Ana Sayfa Blog Sayfa 63

Karantina günlerinde ‘öteki’ kadınların edebiyatına ikinci çağrı…

EEEH Dergi editörü Meral Sözen ile edebi bir düş kurduk. Daha önce çağrıyı paylaşmıştım. O günden bu yana sayısız katkı aldık fakat geriye dönüp bir baktık ki zaman su gibi akmış. Biz de haydi toparlanalım artık dedik. Bir an önce dökelim eteğimizdeki taşları ve yükseltelim sesimizi biz de varız diye. 15 Haziran’ı hareket vakti olarak seçtiğimiz karantina günlerinde ‘öteki’ kadınların edebiyatında yeni çağrı metni ise şu şekilde;

“Merhaba; farklı kimlikleri üzerinde gururla taşıyan kız kardeşlerimize!
Karantina günlerini fırsat bildik, kendimizden bahsedelim istedik. Ötekileştirilen kadınlar olarak varlığımızı yazıya dökmek, kendi edebiyatımıza can vermek istedik. Öykülerimiz, denemelerimiz, şiirlerimiz [email protected] adresinde birikmeye başladı.
Paylaşmak için sabırsızlanıyoruz!
Dayatılan tüm normlara karşı varlığımızı özgürce haykırmak istiyoruz. Bedenimizle, etnik kimliğimizle, cinsel yönelimimizle, bizi biz yapan tüm renklerimizle ve tercihlerimizle, “Biz varız!”
15 Haziran’a kadar sözcüklerimizi birleştirelim, sonrasında da hep beraber okuyalım, herkese okutalım.
“Öteki” Kadınların Edebiyatı sizden satırlar bekliyor.
Gönderim adresi: [email protected]
Son tarih: 15 Haziran 2020″

İyiliğin ve kötülüğün bilgisine sanat üzerinden yanıt aramak

Kötülük; Tanrısallık perdesinin ardında bir yıldız gibi parlıyor. Derinlerde değil, yakınlarda, yüzeyde. Dokunduğumuz an bir sarmaşık gibi çepeçevre sarıyor etrafı ve bizi. Sarmaşığa kapılan düşünemiyor, konuşamıyor ve sorgulayamıyor içinde bulunduğu zamanı. Çırılçıplak olunan zamanların eşsiz yankısı hissedilirken, bir olma duygusunun zedelendiği ve tek bir sesin hükmettiği düşünceler yer ediyor zihinlerde. 

İyilik ise bütünlüğe ve yolunu kaybettiğimiz hikâyeye, süzülmekte olan bir ışığa, öze dönüş hikayesine doğru çıkılan yolculuğu anımsatıyor. Sınırsız enerjinin sırrına sahip bir kendini keşfetme hikayesine… Kendimizi fethederken karşılaştığımız hayal kırıklıklarıyla kesiliyor soluğumuz ancak düşüncelerimizin ve inançlarımızın, varoluşumuz üzerindeki aidiyetleri hatırlanıyor.

Varoluşumuzun bütünlüğüne doğru attığımız her adım, bizim dışımızda gerçekleşen her şeye, kötülüğe dair tüm olasılıklara karşı dengemizi bulup aydınlanmamızı sağlıyor. Malum aydınlığın çok uzağında doygun yüzünü gösteren kötülüğe karşı, davetkar tavrıyla iyilik karşılıyor bizleri.

Kötülüğün sarıp sarmaladığı ölü bir dünyayı renklendirmeyi tercih edenler, fırça ve boyalarla, varlığın etrafa saçılmış parçalarını bir araya getirebileceğini düşünenler yer alıyor bu hikayede; ve yıllarca saklanmış özgürlüğe yeniden kavuşmanın zamanı. 

Bir ressam, hiçbir dilde betimlenemeyen kötülüğün, gizli hakikatlerini tarif ediyor resimlerinde: yaşadığı dünyada, hakikatin büyük bir bölümünün tarifinin mümkün olmadığına inanan ve resmini görünmeyene ayarlayan Basquiat gibi; ve iyilik, hakiki sanat içinde yer alan, manası derin ve köklü bir şeye dokunan olarak mı anlamlandırılıyor bundan sonra?

Ahlakçıların ısrarla dile döktüğü ve arkasında dimdik durduğu sözler geliyor aklımıza: kötülüğün ve iyiliğin anlamına ithaf ettikleri: davranışlar, istekler, adetler ve insanlar… Hiroşima’dan bu yana geliştirilen nükleer silahlar ve modern yoksulluğu yansıtan Peter Kennard örneğin; mutlak kötülüğün, ahlaki bir genellemenin içinde değil, çok özel bir eylemde var olduğunu fısıldıyor resimlerinde. Vija Celmins ise görmemiz gerekenlere uzatıyor kalemini: sözcüklerin tarif etmeye yetmediği bir dünyada, dokunabileceğimiz mesafede olanlara… Gökyüzündeki İkinci Dünya Savaşı uçaklarına, bombaların ardında kalan Hiroşima’ya ve gökyüzünde parlayan yıldızlara.

Doğrular ve yanlışlar arasında seçim yapma özgürlüğümüzün var olduğu bir düzen geliyor akıllara ve ardından doğru olan iyi midir, yanlış olan kötü müdür sorularına götürüyor bizleri. İç dünyamız ile dış dünya arasında kurduğumuz bağ üzerinde yaşayan hislerimiz, düşüncelerimiz, korkularımız, nefretimiz, hırslarımız, arzularımız; iyiliğe ve kötülüğe dair her eylemimiz, bu karmaşanın içinde birer yanıt arıyor. 

Goya, kambur gövdelere devasa korkunç kafalar eklerken, hayvanlara devlet görevlilerinin resmi kıyafetlerini giydirirken yâhut insan bedenini pis bir kürkle örterken mesela, neyi anlatmak istiyor bizlere? Bunların hepsi beşeri imkanların kullanılmasına karşı tepkisi değil midir onun?   

