başlanan bu kadınlar, boyunları giyotine vurdurulan insanları seyrederken, bir taraftan da saçlarını sessizce ördükleri için tricoteuses (örgücüler) olarak anılmışlardır. Sansculottelar ise ileriki yıllarda Komün’ün Asi Kadınlarının öncüleri sayılacaklardır.
Amerikan devriminin kadınları, hem yurttaşları, hem yeni vatanları, hem kölecilik karşıtı ve hem de kadın hakları için mücadele vermişlerdir. Buna karşılık kadınlar, Amerikan tarihinde büyük haksızlıklara uğramıştır; bunlardan en çarpıcı olanı ise cadı olarak suçlanmaktır. 1692 yılında Salem Village’da bir grup genç kızın şeytan tarafından ele geçirildiği gerekçesiyle Massachusetts kolonisinde histerik bir dalgalanma olmuştur. Takip eden birkaç ay içerisinde yüz elli kadın, erkek ve çocuk suçlu bulunmuştur. Esasen bu durum İngiliz-Fransız savaşının psikolojik bir sonucudur. Savaş sonrasında patlak veren yabancı düşmanlığı ve çiçek hastalığı salgını bu furyayı tetiklemiştir.
Amerikan devrim tarihinde öne çıkan pek çok kadın vardır; ilk olarak “Özgürlüğün Kızları” grubundan bahsedilmelidir. Devrimin ivme kazanmasını sağlayan ve gerçekleştirdikleri protestolarla devrimci ruha katkı sağlayan Özgürlüğün Çocukları grubunun hemen ardından oluşan Özgürlüğün Kızları grubu, yaptıkları pasif direniş ile devrime yön vermişlerdir. İngiliz mallarının protesto edilerek halkı bilinçlendirip yerli malına yönlenilmesini sağlayan bu grubun çabaları sayesinde Amerikan mallarının üretimi desteklenmiştir. Belki de Amerika’yı, Amerika yapan bu bilinç o yıllarda oluşturulmuştur denilebilir.
Özgürlüğün Kızları
Kırmızı ceketli İngiliz askerlerinin vergi vermeyenleri mimleyip baskı politikası uygulaması devrimsel süreci hızlandırmış ve koloni halkından gönüllüler ordu kurmak üzere eğitim almaya başlamışlardır. Bu orduya saçlarını erkek gibi kestirip, göğüslerini bandajla saklayıp, erkek takma isimleri ile Nancy Bailey, Deborah Sampson gibi kadınlar da dahil olmuşlar, ama fark edildikten hemen sonra görevden alınmış; hatta suçlu bile bulunmuşlardır. Bağımsızlık savaşı boyunca Molly Pitcher takma adlı Mary Ludwig gibi kadınlar savaş meydanında su taşıyarak efsane olmuşlardır. Betty Zane adlı başka bir kadın ise barut taşıyarak Amerikan askerlerine yardım etmiştir. Massachusettsli bir albayın karısı olan Rebeca Barrett evinde İngiliz birliklerinden mühimmat saklamıştır. Deborah Champion, Sarah Decker, Harriet Prudence Patterson Hall ve Lydia Darragh gibi kadınlar ise İngiliz birliklerinden bilgi sızdırarak hayatlarını tehlikeye atmışlardır. Siyasi platformda ise Abigail Adams, Mercy Otis Warren gibi kadınlar topluma mal olmuşlardır; ancak Jefferson’un Bağımsızlık Bildirgesi kadınlara hiçbir hak tanımamıştır. Lucretia Mott, Elizabeth Cady Stanton, Lucy Stone, Julia Ward gibi kadınlar, kadın hakları mücadelesine başladıklarında, kölecilik karşıtı hareketlerde yanlarında oldukları erkekleri bulamamışlardır. Kadınlar oy hakkına sahip olabilmek için 19.Anayasa Değişikliği ile 1920 yılını beklemek zorunda kalmışlardır.
Türk Kadınları. Diğer devrimci kadınlardan farklı olarak, kalemleri ve hitabetleri ile ön plana çıkmışlardır. Günümüzde “eşitlik” adına vardığımız noktaya ulaşmamız için ciddi savaşlardan, sınavlardan geçildiğini, yine edebiyat yoluyla Türk kadınlarının devrimsel süreci başladı diyebiliriz. Nuriye Ulviye Mevlan-Civelek kadınlara ses olabilmek, onları bilinçlendirebilmek için “Kadınlar Dünyası” isimli dergiyi çıkararak başlattığı feminist siyaset, Osmanlı toplumunda en ses getiren kadın hareketlerinden biri olmuştur; kadınlara yol göstermeyi ve onlara toplumda yeni roller biçmeyi amaçlamıştır. Kadınların çalışma hayatına girebilmeleri, eğitim alabilmeleri için büyük uğraşlar vermişlerdir. Dört yabancı dil bilen ve Osmanlı kadınlarının aydınlık yüzlerinden olan Nezihe Muhiddin; Sabah, İkdam gibi gazetelerde sosyoloji, pedagoji ve psikoloji konularında yazılar yazmış; Kadın hakları mücadelesini, cumhuriyet ilan edildikten sonra da sürdürmeye devam eden Muhiddin, cumhuriyeti “kadın hakları için uygun bir zemin” olarak gördüğünden, ilanından önce, 15 Haziran 1923’te, kadınlara oy hakkı ve siyasal haklar talebiyle “Kadınlar Halk Fırkası”nı kurmuştur. Bu uğurda verdiği mücadelede bölücülük ile suçlanmıştır. İyi bir eğitim alarak farklı ülkelerde tahsilini tamamlayan, yabancı kültürler ile kendi kültürümüzün mukayesesini yaparak, yabancı kültür değerlerinin milli kültürümüzde karşılığını araştıran Halide Edib Adıvar, kadının edebiyat üzerinden siyasette nasıl güçlü bir konuma geldiğinin ve verilen kadın hakları mücadelesinin en güzel örneklerinden biridir. Batı kültürünü ve değerlerini eğitimini tamamlarken yakından inceleme fırsatı bulan Adıvar, milli mücadelenin seyrini etkileyecek olan güçlü hitabeti sayesinde düzenlediği mitingler ile halkı biliçlendirmeye, kadına ve kadın haklarına dair tarihimizde ilk kez somut adımları atan Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk ile birlikte çalışarak, toplumsal bilinci uyandırmış güçlü bir kadındır. Türk halkını harekete geçiren ve önderlik edenler devrin münevverleri, yazar ve edebiyatçılardır. Yazıları ile milli heyecanı ve direnci besleyen Adıvar, 1919 yılında, Vakit Gazetesi’nde sürekli yazmaya başlamış; Büyük Mecmua’nın da başyazarı olmuştur. Halide Edib Adıvar, 1926-1939 yılları arasında, edebi faaliyetlerine ara vermemekle beraber, tarih felsefesi, Şark ve Garb medeniyetlerinin mahiyetleri, karşılıklı tesirleri üzerinde çalışmalar yapmış; Amerikan üniversitelerindeki derslerinde ve muhtelif Hindistan üniversitelerinde bu meseleleri sistemli olarak ele almıştır. Tarihimizde daha pek çok kadın, hatta isimlerini bile bilmediğimiz, kaynaklara geçmeyen pek çok kadın vatanları ve kendi hakları için çok ciddi savaşlar vermişlerdir. İşte Kurtuluş Mücadelemizde cesurca savaşmış ve vatanını kurtarma yolunda canları pahasına alanlardan çekilmemiş kadınların bazıları; Asker Saime, Kılavuz Hatice, Binbaşı Ayşe, Tayyar Rahmiye, Fatma Seher Hanım, Nezahat Onbaşı, Şerife Bacı, Çete Emir Ayşe, Fatma Aliye, Halime Çavuş, Nene Hatun, Fatma Makbule Leman, Latife Hanım ve Zübeyde Annemiz.
