Ana Sayfa Blog Sayfa 64

Eleştirel Teoriye Eleştirel Bir Bakış Açısı: Frankfurt Okulu

Frankfurt Okulu’nun tohumları, 1923 yılında, F. Weil sayesinde, Marksist düşüncenin etkisiyle atılmıştır. Marksist düşünceyi yeniden yorumlayan okul, Gerlach ve Grünberg ile gelişimine devam etmiştir. 1930 yılında okulun başına M. Horkheimer’ın gelmesiyle birlikte, pozitivizmi eleştirmiştir. Bu dönemle birlikte etkisini de arttırmaya devam etmiştir. 1933 yılında Nazilerin hedefi olan okul, yerinden edilmiş ve düşünürleri sürgün edilmiştir. Bu süreçle birlikte ABD topraklarında yaşamaya başlayan okul, düşünürlerinin Almanca yazmaya devam etmeleri ve düşüncelerini savunmaya devam etmeleri sebebiyle etkisini kaybetmemiş ve ilk günkü ruhunu korumaya devam etmiştir. 

Amerika’da yaşamına devam eden okul, Horkheimer’a katılan T. Adorno ile birlikte daha da büyümüştür. “Aydınlanmanın Diyalektiği” isimli ortak çalışmaları sayesinde okul büyümeye devam etmiştir. Bununla birlikte Marcuse “sahte ihtiyaçlar” kavramı ile okula destek vermiştir. Horkheimer’ın “Geleneksel ve Eleştirel Teori” makalesi ile birlikte okul, eleştirel teori ile anılmaya başlamıştır. 

1950 yılında Almanya’ya geri dönen Frankfurt Okulu, Horkheimer ve Adorno’nun yerini J. Habermas’ın almasıyla birlikte yeni bir döneme başlamıştır. Habermas’ın “İletişimsel Eylem Kuramı” ile 1970 sonrası dönem, yani Habermas dönemi başlamıştır.

Frankfurt Okulu’nun Tarihsel Serüveni

Kuruluşu

Okul ilk olarak 1923’te “Toplumsal Araştırmalar Enstitüsü” adıyla, Frankfurt Üniversitesi bünyesinde kurulmuştur. Kuruluşuna öncü olan Felix Weil o dönemlerde doktora öğrenimine devam etmektedir. Babasının maddi yardımları sayesinde, enstitünün üniversiteden bağımsız bir şekilde çalışması söz konusu olmuştur. Marksist düşüncenin etkisi altında hareket eden Toplumsal Araştırmalar Enstitüsü, 1950 yılına kadar bu isimle çalışmalarına devam etmiş ve bu tarihten sonra “Frankfurt Okulu” ismiyle anılmaya başlanmıştır. 

1923-1930 Grünberg Dönemi

Kurucuları olan Weil, Pollock ve Horkheimer’ın profesör olmamaları sebebiyle, üniversitenin kuralları gereği yöneticisinin profesör olması gerekmesi sebebiyle, Marksist düşünceye sahip Kurt Albert Gerlach yöneticiliğe önerilmiş ve enstitünün ilk yöneticisi olmuştur. Genç yaşta yaşamını kaybeden Gerlach, enstitüye kısa bir süre yöneticilik yapmış olmasına rağmen, sekiz bin ciltlik kütüphaneyi bünyelerine katmıştır. Ölümünün üzerine, enstitünün başına geçmesi için Carl Grünberg ikna edilmiştir. Grünberg, 1924’deki enstitü açılışında Marksist bir perspektifle birlikte kapitalizmi irdelemeyi amaçladıklarını söylemiştir. Kalp krizi geçirene kadar, genellikle sosyalizm ve işçi haklarıyla ilgili arşiv çalışmaları yapmıştır. Rahatsızlığının ardından yöneticiliği bırakmaya karar vererek, yönetimi Max Horkheimer’a devretmiştir. 

1930-1933 Horkheimer Dönemi

Horkheimer’ın yöneticiliği yalnızca bu dönemle sınırlı kalmamış ve ABD’de devam eden sürgün dönemi sonrasında da devam etmiştir. Horkheimer dönemi, okulun tanınması, üretkenlik ve okulun etkinliği açısından parlak bir dönem olmuştur. Eleştirel teori, Horkheimer ile birlikte kimlik kazanmış ve enstitünün bugüne kadar yalnızca teoride kalan amaçlarını hem teori hem de pratik anlamda yükselmiştir. Bu dönemde eski arşivlerin yayınlanması durdurulmuş ve topluluğun kendi fikirlerine daha yakın makalelerin yer aldığı Sosyal Araştırmalar Dergisi yayınlanmaya başlamıştır. Yine aynı dönemde, daha önceleri üzerinde pek durulmayan, göz ardı edilen ‘psikoloji’ konusuna değinilmeye başlanmış ve Freud psikolojisi de araştırmalara ve dergi içeriğine konu olmuştur. 1931 yılında “Toplum Felsefesinin Bugünkü Durumu ve Toplumsal Araştırma Enstitüsünün Amaçları” konulu açılış konuşmasında Horkheimer, enstitünün din, ekonomi, devlet, kültür ve hukuk gibi alanlarda yapılan çalışmalarla topluma fayda sağlanacağını bildirmiştir. Bununla birlikte “eleştirel sosyal teori” düşüncesi kavramsallaşmaya başlamıştır. 

Bilgiyle eylemi birbirinden ayıran teorilere karşı, geleneksel kurama ters bir şekilde, eleştirel teori, bilgiyi ve eylemi ayırmamış, araştırmacıyı incelediği nesnenin bir parçası olarak görmüştür. Geleneksel Kuram’da düşüncenin ve davranışın birbirinden ayrılması söz konusuyken, Eleştirel Teori buna karşı çıkmıştır. 

1933-1950 ABD Dönemi 

Almanya’da Nazilerin yönetimi ele geçirmesinde sonra, devlete karşı düşünceleri olduğu gerekçesiyle enstitü kapatılmıştır. Kütüphanedeki kitapların bir çoğunu Nazi iktidarı ele geçirmiştir. 1933 senesinde üniversiteden atılan Horkheimer, üniversiteden atılan ilk bilim adamı olmuştur. Gelişmelerin üzerine kendine güvenli bir sığınak arayan enstitü, 1934 yılında New York’a yerleşmeye karar vermiştir. Bununla birlikte bazı Avrupa şehirlerinde de şubeler açmıştır. Enstitü Amerika’da yaşamına devam etmesine rağmen, dergiye Almanca yazmaya devam etmişlerdir. Adorno ve Horkheimer’ın birlikte yazmış oldukları “Aydınlanmanın Diyalektiği” isimli eserleriyle, aydınlanmanın yaşanan barbarlıklar konusunda sorumlu olduğunu savunmuşlardır. 

İnsanların teknolojiyle birlikte tekdüze olmaya başladığını ve bu kötü gidişatla mücadele etmek yerine akıntıya kapılınan bir dönemde olduklarını dile getirmişlerdir.  Yine kitapta geçen “kültür endüstrisi” kavramı, kapitalizmin beraberinde getirdiği kültür anlayışını ve bu kültürün zihniyetine açıklık getirmeyi amaçlamışlardır. 

Adorno ve Horkheimer’la aynı veya benzer görüşlerde olan bir diğer okul üyesi ise Marcuse’dur. Marcuse’a göre tüketim kültürü sahte ihtiyaçlar meydan getirmiştir. Bu ihtiyaçlarla birlikte modern toplumda satın alma isteği uyandırdığını savunmuştur. Bu sahte mutlulukların, insanları sisteme boyun eğmek zorunda bıraktığı görüşünü savunmuştur. Bunun sonucu olarak, kültürün araç olduğunu ve tüketiciyi yanlış gereksinimlere yönlendirdiğini dile getirmiştir.

1950-1970 Frankfurt’a Geri Dönüş

İkinci Dünya Savaşı’nın sonlanmasıyla birlikte, Almanya’da ana vatanlarındaki öğrencilere ulaşmayı hedefleyen Frankfurt Okulu üyeleri Adorno, Horkheimer ve Pollock, 1949 yılında Sosyal Araştırmalar Enstitüsü’nü tekrar kurarak Frankfurt’a resmen dönmüştür. Bu sürece müteakip Horkheimer, önce dekan sonra ise Frankfurt Üniversitesi rektörü olmuştur. Adorno da profesör olarak enstitüde yönetici yardımcısı olmuştur. Amerika’da bulundukları süreçte çeşitli politik sebeplerle yayınlayamadıkları Sosyal Araştırmalar Dergisi, yeniden yayınlamaya başlamıştır. 

1958 yılında Horkheimer ve Pollock emekli olmuştur ve Adorno yöneticiliğe geçmiştir. Emekli olan Horkheimer, Goethe ödülüne layık görülmüş ve değeri kanıtlanmıştır.

Marcuse ve bazı arkadaşları, enstitünün çekirdek kadrosunun Frankfurt’a dönmesine rağmen Amerika’da kalmıştır. Düşünürler bu dönemde benzer konular üzerinde çalışmalarına rağmen, Marcuse’un “Yeni Sol” ve öğrenci hareketleri çalışmaları üzerine düşmesi ve o dönemde okulun Marksist düşünceden kopması gibi sebeplerle, okul üyeleri arasında bir iletişimsizlik oluşmuştur. Marcuse’un görüşleri, Adorno, Horkheimer ve Habermas’la ayrışmıştır. 1969 yılında Adorno’nun ve 1973 yılında Horkheimer’ın ölümüyle Habermas dönemi başlamıştır.

1970 ve Sonrası Habermas Dönemi 

Okulun son döneminin önemli düşünürlerinden olan Jürgen Habermas Marksizm etkisinden uzaklaşmış ve yeni eleştirilere ön ayak olmuştur. Eleştirel Teori’yi semboller diliyle ele almıştır. Ayrıca o dönemde Nazilerin yıkımının onarılmasına karşı eleştirel bir teoriyi savunmuştur. Toplumu öznel, nesnel ve sosyal olarak üçe ayırmıştır. Bu ayrımla birlikte stratejik eylem, normlara göre düzenlenmiş eylem, dramaturjik eylem ve iletişimsel eylem olarak dört ayrı eylem türüne dikkat çekmiştir. Stratejik eylemi, tek bir dünyanın olduğu nesnel dünyayla ilişkilendirmiştir. Normlara göre düzenlenmiş eylemi, topluluğa dahil olan herkesin beklentileriyle ilişkilendirmiştir. Dramaturjik eylemi, birbirlerinin seyircisi konumundaki kişilerin, öznel görünen eylemlerinin aslında seyirciye görünme gayreti olduğuna dikkat çekmiştir. İletişimsel eylemin ise sözlü veya sözsüz en az iki öznenin iletişimi olarak tanımlamıştır. 