İnsanlık üzerinde yükselen çaresizlik bulutunun bir yansımasını resimlerinde gördüğümüz Goya, insanın insana yapabileceği kötülüğün en korkunç yüzüyle karşılaşıyor ve karşılaştığı kötü yüzü tüm çıplaklığıyla bizlere yansıtıyor. Resimlerde verdiği mesajlar ve çıplaklığın bu denli korkutucu yanıyla, bugün karşı karşıya kaldığımız her eylem ve düşüncelerle yüzleşmeye mecbur ediyor bizleri…

Picasso, değişmeyen, somut bir varlık sunuyor bizlere. Rue de Grands Augustins’te kiraladığı bir atölyede, savaşın ardında kalan küller, yaşanan katliam ve yanan insanlıkla beraber betimlenmesi mümkün olmayan bir kötülüğü taşıyor tuvaline. Siyah, beyaz ve gri; renksiz ve solgun kalıyor Guernica. 

Van Gogh ise gerçekliğin bir başka yüzünü gösteriyor bize. Çiçeğin açmasını, tomurcuğun çatlamasını, çiçek açmış ağaçların resimlerini ve bir tarlanın sürülmüş toprağını resmederken, varlığın emeğiyle, kendi gerçekliğini oluşturuyor. Zeytin ağaçları, ovalar, gökyüzünde kuşlar ve yıldızlar.. 

Dünyaya bu denli farklı bakan gözler arasından, iyiliğin ve kötülüğün bilgisini bulmak için çıktığımız bu yolda hangi sanatçıdır doğru olan? Doğru olan iyiyse eğer, hakikatin bilgisini görünmez kılıp bizi bir karmaşaya sürükleyen midir doğru? Gerçekleri tüm çıplaklığıyla gözler önüne serip, bizi sorgulamaya mecbur eden midir yoksa? Yahut tuvallerin sessizliğinde gizlediği gerçeklerin çığlığını bastıranda mıdır iyilik?

İyilik, düşlerimizin çok ötesinde, aklımızın ulaşamayacağı bir yerde; bizi özgürlüğe çağıran o fısıltıda saklıdır belki. 

Türkçe Rock Müziğe Yeni Soluk: Siyah Tavşan

0

Siyah Tavşan’ı görünce ister istemez aklıma Matrix filminde Neo’un aldığı mesaj geldi: “Fallow the white rabbit,” beyaz tavşanı izle. Sonra da Alice Harikalar Diyarı’ndan hallice Matrix evrenini hatırladım. Siyah Tavşan’ı dinleme isteğimin kaynağını size böyle özetleyebilirim. Onlar da hep izlenen beyaz tavşan imgesini tersine çevirmek, insanları güzel bir rüyanın içine bırakmaktansa uyandırmak istediklerinden kendilerine “Siyah Tavşan” adını vermişler.

Siyah Tavşan’ın Diyonizyak Öncesi

Siyah Tavşan, Türkçe alternatif/progresif rock tarzında eserler veren bir müzik grubudur. 2015’de bir araya gelen grubunun ilk yılları tarz arayışlarıyla geçer. Mart 2019’a gelindiğinde üç şarkılık “Örümcekler” çalışmalarını dinleyenle buluştururlar. Ardından, bundan altı ay sonra Barış Özcan’ın seslendirmesiyle katkıda bulunduğu “Tractatus 7.0” isimli enstrümantal şarkıları gelir. 

Siyah Tavşan’ın Müziği

Siyah Tavşan müzikleriyle ilgili şöyle diyor:

“Tarz olarak genelde temel alternatif rock elementlerini trip hop, darkwave gibi farklı stillerle birleştirerek ve beslenebileceğimiz her kaynaktan beslenmeye çalışarak ortaya özgün eserler koymaya çalışıyoruz. Her yeni tekli ya da Ep bizim için başka bir deneyim oluyor. Örneğin ilk EP “Örümcekler” daha geleneksel sayılabilecek bir görünüşe sahipken, “Tractatus 7.0” post-rock tarzında enstrümantal bir şarkı. Son olarak yeni çıkan “Diyonizyak” ise içerisinde oryantal tonlardan elektronik ritimlere kadar farklı izler bulunabileceğini düşündüğümüz daha eklektik bir çalışma oldu. Gelecek çalışmalarımızda da Türkçe rock müziğinde denenmemiş, özgün işler çıkartmayı hedefliyoruz.”

Onlar, Diyonizyak’ta neler yaptıklarını anlatmadan önce sizleri “Örümcekler”le baş başa bırakmak istiyorum.

 Diyonizyak

Siyah Tavşan son EP’leri Diyonizyak’la ilgili:

“EP, ismini Friedrich Nietzsche’nin ilk kitabı olan Tragedyanın Doğuşu’ndan alıyor. Nietzsche burada müziği öteki sanatlardan ayırıyor ve Diyonizik sanatın temsilcisi olarak öteki sanatlardan daha büyük bir gücü olduğunu söylüyor. Bununla beraber hayatın insan için dayanılmazlığını ve müziğin bu gerçeği insanın yüzüne vuran bir sanat olduğunu belirtiyor. Müzisyen olarak biz de bu kitaptan oldukça etkilendik ve bu eser hakkındaki duygularımız, fikirlerimiz üzerine şarkılar yazmaya başladık ve yeni EP’miz “Diyonizyak” ortaya çıktı. 

EP’nin açılış parçası olan “Taş Düştü = Adam Öldü” her olgunun aynı değeri taşıdığını ve yaşamın beyhudeliğini anlatıyor. İkinci şarkı olan “Hiç Adam” insan olarak bilince sahip olmanın dayanılmazlığı ve doğaya karışmaya özlem duymayı anlatıyor. Sonraki şarkı “Kuzgun” ise bir insanın intihar etmek ve etmemek arasındaki git gelini ve bilinç akışını anlatıyor. Son şarkı olan “Kahrex” ise eski bir Yunan hikayesinden yola çıkarak yaşamın absürtlüğünü sert bir üslupla anlatıyor.  

Bizce “Diyonizyak” insanı kendinden geçirten, sarhoş eden ve sınırlarını aştıran, bununla birlikte tekinsiz bir zevk uyandıran şarkılara sahip.”