Toplumun bilinçlenmesi, var olan sisteme karşı gelinmesi, ekonominin güçlendirilmesi, Sanayi Devrimi’nin gelişimi ve özgürlük hareketlerinde kadının etkin katılımı ve desteği olmadan herhangi bir devrim gerçekleştirilemezdi. Kadın artık, dünyalara yön verebilmekte, ekonomiyi, ülkeleri peşinden sürükleyen kurum ve kuruluşlara liderlik edebilmekte ise hepsini devrimci kadınların verdiği cesur mücadelelere ve o kadınların haklarını gözeten erkeklere borçlu olduğumuzu bir kez daha hatırlamakta fayda vardır.
Kaynaklar
Aykol Hüseyin, Aykırı Kadınlar, 2.baskı, Ankara, İmge Kitabevi Yayınları, Kasım 2015
Bessières, Yves ve Niedzwiecki, Patricia. Women In The French Revolution, The Institut pour le
Dèvelopment de l’Espace Cultural Europèen, January 1991
Bock, Gisela. Avrupa Tarihinde Kadınlar. çev. Zehra Aksu Yılmazer, Literatür Yayınları
Bordonali, Gulia. I Diritti delle Donne nel Secolo dei Lumi: Il Periodo della Reggenza e La Rivoluzione Francese, https://www.viqueria.com/diritti-donne-secolo-lumi/
Brooks, Rebecca Beatrice. The Roles of Women In The Revolutionary War, http://historyofmassachusetts.org/the-roles-of-women-in-the-revolutionary-war/
Granata, Sebastiano. 1789-1793 Le Sperenze Deluse delle Femministe Francesi, http://www.storiain.net/storia/1789-le-speranze-deluse-delle-femministe-francesi/
Hazan, Eric. Fransız Devrimi Tarihi, çev. Nazlı Ceyhan Sümter, Say Yayınları, İstanbul, 2016.
Heritier, Françoise, Agacinski Sylvaine, Bacharan Nicole ve Perrot Michelle. Kadınların En Güzel Tarihi. çev. Yonca Aşçı Dalar, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları,Temmuz, 2015.
History of American Women. Women’s Role In The American Revolution, http://www.womenhistoryblog.com/2009/01/womens-role-in-american-revolution.html
Leveller Women and the English Revolution, http://hoydensandfirebrands.blogspot.com.tr/2012/05/leveller-women-and-english-revolution.html
Pettinger, Tejvan. Biography of Elizabeth Cady Stanton, http://www.biographyonline.net/women/elizabeth-cady-stanton.html
1979 yılında İngiliz komedi topluluğu olan Monty Python’un üyelerinin çektiği absürt komedi filmidir.
Çekildiği dönemde büyük tepkilere neden olan film 41 yıl geçmesine rağmen şu an Danimarka’da hala yasaklı filmler arasındadır. Ayrıca yapım ülkesi olan İngiltere’de bile filmin çekildiği yıldan 30 sene sonra ilk defa gösterime girmiştir.
Konu olarak Hz. İsa ile aynı gün doğan Brian bebeğin yanlışlıkla 3 bilge adamın onu İsa zannetmesi ile başlayan film, ardından filmin ne kadar eğlendirici geçeceğini bizlere belli eden bir jenerikle başlıyor ve Brian’ın hayatının Hz. İsa ile aynı paralellikte gitmesi ile devam ediyor.
Önemli taşlamaları ve hiciv unsuları bulunan filmde jeneriğin bir çiçek içinde bebeğin göğe yükselmesi ile bitmesi ve finalinin filmin başından belli olması ile başlıyor. Filmdeki Brian karakterini oynayan aktör Graham Chapman filmde sadece başrol olarak değil birçok başka karakteri oynayarak adeta sürprizler yapmıştır. Aslında sadece Graham Chapman değil, Monty Pyhthon’un 6 kişilik üyesi yaklaşık 40 karakteri canlandırmışlardır. Bunu film izlerken bazılarını fark ediyorsunuz ama filmin künyesini incelediğinizde gözünüzden kaçırdığınız karakterlerinde olduğunu görüyorsunuz. Yönetmen Terry Jones ise henüz aramıştan yaklaşık 4 ay (21 Ocak 2020) önce ayrılan aktör filmin içine o zamanların çok sükse yapmış filmi Star Wars’a selam gönderdiği bir sahneyi de koymayı es geçmemiştir.
Filmde dini dogmalara bolca yer veren yönetmen bir sekansta “su kabağı” ve “terlik” ayrımında aslında Hristiyanlık içindeki mezhep farklılıklarını da gözümüze sokmayı başarıyor. Ayrıca suskunluk yemini ederek meditasyona geçen bir kişini yanlışlıkla konuşturup -adamın dilini açtı Mesih- repliklerinin atıldığı bölümde ise karakterin yanlışlıklar üzerine halkın bu yanlışlıkları birer mucizeye dönüştürmesi 21. yüzyılda bile hala aktüelliğini korumaktadır.
Filmde Yahudi Halk Cephesi adındaki bir topluluğunda düzene boyun eğmeyen ama bu düzeni yıkmak için salt düşüncelerden başka hiçbir şey yapmayan hala varlığını koruyan sözde muhalif kesimlere ise ağır darbe indiriyor. Bu topluluğun ise Brian’ın ölümünü duyduklarında bile müdahale etmek yerine karşısına geçip “He’s a jolly good fellow” şarkısını söylemesi filmin en düşündürücü eğlenceli sahnesi.
Notlarımı burada sonlandırırken aslında hepimizin etrafımızda birçok manifestoya aldanırken buluyoruz. Brian’ın da dediği gibi “Aslında herkes kendisini dinlemeli”.