Habermas’ın 1981’de yayınlanan “İletişimsel Eylem Kuramı” isimli çalışması, toplum açısında önemli bir çalışma olmuştur. Ampirik-analitik-tarihsel bakış açıları dışında, eleştirel olarak kendini bilme yani öz düşünümsel bilginin varlığından bahsetmiştir. Öğretmenin iktidar konumunda olduğu ampirik analitik bilme şeklinden, eleştirel bilme şekline geçerek öğrencinin söz sahibi ve güven sahibi hatta iktidarı elinde bulunduran kişinin öğrenci olacağı fikrini dile getirmiştir. Bunun da öğrencinin akademik başarısına katkıda bulunacağını söylemiştir.

Frankfurt Okulu’na Genel Bir Bakış

Frankfurt Okulu’nun üyeleri, yaptıkları çalışmaların Eleştirel Teori ile anımsanmasını istemişlerdir. Önceleri Marksizm adıyla birlikte telaffuz edilen bu teoriye yeni bir bakış, Eleştirel Teori’ye bir eleştiri niteliğinde olan bu kuramları, toplumdaki baskın yapıları ortaya çıkararak bunların sonlanmasını hedeflemiştir. Özetle baskıya maruz kalmış bireylerin özgürleşmesini ve kendi karar mekanizmaları olabilmesini amaçlamıştır. 

Eleştirel kurama göre, gerçeğin sadece ampirik bilimsel çalışmalarla ortaya konulmaması, toplumsal ve sosyolojik açıdan da değerlendirilmesi ve çözümler konusunda buna da önem verilmesi istenmiştir. Eleştirel Teori’nin amacı, mutlak bilginin değil, bireyi özgür kılmanın değerinin arttırılması olmuştur. İnsanların sınırlarının görülmesini ve bu sınırları ortadan kaldırarak özgür bir yaşama erişmeyi amaçlamıştır.

Kaynakça:

Frankfurt Okulu Bağlamında Eleştirel Teori ve Eğitim, Karamanoğlu Mehmetbey Eğitim Araştırmaları Dergisi, Şenay Kavurgacı- Abdullah Selvitopu
Çukurova Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Tamer Yıldırım, Eleştirel Teori:Habermas ve Frankfurt Okulu kitap değerlendirmesi
Vikipedi

Edebiyatın Yeni Tipte Zaman Koridoru

0

Edebiyat adına çok verimli olabilecek bir zaman diliminin içinden geçiyoruz. İnsanlığın yaşamını tehdit eden,  ekonomik, sosyal, kültürel her alanda direkt mağduriyet yaşayacağımız,  etkisi on yıllar boyunca  sürecek olan Yeni Tip Korona Virüs süreci sadece sanat adına, sanatın her dalı adına tahminimizden daha fazla yarar sağlayacak. Şöyle ki, bu kontrol edemediğimiz, belirsizliği şahsına münhasır olan yeni tipte korona virüs, sanat adına önümüzde boylu boyunca  yeni tipte bir zaman koridoru açacak. Hayallerimizin de ötesine geçecek olan bu zaman koridoru edebiyattan, müziğe, resimden,  heykeltıraşa, tiyatroya, sahne sanatlarına ve sinemaya  varana kadar sanatın her dalına büyük katkı sağlayacak. Üstelik bundan sonra yaratılacak olan her hikaye ütopik, distopik, ultratopik türde hikayeleri geride bırakacak.

Her şeyin belirsiz olduğu bir dönemden geçerken nasıl bu denli net öngörülerde bulunabiliyorum?!

Bu yazıyı özellikle edebiyatı merkeze alarak yazmak istiyorum. Akut dönem geçtikten sonra edebiyat adına yazılacak hikayeleri, öyküleri, romanları şöyle bir düşünün, tahminlerde bulunun hadi, hayal edin!  Bunu yapabilirsiniz çünkü elimizde, geçmişten gelen kanıtlar var. Zaman eski zaman olmasa bile (Dünyanın geçmiş yüzyıllarda bir çok salgın hastalık yaşadığını düşünürsek) ve karşı karşıya olduğumuz bu durum benzerlerinden çok farklı bir seyir izlese de (Böylesine bir iletişim çağında Pandemi nedeniyle tüm dünyanın durma noktasına gelmesi, kapılarını kapatması) sonuç değişmeyecek. Sanat inanılmaz derecede verimli bir döneme girecek.

Heyecanlıyım evet ve bu heyecan boşuna değil, inanın. Ölü sayılarının dünya genelinde birer rakama dönüştüğü, dünya bir savaş halinde olsa bir günde bu kadar insanın ölmeyeceği, çok çok kötü, çok çok zor bir dönemden geçiyoruz. Bu şartlarda “Hayat devam ediyor.” diye çok klişe ve soğukkanlılıkla bir cümle kurmayacağım elbet. Bu akut dönemin böyle sürmeyeceğinden, birçok sektör geriye gidip yok olurken sanatın verimliliğinin bu süre sonunda hangi boyutlara gelebileceğinden bahsedeceğim. Bunu yaparken sanatsever kişiler olarak etkisini hala üzerimizde hissettiğimiz, geçmişten günümüze kadar gelen, günümüz şartlarında da canlılığından hiçbir şey kaybetmeyen sanattan ama en çok da edebiyattan bahsedeceğim.  

Yaşamın Yüzüne Tutulan Ayna

 “Tanrı Öldü” diye tanımlanan 2. Dünya Savaşı sonrasında muhteşem eserlerine şahitlik ettiğimiz bir kuşağın meraklı okuyucusu olarak ilk aklıma gelen edebiyatçılardan örnek vermek istiyorum .  James Joyce (Ulysses) Samuel Beccket (Godot’yu Beklerken) Joseph Roth (Eyub) Robert Musil (Niteliksiz Adam) Hermann Broch (Vergillius’un Ölümü) Thomas Mann (Büyülü Dağ) Thomas Bernhard (Bitik Adam) Elias Canetti (Körleşme) Stefan Zwieg  (Dünün Dünyası) Franz Kafka (Dönüşüm) İngeborg Bachmann  (Malina)  Aklıma ilk gelen ve yazdıkları eserleri muhteşem olan bu yazarlardan ikisi -James Joyce ve Franz Kafka-  2. Dünya Savaş’nı  görmediler. Fakat öyle eserler yazdılar ki bu eserler kapıda bekleyen savaşın, toplumsal değişimlerin, kitlesel hareketlerin habercisi niteliğindeydiler.

Yukarıda yazdığım yazarların ve daha da fazlalarının eserleriyle büyüdük, şekil aldık, düşüncelerimizi besledik, dimağımızı sağlıklı tutabildik.

Dünya savaşının tüm kötülüklerine dünya genelinde milyonları bulan ölümlere rağmen hikayelerin nasıl muhteşem bir şekilde dönüşüme uğrayıp yazılabileceğini, anlatılabileceğini, yani aslında neyin nasıl olduğu gerçeğini yazılan eserler sayesinde öğrenebildik. 20. yüzyılın muhteşem anlatıcıları sayesinde  21. yüzyıla hazırlandık. Eserlerin her biri yüzümüze tutulan birer aynaydı. Bir çoğunda konu olarak, kurgusal olaylar düzleminde savaşın “s” si bile yer almıyordu. Bazen bir aile, bazen bir kişi, bazen toplumsal bir kararın hareketi konu edinildi. Hatta bazen sadece bir cümle dünyanın savaş halini ve faşizmini bir tokat gibi çarpıyordu yüzümüze: “Faşizim iki kişi arasında başlar.” (İngeborg Bachmann / Milena)

Bahsetmek istediğim bu denli güçlü bir şey işte. Edebi dünya sadece bir hayal dünyası evreni değildir. Hayatın yüzümüze taktığı o maskelerin indirildiği, yüzümüze aynaların tutulduğu, bize kim olduğumuzun gösterildiği bir yerdir. Bu yüzden herkes kitap okuyamaz. Ya da geçici bir süreliğine okur. Bir şeyleri atlatmak için!  Zinhar kitap okuyamayanları “ağır maske taşıyıcıları” demişimdir hep. Aynı “ağır işçi yaşamları” gibidir hayatları. Zordur, yıpratıcıdır ve ne öğretiliyorsa onu yapmak durumundan başka bir alternatifi akıllarına bile getirmezler hiçbir zaman.  Düşünemezler!

Edebi dünya bu sefer yüzümüze çöreklenen maskelerle beraber  zorunlu olarak takmak zorunda kaldığımız maskeleri de konu edinip (Ama görünür ama görünmez şekilde; ama direkt ama en direkt şekilde) hikayeler kaleme alacak. Zamansal koridor yaşadığımız gerçek zaman içerisinde öyle bir oluştu ki eline su dökülmeyecek olan usta yazarlar (Master Writer – Auteur) bile böylesine bir hikayeyi yazıp, kıvamını, kurgusunu bu kadar iyi tutturamazlardı.

Hayata Meydan Okumanın Edebi Hali

Fakat çok iyi yazarların, edebiyat ustalarının, sosyal medyada sıkça şahit olduğumuz şekliyle hayata karşı birer meydan okuyucu (challenge) olduklarını hiç düşünmedim. Şu şartlar altında da düşüncem deyişmiş değil.   İçinde bulunduğumuz bu zaman dilimi sonrasında yaşanılanlar karşısında asla birer meydan okuyucu olmayacaklar.

Usta yazarlar birer dönüştürücüdür.

Yazı yoluyla dönüştürebilme güçleri yazdıkları hikayeyi edebi hale getirir. Görünürdeki bir konuyu alır, dönüştürür ve sıfırdan yaratırlar. Böyle bir konudan veya şu olaydan yola çıktım diye anlatsalar da, size ulaşan hikaye o kadar güçlüdür ki, meselenin bu kısmı pek aklınızda kalmaz, ilgilenmezsiniz. Yazarın size aktardığı, anlattığı hikaye zihninize girmiştir bir kere. Dimağınız çalışmaya, hayal mekanizması tam kapasite işlemeye başlamıştır. Maske düşer, karşı karşıya kaldığınız yüzün tüm hatları ezberimizi bozar.

Ki şu an gerçek yaşamımızda karşı karşıya olduğumuz durum zaten son derece ezber bozucu niteliğiyle bizi şaşırtmış durumda, öyle değil mi? Tüm bunların üstüne ne yazılabilir ki veya tüm bu gerçek olamayacak kadar gerçek olan hikayenin  üzerine nasıl çıkılabilir ki, diye sorabilirsiniz! Böylesine bir durumu kalemiyle dönüştürebilecek ve bambaşka hikayelerle karşımıza çıkacak edebi metinleri okuduğumuzu düşünün hadi, hayal edin! Böyle metinlerin yazılacağı bir zaman diliminde yaşadığımız için ve bu metinleri okuyacağımız için şanslıyız.  Sırf bunun için bile yaşamaya değer. Kendinize dikkat edin lütfen.