Önceki işlerinde de olduğu gibi EP’yi de bağımsız olarak yayınlayan Siyah Tavşan, kayıt sürecinden klip çekimlerine her şeyi titizlikle kendileri yapıyor.

Siyah Tavşan’ı İzle: Fallow The Black Rabbit

Merak edenler için grubun işlerine ulaşılabilecek adresler şöyle: Spotify: https://spoti.fi/2MXmUXe YouTube: https://www.youtube.com/SiyahTavsanOfficial Instagram: https://bit.ly/32ve5uf  Twitter: https://bit.ly/2V9NBgY   
Nice üretimle dinleyiciyle buluşacak gibi görünen Siyah Tavşan’ın son EP Diyonizyak’tan Hiç Adam’ı dinleyip; Siyah Tavşan’ın kimlerden oluştuğuna, neler yaptığına biraz daha yakından bakalım mı?

Siyah Tavşan’a Sorduk: Bize biraz kendinizden bahseder misiniz?

“Grubumuz davulda Berk Uğuroğlu, bass gitarda Hakan Necmettin Azman, lead gitarda Yezdan Rohat Köneş ve gitar/vokal olarak Denizalp Şimşek olmak üzere dört kişiden oluşuyor. 
İstanbul Üniverstesi’nde Orman Mühendisliği okuyan Yezdan dışında tüm grup üyeleri okullarını bitirmeye yakın olmakla beraber müziğin yanında akademik kariyerleriyle de yakından ilgileniyorlar. Berk Uğuroğlu İstanbul Üniversitesi Biyoloji Bölümü mezunu ve gelecekte tüp bebekler üzerine çalışmayı düşünüyor. Necmettin Azman şu an Yıldız Teknik Üniversitesi Fizik Bölümü’nde ve akademide kalmak istiyor. Denizalp Şimşek ise Yeditepe Üniversitesi Psikoloji mezunu olmakla birlikte şu an Felsefe Bölümü’nü bitirmek için tezini yazıyor ve o da gelecekte akademide kalmak istiyor. 
Anlattıklarımızın hayatımızın “B planları” durumunda. Hepimiz kariyer ve hayat biçimi olarak müzikle iç içe yaşamlar sürmek istiyoruz. Şu ana kadar yayınladığımız EP ve tekliler bizim için hep ayrı birer deneyim oldular. Bu şarkıları yayınlarken bir yandan da kendimizi keşfetmeye başladık ve her seferinde yeni bir şeyler yaparak daha özgün işler ortaya çıkartmak istiyoruz. Siyah Tavşan olarak temel amacımız Türkiye’de temel alternatif rock elementleri ile başka tarz müziklerden elementleri bir araya getirerek özgün bir rock soundu oluşturmak ve ülkedeki yenilikçi müzik anlayışının bir parçası olmak.”  

Pandemik Bir Süreçten Geçiyoruz? Bu Durum Siyah Tavşan’ı Nasıl Etkiledi?

“Korona dönemi bizim için oldukça sıkıntılı oldu ve neredeyse yeni EP’miz Diyonizyak’ı yayınlayamayacaktık ama yoğun uğraşlarımız ve şarkıların mix/master süreçlerini gerçekleştiren Gönenç Kayaaltı ve Hazar Kayaaltı’nın çabaları sonucunda yetiştirmeyi başardık. Her ne kadar bu süreçte insanlar o yoğun koşuşturmacanın bir anda kesilmesiyle şaşkına dönmüş olsalar da bu bizim için uzun zamandır bakmaya fırsatımız olmayan şarkılarımıza ve aklımızda olan projelere zaman ayırmamıza öncü oldu.

Karantina dönemi başladığından beri iki yeni şarkı üzerinde çalışmaya başlamakla beraber yerli sanatçıların eski şarkılarından bir kaçını özgün bir biçimde yorumlama konusunda çalışmaya başladık ve önümüzdeki aylarda bu çalışmalardan bazılarını dinleyicilere sunmak istiyoruz.” 

Siyah Tavşan’a yeni EP’lerini bizlere tanıttığı ve sorularımızı yanıtladığı için teşekkürler.

Müzikle kalın.

Vegan Enginar Kremalı Spagetti Tarifi

Kremayı karnabahardan yapmaya alışkınım, ancak enginarın mükemmel bir şekilde pürüzsüz ve ipeksi bir sos oluşturmak için sadece enginar kalpleri ve sarımsak karanfilleri kullanması nedeniyle biraz farklı olduğunu takdir ediyorum. Deniz mahsullerinin tadını seviyorsanız, deniz ıspanağı ve kapari ile bu güzel ekşimsi ferah enginar lezzetini seveceğinizi söyleyebilirim.

Malzemeler:
300 gr. seçtiğiniz makarna, tercihen spagetti (glutensiz seçenek için karabuğday ideal)
3 enginar kalbi (300g.)
2 yemek kaşığı limon suyu
1 yemek kaşığı hindistan cevizi şekeri
5-6 diş sarımsak
2 yemek kaşığı zeytinyağı
2 çorba kaşığı glutensiz besin mayası 
130 ml. enginar kalplerinden sebze stock
50 ml. makarna suyu
1 çay kaşığı tuz
1/2 çay kaşığı karabiber
1/4 çay kaşığı sumak
4-5 deniz ıspanağı – gangnam tops ( opsiyonel ama aynı tadı almak için bu tarifte özellikle öneririm)
2 yemek kaşığı kapari turşusu

Yapılışı:

1. Enginar kalplerini bir tencereye koyun, suyla kaplayın, limon suyu ve hindistancevizi şekeri ekleyin. Yeterince yumuşayana kadar orta ateşte kaynatın. 25 ila 35 dakika veya daha uzun süre pişirin. Pişirme süresi enginarın büyüklüğüne bağlıdır. Daha büyük, pişirmek için daha uzun sürer.