Günümüzde Sabahattin Ali öykücülüğünü sevmeyen pek azdır diye düşünüyorum. Bir yazıya böylesi bir yargıyla başlamak ne kadar doğru kestiremesem de Sabahattin Ali’nin yaşadığı yıllarda Anadolu’yu tüm çıplaklığıyla ortaya koyduğu bir gerçektir. Bu gerçeğin ortaya koyulması ya da daha başka bir ifadeyle gerçeğin içinde yaşanırken üstünü örten ve kavranmasını engelleyen o büyülü örtünün onun yan yana gelmiş sözcükleri ve cümleleriyle ortadan kaldırılması bu gerçekten nemalanan kimilerinin hoşuna gitmemiş olmalı ki Sabahattin Ali, elim bir cinayetle hayattan koparılmıştır. Her zaman, oysa yaşasaydı Çehov gibi dünya klasikleri arasında yerini almış bir öykücümüzle gururlanıyor olabilirdik, diye düşünmüşümdür.
“Ulusun tarihi, sokaktaki adama daha da az şey ifade eder. Tarihin gerçek akışını da bilmez, sürekliliğin tamamını da. Ulusun eskiden nasıl yaşadığını bilmez ve kendisinden önce yaşamış ancak birkaç kişinin adını bilir. Farkında olduğu figürler ve anlar doğru düzgün bir tarihçinin tarihten anladığı şeyden çok uzaktır.” diyor Kitle ve İktidar’da Elias Canetti. Bu nedenle belki de yılları devirerek aklımızda Çehov’un ya da Sabahattin Ali’nin döneminden pek az kişinin adı kalıyor. Bir yandan şunu da belirtmek istiyorum. Bazılarımız maalesef Çehov ya da Sabahattin Ali’nin de adlarını bilmiyor ama olsun yazımın konusundan daha fazla uzaklaşmadan, Çehov’un söylediği bir şeyi hatırlatayım:
“Yazarın görevi,” diyordu Çehov, “bir durumu en gerçekçi şekilde anlatmaktır; öyle ki okur göz ardı edemesin artık onu…”
Sabahattin Ali’nin öyküleri işte tam da böyledir. Bu nedenle onun Çirkince öyküsünden Şirince’nin bir zamanlarına bakmak bir deneyim örüntüsü barındırır. Bu yazının amacı bu deneyim örüntüsüyle bugünün iç içe geçtiği karasularında yüzmektir.
Sabahattin Ali’nin Çirkince Öyküsü
Çirkince öyküsü Sabahattin Ali’nin her İzmir’e gelişinde yaptığını söylediği gibi Efes’i görmek isteğiyle başlıyor.
“Gymnasium’unun mozaikleri, şimdi birbirini kovalayan keçilerin tırnakları altında dağılmaktaydı. Coşkun bayramların, spor oyunlarının kutlandığı Hypodrom’un göbeğinde muhacirler tütün ekmişler, kenarda kuru yapraklı bir çardağın altında sıtmadan titreşerek yatıyordu.”
Bir zamanlar insanlığı kıran ve dönem öykülerinde çokça adı geçen sıtmaya baktığımız gibi koronaya da bakabilecek miyiz? diye geçiyor aklımdan. Bu günlerin pek de uzak olmaması dileklerimle ola ki bu cümleyi şimdi kursak:
“Turist kafilelerinin turlarının bir parçası olan ve önünde her gün yüzlerce milletten insanın fotoğraf çekildiği Efes, ovanın rüzgarlarıyla yıkanmakta, Gymnasium’un mozikleri pandemi nedeniyle kapatılan müzenin yalnızlığında, sade göçmen leyleklerin dönüşüyle, bu kuşlara bir mola yeri olarak, onlardan tüm dünyada insanların nicedir ortalıkta görünmediğini dinliyordu.” benzeri bir hal alacağını düşünüyorum.
Yaşadığı hayal kırıklığı ile Selçuk’a dönen yazar, orada treninin kalkış vaktine kadar zamanını nasıl geçireceğini şaşırmıştır. Sonunda otuz sene önce birkaç gün kaldığı Çirkince’ye gitmeye karar verir. Öykünün sonunda Çirkince’nin artık yeni bir adı olduğunu ve oraya artık Şirince dendiğini öğrendiğini belirtmek isterim.
Öykü bin dokuz yüz kırk yedide yazılmıştır ve yazarın yolu bundan otuz yıl önce Çirkince’ye düşmüştür.
“Neyse bulursa kömürle, fakat daha çok odunla işleyen Aydın treni bizi yirmi dört saate Selçuk’a getirmişti.” Bu satırları okuyunca elbette şaşırıyorum. Çünkü İzmir merkezinden toplu taşımayla gidilebilen Selçuk, izbanla bir saat yirmi üç dakika sürüyor. Fakat, yıllar önce mesafelerin bunca yavaş geçilmesinden doğan uzaklığının yerini şimdilerde pandemiden dolayı insanlar arası uzaklığı almış durumda. Üzülerek görüyorum ki toplu taşımayla gidebilecek olsa bile hâlâ evlerimizden çıkamadığımızdan Selçuk bugünlerde çok daha uzak.
“Hele Çirkince… Hele bu yedi, sekiz yüz hanelik dağ köyü… Daha uzaktan, çamların, zeytinliklerin arasından, hafif çivitli beyaz evlerinin camları parıldayan, meydanlarını iri çınarların gölgelediği küçük Rum kasabası…” Böyle güzel bir yere nasıl olup da Çirkince adını verdiklerine şaşırdığını belirten yazar, muntazam kaldırımlı sokaklarında geçirdiği tatlı çocukluk anılarından sonra Çirkince akşamlarını anlatır.
“Akşam yemeklerini yedikten sonra hep sokağa dökülürler, mandolin çalan delikanlılarla yumuşak sesli kızlar, şarkılar söyleyerek kalabalık gruplar halinde dolaşırlardı. Koskocaman bir kiliseleri, dört tane ilkokulları, bir tane de gimnazları vardı. Pazarları çınarlı meydandaki gazinoların bahçeleri tertemiz giyinmiş insanlarla dolup taşar, karı koca zarif bir karafadan rakılarını içerlerken etraflarında çocuklar oynaşır, ihtiyar kadınlar siyah yünden atkı örerlerdi. Çoğu Sakız biçimi tek katlı evlerin her zaman açık duran kapılarından içeri bakınca, güzel döşenmiş bir sofanın ortasında, üzeri dantel örtülü ceviz masalar, kenarında oyma çerçeveli konsol aynalar görünürdü.”
Sabahattin Ali bir at bulup yola revan olur lakin karşılaştığı Çirkince çocukluğunda gördüğü Çirkince’den çok farklıdır.
Çirkince Şirince Olmuştur
“Burası benim otuz sene önce gördüğüm, içinde en güzel günlerini geçirdiğim yer değildi. Şu sağ tarafımda kapısız, penceresiz, çatısız yükselen dört duvar, bir zamanlar bahçesinde yüzlerce çocuğun oynadığı mektep olamazdı. Şu önümdeki ulu çınarın dibinde, böyle bataklık ortasında bir taş yığını değil, dört gözlü bir mermer çeşme olacaktı.”