Uçan Süpürge Online Festival’de Bugün Neler Var?

7 Mayıs’ta online açılışı gerçekleşen festivalde sınırsız, biletsiz filmlerin gösterimleri 14 Mayıs’a kadar sürecek. 1301 film seçkisinin arasından seçilen birçok ülkeden film seyirciyle online platformda buluşuyor.

Festivalin İlk Günü Nasıl Geçti?

8 Mayıs itibariyle ucansupurge.org adresinden filmler online olarak seyirciyle buluştu. Filmlerin yanı sıra Film Sonrası Söyleşi ‘lerle festival ilk günü dolu dolu geçirdi.

Melek Göregenli ile Funda Şenol Cantek ‘OTOBAN’ filmi söyleşisi ve değerlendirilmesi yaptı. Söyleşi’de filmden kesitler paylaşılırken Otoban filminin değerlendirilmesi yapıldı.

OTOBAN 

Bir taksi şoförünün bir kadını alarak alışılmışın dışında, şehir dışı bir rotayı takip ederek Tahran’a götürmesi, yolculuk esnasında yardıma ihtiyacı olan başka bir kadını alarak yola devam etmeleri ve günün sonunda her üç şahısın da başlangıçtan çok daha farklı bir ruh haleri anlatılıyor.

Karakter nitelikleri – Milli atıcılık takımına girmek için son şansa sahip olan , orta-üst sınıflı  bir kadın ; otomobili yolda kalan ve rahatsızlanan,üst sınıf başka bir kadın ve taksi şoförü

Filmi izlenir kılan (Melek GÖREGEN’ göre) :

Geniş açılı bir yol görüntüsü ile başlanması filmin ‘her yer’ duygusu vermesi ve mesajın evrensel içeriğine vurgu yapılması. 

İç mekân-dış mekân ayrımı sayesinde karakterlerin büründükleri ruh halinin seyirciye ulaştırılması.

Sınıf farklılığının yarattığı hiyerarşik ilişki nedeniyle kadınların başlangıçta birbirinden haz etmemeleri. Ancak kadın dayanışması ile belirlenen sınıf farklılığının aşılması.  Burada verilen mesajın da evrensel olduğuna dair vurgu var, günümüz dünyasında hep olması arzulanan  fakat çeşitli sebeplerle bir türlü yapılamayan kadın dayanışması 

Cinsiyetçi ideolojinin ve kadınlık durumunun evrensel bir olgu olduğuna değinilmesi

‘Yol’ metaforu kaçmak eylemi ile ilgili olduğuna dair yorum. “İçinde bulunduğu koşullardan kaçan kadınlar mutlaka herhangi bir yolla karşılaşıyorlar.”

9 Mayıs’ta Festival’de Neler Var?

7 Mayıs’ta online açılışı gerçekleşen festival sınırsız, biletsiz filmlerin 14 Mayıs’a kadar gösterimleri sürüyor. 1301 film seçkisinin arasından seçilen birçok ülkeden film seyirciyle online platformda buluşuyor.

Filmler ucansupurge.org.tr’de gösterilecektir. Program Türkiye Saati’ne (GMT +3) göre hazırlanmıştır.

23. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali’nde bugün neler var? 

Bir Balık Hikayesi A Fish Tale 52’ – 12.00 Salon 1

İsrailli yönetmen Emanuelle Mayer’in Bir Balık Hikayesi adlı belgesel türünde filmi festivalin programının “Olay Yeri Aile” seçkisinde yer alıyor. Film gelişmekte olan Afrika ile Batı arasındaki sağlam uçuruma vurgu yaparken, erkek ve kadının anlatımları arasında zıtlık yaratıyor ve kadere karşı seçim fikrini ortaya koyuyor. 

Kader Postası Fated Hearts 104’ – 19.00 Salon 2

Yönetmenliği Elif Akarsu Polat ve Çiğdem Bozalı’nın üstlendiği uzun metraj Kader Postası filmi küçük bir kasaba yaşayan Zeynep’in çocukluğundan yetişkinliğine uzanan hikayesini anlatır. Zeynep, çocukken en yakın arkadaşı, ilk gençliğinde aşkı Yusuf’un gidişiyle kaybettiği sevgiyi mahkumlara yazdığı mektuplarda arar. 

Gurur Yarası Wounded Pride 77’ – 21.00 Salon 2

Yapımcılığını ve yönetmenliğini Sinem Atakul’un üstlendiği Gurur Yarası belgeseli; İmece Ev İşçileri Sendikası’nın parçası olmuş, hukuki ve sosyal boyutta haklarını arayan kadınların sınıf mücadelesi ile sendika içinde nasıl aktif bireylere dönüştüklerinin hikayesini anlatıyor.

Arıcı The Beekeeper 6’ – 17.30 Salon 2

İrlandalı Robyn Conroy’un yönetmenliğini yaptığı animasyon türündeki Arıcı filmi, bambu ormanlarının derinliklerinde bir Baba Ayı ile cesur genç Mae’nin hikayesine götürüyor. Bir gün Mae düzenlerini sürdürmek için ihlal etmemesi gereken tek kuralı çiğnediğinde Baba Ayı ve Mae için her şey değişmek zorunda kalıyor. 

Arıcı, Kuş ve Balina, Efsaneye göre üçlüsü ve çocukların da izleyebileceği animasyonlar olmalarıyla ön plana çıkıyor.

Kuş ve Balina The Bird and the Whale 7’ – 14.00, 17.30 Salon 2

Kuş ve Balina filmi artık neredeyse hiç kullanmayan bir animasyon tekniği olan cam boyama ile yapılmıştır. Beş ressamın 13 aylık çalışması neticesinde ortaya çıkan filmin kahramanı genç balina denizin derinliklerinde sesini aramaya koyulur. 

Efsaneye Göre Legend Has It 7’ – 14.00, 17.30 Salon 2

İrlanda yapımı film, gelenek, onur ve dürüstlük üzerine kurulmuş mükemmel bir Kelt toplumunda geçer. Hikayenin kahramanı Browny’nin sahip olduğu bazı bilgiler ailesi ve tüm toplumun saygınlığını zedeleyeceği için Browny gerçeğin baskısıyla bir itiraf etme mücadelesi ve yüzleşme savaşı verir.

Ruh Hali Atlası Mood Atlas 25’ – 14.00, 17.30 Salon 2

İrlanda yapımı kısa belgesel türündeki film, bipolar bozuklukla yaşama deneyimini ve bu deneyimin ardında yatan sinirbilimsel gerçekleri anlamak için bir laboratuvarda devam eden araştırmaları anlatır. 

Ayam 4’ – 12.00 – 15.30

Fas yapımı kısa animasyon türündeki Ayam, Faslı üç kadının geleneksel Kurban Bayramı ziyafetine hazırlık yaptıkları esnada birbiriyle duygularını ve anektodlarını paylaşmalarını hikaye eder. 

Benim Elim Benim Hikayem My Hand My Story 14’ – 15.30, 19.00

Bu belgesel, Zimbabveli farklı geçmişlere sahip kadınların deneyimlerini anlatıyor. Kadınlar, elleriyle iş yapma yolculuklarında, zorluklara, engellere, başarılara ve ellerinin onları nasıl mutluluktan mutluluğa götürdüğüne ilişkin öykülerini paylaşıyor. 

İlk Günler Early Days 12’

İrlanda yapımı kısa film, Kate adında bir kadının doğum sonrasında değişen dünyasını anlatır. Doğum sonrası travmalarıyla halüsinasyonlar Kate’in gerçeklik algısını altüst eder. 

Buluştuğumuz Yer: Hakikat Bahçeleri Living in Truth 74’ – 15.30 Salon 2

Eylem Şen’in yönetmenliğini yaptığı  belgesel, Barış Akademisyenlerinin ardı arkası kesilmeyen cezalandırmalar ve ihraçlarından sonraki süreçte birbirlerine kenetlenerek gösterdikleri dayanışmayı anlatır.

Kasıtlı Angarya Intentional Sweat 67’

Yönetmenlerin Dilinden: İrlanda’da Kadın Yönetmen Olmak:Robin Conroy – Ciara Johnson – Fatma Edemen -From Their Perspective: Being a Women Director in Ireland

Handan İpekçi Filmi “Saklı Yüzler” 117’

23. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali Bilge Olgaç Başarı Ödülleri’nin de sahibi olan Handan İpekçi bu yıl festivalde Saklı Yüzler filmiyle yer alıyor. Filmden önce de 20.30’da Handan İpekçi ile Ayşegül Sönmez’in söyleşisi olacak.

Anadolu’nun küçük bir köyünde yaşayan bir kısım insan geleneklerine ve örflerine son derece bağlıdırlar. Köyün genç kızlarından Zühre, sevdiği gençten hamile kaldığında işte bu gelenekler devreye girer. Köyün ileri gelenleri bir toplantı düzenleyip bu durumu karara bağlarlar. Genç kız bu hareketinden dolayı acımasızca cezalandırılacaktır. Zühre doğumu yaptıktan sonra bebeğiyle birlikte öldürülecektir. Bu zor kararı uygulamak ise Zühre’nin evindeki erkeklere; babasına ve erkek kardeşine kalmıştır.

Gözümün Nuru Apple of My Eye 20’ – 23.30

Yönetmenliğini Shira Farber’ın yaptığı kısa kurmaca türündeki film, 2011 yılında İsrail’in hayat pahalılığa karşı içinde bulunduğu toplumsal huzursuzluk atmosferinde, bir kadının yaşıyla ilgili huzursuzluğunu ve yüzleşmesini hikaye eder. 

Gece Sürüşü Night Ride 10’ – 23.30

Yönetmenliğini Sinem Kanat’ın üstlendiği Gece Sürüşü, bir taksi şoförünün karşılaştığı üç farklı müşteriyle kurduğu ilişkide başta rahatısz edici konumdayken rahatsız edilen kişi durumuna düşmesini anlatırken, sokağın ve gündelik hayatın içindeki eril dili yeniden düşündürür. 

Marilyn’le Bir Fincan Kahve A Cup Of Coffee With Marilyn 18’ – 23.30 Salon 1

Bir dönem filmi olan Marilyn’le Bir Fincan Kahve, dünya çapında tanınan gazeteci Oriana Fallaci’yi konu alır. Çalıştığı dergi tarafından 1956 yılında Hollywood hakkında bir röportaj yapmak üzere ABD’ye gönderilen Oriana, Marilyn Monroe ile bir röportaj yapmayı kafasına koyar ve türlü yollar dener. 