2. Sarımsakları ince ince kıyın, çok az zeytinyağı ile orta ateşte bir tavada pişirin. Altın kahverengi olana kadar kızartın. Ardından bir mutfak robotuna veya blendera aktarın. Pişirdiğiniz enginar kalplerini, tuz, karabiber, sumak, zeytinyağı, besleyici maya ve sebze suyunu enginardan ekleyin (enginarı pişirdiğinizde tencerede kalan enginar suyunu kullanın) ve pürüzsüz olana kadar işleyin. Gerekirse karışımı tadın ve baharatını tuzunu ayarlayın. Sosunuzu bir tencereye aktarın ve kenarda bekletin.

3.Makarnayı paket talimatlarına göre kaynar tuzlu suda pişirin.Çok haşlamayın al dente olsun. Her zaman tam pişmeden 2 dk önce çıkarın. 

4.Enginar sosunuzu inceltmek için 1 su bardağı makarna suyunu bir kenara ayırın. Makarnayı iyice süzün ve tencereye geri dönün.

5. Enginar sosunuza 50 ml (veya ihtiyaç duyduğunuz kadar) ayırdığınız makarna suyundan ekleyin. Sos baloncuklar çıkarmaya başlayana kadar düşük orta ateşte pişirin. Ardından sosu makarnanıza ekleyin ve hafifçe karıştırıp ısıtın. Deniz ıspanağı yaprakları, kapari ve karabiber serperek sıcak servis yapın. Afiyet olsun.

Avokado Salatalık Ruloları-Raw vegan

Malzemeler:

Rulolar için:
2 büyük salatalık,
2 yemek kaşığı çörekotu,
1/2 su bardağı filizlenmiş bezelye ve sarımsak,
1 çorba kaşığı kapari

Sosu için:
1 olgun avokado,
1/2 çay kaşığı pembe Himalaya tuzu,
2 yemek kaşığı taze limon suyu,
1 çay kaşığı soğan tozu,
1 çay kaşığı sarımsak tozu,
3-4 dilim jalapeno

Nasıl yapılır:

Rulo:
Salatalığınızı yıkayın ve kurulayın. İnce uzun dilimler halinde kesmek için bir mandolin kullanın. 

Sos:
Tüm sos malzemelerini mutfak robotuna yerleştirin, ipeksi pürüzsüz bir karışım elde edene kadar yüksek hızda karıştırın.


İnce ince dilimlediğiniz salatalık dilimlerini bir havlu kağıt üzerine alarak fazla suyunu alın. İnce bir şekilde avokado sosu üzerlerine yayın.
Dikkatlice rulo yaparak sarın. Filizlenmiş bezelye ve sarımsak, çörek otu ve kapari ile üzerini süsleyin. Soğuk servis yapın!

23. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali’nde bugün neler var?

7 Mayıs’ta online açılışı gerçekleşen festivalde sınırsız, biletsiz filmlerin  gösterimleri bugün de sürüyor. 1301 film seçkisinin arasından seçilen birçok ülkeden film seyirciyle online platformda buluşuyor.

Filmler ucansupurge.org.tr’de gösterilecektir. Program Türkiye Saati’ne (GMT +3) göre hazırlanmıştır.

23. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali’nde bugün neler var? 

Festivalin kapanış töreninden önce kısa filmler, belgeseller ve özel seçkiler online festivalde biletsiz, limitsiz seyirciyle buluşuyor.

Kısa filmlere baktığımızda;

Bayan Rozgonyi Mrs. Rozgonyi 22’, Tek Gecenin Çiçeği A Flower Of One Night 13’, Arıcı The Beekeeper 6’, Kuş ve Balina The Bird and the Whale 7’, Efsaneye Göre Legend Has It 7’, Ruh Hali Atlası Mood Atlas 25’, Açık Tabut Coffin Decolleté 6’, Of Here! 6’, Hakkım My Right 3’, O, Kendisi, Ona She, Herself & Her 9’, Nateni, Kimliğim Nateni, My Identity 13’, Tek Gecenin Çiçeği A Flower Of One Night 13’, Bayan Rozgonyi Mrs. Rozgonyi 22’

Festivalin son gününün uzun metrajlıları arasında ise;

Yabancılar Şehri Town of Strangers 82’

Brezilyalı göçmenler, İngiliz hippiler, İralandalı bir seyyah, Afgan bir pizzacı ve kahveyi çok seven Suriyeli bir mülteci, gezgin bir yönetmen Gort kasabasına gider ve insanları kendisine rüyalarını, yalanlarını, anılarını ve dedikodularını anlatması için seçmelere davet eder.

Beni Uydur Make Me Up 84’,Gana’da Yaşıyorum, Alın Beni Buradan! I’m Living in Ghana Get Me Out

Film Sonrası Söyleşi: Afrika Filmleri / Ece Güneş Saadetyan – Mahir Şaul

Bir Yılmaz Güney Filmi: Seyithan

23. yılın Onur Ödülü sahibi Nebahat Çehre’nin rol aldığı Yılmaz Güney’in filmi Seyithan festivalin son günü seyirciyle festival kapsamında buluşuyor. 

Seyithan; Mazlum bir yiğit olan Seyit Han’ ın Haydar ağanın komplosuna kurban gidip , kendi elleriyle öldürdüğü sevgilisi Keje’nin destansı aşk öyküsüdür.

Kadın yönetmen ve yapımcıların filmlerinin yer aldığı Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali’nde Seyithan Nebahat Çehre’nin Onur Ödülü Sahibi olması dolayısıyla gösterimde olacak. Film sonrası Nebahat Çehre ile sinema eleştirmeni ve Uçan Süpürge’nin de seçici kurulunda yer alan  Alin Taşçıyan söyleşisi gerçekleşecek.

21:00’da Uluslararası Film Eleştirmenleri Federasyonu (Fipresci) ödül alan filmi açıklayacak ve festival kapaış töreni online olarak gerçekleşecek.

Direksiyondaki kimlikler: Gece Sürüşü

0

Konuk Yazar: Atlas Arslan

Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali, geçen yıllarda Devlet Opera ve Bale Salonu’nda açılış törenini  gerçekleştirirken bu yıl 23. yılında  karantinada “evde kaldık” diyerek online platformda kapılarını açtı. 