Virane köyü gezer ve sonunda çocukluğunda misafir olduğu evi bulur. Kapı merdivenlerinde oturan adamdan evi gezmek için izin ister.
“Evin eski eşyasından ortada tek şey: Büyük bir konsol aynası kalmıştı. Onun da çerçevesi kırılıp dağılmış, yer yer sırları dökülmüştü. Yukarı kata çıkan merdivenlerin trabzanları sökülmüştü”
İzin isteyip yukarı kata çıkar.
“Yukarı kattaki odalarında bütün kapıları, pencereleri sökülmüştü. Henüz döşemelere dokunulmamıştı ama, bütün duvarlar, hatta tavanlar bile, sanki kazma vurularak yıkılmış, delinmişti. Yanımdaki ihtiyara şaşkın şaşkın bakarak:
Yerler keçi, koyun pislikleriyle doluydu. İhtiyar bunu da izah etti:
“Kış günü yukarı katlar soğuk oluyor, biz aşağıda oturur, hayvanları buraya kaparız. Pencerelere de çuval asarız… Ne yapacaksın, fıkaralık…”
“Sizin zeytininiz, inciriniz yok mu?”
“Ne gezer… Bu köyde değil, Selçuk’ta bile ağacı olan kaç kişi var ki… Fıkaralık… Biz sattık, üç dört beyin elinde toplandı… Biz onlara işçi gideriz…”
Pencereden bahçeye bakacak oldum, gözlerim kendiliğinden kapanıverdi. Eskiden kayısı, erik ağaçlarının sıra sıra dizildiği, ortasında bir duvar gibi dümdüz şimşir fidanlarının uzandığı, beyaz güllerin asma gibi evin duvarlarını sardığı, yolları çakıl döşeli bahçede şimdi bir köşeye yaslanmış ve eski kapılardan yapılmış bir tavuk kümesinden başka hiçbir şey yoktu.”
Değişmeyen Kahveci
Köyü bu ziyaretinde karşılaştığı birbirinden bedbaht hallerinden geçerek kendini kahveye atar. Köyün elli yıldır orada olan ve değişmeyen tek kişisi bu Giritli kahvecidir. Dayanamayıp bir sitem savurur yazar:
“‘Bizim elimize geçen her yer böyle mi olacak!”
Karşımdaki, bir hakarete uğramış gibi yüzüme sert bir bakış fırlatarak adeta bağırdı:
“Bizim ne kabahatimiz var be?”
Eliyle kalktığım iskemleyi işaret etti, kabahatli bir çocuk gibi hemen oturdum. O, gözlerinin sert, fakat aynı zamanda dalgın bakışlarını hep üstümde tutarak, devam etti:
“Buraya getirip oturttukları mübadillerin de kabahati yoktu. İskeçe’nin, Kavala’nın tütüncüleri… zeytinden, incirden ne anlasınlar? Ağaç dediğin bakım ister, masraf ister… Kıymetini bilmeyene nimetini verir mi? Muhacirler iki sene üst üste mahsul alamayınca ya kestiler, ya sattılar… Cahillikle fakirlik bir olmuş, Sultan Süleyman’ın mülkü dağılmış… Zaten tefviz* işleri de seneler sürdü. Dünyanın dalavereleri döndü.” Kahvecinin konuşması bu minval ve çarpıcı tespitlerle devam eder. Şöyle tamamlanır.
“Cennet gibi yerler virane oldu diye gâvurda keramet, Müslümanda kabahat arama!… Eskiden buraların sahipleri burada yaşar, burada işlerdi. Sen sahipli memleketi sahipsiz eden beylerin yakasına yapış… Bir daha da öyle demin konuştuğun gibi konuşma… Bizim elimize geçen her yer neden böyle olsun? Burası bizim elimize geçti mi ki? Merak etme, milletin eline bir şey geçmedi; ovalar, dağlar üç beş fırsat düşkününün elinde toplandı… İşte o kadar…”
Selçuk’a Dönüş
Sabahattin Ali atına binip geri döner. Kim bilir belki de bu öyküyü ışıkları sönmüş istasyonda yalnız başıma trenini beklerken yazmıştır.
Şimdinin Şirince’si ise kimimizin gördüğü kimimizin konakladığı adı gibi şirin mi şirin bir köycüktür. Matematik Köyü’ne de ev sahipliği yapmaktadır.
Gezebildiğimiz zamanlardan; Şirince’de bir güzel Şirince kadar güzel
Matematik Köyü Kütüphanesi
Şimdilerde koronadan dolayı köyde otoparklarına girmek için kuyrukta bekleyen otomobillerinden, sokaklara dizilmiş rengarenk hediyelik eşya dükkanlarının arasından geçen kalabalıktan eser kalmadığına eminim. Köydekilerse ulu çınarların gölgesinde oturmuş bu salgının ne zaman biteceğini düşünüyor olmalı. Ne diyebilirim? Her şeyin düzeleceği ve oranın insanlarının oranın gelişimine katkı yapacağı, bu şirin köyün kültürel anlamda da bir cazibe merkezi olacağı günlere ilerlediğini görmeyi istemek dışında, sağlıcakla kalmanız dileklerimle.
Şirince
Şirince, Matematik Köyü
*Tefviz:Bir malı birine verme
Öykü alıntıları: Sabahattin Ali, Bütün Öyküler II, Beşinci Baskı, YKY Yayınları, İstanbul, 2001, ss. 227-240’dan yapılmıştır.
Çehov’dan aktarma: John Berger, Bento’nun Eskiz Defteri’ndendir.