Annem Uyuyor Mommy’s Sleeping 13’ -23.30 Salon 1

İtalya- Almanya ortak yapımı Annem Uyuyor, Antonella Sica’nın “Bedendeki Hafıza” koleksiyonundaki şiirlerde esinlenerek, ölüm temasını, ölümün yaşam içindeki düşsel varlığını ve mimiklerin sembolik değerlerinin anıları canlandırmadaki gücünü inceliyor. 

18+ Vagenda Hikayeleri Vagenda Stories 90’ – 23.30 Salon 2

İsviçre yapımı Vagenda Hikayeleri çocuklara, ilişkilere ve kariyere odaklanan sosyal baskı ile uğraş otuzlu yaşlarında üç kadının hikayesini çağdaş bir komedi olarak anlatıyor.

Bahçenin Sonundaki Kız The Girl at the End of the Garden 15’ -23.30 Salon 3

Yönetmenliğini Bonnie Dempsey’nin üstlendiği İrlanda yapımı kısa kurmaca türündeki film, bir kız çocuğunun arka bahçesinde psişik güçleri olduğunu keşfettiği bir arkadaş bulunca değişen ve renklenen dünyasını, sıcacık bir arkadaşlık hikayesini güldürerek anlatıyor.

Burada Görülecek Bir Şey Yok Nothing To See Here 17’ – 23.30 Salon 3

Kanada yapımı kısa kurmaca film, bir genç kadının iki aydır kayıp olan evcil hayvanını aramasını konu edinir. Mahallede birileri kedileri öldürmektedir. Kadın, yolu komşusuyla kesişine kadar umutsuzca aramaya devam eder. Toplumsal gerilimlere bakış niteliğindeki film, çağdaş bir şehir masalı yaratırken kara mizahı endişeli bir bekleyişle harmanlar. 

İzlenceyi indirmek için tıklayın.

Sosyal izolasyon günlerinde “autotelic”

Konser fotoğraflarından ve portre serilerinden tanıdığımız, sıklıkla ve çoğunlukla insan fotoğraflayan bir fotoğraf sanatçısı olan Ogün Akgül (a.k.a oastabis) sosyal izolasyon dönemini evde tek başına geçiriyor olmanın onu en çok zorlayan yönünü insan görememek ve insana dokunamamak olarak tanımlıyor. “Hissettiklerimde yalnız olmadığımı biliyorum. Her birimiz evde kalırken, sürecin üzerimizdeki farklı etkilerine tanık oluyoruz.”

Bunların sonucunda da kendimize keyif alacağımız kaçış/oyun alanları yarattığımızı fark ediyor ve kendi oyun alanını, “autotelic”i yaratıyor.

autotelic, “ne yapabilirim?” sorusuna cevaben hem Ogün’ün hem de birlikte ürettiği insanların iyi hissetmesini sağlayan bir eylem olarak ortaya çıkıyor. Görüntülü konuşmalardan ve o konuşmalardaki fotoğraf çekimlerinden farklı olarak bu kurguda, sanatçı an kaydetmeyi ürettiği insanla paylaşıyor. Kişiden odanın ve olası kıyafet adaylarının fotoğraflarını istiyor. Ardından gelen fotoğraflar üzerine çeşitli kurgular ve kombinasyonlar yaparak fotoğrafladığı kişiye direktifler veriyor. Bu yönergeler doğrultusunda bir noktada birlikte fiziken eyleme geçiliyor. “Çekimleri telefondaki fotoğraf uygulamaları aracılığıyla yapıyoruz ve telefon, pratikte benim oradaki gözüm oluyor.”

10 dakikalık periyotlarda 3 saniyede bir fotoğraf çekilen saatler içerisinde Ogün, çektiği kişinin süre boyunca bulunduğu alanda neler hissettiğini, nasıl tepkiler verdiğini gözlemlemiş oluyor. İşleyiş bakımından tıpkı normal zamanda yaptığı çekimlerine benzeyen “autotelic’i Ogün’ün diğer işlerinden ayırt etmek zor. Çekilen fotoğrafları e-mail yoluyla alıp, düzenleyerek takipçileri ile paylaşıyor. Gelen yorumlar ise “Aa, sen çekmişsin gibi” şeklinde olduğundan fotoğraf anındaki karşılıklı paylaşımın izleyiciye de geçtiğini görüyoruz. Birlikte üretiyor olmanın, iki tarafta da yarattığı olumlu sonuç ve hissiyatların verdiği motivasyon ile Ogün Akgül, karantina süresince autotelic’i yapmaya devam edecek!

Sürdürülebilir iyi ebeveynlik yaklaşımının felsefi bir değerlendirmesi

Konuk Yazar: Dr. İbrahim Yıldırım
Felsefe Bilim Uzmanı
İhsan Doğramacı Üstün Başarı Ödülü (1997)

Öz-yönetim kuramının teorisyenlerinden Amerikalı klinik psikolog Richard Ryan’ın söylediğigibi “ebeveynlik bilimi, henüz genç bir bilim dalıdır”. Aslına bakarsanız ebeveynlik felsefesi henüz doğmamış bir felsefe dalıdır. Öyle ki felsefenin alt dallarından biri olan toplum felsefesi ile ilgili yayınlarda bile adı geçmez. Felsefe tarihinin en önemli düşünürlerinden Platon, Aristoteles, Hegel, çocuk yetiştirme konusu üzerinde kendi görüşlerini ortaya koymuş, çocuk yetiştirmenin toplum ve devlet yaşamı açısından önemini vurgulamışlardır ancak konu günümüzde pek yer bulamamıştır. Ebeveynlik, daha çok ‘aile’ kavramı altında sosyolojinin bir konusu olarak ele alınmıştır. Bilim “var olan”ı inceleyip onun üzerinden tespitler yaptığından konuyla ilgili kavramsal inceleme eksik kalmıştır. Kavram Felsefesi; Varlık Felsefesi, Bilgi Felsefesi, Sanat Felsefesi gibi felsefenin alt dallarından birisidir. Ancak Kavram Felsefesi içinde bile ‘Ebeveynlik’ kavramının ele alındığına rastlanılmaz. Bütün bunlar ebeveynliğin toplumların gelişmişlik düzeylerine göre bireysel vicdanlara kalmasına neden olmuştur. Oysa realitedeki ebeveynlerin ebeveynliklerini ‘ebeveyn’ kavramı ile karşılaştırmalı olarak değerlendirmek sadece bireysel hayat açısından değil, toplumsal hayat için de bir zorunluluktur. Tüm dünyanın bugününü ve yarınını belirleme gücüne sahip bir alan olan ebeveynliğin bireysel vicdanlara ya da tercihlere bırakılması, tehlikeli bir şeydir. Bu nedenle ‘ebeveynlik’ kavramının sadece sosyolojik, psikolojik ve çocuk gelişimi alanlarına bırakılmadan felsefi olarak da değerlendirilmesi şarttır. 

Bir felsefe olarak ele alındığında, çok yaygın bazı ifadelerde görüldüğü gibi, “ebeveynliğin 5 altın kuralı”, “başarılı ebeveyn olmanın 6 anahtarı” gibi cümleler beklememek gerekir. Çünkü felsefe tekil bir varlık olan bireylerin ebeveynliğiyle ya da çocukluğuyla değil, tümel bir varlık olan genel ‘ebeveynlik’ kavramıyla ilgilenir ve asla öğüt vermez! Türk Felsefe Tarihinin önemli isimlerinden Nermi Uygur’un belirttiği gibi “her felsefe sorusu bir kavram ya da kavram öbeğinin açıklanmasını” amaçlar. Tam da bu noktada insanlara “hap” öğütler vermek yerine ‘ebeveynlik’ kavramını genel çerçevesiyle ele almaya ve bu çerçevede belli bir bakış açısı sunmaya çalışan “Sürdürülebilir İyi Ebeveynlik” karşımıza çıkmaktadır. Richard Ryan’ın “bir iletişim başlatıyor ve bu iletişimin doğru yönde ilerlemesini sağlıyor”1 diyerek takdim ettiği Sürdürülebilir İyi Ebeveynlik, Doğu ile Batı kıtalarının kesişimindeki Türkiye toprakları üzerinde filizlenmiş, ebeveynlerin ve uzmanların kolektif bir çalışmayla ortaya koyduğu argümanlar sunan modern bir ebeveynlik felsefesi olarak karşımıza çıkar.

Çocuklarla olan ilişkilerde her durumla ilgili kesin kurallar koymak yerine bir ilişki modeli öneren Sürdürülebilir İyi Ebeveynlik, ebeveynlerin çocuklarının istekleri ve kendileriyle olan iletişimlerinde olduğu gibi, farklı ebeveyn yaklaşımları arasında da bir denge kurma çabası ile dikkat çekmektedir. Ancak buradaki ‘denge’ kavramı “biraz çocuğun istediği olsun biraz da sizin istediğiniz olsun” ya da “biraz şu yaklaşımın dediği olsun, biraz da bu yaklaşımın dediği olsun” şeklinde anlaşılmamalıdır. Denge, ölçülülük, orta olma gibi kavramlar felsefede üzerinde önemle durulan kavramlardandır. Söz gelimi, Aristoteles Nikomakhos’a Etik kitabında karakter erdemlerini kastederek erdemi “mesotes” μεσότης yani “orta olma” olarak tanımlar. Ona göre “aşırılığı yanlış olan, eksikliği yerilen, ortası övülen ve isabetli olan etkilenimlerle ve eylemlerle ilgili” olan erdem bir tür orta olmadır; bu, “biri aşırılık, öteki eksiklik olan iki kötülüğün ortası”dır. Ancak bu bir ucu eksiklik diğer ucu aşırılık olan iki uç arasındaki “orta olma” durumu, toplum içinde sıklıkla duyulan “bir şeyin azı da zarar fazlası da zarar” düşüncesi ile karıştırılmamalıdır. Çünkü “orta olma” demek, ebeveynlik üzerinden örnek verecek olursak, “çocuğun bazı istediklerini yap bazı istediklerini yapma” demek değildir ya da mesela sağlıklı beslenme konusunda “çocuğuna abartmadan her şeyi yedirebilirsin” ya da “bazen evden yesin bazen de dışarıdan yesin” demek değildir. Burada orta olma, “gerektiği zaman, gereken şeylere, gereken kişilere karşı, gerektiği için, gerektiği gibi yapmak” demektir. Peki ama “gerektiği zaman, gereken şeylere, gereken kişilere karşı, gerektiği için, gerektiği gibi yapmak” ne demektir? Eylem tür ve imkanlarının neredeyse sınırsız olduğu insan dünyasında bu sorunun genel bir cevabı yoktur; olması mümkün de değildir. Bu, her tek durumda o durumdaki kişinin bulması gereken bir cevaptır ve cevap doğru olsa bile yalnızca o durum için geçerlidir. Soru başka durumlarda yine yeniden aynı şekilde cevap beklemeye devam edecektir. Dolayısıyla ne Aristoteles ne de başka bir filozof hiç kimseye “şunu şöyle yap” ya da “şunu şöyle yapma” demez. Felsefe, kavramsal belirlemeler dışında Etik’in bir konusu olarak sadece eylemin genel prensiplerini ortaya koyabilir. 