Dünyanın dört bir yanından 1301 kadın yönetmen filmleriyle Uçan Süpürge’ye başvurdu ve bu rekor başvuru içinden seçilen 31 ülkeden 76 film seçkildi. Uzun metraj, belgeseller, kısa filmler ve canlandırma filmleriyle kadın yönetmen ve yapımcılar bu yıl da süpürgede buluştu. 

Bu yıl festival kısa filmlerinde öne çıkanlardan bir tanesi de ilk kısa filmiyle festivale katılan Sinem Kanat’ın Gece Sürüşü oldu. 2016 yılında festivale gönüllü olarak katılan ve 19.yılında festivalin birçok alanına katkı sunanlardan biriydi Sinem, dört yıl sonra festivale kısa filmiyle katıldı. İşte tam burada 23 yıllık festivalin kadınlarla büyüdüğünü bir kez daha görüyoruz.

Gece Sürüşü; korsan bir taksicinin farklı ruh hallerini, duygu geçişlerini, içsel karmaşasını taksinin içine sıkışan farklı yüzlerini anlatıyor. Zaman zaman önyargıları sorgulatıyor. Birçoğumuzun her yere sinen kimlik çıkmazlarını bu kısa filmde bir direksiyon başında izliyoruz.

Sinem Kanat Kim?

Ankara doğumlu Sinem Kanat, Ankara Sanat Tiyatrosu’nda iki yıl eğitim gördü ve oyunlar sergiledi. Ardından Bahçeşehir Üniversitesi sinema bölümünde okumaya başladı. Kanada, İngiltere ve çeşitli ülkelerde dil eğitimi görürken o esnada yönetmen asistanlığına başladı. Emin Alper’in “Kız Kardeşler”, Özkan Yılmaz’ın “Soluk”, Cansel Karacan’ın “Annemin Sinemaları” gibi çeşitli filmlerde çalışan Sinem’in yönetmenliğini ve yapımcılığını yaptığı ilk kısa film Gece Sürüşü oldu.

Gece Sürüşü filminin çıkışını ona bu filmi yaptıran duyguyu sorduğumda Sinem şunları anlatıyor: “Bir Ankaralı olarak İstanbul’da sıkça karşılaştığım ve ilgimi çeken durumlardan biri de taksicilerin ilginç muhabbetleriydi. Üniversite 3. sınıftayken okul ödevi olarak bir kısa film çekmemiz istendiğinde öncelikle kendimi zorlamak istedim. Tek mekanda geçecek ve gece çekilecek bir film olmasında karar kıldım ve  aklıma bir korsan taksi şoförünün hikayesi geldi.”

Filmde önyargılar, kimlik, yalnızlık, sıkışmışlık iç içe geçmiş ve bir taksinin içinde seyirciye sunulmuş. Sen yönetmeni ve yapımcısı olarak bu psikolojik geçişleri nasıl değerlendiriyorsun?

“Bireyin yalnızlaşması, kendini bir yere bir kimliğe ait hissetmemesi ve bu konudaki arayışı çağımızın sorunlarından biri aslında. Ana karakterime de bu sorunların vücut bulmuş hali diyebilirim. Sürekli değişen ruh hali, müşterileriyle kurduğu ilişki ve onlara yaşattığı rahatsızlığı izleyicinin de deneyimlemesini istedim. Rahatsız edici birinin bile sonradan rahatsız edilen birine dönüşmesi de önyargılarımızın hayatımızı nasıl ele geçirdiğinin ve ellerimizle yarattığımız döngülere kendimizi nasıl hapsettiğimizin ufak bir yansıması belki de…”

Yıllar sonra Uçan Süpürge’de ilk filminle yer almak sana ne hissettirdi?

19.Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali 2016 yılında, ben henüz üniversiteye yeni başlamışken ilk kez gönüllü olarak yer aldığım bir festivaldi. Bu sebeple bende ki yeri çok ayrı. Şimdi 23. yılında kısa filmimle yeniden katılmış olmak ve kadın yönetmenleri ve yapımcıları destekleyen bu platformda yönetmen olarak yer almak çok güzel bir duygu…

Bundan sonraki projelerde yer vereceğin, vermek istediğin tema ve fikirler neler?

Sonraki projemde daha çok tutkulu olduğum alanlardan yararlanmayı düşünüyorum. Tiyatronun bende çok önemli bir yeri var ve annemin anılarından yola çıkarak iki güçlü kadın karakter çevresinde ilerleyen bir anlatı üzerine yoğunlaşacağım. Samimi, hayatın içinden bir hikaye olmasına uğraşacağım.

Kadınların kendi kaderlerini tayin haklarını kullandıkları film: Suffragette

0

Suffragette, 1900’lü yılların başında Sanayi Devriminin de etkisiyle ucuz iş gücüne ihtiyaç duyulan yıllarda, kadının erkeklerle bilhassa oy hakkı ve pek çok anlamda eşitsiz olduğu bir konjonktürde ortaya çıkan kadın özgürlük mücadelesinin, kadın bakış açısıyla anlatıldığı önemli bir filmdir.

Film 1912 yılında Londra’da geçmektedir. Filmde; Emmeline Pankhurst öncülünde başlayan ve oy hakkı başta olmak üzere; kadınların haklarıyla birlikte var olma talepleri etrafında örgütlendiği, tarihsel olarak da 1. Dalga feminizmi içerisinde yer alan daha sonra etkisi tüm dünyaya yayılan kadın mücadelesinin İngiltere’deki kesitini izliyoruz. 

Bugün erkek egemenliğine dayalı kapitalist toplumlarda kadın olmanın zorluklarıyla tanışan ve kadın özgürlük mücadelesiyle temasa geçen hemen her kadının ilk izlediğinde kalbini yerinden fırlatırmışçasına etkilendiğini gördüğüm ve pek çok yerinde kendini bulduğuna inandığım filmdir. 

Suffragette filmi 2015 yılında Sarah Gavron’ın yönetmenliğinde yapılmıştır. Carrey Mulligan (Maude Watts), Meryl Streep (E. Pankhurst), Helena Carter (Edith New), Ben Whishaw (Sonny Watts) ve Brendan Gleeson (Inspector Steed) gibi oyuncular yer almış ve filmin müzikleri Alexandre Desplat tarafından bestelenmiştir. 