“Kadın güçsüzlüğü değil, güçlülüğü içinde; kendinden kaçmak değil, kendini bulabilmek; varolmaktan istifade etmek değil, varlığını olumlamak üzere sevebildiği gün, aşk, hem onun hem de erkek için korkunç bir tehlike olmaktan çıkıp bir yaşam kaynağı haline gelecektir.” Simone de Beauvoir, İkinci Cins
Varolmalarının dayanılmaz ağırlıklarını taşıyan kadın bedenleri tarihin farklı dönemlerinde sonu gelmez bir şiddetin ve vahşetin kurbanları olmuşlardır. Geleneksel yapıdaki toplumlarda kurban edilmiş, cezalandırılmış, aldatılmış ve sömürülmüşlerdir. Beden, her dönemde iktidar tarafından hegemoni altına alınan bir varlıkken bu romanda kadın bedeninin hem iktidar karşısında hem de erkek ilişkilerinde varolmalarına/ olamamalarına şahit oluruz. Çek-Fransız asıllı yazar Milan Kundera’nın 1981 yılında yazdığı ve ancak orijinal diliyle 1985 yılında basılan dönemin en ses getiren, çok katmanlı romanlarından biri olan “Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği”, 1968 yılında Sovyet Rusya tarafından işgal edilen Çekoslovakya’da yaşananlara ayna tutarken, komünizmden dine, edebiyattan sanata birçok noktaya dokunur. Kundera, insan ontolojisine vurgu yaparak var olmaya duyulan sancıları, insan kırılganlığını ve aldırmazlığını, ağırlığın hafifliğini ve hafifliğin ağırlığını kendine özgü bir anlatımla sergiler. Nietzche’nin edebi dönüş felsefesi ile açılışı yapan Kundera, hayatlarımızın sonsuza kadar tekrar etme düşüncesini irdeler. Nietzche’nin edebi dönüşüne kadın erkek ilişkileri üzerinden yola çıkarak, her şeyin sonsuz biçimde tekrarlanacağı çıkarımını yapar. Yaşamda sonsuza dek tekrar eden yinelemelerin bir ağırlığı mı, tek sefer yaşanan olayların bir hafifliği mi gösterdiği paradoksunu sorgular. Yazar, karakterlerin fiziki görünüşleri ile ilgili ayrıntılara girmezken geçmişlerini ve hayatı algılayışlarını tüm detayıyla anlatarak onları birer bedensel imgeye dönüştürür. Romandaki iki ana kadın karakter Tereza ve Sabina’nın varoluş savaşlarında sergiledikleri bedenleri ve kişilikleri kaygan zeminler üzerinde çizilir. Her ikisinin de dönüşüm süreçleri sancılıdır. Soyut iç dünyaları ile somut yaşamlarında çarpışan noktalar hayatın gerçekliği ile kurgunun gerçekliğinde buluşur. Patriyarkal dünyanın salt bir tutku nesnesi ve cinsel haz aracı olarak konumlandırdığı kadın bedenini, Kundera da pasifize eden bir zemin üzerinde sunar. Kadın erkek ilişkilerinin hafiflik ağırlık diyalektiği zaman zaman paragraf aralarında kendini hissettiren bilinçli ya da bilinçsiz yaratılan eril ses tarafından anlatılır.
Bir rastlantılar zinciriyle küçük bir kasabada karşılaşan Tereza ve Tomas‘ın aşkı Beethoven’ın büyülü ezgisinin altında canlanır. Bir cerrah olan Tomas anlık zevklerden ve kadınlarla flört etmekten hoşlanmaktadır. Tereza’nın kırılgan bedeni daha ilk görüşmede adeta “sazdan sepete konulup nehir aşağı bırakılan” bir çocuk gibi Tomas’a sunulur. Ona masallar anlatarak uyutan Tomas romanın ilk sayfalarında bir baba gibi Tereza’nın bedenine sahip çıkar. Tereza’nın koltuğunun altında Tolstoy’un unutulmaz romanı “Anna Karenina” ile gelişi saflığı, güzelliği ama yasak aşkı uğruna soğuk rayların üzerinde yatan Anna’nın bedenini hatırlatır. Tereza’nın beraberinde getirdiği bavuluna sakladığı anıları, annesinin gölgesinden başka bir şey değildir. İlk buluşmada Tereza mide gurultuları ile kendi bedeninde zaman zaman annesinin kahkahalar attığını hisseder. Çocukluk anılarında annesinin Tereza banyo yaparken kapısını açık bırakması ve kızının bedenini sıradanlaştırmaya çalışması romanın beden odağının en vurucu anılarını oluşturur. Tereza “Senin bedenin de bütün öteki bedenlerden farksız, utanmaya hakkın yok; seninkiyle bir örnek milyonlarca kopyada varolan şeyi saklamak için bir neden yok” diye söyleyen annesini hatırlar. Sevgisizlikle kurulan anne kız ilişkisinin etkileri Tereza’nın hayatında tüm ağırlığını hissettirir. Kadının kadın üzerinde, annenin kızının bedeni üzerinde kurduğu buyruklar dönemin sosyo kültürel anlayışına da ayna tutar. Tereza, annesinin bütün bedenlerin eşit olduğunu düşündüğü dünyasından kaçıp “kendi bedenini benzersiz, yeri doldurulamaz kılmak için” Tomas’a sığınır. Tereza tek ve alternatifsiz olmak istese de sabah uyandığında başka bir bedenle aynı yatakta olmak istemeyen aşık olduğu adamın sayısız ihanetiyle güçsüzleşir. Aşk için “çiftleşme arzusunda (sonsuz sayıda kadına kadar uzanabilecek bir tutku) duyurmaz kendini, uykuyu paylaşma arzusunda duyurur” (tek bir kadınla sınırlı olan arzu) söylemiyle Kundera aşk ve cinsellik kavramlarına erkek nezdinde bakar. “Her çağda yazılmış aşk şiirlerinde, kadın erkeğin bedeninin altında ezilmeyi özler. O halde yüklerin en ağırı, aynı zamanda yaşamın sağladığı en şiddetli doyumun da imgesidir.” sözüyle Kundera kadın erkek ilişkilerindeki cinsiyet hiyerarşisini kurar. Ağırlık ve hafiflik arasında sıkışıp kalan Tomas’ın aksine Tereza beden ve ruh ikilemleri arasında kırılganlığı yaşar. Tomas tarafından hediye edilen ismi Karenin olan köpekle adeta yalnızlığını paylaşır. Rüyalarında gördüğü havuzda yüzen çıplak kadın cesetleri de Tomas’ın ve aslında sistemin yitirdiği kadın bedenleridir. Kendi bedeninin diğer kadınların bedeni gibi görülme korkusu rüyalarında açığa çıkar. Rüyalarında gördüğü Tomas’ın önünde diz kıvıran kadın bedenleri, toplumsal cinsiyetçiliğin yansımalarıdır. Sembollerle yüklenmiş mide gurultuları, baş dönmeleri, ruh- beden ikilemleri ve rüyalar Tereza’nın iç dünyasına ve silikleşen “beden” algısına ayna tutar. Beden olmaktan birey olmaya geçemeyen Tereza kendi bedeninin gerçeklerini unutarak varlığını Tomas ve köpeği Karenin’e göre sürdürür.
Sabina ise Kundera’nın yarattığı bambaşka bir kadın karakter olarak karşımıza çıkar. Sabina özgür ruhlu bir ressamdır ve uzun süredir Tomas’ın sevgilisidir. Tomas’ın birçoğu tek gecelik ilişkilerinden aralarında kurulan tutku dolu bağ ile ayrılır. Yazar Sabina’yı sadece güzel, çekici, entelektüel bir kadın olarak sunmaz. Kendi hazlarının peşinden giden Sabina’nın sanatla dolu hayatında ayna metaforu bolca kullanılır. Bir maske gibi başına taktığı melon şapka güç ve erkek egemenliğini sembolize etse de fetişist bir obje olarak hafızalarda yer edinir. Tomas’la ilişkisinde “tensel aşkın hafifliğinde” savrulan Sabina, hiçbir yere ve kişiye ait olmak istemez. Bir diğer karakter olan Franz’la olan ilişkisinde de tutarsızdır. Karısını ve kızını terk eden Franz’ın Sabina ile olan aşkı “sürekli bir darbe bekleyişi”ne dönüşür. Kundera Sabina’nın kendi kadınlığına bakışını şu sözlerle dile getirir; “Kadın olmak Sabina’nın seçmediği bir yazgıydı. Seçmediğimiz bir şeye kendi erdemimiz ya da başarısızlığımız gözüyle bakamayız… Kadın olarak doğmaya isyan etmek ona göre bundan gurur duymak kadar aptalca bir şeydi.” (95). Birbirlerini özgürleştiren, hafifliklerle kurulan ilişkilerinin sonunda Tomas Tereza’yı seçer. Sabina, Tereza’ya göre daha güçlü ve “hafif” olsa da zaaflarının tutsağı olur. Tomas, cerrah elleriyle aslında her iki kadının hem bedenlerine hem de hayatlarına dokunur. Aitsizlik ve hafifliğin sembolü haline gelen Sabina Prag’la olan tüm bağlarını kopararak Amerika’ya yerleşir.
Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği romanında iç içe geçmiş aşkların, mutlak rastlantısallıkların, terk edilmişliğin acısının, ihanetin ve savaşın kadın bedenleri üzerinden yaşandıklarına şahit oluruz. Kundera, ruhun beden ile yaptığı sorgulamaların, insanın kendi ve varoluşuna dair giriştiği muhasebelerin ihanetle perçinleşen hafifliğini gösterir. Bir kadın bedeni gibi Rusya tarafından işgal edilen Prag arka planında İsviçre’den Kamboçya’ya kadar uzanan mekansal düzlemde faşizmin karanlığını gösterir ve komünizmin de eleştirisini yapar. Kundera, bağırsakları ruhlarının ta derinlerine gizlenen, aynalarda yüzleşilen, tanrı sorgulamalarına kadar uzanan derin, ağır ama ağırlaştıkça hafifleyen bedenlerin yıllardır süregelen dramını anlatırken duygusal, kırılgan, depresif ya da fetişist olarak resmettiği kadın bedenlerini erkek karakterler aracılığı ile yansıtır.
İçinde bulunduğumuz bu dönemde zorunlu sebeplerden ötürü evlerinde olamayanlar dışında birçoğumuz evlerdeyiz, işlerimizi evlerimizden devam ettiriyoruz ve belki de hiç olmadığı kadar çok kitap okuyoruz. Hepimiz bu sürecin umutla geçmesini diliyoruz. Daha önce hiç kitabını okumadığımız yazarların kitaplarını keşfediyor ya da sevdiğimiz yazarların daha önce okumaya fırsatı bulamadığımız kitaplarını okuyoruz. Rus Edebiyatının öncü isimlerinden Dostoyevski’nin ilk romanı İnsancıklar da benim bu dönemde tanıştığım bir roman oldu!
Rus Edebiyatı 11. yüzyılda; Rusların hristiyanlığı benimsemesinden sonra ortaya çıkmıştır. Klasik dönem, Romantik dönem, Gerçekçi dönem ve 20 yüzyıl Rus edebiyatı olarak da türlere ayrılır. Rus edebiyatını doruk noktalarına çıkaran ve aynı zamanda Rus edebiyatının duayeni olan Dostoyevski ise henüz 24 yaşındayken kaleme aldığı İnsancıklar adlı romanla büyük övgüler alır ve hatta “Yeni Gogol doğdu!” yorumlarına sebep olur.
Dostoyevski demek,
Rus edebiyatının mihenk taşı demek. Bugün birçok yetişkin ve çocuk
Dostoyevski’nin eserlerini elinden düşürmemektedir. Jorge Luis Borges der ki;
“Aşkı ilk defa yaşamak gibi, denizi ilk defa
görmek gibi, Dostoyevski’yi keşfetmek de insanın hayatında önemli bir
tarihtir.”
Dostoyevski çoğunlukla insanların ruh dünyasını, yaptığı gerçekçi, psikolojik tahliller ile ortaya koyar. Yazarın ilk kitabı olan İnsancıklar’da buna örnektir. Yazar ilk romanı İnsancıklar’da 40’lı yaşlardaki alçak gönüllü kâtip Makar Devuşkin ile uzaktan akrabası olan genç Varvara Dobroselova’nın mektuplaşmalarına yer verir. Bu eser, dönemin şartlarında; yaşanan yoksulluk, dostluk, sanat ve insan sevgisi gibi kavramlar üzerine okuyucuyu düşündürmektedir. Yoksullukla mücadele etmelerine karşı ellerine geçen kitapları birbirine gönderen Makar Devuşkin ve Varvara Dobroselova mektuplarında kitaplar üzerine sohbet etmekten de geri durmazlar. Yaşlı Makar Devuşkin’in mektuplarından dönemin yoksulluğu açıkça okuyucuyla paylaşılır.
Kitabın en etkileyici bölümü ise Makar Devuşkin’in işinde temize geçirdiği bir evrakta yaptığı yanlışlık ve onun üzerine yaşanan olaylar oluyor. Bu Gogol’un Paltosundaki Palto’nun yere düştüğü andaki durumu hatırlatıyor bizlere.
Dostoyevski ilk romanı olan İnsancıklar’da akıcı, gerçekçi ve insanı düşündüren bir dil kullanıyor ve büyük övgü topluyor. Dostoyevski sadece Rus edebiyatı için değil aynı zamanda Dünya edebiyatı için de ölümsüz eserler bırakmıştır. Hala eserleri severek okunmakta ve incelenmektedir.
Meyvelerin tazeleyici lezzetinden esinlenen komposto tarifleri, sağlıklı ve tamamen ev yapımı çeşitleriyle Nefis Yemek Tariflerinde! Mevsiminde taze meyvelerden komposto tarifleri, resimli ve tam ölçülü çeşitleriyle sizlerin beğenisine sunuluyor.
İhtişamlı Osmanlı mutfağının geleneksel ramazan içecekleri arasında ayrı bir yeri olan komposto çeşitleri, günümüz Türk mutfağında da ana yemeklerin yanında damak tatlandıran bir tatlı içecek olarak oldukça seviliyor.
Komposto nedir?
Kökeni Latince olan compositus kelimesi, meyve – sebze karışımından elde edilen reçel anlamına gelir. Roma ve Fransa gibi köklü kültürlerin de benimsediği komposto yapımı oldukça kolay olduğu gibi her mevsim, o aylarda yetişen meyvelerden çeşit çeşit hazırlanabilen, alternatifi bol bir içecektir.
Ayrıca, mevsiminde dalından toplanan meyveleri buzlukta dondurarak saklamak ya da kompostoları bol bol hazırlayarak konservelemek, yıl boyu taze meyve aromasını tatma imkanı sağlayacaktır.
Peki, komposto ile hoşaf arasındaki fark nedir?
Özünde meyve, şeker ve su ile hazırlanan tatlı içecekler olan komposto hoşaf farkı aslında çok temel bir özelliğe dayanır. Komposto taze meyvelerden, hoşaf ise kuru meyvelerden hazırlanır, fark buradan gelir.