Peki, Sürdürülebilir İyi Ebeveynlik derken ‘iyi’ ile ne kast edilmektedir? Bu “iyi” olması gerekenler hakkındaki düşünceleri ifade eden ahlaki yargılardaki “iyi” veya “kötü” kavramları gibi bir anlam taşımakta mıdır? Başka bir deyişle bu “iyi” Nietzsche’nin İyinin ve Kötünün Ötesinde söz ettiği moral iyilerden midir? Sürdürülebilir İyi Ebeveynlik yaklaşımının teorisyeni Gülüş Türkmen, çeşitli söyleşilerde buradaki ‘iyi’ kavramının ahlaki değerlendirmelerdeki iyi/kötü ile bir ilgisi olmadığını, Fransızcası ‘bienfaisant’ olan ve Türkçeye ‘iyi gelen’ olarak çevrilebilecek anne-babaya da çocuğa da iyi gelen anlamında bir ‘iyi’ olduğunu belirtmektedir. Söylediğinin daha iyi anlaşılması için de Fransızca olarak “Sustainable Good Parenting” demek yerine “Parentalité Bienfaisante Durable” demeyi tercih ettiğini ifade etmektedir. Bu Aristoteles’in Nicomakhos’a Etik kitabında söylediği bir şeyi hatırlattı bana: “Her sanat ve her araştırmanın, aynı şekilde her eylem ve tercihin de bir iyiyi arzuladığı düşünülür; bu nedenle iyi ‘her şeyin arzuladığı şey’dir”. İşte buradaki ‘iyi’ kavramı da Nietzsche’nin İyinin ve Kötünün Ötesinde söz ettiği moral iyilerin “ötesinde” herkesin arzu ettiği, herkese iyi gelen anlamına gelmektedir.

Bu çerçevede ‘sürdürülebilir’ kavramının önemi ortaya çıkmaktadır. Çünkü arzu edilen, herkese iyi gelen şeyin bir defalık değil tekrar eden olmasıdır! Belirtmek gerekir ki, sürdürülebilir olmak demek bir şeyi sadece devam ettirmek demek değildir.  Öyle ki, bir yanlış devam ettirilse de yine yanlıştır sonuçta! Dolayısıyla sürdürülebilirliği, yukarıda yapılan açıklamalar ışığında, ‘iyi’ kavramından kopararak ele almak mümkün değildir. O zaman bu herkese iyi gelenin sürdürülebilir olmasından başka bir anlama gelemez. Burada da sürdürülebilirliğin ebeveynin sorumluluk ve özgürlük alanı ile çocuğun sorumluluk ve özgürlük alanının çerçevesinin belirlenmesiyle mümkün olduğu belirtilmektedir. İnsana özgürlükten daha iyi gelebilecek şey nedir acaba? Sorumlulukların yerine getirildiği bir özgürlük, mesela! Hem çocuklar hem de ebeveynler sorumluluklarını yerine getirecekler ve bunu yaparken de birbirlerinin özgürlüklerine saygı gösterecekler. Peki nasıl olacak bu? Bütün bunların bilincinde olan bir ebeveyn sorumluluklarını yerine getirirken çocuğun özgürlük alanını da koruduğunda çocuğun bu davranışı model olarak öğrenmesi diğer davranışları öğrenmesi gibi doğal olarak gerçekleşecektir. Görülebileceği gibi Sürdürülebilir İyi Ebeveynlik, bir yandan ebeveynliği “ebeveyn sorumluluğu” dahilinde devam ettirilebilir gerçekçi bir zemine oturtmaya çalışırken, bir yandan da sadece ebeveynde değil, çocukta da devam ettirilebilecek, sürdürülebilir ve iyi özelliklere dikkat çekerek geleceğe yönelmektedir. 

Türk Dil Kurumunun sözlüklerine baktığımızda ‘ebeveyn’ kavramının “anne ve baba” olarak tanımlandığı görülmektedir. Bu, en basit bir ifadeyle çocuklardan anne ve babanın birlikte sorumlu olması demektir. Burada ilk göze çarpan nokta ise ‘ebeveynlik’ kavramının ‘sorumluluk’ kavramıyla olan doğal ve zorunlu ilişkisidir. Çünkü, bu dünyaya getirilen bir çocuğun bakım ve gelişiminden öncelikle onu bu dünyaya getiren anne ve baba sorumludur. Ancak toplumların tarihsel süreçlerine bakıldığında bu sorumluluğun daha çok anneye yüklendiği görülmektedir. Türk Dil Kurumunun sözlüklerine baktığımızda ‘ebeveyn’ kavramının kökeninin Arapça olduğu da görülmektedir. Batı dillerinde ebeveyn sözcüğünün karşılığı “parent”tir ve etimolojik olarak Latince’de “üretmek/doğurmak” anlamına gelen ‘parere’ fiilinden gelmektedir. Ancak bu dillerde parent sadece onları “üreten/doğuran” anne ve babayı değil, anneanne-babaanne gibi yakın aile çevresini de kapsayan daha genel bir anlamı ifade etmektedir. Türkçedeki ‘ebeveyn’ sözcüğünün kökeni ise Batı dillerindeki “parent” değil, Arapçadaki abawayn أبوين kelimesidir. Arapçadaki abawayn أبوين kelimesindeki “abū أبو” ya da okunuşuyla “ebu” Arapçada “baba” demektir; kavramdaki “-eyn” eki de kavrama çiftleme özelliği kazandırmaktadır. Yani abawayn “baba” kelimesinin Arapçaya özgü ikil (dual) halidir. Bu durumda “ebeveyn”, “baba çifti”, “babalar”, “iki babalar” anlamına gelmektedir. Tabii burada kastedilen aslında “ana ve baba”dır ama görüldüğü kadarıyla çiftin annesi ataerkilliğe kurban gitmiştir. Benim asıl dikkatimi çeken nokta ‘ebeveyn’ kavramının kökenine indiğimizde hemen karşımıza babanın çıkmış olmasıdır. Kanımca bugün bu topraklarda çocuk bakım ve gelişimine babaları dahil etme çabası yeni ortaya çıkarken bu durumun aslında kelimenin doğuşunda zaten olması önemli bir noktadır. Elbette bunda ataerkillikten dolayı soyun babadan çocuğa geçtiği vb. düşüncelerinin etkisi vardır ama en azından babanın ebeveynliğe sonradan eklenen bir şey olmadığını görmek açısından önemli olsa gerekir. Sürdürülebilir İyi Ebeveynliğin babayı anneden ayırmadan ‘ebeveyn’ kavramı içinde ele alması da kavramın bu haline uygundur.

Günümüzde ebeveynliğin bir üçüncü ucundan daha söz edilmektedir. Anne, baba ve anne-baba arasındaki ilişki! Anne-baba arasındaki ilişki ebeveynlik söz konusu olunca neden bu kadar önemlidir? Çünkü hepimizin bildiği gibi çocuklar sadece sözel yolla öğrenmez; anne ve babalarının tutum ve davranışlarını model alma yoluyla da öğrenirler. Bu nedenle anne-baba arasındaki ilişkinin hiyerarşik mi demokratik mi olduğu veya iletişimlerinde birbirlerine saygı, sevgi ve güven gösterip-göstermedikleri çok önemlidir. Zira buna göre belli bir anne-baba-çocuk ilişkisi ortaya çıkmaktadır. Ancak anne-baba-çocuk ilişkisi sayısız çeşitlilikte olduğu gibi bu konuda öne sürülen birbirinden farklı görüşler anne-babaları şaşkınlığa ve çelişkiye düşürmektedir. Çocuk yetiştirme konusunda “köşeli düşüncelerin, heplerin ve hiçlerin, siyahların ve beyazların, bizi hep aynı uçurumun ucuna ittiğini” söyleyen Gülüş Türkmen, bu noktada ebeveynlerin “sağlamak istedikleri dengeyi bir uçtan diğer bir uca geçerek” kaçırdıklarını, bu nedenle de aşırı koruyucu ebeveynlik, helikopter ebeveynlik, paranoyak ebeveynlik gibi birbirinden farklı birçok ebeveynlik yaklaşımının ortaya çıktığını söylemekte, Sürdürülebilir İyi Ebeveynlik ile korumak adına aşırı-koruyucu bir tutum sergilemenin de özgürlük adına başıboş bırakmanın da çocuğun özerklik gelişimine zarar verdiğini savunarak, bu ve benzer farklı uçlarda yer alan yaklaşımlar arasında bir “denge” kurmaya çalıştıklarını, çocukların sosyalizasyon sürecinin sağlıklı olması için onların özerklik kazanmalarının ebeveynler tarafından desteklenmesini önerdiklerini belirtmektedir. Çünkü Sürdürülebilir İyi Ebeveynlik, aslında ebeveynlere çocuklarıyla ve kendileriyle ilgili ‘denge’ kavramının merkezde olduğu bir ilişki biçimi sunmaktadır. 

Sürdürülebilir İyi Ebeveynlik yaklaşımının belki de en öne çıkan kavramı ‘denge’ kavramıdır. Peki nedir bu denge? Psk. Dr. Özge Kantaş, buradaki denge denen şeyin, “karşıtlıklar arasında zoraki bir eşitlik hali olmadığını”, bu dengenin “bir bütünleştirebilme süreci olduğunu, farklılıklar ve ihtimaller arasından kendine uygun sentezi geliştirebilme hali olduğunu” belirtmektedir. Bu açıklama aslında yazının başında Aristoteles’in erdemi orta olma olarak tanımladıktan sonra ‘orta olma’yı “gerektiği zaman, gereken şeylere, gereken kişilere karşı, gerektiği için, gerektiği gibi yapmak” açıklamasına çok benzerdir. Çünkü farklılıklar ve ihtimaller arasından kendine uygun sentezi geliştirebilme hali olarak tanımlanan “denge” ile Aristoteles’in “orta olma”sı bizden aynı şeyi istemektedir aslında: O durumda yapılması gerekeni bul ve yap! Başkalarının ne söylediğini bırakıp sen kendi durumuna odaklan! O durumda herkesin arzu ettiği şeyi ve herkese iyi gelenin ne olacağını bulursan en “iyi” çözümü bulduğundan da şüphen olmasın! 