Film kadınların oy hakkı mücadelesi ve kadının toplum içerisindeki yeri yani toplumsal cinsiyeti ile beraber erkeklerle eşitliği kalıcı şekilde sağlayacak bir varoluşa götüren özgürlük isteğini anlatıyor. Filmin canlandırdığı sahnelerde kullanılan kostümler ve yaratılan bohem hava dönemin ruhuna bürünmemizi ve filmin akıcı bir şekilde takip edilmesini sağlıyor. 

Başrol oyuncusu Maude Watts’nin de çalıştığı çamaşırhanede kadınlar erkek işçilerle birlikte çalışıyorlar. Çalışanların çoğunun kadın olması ve toplumsal cinsiyet rolleriyle uyumlu bir iş olan çamaşırhanede çalışmaları dikkatimizi çekiyor. Burada erkeklerle aynı işi yapıyorlar. Ancak daha hemen ilk sahnelerde öğreniyoruz ki bu ağır çalışma koşullarında kadınlar erkeklerden daha az kazanıyor. Eşit işe eşit ücretin sağlanmıyor. Fabrikanın patronu ise erkek egemenliğinin ve kadınlara karşı işlenen suçların adeta temsili gibi. Yine çalışma saatleri içerisinde cinsel taciz sahnesiyle yönetmen kadın sorunlarının hepsini anlatmak istiyor. Hemen hemen kadın özgürlük mücadelesinin konusu olan her şeye değinmeye çalışıyor. 

Kadınlar, 1900’lü yılların başında sanayi devriminin gerçekleştiği bir üretim çağında iş gücüne ihtiyaç duyulan bir sosyal sınıftır. Ancak kadının sadece adı var. Kadının kendine ait çıkarlarının olduğu bir sınıf olarak kabul edilmesi erkek egemenliğinin çıkarlarıyla çatışacağından uzlaşmaz bir çelişki yaratıyor. Bu uzlaşmaz çelişkiyi filmde mücadele büyüdükçe erkek egemenliğinin karşısına dikilen örgütlü kadın gücüne karşı o dönemin otoritesinin verdiği sert cevaplarıyla da göreceğiz. Bu çıkarımı yine “oy hakkı sağlanırsa ne olur” sorusuna erkek egemen yapının verdiği cevabı da ekleyerek daha anlaşılır kılarız. Oy hakkına karşı çıkan tüm erkeklerin de bu fikirler etrafında örgütlendiğini görüyoruz. “Kadınlarda politik ilişkileri muhakeme edecek sakin mizaç ya da zihin dengesi mevcut değildir. Kadınların oy kullanmasına izin verirsek sosyal yapımızda kayıplar yaşanır. Zaten babaları, erkek kardeşleri ve kocaları tarafından yeterince temsil ediliyorlar. Oy hakkını bir kere verdik mi bunun önünü almak imkânsız olur, o zaman milletvekili, bakan ya da yargıç olma hakkını da talep ederler” sözleri bunların bazılarıdır.

Kadınlar başlangıçta “illegal” tarzda örgütlenmeye başlıyorlar. Filmde Maude Watts’ın da başlangıçta kendini direnişçi olarak tanımlamadığını görüyoruz. Buradan başlayıp yalnız kaldığı zamanlarda bile mücadeleyi bırakmadığı zamana doğru radikal bir geçiş yaşadığına tanık oluyoruz. Ve gözaltılarla, tutuklamalarla, aşağılanmalarla her sınandığı süreçte kendini mücadelesine daha fazla adamıştır. Filmde daha başından en çok acıtan unsurlardan biri Maude’ye “elinin hamuruyla” metaforuyla yapılan küçümsemeler yapılması ve ailesinin, toplumun nezdinde aşağılanma durumuyla karşı karşıya bırakılmasıdır. Filmin pek çok sahnesinde, erkekler “karına sahip çıkamıyorsun, söz dinletemiyorsun” türünden düşüncelerle “erkek”liği yeniden üretiyorlar. Maude’nin kocasının her fırsatta “Beni utandırma” sözü de “erkeklik gururu” için sarf ettiği sözlerdir. Ayrıca Maude’nin de olduğu gibi örgüte katılan kadınların çoğunun çocuğu var. Bir yanda aileleri bir yanda mücadeleleri onlarda ikilem yaratıyor. Kocaları, aile olmanın yarattığı yumuşak karnı üzerinden kadınlara istedikleri gibi davranmayı dikte ediyorlar. Ve bu ayrımcılığı ve hükümranlığı her sınıftan kadının üzerinde kuruyorlar. Zira bu da örgütlenme gerekçelerinden biridir. Yani kadınlar aile, anne, abla, eş olmanın dışında vardırlar ve erkeklerle eşit haklara sahip olmalıdırlar. 

Protestolarda dönemin kolluk güçlerinin “defolun gidin evinize” vurgusu kadını hep ev ve aile ile ilişkilendirmelerinden geliyor. Ve “tutuklamayın onları kocalarının kapılarına atın” türünden yaklaşımlar iktidar ile kocaların aynı çıkarları taşıdığı tespitini bir kez daha doğruluyor. Maude’nin eşinin onu çocuğuyla sınamasıyla mücadeleden vazgeçirmeye çalışması ise mücadeleye nasıl fedakârca bağlı olduğunun kanıtı durumunda. 

 “Bu hayatı yaşamanın başka bir yolu olmalı” sözü Maude’nin ve sonrasında kadın yoldaşlarının mücadelelerinde önemli bir söz olmuştur. Mevcut yapıyı kabullenmeyen, 50 yıldır barışçıl yollarla mücadele eden ve sonuç alamayan kadınlar için artık mücadelede yeni bir aşama yaşanacaktır. Örgütün liderleri Pankhurst’un konuşacağı o toplantının çağrılarının yapılması bile büyük bir heyecan yaratmıştır. Ayaklanma çağrısı yapan Emmeline Pankhurst‘un “Köle olacağıma asi olurum” sözü hala kulaklarımdadır. Zira bu çağrıdan sonra da dönemin İngiltere başbakanı David Llyod George’un yazlık evinin bombalandığı daha sonra Kral’ın katıldığı bir at yarışında Emilly’nin kendini kralın atının önüne atarak diğer kadınların haklarına kavuşabilmeleri uğruna canını feda ettiği radikal eylemlerini izledik.