Meyve komposto yapımı için seçtiğiniz ürünün taze olması gerekir; tercihen tam olgunlaşmamış olması ise şurubun piştiğinde meyvelerin dağılmamasını sağlar. Damak zevkinize hitap eden, tadını beğendiğiniz her türlü meyve ile komposto hazırlayabilirsiniz. Dilerseniz içerisine karanfil, tarçın ya da vanilya özütü gibi lezzet artırıcı baharatlar ekleyebilirsiniz.
Nefis Yemek Tarifleri Komposto Çeşitlerine Nasıl Ulaşabilirim?
Web sitemizden ya da tamamen ücretsiz olan telefon uygulamamızdan komposto tarifleri çeşitlerine tek tıkla ulaşabilirsiniz. Sitenin üst kısmında yer alan Tarifler bölümüne gelip, Tatlı Tariflerine tıklayıp ardından Komposto Tarifleri kategorisini seçebilirsiniz.
Ülkenin en zengin yemek arşivi Nefis Yemek Tarifleri, en lezzetli komposto çeşitleri ile fark yaratmaya devam ediyor. Tatlı Tarifleri kategorisinde yer alan komposto tarifleri arasından dilediğinizi seçip güvenle uygulayabilirsiniz!
Üzüm, şeftali, çilek, kayısı, erik, vişne, ayva, elma gibi değişik komposto tarifleri, birebir ölçülü yapılışı ve resimli anlatımları sayesinde lezzet garantili sonuçlar elde etmenizi sağlayacak. Kompostoları ararken, arama kutucuğunun sağındaki ‘malzeme ile ara’ seçeneğinden kompostonun içinde bulunmasını istediğiniz veya istemediğiniz ürünleri belirtebilir, arama sonuçlarını bu kıstaslarla kolaylıkla filtreleyebilirsiniz.
Kompostonun Faydaları Nelerdir?
Ramazan ayında iftar sofralarının vazgeçilmezi, ana yemeklerin en tatlı eşlikçisi kompostonun ne gibi faydaları vardır?
Taze meyvelerden hazırlandığı için katkı maddesi içermez. Kendi mutfağınızda bizzat kendi seçtiğiniz meyvelerle hazırlayacağınız kompostolar, marketlerde satılan koruyucu maddeli ve yüksek şeker içerikli meyve sularından çok daha sağlıklıdır.
Çoğunlukla yemeklerin yanında servis edildiği için hazımsızlık, şişkinlik gibi sorunları azaltır, yemeğin sizi ağırlaştırmasını önler.
Komposto tüketerek sıvı tüketiminize de destek olursunuz. Çay, kahve, asitli içecekler ya da hazır meyve suları yerine ev yapımı kompostolar sıvı gıdalar için ideal bir seçimdir.
Temel malzemesi taze meyve olduğu için vitamin ve mineral değeri yüksek içeceklerdir. Eğer meyveleri çok fazla pişirmeyip formunu korursanız, kompostolar bağışıklık sisteminiz için de faydalı olacaktır.
Diyet yapanlar da komposto tüketebilir. Az şekerle hazırlandığında kalorisi düşük bir içecektir. Sağlığınızı ve kilonuzu korumak için şeker miktarını azaltabilir veya şeker yerine bal gibi alternatif tatlandırıcılar kullanabilirsiniz.
Kompostolar, lif açısından zengin taze meyvelerle hazırlanır. Dolayısıyla lif içeriği yüksek içeceklerdir. Bu özelliği sayesinde bağırsakları çalıştırır ve mideyi yumuşatır, kabızlığı önler.
En Sık Tüketilen Kompostolar Kaç Kalori?
Öğünlerde asitli, çok şekerli veya kafeinli içecekler tüketmek yerine ev yapımı, doğal ve güvenilir kompostolara yönelmek çok daha sağlıklı. Peki, bağırsakları çalıştıran ve metabolizmayı hızlandıran kompostolar kaç kalori?
1 porsiyon ve 1 orta kase (300-400 gram) miktarına göre:
1 kase vişne kompostosu: 210 kalori
1 kase elma kompostosu: 190 kalori
1 kase ayva kompostosu 148 kalori
1 kase şeftali kompostosu: 197 kalori
1 kase erik kompostosu: 112 kalori
1 kase armut kompostosu: 257 kalori
1 kase kayısı kompostosu: 248 kalori
Nefis Yemek Tarifleri Mutfağının Gözdesi Komposto Tarifleri
1) En Kolay Tatlı İçecek: Elma Kompostosu
Yemeklerin yanında iyi bir eşlikçi olacak elma kompostosu, her mevsim hazırlanabilen pratik bir seçim. Kırmızı ya da yeşil elmalarla dakikalar içinde ocağa koyulabilecek bu faydalı tarif, her evin mutfağında mutlaka denenmeli.
2) İçinizi Ferahlatacak Nefis Ayva Kompostosu
Kış aylarında bol bol yapılabilecek ayva kompostosu şık davet masalarında da servis edilebilecek tatlı bir içecek. Pratik yapılışı, her denemede aynı sonuçları veren enfes aroması takipçilerimizin favorisi oldu.
3) Rengi ve Kokusuyla Fark Yaratan Vişne Kompostosu
Günün her saatinde 1 bardak içme isteği uyandıran, şifa kaynağı vişne kompostosu! Yedi bin kişinin lezzet onayını alan bu içecek, dondurulmuş vişneler sayesinde yaz kış hazırlanabilir. Üstelik çok pratik!
4) Metabolizmayı Hızlandıran Kırmızı Erik Kompostosu Tarifi
Ramazan sofralarının olmazsa olmazı kompostoların, oruç tutarken yavaşlayan metabolizmaya iyi geldiği biliniyor. Mevsiminde taze toplanıp dondurulan eriklerle yılın farklı aylarında kolayca hazırlanabilir.
5) En Güzel Şeftali Kompostosu Nasıl Yapılır?
Yazın habercisi, yumuşacık, bol sulu şeftalileri değerlendirmenin, daha çok tüketmenin en keyifli yolu: Şeftali kompostosu! Konservesi de yapılıp saklanabilen bu komposto, şeftalinin bol olduğu dönemde herkesin defterinde bulunması gereken bir tarif.
Feminizm ve Tiyatro, alanında bir ilk olan ve kendisinden sonra doğacak çalışmalara bir tür ilham olması düşünülerek hazırlanmış, Sue- Ellen Case’nin kitabıdır. Kitap, Ayşan Sönmez tarafından dilimize kazandırılmış olup, 2010 yılında Boğaziçi Üniversitesi Yayınları tarafından yayımlanmıştır. Bu yazı, çiçeği burnunda feminizm için onun estetik yansımalarına ve oradan da günlük hayata dönen sarmal ilişkilere dair bir izlek olabileceği düşünüldüğünden yazılmıştır. Kitabın öz suyundan bir avuçla şu sıcaklarda serinlemek isteyen dostlarla öncelikle kitabın Elaine Aston tarafından yazılmış ön sözünden geçmek isterim.