Bugünkü ütopya ve distopyaların kaynağı olarak gösterilen Platon’un Devlet kitabını duymayan pek azdır diye düşünüyorum. Ebeveynlik konusu, günümüz felsefe dünyasında pek yer bulamamış olabilir ama M.Ö. 427-347 yılları arasında yaşayan Platon Devlet kitabının beşinci bölümünü tamamen bu konuya ayırmıştır. Çünkü ideal olarak tasarladığı devlet düzeninin olmazsa olmaz parçalarından birinin aile olduğunun pekâlâ farkındadır. Bu nedenle ideal devleti tasarlarken anne-baba ve çocuk yetiştirme konuları üzerinde özellikle durmuş, devlette kadının yeri, evliliklerin nasıl yapılacağı, çocukların nasıl eğitim alacakları, ana-babalarıyla ilişkilerinin nasıl olacağı üzerine günümüz için de önemli sayılabilecek düşünceler ortaya koymuştur. Antik çağ döneminin çok önemli bir diğer filozofu  Aristoteles de, çocukların yetiştirilmesi ve eğitilmesi konusunu kamuyu ilgilendiren bir konu olarak ele almış, Politika adlı kitabında “bütün şehrin yalnız bir tek amacı olduğuna göre, bundan, eğitimin herkes için bir ve aynı, eğitimin gözetilmesinin de şimdiki gibi özel bir iş değil, bir kamu sorunu olması gerektiğini” vurgulamıştır. 19. yüzyılın en önemli filozoflarından Hegel ise, çocukları anne-babalarına ait nesneler gibi görmenin yanlışlığına değinerek onları “özgür bir varlık” olarak görmenin önemini belirtmiş ve çocuklara verilecek eğitimde ailede başlayan ilk eğitimden itibaren tinsel gelişimin bilincinin hesaba katılması gerektiğini vurgulamıştır. 

Günümüze geldiğimizde ise nedense felsefe bu konuya pek değinmemektedir. Değinenler de hep başka konular nedeniyle sadece birkaç cümle söyleyip geçtiği için ebeveynlik üzerine derin bir felsefi soruşturma eksik kalmıştır. Ebeveynlik, gelecekte felsefenin bir alt dalı olarak ele alınır mı bunu şimdiden kestirmek zor belki ama ona devlet felsefesi, toplum felsefesi, etik ya da kavram felsefesi içinde bir gün mutlaka yer verileceğini düşünüyorum. Bu bakımdan Sürdürülebilir İyi Ebeveynlik kapsamında yürütülen çalışmaları çok önemsiyor ve bu alanda bir örnek oluşturmasını umuyorum. Günümüz felsefe dünyasının neredeyse tamamen sosyolojiye bıraktığı bu konunun felsefe tarafından ele alınması gerektiğini göstermesi bakımından da avangart bir hareket olarak değerlendiriyorum.

Sür pulluğunu ölülerin kemikleri üzerinde | Sizin hiç dostunuz öldürüldü mü?

0

Kendi türünüzden bir dostunuz bir arkadaşınız öldürülse tarif edilemez bir acı duyardınız herhalde. Bu acıyı ben dâhil birçok yaşayanımız vardır. Bu durumda içimizi inanılmaz bir hüzün, öfke ve çaresizlik hissi kaplar. Adalet gerçekleşmiyorsa bir şeyleri kırıp dökmek ve intikam almak isteriz belki de. Edebiyat ve sinema tarihinde insanın bu öfkesini dile getiren sayısız örnek vardır. Kleist’ın gerçek bir vakayinameden esinlenmiş Michael Kohlhaas’ında ya da Dostoyevski’nin yine gerçek bir olaydan esinlenen Suç ve Ceza’sında olduğu gibi. Kleist’ın Kohlhaas karekteri atlarının ve karısının öldürülmesi sonucu adalet gerçekleşmeyince Saksonya Eyaletini baştan sona yakacak bir isyan başlatırken, Dostoyevski’nin Raskolnikof’u zengin ev sahibini öldürüp mal varlığına el koyarak ekonomik adaletsizliğe isyan eder. Dostoyevski Raskolnikof karakterini 1800’lerin Fransası’ndaki bir olaydan feyz alarak oluşturmuştur. O yıllarda Fransa’da bir hukuk fakültesi öğrencisi, yoksulluğa isyan edip aşırı zengin birisini öldürür. Ve bunu mahkemede “ben yoksulluktan eğitimime devam edemezken birileri bu kadar zenginse onu öldürme hakkım var” diye savunur. Hukuk öğrencisi giyotinle idam edilir fakat sebep olduğu tartışma tüm Avrupa’ya yayılır.

İnsanın insana ettiğinin yarattığı adaletsizlik duygusu, sıkça edebiyat ve sinemaya konu olurken nedense insanın, hayvana ve doğaya ettiği adaletsizlik edebiyatta da sinemada da pek yer tutmaz. Polonyalı yazar Olga Tokarczuk, Türkçeye Neşe Taluy Yüce’nin çevirdiği Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde romanıyla bu gidişata ciddi bir çomak sokmuş gibidir. Tokarczuk’un romanı: insanı türcülüğüyle yüzleşmeye davet eden ve bunu yoksulluk, erkek egemenlik, doğa tahribatı konularıyla çok iyi bağdaştıran ve hayvanların acısına bakmayı reddedip harekete geçen baş karekteriyle duygusal atmosferi çok yüksek bir romandır. Yakın zamanda okuduğum ve hayal kırıklığına uğradığım başka bir eko – eleştirel romandan sonra bu kitabı tereddütle elime aldığımı söylemeliyim. Fakat korkumun yersiz olduğunu romanı okuyunca sevinerek fark ettim. Tokarczuk’un romanının geçtiği kasaba, Andrey Zvyagintsev’in müthiş filmi Leviathan’daki adaletsizlik dolu kasabayı, daha büyük ölçekte de Melih Gökçek Ankarası’nı hatırlattı bana. Kasabada, polis amiri, belediye başkanı ve mafyanın hakimiyetinde yoksulluğun yaygın olduğu patriark bir yaşam hüküm sürmektedir. Herkesin her türlü şiddeti normalmiş gibi kabul ettiği kasabada, düşünceleriyle ters düştüğü için mühendisliği bırakıp gelip burada kıra yerleşen Janina, davranışlarıyla tuhaf bulunmaktadır. Doğaya ve hayvanlara tutkun münzevi yaşamıyla çoktan çatlak ilan edilmiştir. İnsanlara, sorduğu samimi sorularla rahatsızlık verirken, sadece kendisi gibi yaşamın köşesinde kalmış kendi taktığı isimlerle Dyzio, Garip, Müjde ve Boros’la iyi arkadaşlık kurar. Onu sadece onlar anlamaktadır. Yaşlı sayılabilecek bir kadın olduğu ve deli olarak görüldüğü için fazla ciddiye alınmamaktadır Janina. Ancak Tokarczuk, romanda Janina’nın yaptığı kültürleri birleştiren Wiliam Blake çevirisi ve doğayla uyumlu sade yaşam üzerinden anlamlı olanın ne olduğu üzerine ciddi bir sorgulamaya girişerek çok sevdirir bize Janina’yı.

İnsanlara öfkelidir Janina, dört çeker jeepleriyle gelip savunmasız hayvanları avladıkları, ilişkilerinde kaba davrandıkları ve mafyatik tavırları için. Tıpkı bizim kedi ve köpekleri zehirleyip öldüren, horoz ve köpek dövüşü yaptıran insanlara öfkelendiğimiz gibi. Vejetaryen olarak yaşayan Janina, hayvan öldürmeyi cinayet olarak görmektedir. “ Bir kebap ya da köfte sipariş ettiğinizde – aslında ne alıyorsunuz? Bunda kötü bir şey yok. Suç normal, günlük aktivite olarak kabul ediliyor. Herkes suç işliyor. Toplama kampları normal olsaydı, dünya işte tam böyle görünürdü. Kimse onları yanlış bulmazdı.” 1 

Bir parantez açarak Gary L. Francione’nin İnsan Neden Vegan Olur kitabında, insanın köpek ve horoz dövüşüne tepki gösterirken başka hayvanları kesip yeme çelişkisini çok güzel ortaya koyduğunu anmadan geçmeyelim. 

Janina, ormandaki geyiklere ve avcılar tarafından öldürülen köpeklerine kızlarım diye hitap etmektedir. Tüm geyiklere kızlarım diye seslenmesinde erkek egemenliğe ve avcılığa büyük bir tepki vardır. Janina, büyük bir farkındalıkla insanın insana kurduğu tahakkümün, insanın hayvana ve doğaya kurduğu tahakküm şeklinde kibirli bir ilişkiye dönüşmesinden nefret etmektedir. Hayvanların yalnızca tüketilecek birer nesne gibi görülmesi onu çılgına çevirmektedir. Bu duygularını, herkes kilisedeyken -kendisi de ava giden-  papaza kusmaktan da hiç geri durmaz. Goethe “Dünya hassas kalpler için çekilmez bir yerdir” demişti. Özellikle hayvanlara yapılan işkence söz konusu olduğunda, Janina’nın yoldaşı diyebileceğimiz Burak Özgüner’in kalbi gördüğü acılara dayanamayarak 9 Kasım 2019’da durmuştu. Burak Özgüner, Hayvan Hakları İzleme Komitesi’nin koordinatörüydü ve ölmeden önce katıldığı bir radyo programında, takip ettiği hayvan hakları davalarındaki görüntülere sürekli maruz kalmaktan psikolojisinin çok zorlandığını ve terapistinin biraz mola vermesini istediğini söylemişti. 

İnsanların, hayvanları sadece tüketilecek ya da kullanılacak birer nesne gibi görmesinin yaratacağı faşizm ortamını ilk gören Adorno’nun şu sözü sanki Jania’nın kulaklarında yankılanmaktadır. “Auschwitz’e giden yol mezbahalardan geçer.” Zira Janina’nın nefret ettiği kasaba zenginlerinden birisi mezbaha sahibidir. Ve ironik bir şekilde Auschwitz Kampı Polonya sınırları içerisindedir. İnsan merkezli kibirli bir dünyanın geleceği olmayacağını yüksek sesle söyleyen Paris Komünarı Elisee Reclus, janina’nı yoldaşı gibidir. İkisi de pasifizmi değil eylemciliği seçmiştir kendi meşrebince. Reclus anarşist siyasal mücadelesi ve hayatı boyunca vejetaryen olarak yaşamış, türcülüğe ve cinsiyetçiliğe  hep karşı durmuştur.  Janina’nın da anarşist şair William Blake’i büyük bir tutkuyla çevirmesi ve Çekya’da bile kitaplarının izini sürmesi boşuna değildir. Kitabın isminin Blake’in bir dizesi olması ve  yazar Olga Tokarczuk’un ekoloji aktivistliği de buna eklenince taşlar iyice yerine oturmaktadır.