Filmde dikkat çeken unsurlardan birisi de çeşitli süreçlerde mücadeleden kopmuş kadınların birbirini yargılamaması ve tekrardan bir araya gelebilme olgunluklarıdır. Bu da birbirlerini hain ilan eden iktidarcı ve birbiriyle yarışan bir mücadele tarzının değil kadın dayanışmasının ve kız kardeşliğin esas alındığı bir mücadele tarzının olduğunu göstermektedir. 

Ve nihayet bin bir zorlukla ve bedelle örgütlenen bir hareket İngiltere’nin tamamında ve tüm dünyada kitleselleşmiş bir harekettir. Ve Emilly’in cenaze töreni yüzlerce kadının katılımıyla görkemli bir törene dönüşmüştür. 

“Her evdeyiz, nüfusun yarıyız, biz kazanacağız” diyen inanmışlık ve adanmışlık kazanmıştır.  

Vladimir İliç Lenin’in 1916’da kaleme aldığı “Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı” tezleri gibi ezilen kadınların da kendi kederini tayin hakkı vardır. Ve belki de Suffragette filmi kadınların kendi kaderlerini tayin haklarını kullandıkları bir filmdir.  

Uçan Süpürge Online Festivalde Bugün

0

7 Mayıs’ta online açılışı gerçekleşen festivalde sınırsız, biletsiz filmlerin 14 Mayıs’a kadar gösterimleri sürüyor. 1301 film seçkisinin arasından seçilen birçok ülkeden film seyirciyle online platformda buluşuyor.

Filmler ucansupurge.org.tr’de gösterilecektir. Program Türkiye Saati’ne (GMT +3) göre hazırlanmıştır.

23. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali’nde bugün neler var? 

Cumhuriyet Republic 12’

Güney Afrika’nın Hout Körfezi’ndeki liman topluluğundan genç bir balıkçı zor bir kararla karşı kaşıya kalır. Ailesinin geçimini sağlamak hesap ettiğinden öte bir hale gelmiştir. Arkadaşının ardından tehlike ve kayıplarla dolu bir gecede öncü olur. Okyanus ne sunmakta, ne almaktadır?

Kupon Tab 13’

Khanya ve Sandiswa babaları tarafından, arabadan kesinlikle ayrılmamaları tembih edilerek, at yarışı alanının dışında bırakılır. Khanya adet görür ve arenaya girmeye karar verir. Babası tarafından yakalanır ve hassas ilişkilerinin gerçek sınırları gün yüzüne çıkar.

Salon TheLivingRoom 5’

Bu film, kadın cinayetleri konusundailk makale-deneysel yaklaşımdır. Sessizliği kıyılarında oynanır ve ağır inkar hali gerçekleri çevreler.Saklanacak yeri olmayan, kaybolan, kullanılmış mobilyalar gibi terkedilmiş, görünmez kadınların sesi.

Rüyamda Ölü Gördüm I Saw A DeadIn My Dream 04’

Şiddet ve acının seyirlik bir malzemeye dönüştüğü, robotlaştırıldığı, sömürüldüğü ve tüketim nesnesihaline geldiği yaşadığımız bu yüzyılda; kendini uyanık sananların, yalandan örülmüş̧ bir fanus içindehep üç maymunu oynayarak yaşayanların hikayesi, bu.

Kırmızı Red 2’

Feride 15 yaşında evlendirilir. Feride hayatında başına gelen tüm kötü olayların kırmızı rengiile ilişkisi olduğunu fark eder.

Φ Fi 1’

1 dakikalık (ve tamamen cep telefonu ile çekilmiş) bir film olan Φ, iklim değişikliğine bir yanıt olarakdenge arayışı ile ilgilidir. İklim değişikliği ile ilişkili olarak gördüğümüz tüm mesajlar, genellikle derinbir korku ve inanç kaybı düşüncelerinden kaynağını alır. Halbuki, kendinizdeki ve yakın çevrenizdekidenge, genellikle düşündüğümüzden çok daha büyük bir etkiye sahip olabilir. Bu, yeniden kendimizüzerine eğilmek, onu yansıtmak, affetmek ve ona yeniden bağlanmakla ilgilidir. Bu, sürekli birtartışma yürütmemiz gereken bir denge dansıdır. Zira büyük bir sıçrama ancak bir milyon adımlamümkün olabilir.

Fani Mortal 7’

İran yapımı deneysel kısa film olan Fani, festivalin Olay Yeri Aile seçkisinde yer alıyor. Sinematografinin etkileyici bir biçimde öne çıktığı bu filmde; karakter, yeniden doğmak için kendini öldürür.

Panem Et Circenses 4’

İsmini Romalı şair Juvenal’in meşhur “Ekmek ve Sirk” (ya da Ekmek ve Oyun) sözündenalan film, tamamı gönüllülerden oluşan bir ekip tarafından yaratılıp geliştirilir. Bir varlığınbenzersizliğini, yaratıcılığını baskılayan kavramsal sınırlardan duyulan kolektif bir ızdırabaodaklanır. Akvaryumdan esinlenilmiş metaforik bir evrende, bir japon balığının habitatındançıkış yolu aradığı bir masalın eşliğinde, orijinal karakterler hayattaki bireysel yolculuklarınıtasvir ederler. Her bir karakter kendini gerçekleştirmeye çalışırken, japon balığı, hepsininortak hayallerini, sıkıntılarını, sevinçlerini ve hayal kırıklıklarını yansıtan bir unsur olarak eşzamanlı yolculuğuna devam eder.