Feminizm ve Tiyatro’nun Ön Sözünden
“Feminizm “başladığı” her yerde, bir dışlanmışlık duygusuyla yola çıkar. Kadınların toplumsal ve kültürel yaşamlarının ve etkinliklerinin, erkek egemen toplumsal sistemler ve kültürel değerler tarafından görmezden gelinmesi, tecrit edilmesi ve değersizleştirilmesine karşı bilinç geliştirir.” diyor Tiyatro ve Feminizm kitabının ön sözünde Elaine Aston.
Aston, feminizm ve tiyatro ilişkisinin ilk dönemlerinin bir varlık ve kendine alan açma mücadelesi olduğunun altını çizerek sözlerine devam ediyor. Aynı zamanda bu ilk dönemin “meşru görülen’ sahne dışında kalan “diğer” yerlere, sokaklara ve kişisel meskenlere bakmayı öğrenmek anlamına geldiğini göster”diğini söylemektedir. Bu noktayı çok önemli buluyorum. Çünkü, varsayalım bütün bir hayat büyük bir oyundur. Bu oyunda yaşamın süregeldiği kişisel alanlarımıza bir sahne olarak dışarıdan bakmayı başarabilirsek varsa ataerkil sömürünün hemen gün yüzüne çıkacağı aşikardır. Tiyatro da bu bakışa bir davet, bunun sunumu ya da tersine çevirme deneyimlerinin paylaşımları olarak estetikle, gündeliğin ilişkisini ortaya koymaktadır.
Tıpkı ikinci dalga feministlerinin söylediği gibi:
“özel olan politiktir.”
Aston’un belirtiği gibi Case’de tam burada devreye girer;
“‘kadınların’ önceden belirlenmiş, nesneleştirilmiş, geleneksel toplumsal rollerine çare olarak estetik.”
Feminizme egemen üç temel görüş; burjuva, radikal ve sosyalist görüş; ilk dönemde genel anlamda feminist tiyatro eleştirileri yaparken ve ilk başta kendisini yok sayan ataerkil değerlerle meydan okurken artık kendi içinde bir tartışmaya geçmek durumundadır. Case’in yeni bir poetika olarak savunduğu noktanın gerekçesini bu iddia oluşturmaktadır.
Bu tespitin ardından Aston,
“Feminizmin geleceği, tiyatro ve performans alanındaki “feminist kalıntıyı” ele alan bu kısa araştırmanın bazı önemli meseleleri tartışmaya açması kadar, onun kadınların toplumsal ve kültürel hayatlarında etkili ve etkileyici bir rol oynama becerisine bağlıdır. Özellikle, feminizm kendine “seyirci” veya genç kadın kuşağı topluluğu bulmalı ve tanımlamalıdır.” der.
Feminist Tiyatronun İzinden
Case, çalışmasını: Geleneksel Tarih: Feminist Bir Yapıbozum, Kadın Öncüler, Kişisel Tiyatro, Radikal Feminizm ve Tiyatro, Materyalist Feminizm ve Tiyatro, Renkli Kadınlar ve Tiyatro, Yeni Bir Poetika’ya doğru başlıkları altında toplamıştır.
Case, bu çalışmada yapmak istediğini şöyle vurgular; “tanımlayıcı hiçbir beyanda bulunma hedefim yoktu, yalnızca bir başlama noktası ya da bir çalışma yöntemi önermek istedim.”
Yazının devamında tarihsel süreç ve farklı deneyimlere yakından bakmaktansa yazarın özellikle üzerinde durduğu, yeni bir poetika kavramına bakmak istiyorum.
Feminist Tiyatro’da Yeni Bir Poetika
“Tiyatro açısından, feminizm için temel kültürel proje, Aristotales’in Poetika’sındaki kavram ödünç alınarak, “yeni bir poetika” terimiyle ifade edilebilir.” diyor Tiyatro ve Feminizm kitabı. Alıntının yer aldığı paragrafın sonunda şöyle devam ediyor:
“Bu “yeni poetika,” kadınların temsili ve algısıyla ilgili geleneksel sistemleri yapıbozumuna uğratacak ve kadınları özne konumuna yerleştirecekti.”
Bunun için anlam üretimine odaklandığımızda, gösteren ve gösterilenle karşılaşırız. Ataerkil bakışın içinde kadın temsilleri belli kalıplara sığdırıldığı gibi beklenen oyunculukta “kadın imajının” dışında değildir. Burada feminizm açısından önemli ve göstergenin kendisine yerleştirilen bir kavramdan bahsetmek gerekir.
“Kültürel kodlama, ideolojinin gösterge üzerinde tam olarak görünür hale gelmesidir; göstergenin kültürün genelinde çağrıştırdığı anlamı kontrol altında tutan değerler, inançlar ve görme biçimleri setidir.”
Tiyatroda kadın göstergesi eril bakışın yansıması olduğu kadar eril bakış için de üretilmiştir. Hatta izleyici bu eril bakış gözlüğüyle bakmaya alışmıştır.
Case’e göre bu durum, “hem sahne üstündeki kadın temsilleri hem de kadın oyuncuların bu tür rollere hazırlıkları ve oyunculukları açısından gerçekliği kadınlar için bir “sanat hapishanesine” çevirir.”
Buna karşın, “geleneksel biçimlerin politik doğası hakkındaki keşifler, şu soruyu ortaya atar: “Bir kadın biçimi, dişil bir morfoloji var mıdır?” Kadınlar artık kültürel üretimin nesnelerinden ziyade özneleri olacaksa, bu kültürel devrim yeni bir biçim ve hatta belki yeni bir kadın söylemi gerektirmez mi? Bu soru feminist eleştirel kuram içindeki en temel tartışmalardan birini ortaya çıkarmıştır.”
Bu tartışmalar ekseninde birbiriyle iletişim içinde kışkırtıcı pek çok tavır bulunabilir. Çağımızda göstergelerin geldiği noktadan bakınca yeni poetika, gerçekliği yansıtan değil yaratan noktasına gelebilir. Bu yeni imkana dair Case kitabını şu sözlerle bitirir:
“Tiyatro alanındaki feminist, en etkili tek baskı unsurunu, toplumsal cinsiyeti, açığa çıkarabileceği, bozguna uğratabileceği ve kaldırabileceği laboratuvarı kurabilir. Keza aynı laboratuvar, geçmişin baskılarından kurtulmuş ve hem kadınlar hem de erkekler için yeni bir çağı müjdeleyebilen bir özne temsili üretebilir.”
Estetik formda üretilen nice yeni çağ müjdesi göstergelerin gerçekliğin yaratılmasına olumlu katkılar sunması dileğimle yazımı bitirmek istiyorum. Sağlıcakla kalın.
Case, Sue – Ellen, Feminizm ve Tiyatro, Çeviren: Ayşan Sönmez, Boğaziçi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2010. s. 10, 12, 13, 24, 32, 161, 172, 176, 182