Yazının bundan sonraki kısmı spolier içermektedir.

Kasabada işlenen seri cinayetlerin az çok birbiriyle bağlantısı kurulabilmekte ancak elinde pazar poşetiyle dolaşan yaşlı bir kadından kimse bu cinayetleri beklemez. Romanın sonuna kadar cinayetler bir türlü çözülemez zaten. Bütün giz bu poşettedir. Janina, cinayetleri bu poşete koyduğu buz kalıplarıyla işler ve geyiklerin avcılardan intikam aldığı pozisyonu yaratmaya yönelik izler oluşturur. Cinayetleri onun işlediğini polisten önce arkadaşları fark eder ve ona hak vererek Çekya’ya kaçmasına yardımcı olur. Janina, alet olma durumunu ters yüz ederek kendisini acı çeken hayvanların intikam almasının bir gönüllü aleti olarak görür. Ve işlediği cinayetlerden hiç pişmanlık duymadan arkadaşlarıyla bağlantılı olarak Çekya’da yeni bir hayata başlar. Çünkü o kendince kendini savunamayanların savunucusu olmuş ve bunu son derece meşru görmektedir. Defalarca şikayet ettiği ve yasaklanmasını istediği avcılık vahşetiyle ilgili beklediği adalet kapısından umudu kesip kendi adaletini gerçekleştirmiştir.

  • Olga Tokarczuk, Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde, syf 122,  Timaş Yayınları 2020

Sosyal medya ve çocukların kişisel verileri

Günümüzde sosyal medya kullanımının arttığı herkesçe bilinen bir gerçektir. Hal böyle olunca özellikle son dönemlerde çocuk odaklı paylaşım yapan kişilerin sayısı da ciddi bir artış göstermiştir. Bu paylaşımların içeriklerine baktığımızda, kimi ebeveyn bebeğinin ilk doğduğu dakikadan itibaren her halini fotoğraflamakta, çocuğu ile geçirdiği özel vakitleri, eğlenceleri sosyal medya platformlarında binlerce kişinin önüne sunmaktadır. Kimileri ise çeşitli nedenlerle forumlarda, bloglarda çocuğuna ait bilgileri başkalarının erişimine açmaktadır. Şüphesiz ki bu durum aslında “kişilik hakkı ihlallerini”  de beraberinde getirmekte ve çocuklar açısından ciddi bir risk oluşturmaktadır. Peki ebeveynler bu durumun farkında mı? Sosyal medya mecralarında özellikle “bebek, çocuk” temalı görselleri paylaşırken nelere dikkat etmeleri gerektiğini biliyor mu? Gibi bir sürü soru akla gelmektedir. Biz yazımızda özellikle bu sorulara ilişkin cevaplar arayacağız.

Öncelikle, bahse konu platformlarda belli bir yaş grubunun altındaki çocuklar açısından risk iki yönde kendini göstermektir. Birincisi; paylaşılan video ya da fotoğrafların, üçüncü kişiler tarafından kaydedilmesi, kopyalanması, kötü amaçlı olarak kullanılması ya da böyle amaçlı sitelere sunulması şeklinde olabilir. İkincisi ise; ebeveyn tarafından gerçekleştirilen ve onun için  “eğlenceli”, “sevimli” gibi görünen görseller belki ileride çocuk açısından öyle olmayabilir ve bu durumdan çocuğun rahatsız olması ihtimali gündeme gelebilir. Bu paylaşımlar salt ebeveynin isteği ve iradesi doğrultusunda yapıldığından çocuğun hem “kişisel verilerin korunması hakkı” hem de “ özel hayatın gizliliği hakkı” ihlal edilmiş olmaktadır. Bir kimseye ait fotoğraf ve video paylaşımı, özel hayat kavramı ile ilgilidir. Bu durumda kişinin bu paylaşıma ilişkin rızası yoksa, özel hayata müdahale teşkil eder. Aynı durum çocuklar için de geçerlidir. Bu nedenle ebeveynler her ne amaçla olursa olsun çocuklarını ilgilendiren her türlü paylaşımda  “çocuğun üstün menfaati”  kriterini en önde tutmaları büyük önem arz etmektedir. Çocuğun kişilik hakkını ihlal edici nitelikte her türlü paylaşımdan uzak durmaları ve özellikle “herkesin erişime açık” hesaplar kullanmamaya da özen göstermeleri gerekmektedir.

Kişisel veri kavramından kısaca bahsetmemiz gerekirse; Kişisel veri, kimliği belirli veya belirlenebilir gerçek kişiye ilişkin her türlü bilgiyi ifade etmektedir. Yazımızın konusu açısından ise, çocuğun ismi, soy ismi, yaşı, doğum tarihi, fotoğrafları vs. gibi ona ilişkin olan ve onu niteleyen her türlü bilgisi kişisel verisidir. Ebeveynleri tarafından çocukların çeşitli bilgileri, fotoğraf ya da videolarının paylaşılması ise kişisel verilerin hukuka aykırı olarak işlenmesi anlamına gelir. Türk Ceza Kanunu’nun  “Özel hayata ve Hayatın Gizli Alanına Karşı Suçlar” bölümünde kişisel verileri hukuka aykırı olarak kaydetmek, ele geçirmek, yaymak suç teşkil eden eylemler olarak düzenlenmiştir. Bu fiilleri gerçekleştiren üçüncü kişiler gibi ebeveynlerin de cezai müeyyidelerle karşı karşıya kalması mümkün olabilir. Diğer yandan ebeveyni tarafından kişisel verileri çeşitli mecralarda paylaşılan çocuk ileride, Kişisel Verilerin Korunması Kanunu çerçevesinde tanınan bir hak olarak, fotoğraf, video vb. tüm paylaşımların ilgili yerlerden silinmesi, ortadan kaldırılması ve anonim hale getirilmesini talep edebilir. Unutulmamalıdır ki, çocuğun özel hayatı sadece 3. Kişilere karşı değil, esasen ebeveynlere karşı da koruma altındadır ve çocuklarına ait fotoğraf, video gibi kişisel verilerin ebeveynleri tarafından paylaşılması da, özel hayata müdahale teşkil edebilir.

        KAYNAKÇA

  • https://www.kvkk.gov.tr/Icerik/2038/Kisisel-Verilerin-Silinmesi,-Yok-Edilmesi-veya-Anonim-Hale-Getirilmesi
  • ERDOĞAN, D. C. (2019). ÇOCUKLARIN KİŞİSEL VERİLERİNİN KORUNMASI (SOSYAL MEDYA ÖRNEĞİ KAPSAMINDA) . D.E.Ü. Hukuk Fakültesi Dergisi, 2445-2467.
  • MURAT VOLKAN DÜLGER, İSTANBUL MEDİPOL ÜNİVERSİTESİ HUKUK FAKÜLTESİ DERGİSİ 3, GÜZ 2016; 101-167

İnsan yaşamında ağacın adı: Bambu ağacı

İnsan, sudan çıktığı ilk anda toprağa basar ve toprak evi olur. Daha kök salmamış bedeniyle, zor olsa da, toprağın üzerinde yol almaya çalışır. Daima kök salma uğraşında olan insan, bir türlü köklerinin olmadığını hatta bu köklerin hemen oluşmayacağını da göremez. Gözü, çabucak büyüyen bir ağacın meyvesindedir daima. Oysaki insanın erdemi, meyvesini yiyemediği ağacı dikmesindedir. Aynı, yavaş yavaş toprağa köklerini salan, ağır ağır toprağın içerisinde var olan ve yeşermesi için gösterilen sabrın müfakatını göklere uzanarak alan bir bambu ağacı gibi. 

Her zaman aldıklarıyla verdiklerinin hesabını tutan veya zamanın içinden değil üstünden atlayarak ilerlemek isteyen insan, bugünlerde  elindekileri daha çok görmemezlikten gelmekte. Uzun zamandır, düşüncelerin ufaladığı bir sabır ve hayallerini unutmuş bir çocuğun eksikliği ile devam etmeye çalışıyorduk. Kaçınılmaz sona duyduğumuz sonsuz korkumuz, varlığımızın sonsuz garantisi olur sandık ama o da olmadı. Bunu şimdilerde, daha net olarak görüyoruz.

Halbuki sırtımızı döndüğümüz doğa, korkulara sığınmadan varlığımızı koruyabilirdi. Mesela, yeni açmış bir dal ya da bir bambu ağacı gibi.

Bu dünyadaki varlığını toprağa sımsıkı dolanmış kökleri ve kırılmamak için gösterdiği ısrarıyla sürdüren bambu ağaçları, bizimle tam aksi yönde ilerler. Ve ölümün aniden gelen cüretkarlığı karşısında kendini göstermeye devam eder. Bu bakımdan ebedi bir ömrün simgesi olan bambu ağaçları insana, bazen beklemenin kaybetmek değil gerçekten kazanmak için gösterilmesi gereken bir erdem olduğunu hatırlatır.

Sabrımızın Ölçüsü Bir Bambu Ağacı Olabilir mi?

Her canlı gibi bir bambu ağacının da büyümesi için beslenmesi gerekir; nefes almasını sağlayacak kadar su, yerleşebileceği verimli bir toprak ve sırtını dönemeyeceği gün ışığı ile. Bundan sonrası ise uzun bir yolun başlangıcıdır.

Tohumu ekildikten sonra bir yıl boyunca bambu ağacında bir büyüme belirtisi göremeyiz. İkinci yılda da herhangi bir gelişme gözlemlenemez. Üçüncü yıla geldiğimizde, sulayıp gübrelediğimiz bu ağacın artık bize bir şeyler göstermesi gerektiğini düşünürüz. Ama bambu ağacı bizimle aynı fikirde değildir, hala beklememiz gerekiyordur. Dördüncü yılda bambu ağacında hala bir büyüme belirtisi yoktur. Ona her şeyi verdiğimizi (suladığımızı, ışık alacak bir yere ektiğimizi, gübrelediğimizi vs.) düşünürüz, hem de her şeyi. En önemlisi de, kendimize göstermediğimiz sabrın katbekat fazlasını ona göstermişizdir ve bunun kesinlikle bir karşılığı olmalıdır. Biz bu düşüncelerle sabrımızın ne kadar yüksek olduğuna karar verirken, beşinci yılda bambu ağacının filizi kendini gösterir. Beş yılın sonunda yeşeren bu ağaç, altı hafta sonunda  2 metrelik bir uzunluğa ulaşır. Adeta sabredenin biz değil o olduğunu gösterircesine yapraklarını gökyüzüne taşır.