Mağdur Tatilde Victim On Vacation 53’

Clara, 19 yaşındayken tecavüze uğramıştır. Kurban olmadığından kesinlikle emindir. Tecavüzcüsünübularak bunu kanıtlamak için, Barselona’ya, olayın gerçekleştiği yere döner. Ancak amacınayakınlaştıkça şüpheleri artmaya başlar. Film, “kurban” tanımını çeşitlendirmeyi ve zorluklarıngerçekten bir bakış açısı meselesi olduğunu göstermeyi amaçlamaktadır.

İçeride 21 Gün 21 Days Inside 65’

Kendi oğlunu öldürmekle suçlanan Bedevi bir kadının 21 günlük tutuklanma ve sorgu hikayesi. İki yaşında yürümeye yeni başlamış bir çocuğun cansız bedeni, Negev Çölü’ndeki bir Bedevi köyündeki bir kuyunun dibinde bulunur. Aynı gün annesi, cinayet işlediğinden şüphe edilerek tutuklanır. 21 günlük tutuklama ve sorgulama sonucunda, polis memurları kadının zayıflığından yararlanarak, suçu itiraf etmesini sağlarlar. Bu film, polis arşiv kayıtları ve orijinal canlandırma tekniklerinden oluşuyor, böylelikle geleneksel bir Bedevi kadının korkunç yaşam hikayesini anlatıyor.

Söyleşi: “Φ” Yönetmeni MarietaLandkroon – Dicle Kızılkan

Yaz Kış Demeden ComeRainorShine 60’

Yaz Kış Demeden, coğrafyaya sinmiş tarihin izini hiç beklenmedik imgelerde arıyor, buluyor, kuruyor.Kılcal damarlar gibi toprağı saran paslı borular, terk edilmiş bir çocuk parkı, ıssız bir coğrafyanınsesleri. Ermenistan’ın eski sanayi bölgesinde yaşayan Ashot ve Karine’in geçmişe dair anlattıklarıhikâyeler kılavuzluk ediyor bu görüntü ve seslere. Kamerayı kendine çağıran her imge, içinde gizlediğibir şeylerin duygusunu yoğun bir şekilde hissettiriyor. Varlığını muzipçe hep sezdiren yönetmen,Türkiye’den Ermenistan’a yaptığı yolculukta kamerayı bedeninin bir parçası gibi kullanıyor ve bumekânın şimdisinde kendi aile hikâyesinin, travma mirasının, kayıpların ve aidiyet duygusunun izleriniarıyor. Hangi mekânlar, hangi insanlar, hangi objeler tarihin taşıyıcısı olabilir? Yönetmen bu soruyacevabını çağrışımsal bir akışla görüntü ve sesleri takip ederek veriyor, izleyicisiyle şiir-mektuplararacılığıyla konuşuyor.

Film Sonrası Söyleşi:“Yaz Kış Demeden” Yönetmeni Zeynep Güzel – Dilek Aydın

Yabancılar Şehri Town of Strangers 82’

Yalnız iki öykü vardır derler: birisi yolculuğa çıkar, şehre bir yabancı gelir. BU yaratıcı hibrid belgeseldedünyanın her yerinden küçük Gort kasabasını (nüfus: 3000) evleri yapan insanlar anlatılır: Brezilyalıgöçmenler, İngiliz hippiler, İrlandalı bir seyyah, Afgan bir pizzacı ve kahve aşığı Suriyeli bir mülteci.Gezgin bir yönetmen, Gort kasabasına gider ve insanları kendisine ‘rüyalarını, yalanlarını, anılarını vededikoduları’ anlatması için seçmelere davet eder. Çalışmak için genelde kadınları seçer ve birlikte buhikayeleri filme dönüştürmek için sinematik bir yolculuğa çıkarlar.

Film Sonrası Söyleşi:

“Yabancılar Şehri” Yönetmeni TreasaO’Brien – Sezen Kayhan

HutsulkaKsenya 90’

Ukrayna yapımı deneysel türdeki HutsulkaKsenya, bizi 1939’a genç Yaro’nun hikayesine götürür. Yaro’ya babasından bir Ukraynalı’yla evlenmesi şartıyla miras kalmıştır. Ancak Hutsul kızı Ksenya ile tanıştığında bu planı gözden geçirmek zorunda kalır. Her Biri Ayrı Renk seçkisinde olan HutsulkaKsenya FIPRESCI jürisinin değerlendireceği filmlerden.

18+Yeminli Bakire ve Genç Kadın TheSworn Virgin andThe Girl 43’

Pembesiz Mavisiz seçkisinde yer alan Yeminli Bakire ve Genç Kadın, Arnavut bir kadın olan Bedrie’nin kimliğini arama hikayesini anlatmaktadır. Ataerkil Arnavutluk’ta kendi kararlarını kendialabileceği bir hayat sürmek istemektedir.

Öteki TheOther 16’

Yapımcılığını, yönetmenliğini ve senaristliğini Kübra Bekmez’in üstlendiği Pembesiz Mavisizseçkisindeki belgesel film, toplumun cinsiyet meselesi üzerinden dayattığı normları gösterir. Transerkek olan Toprak ve Ecmel’in bu dayatmalarla, toplumun onları “iyileştirme” ve “düzeltme”baskısıve ötekileştirmelerle mücadelelerinin hikayesini izleriz.

18+ Adımı Söyle Say My Name 78’

Pembesiz Mavisiz seçkisinden Adımı Söyle, tüm resmi belgelerde adlarını ve cinsiyetlerini değiştirme hakkı için mücadele eden ve aileleri ile toplumdan saygı görmek isteyen iki trans kadına dair bir belgesel. Selem, 45 yaşında bir travesti, Diana ise 22 yaşında trans bir kadındır.

18+ Ağdaki Balık FishInThe Net 32’

Aşk, yaş farkının üstesinden gelebilir mi? Petra ve Csaba aralarında 30 yaş fark olan bir çifttir. İlişkileri, sanatsal dünyalarına gerçek hayatı kapattıklarından tutkulu ve sevgi doludur. Ancak yeni bir daire arayışına girince kendilerini emlakçı Angela ile vakit geçirirken bulurlar ve birbirlerinin farklı gerçeklikleri rahatsız edici gelmeye başlar.