İnsan belki de bu nedenle hep kök salmakta zorlanır. İnatla toprağa gömmeye çalıştığı ayakları, tek yağmurla çamura dönen topraktan, evinden kaçar. Tek bir filiz vermek için beş yıl toprağın altında bekleyen bambu ağacının sabrı yanında sabrımız ufalanır da ufalanır, görmesi imkansızlaşıncaya kadar.

Peki insan, asla elmasını yiyemeyeceği bir ağacı neden yetiştirir? Aslında cevabı oldukça açık: 

Aslında insan sürekli peşinde koştuğu şeylerin biraz uzağında kalıp nefes alsa, bambu ağacının uzun bekleyişi ardından aldığı mükafatın daha fazlasını elde edecektir. Evet, belki de böyle, bize uzatılan elmanın o lezzetini alamayız ama kafamıza nerden düştüğü belli olmayan elmalar sayesinde ebedi bir başarıyı yakalayabiliriz.

İyişleşmek İçin Yavaş Adımlar

Tüm dünya olarak oldukça zor zamanlardan geçiyoruz. Uzun zaman sonra ilk defa birimizin adımı diğerininkinden ileri değil. Ayrıca hesaplayamadığımız ihtimaller canımızı her zamankinden daha da  sıkmaya başladı. Ancak sonunu kestiremediğimiz bekleyişimiz elbet bir sona ulaşacak. Belki de şu ana kadar göremediklerimiz görmeye başladığımız bugünlerde yanımızdaki kişilere, doğaya ve kendimize dönmek ne zamandır sahip olamadığımız bir fırsat olabilir. Bizimle beraber iyileşmesi gereken her şeyi görmemizi sağlayan bir fırsat.

Sabır ve azimle sağlanan uzun bir ömrün temsili olan bambu ağaçları, dayanıklılık ve kalıcılık için ağır ağır ilerleyen bir zamana öfkelenmememiz gerektiğini bize hatırlatmalı. Ulaşmak istediğimiz yerin neresi olduğunu biliyorsak isterse herkes bizi kış uykusunda sanabilir, bir bambu ağacı gibi gecenin içinde yol alırken. Burada kaçırılmaması gereken önemli bir noktayı da Çinlilerin bambu ağaçlarına dair bir inancı bize hatırlatıyor: “Bir bambu ağacını hızlı büyümesi için gerektiğinden fazla gübreler ya da sularsan o dayanıklı ağacın gövdesi paramparça olabilir.”

Bazen değişim bizim için yavaş olabilir hatta görünmez. Ama bir anda kendimiz dahil herkesi şaşırtabileceğimizi unutmamalıyız, uzun gövdesiyle yukarı tırmanan bir bambu ağacı gibi. Güzel günler elbet gelecek, yavaş yavaş ve yeniden.

Bir Döngünün Kutlanışı Hıdırellez ve Anımsattıkları

0

Evde kaldıkça zihnimin sessizliğinden anılar çıkıp geliyorlar, çat kapı kahve içmeye gelen dostlar gibiler. Sonra neler konuşuyoruz? Kim bilir? Bu akşam da çocukluğumun yaz kokan bir gecesine gitti. Önce kokularıyla bir ziyafeti andıran renk renk güller salındı gözümün önünde sonra da güllere tutturulmuş, iyi niyet elçileri, Hıdırellez ritüelleri. Bunları anımsamam oldukça normaldi aslında. Ne de olsa 5 / 6 Mayıs, Hıdırellez yani Bahar Bayramı’ydı. Eskiden olsa, sabah erkenden kalkıp deniz kıyısına inerdik kızımla, şimdi pandemiden korunmak için onun sokağa çıkması yasak…

Üç noktadan sonra dost anıların tatlı muhabbeti derin bir sessizliğe çekildi. Eski Yunanlılar arasında, konuşmayla dolu bir yerde sessizlik yayılınca, Hermes’in geldiği söylenirmiş. Hermes, bilinç ve bilinçdışının gizemli gücünü, sıradan dünyanın deneyimine aktardığı düşünülen bir mitolojik kişi. Hermes’ten midir bilmem ama o sessizlikten sonra aklıma paylaşmayı yazının sonuna bıraktığım bir şey geldi. Ondan önce döngülerden, dileklerden, ilkel atalarımızdan ve Hıdırellez’den bahsetmek istiyorum.

Bir Döngünün Kutlanışı Hıdrellez

Hızır günlerinin kapıları açıldı. Hızır; dar zamanda yetiştiğine inanılan, işlerine akıl erdirilemeyeceği düşünülen bir kurtarıcı figür. Gül ağacının altında denizlerin hakimi İlyas’la buluştu. İkisinin adının birleşiminden doğuyor Hıdırellez. Artık baharın geldiği, Hızır Günleri’nin başladığı, Kasım Günleri’nin bittiği aşikar.

Kasım Günleri; 8 Kasım’dan, 5 Mayıs’a kadar geçen süredir. Eski insanlara göre Kasım Günleri, belki de soğuğun ve kıtlığın kuşatılmışlığıyla geçen günlerdir. Haliyle dile de nüfus etmiştir. “Kış, kıyamet,” diye. 

Kış, darda olan için bir çeşit kıyametse, bahar da doğanın dirilişiyle yeniden uyanıştır. Hani tam şairin “Bir dilim ekmeğin bir iki zeytinin başınaydı doymamız” dizelerindeki rahatlamışlıkla yaşam da kolaylaşmıştır. Doğa, canlanmış, çoğalmaya başlamıştır. Bunu kutlamak ve ekilen ürüne bereketi çağırmak için, kavuşan Hızır ile İlyas için bir şeyler yapılmalıdır. Geleceğe umut ekmenin vaktidir. Güzel düşler kurmanın. 

Bir şeyi istiyorsanız önce onu hayal etmelisiniz derler şimdilerde, hayalinizde onu yaşamalısınız der spiritüel pek çok öğreti. Bunun için midir bilmem ama eski insanlardan günümüze kalan bir gelenektir Hıdırellez’de dileklerin resmini yapıp gül ağacına asmak. Bu dilekleri belki buluştukları varsayılan Hızır ile İlyas’la otağlarında paylaşmak. Hıdırellez, insanlara isteklerini fark etme, onlara yönelme fırsatını sunar. Dileyen kabul eder.

Döngülerse yaşamımızın bağlı olduğu değişmezlerdir. Hele ki doğayla iç içeyken atalarımız bunu daha iyi hissediyor ve yaşamlarındaki rollerine bağlı davranıyor olmalılar.

Davranışlarımızın Kökeni kitabında Serol Teber de şöyle diyor:

“Doğadaki fizik yapıların zaman içindeki değişimleri canlıların, insanların yaşamalarına, hareketlerine, bedensel işlevlerine genellikle eş zamanlı yansır. Doğanın ve canlıların yüreği eş zamanlı olarak çarpar denilebilir.

Bu eş zamanlı salınımlar, evrimsel gelişimle de yoğun ilişkilidirler.” 

“Biyolojik ritimlerin varlığı, virüslerden insana değin, gözlenebilen bütün canlılarda saptanmaktadır.”

Belki insanlığı esir alan virüs de Hıdırellez’le evrilir, insanları kırmayacak bir hale dönüşür diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Böylece Hıdrellez ritüeline uyup ilk dileğimi de dilemiş oluyorum.

Dilek demişken…

Eskiler bazı şeyleri, şimdi bizim kuramsal, deneysel açıklamalarla kabule ancak yanıştığımız şeyleri, daha iyi bilirmiş. Hani misafir gelince kolonya dökülürdü. Onca insan temasına nasıl da hijyenik bir çözümmüş aslında değil mi? Hoş, ben bu gece kolonyayı yazının sonunda bahsedeceğim başka bir amaç için kullandım ama atalarımıza geri dönersek May’in aktarımıyla: 

“Freud son yazdığı kitabının son paragrafında Goethe’den bir alıntıya yer verir:

Hızır ile İlyas’ın birbirine kavuşmasını, beynin ve yüreğin, bilimin ve hissin, materyalist ve metafizik olanın buluşması olarak okumayı seviyorum. Hızır ile İlyas’ı elementler olarak düşünebileceğimiz gibi, zıtların birliğinden doğacak bir yenilenme kabiliyetin ipuçları da olabilirler diye düşünüyorum. Geçmiş ve geleceğin birleşimde bize hayallerimizi hatırlatacak bir bayram. Atalarımızdan kalan yenileyici bir enerji.

Atalarınızdan miras kalan her neyse / Onu size ait olmak üzere edinin.” 

“Harekete geçme gücümüzü ya da odağımızı yitirdiğimizde, biz de paniğe kapılmamalı, onun gibi sakin bir şekilde fikre tutunmalı ve bir süre onunla kalmalıyız.” diyor Estes, Kurtlarla Koşan Kadınlar’da. Hıdırellez’i bunun için bir mihenk olarak görüyorum.

Ateşi Bulan Atalarımızdan Kalan

Doğanın döngülerine güçlü bağımızdan bir nevi azade oluş sürecimizle ilgili, Davranışlarımızın Kökeni kitabı şöyle diyor:

“Örneğin dünyada zaman zaman görülen buzullaşma olaylarında belirli bir ısı düzeyinde yaşamaya koşullanmış canlıların pek büyük bir bölümü ortadan kalktığı halde, insanlar, ateşi bulduktan, diğer hayvanların postlarını üstlerine giymeye başladıktan sonra, doğanın bu tür etkilerini artık önemsemez olmuşlarıdır. Aynı şey ışık için de söz konusu olabilir. İnsanlar ateşi bulduktan sonra doğanın karanlık dönemlerinde de kendilerine aktif yaşam koşulları oluşturabilmişlerdir.”

Hıdırellez geceleri ateşin üstünden atlama geleneği, insanın doğa karşısındaki acizliğini biraz olsun hafifleten insan olma yanından kaynaklı bu en ilkel gelişim serüvenine dair bir anımsama, bir kutlama, bir sevinç olmalı diye geçiyor aklımdan. İnsanın bu güçlü yanıyla birleşip, ikinci dileğimi şöyle dile getiriyorum. Bilim, umarım ki insanlığa çare olacak aşı ve ilaçları bulur.

Kutlamaların Kattığı Sinerji

Yüreğin Pedagoji’sinde Freire,

“Tarihsel olarak ne kadar uyuşturulmuşsak, değil dönüştürmek, dokunmanın bile mümkün olmadığı bir gerçekliğe ne kadar kaderci bir biçimde gömülmüşsek o kadar az bir geleceğimiz vardır. Umut, ötesinde hiçbir şeyin mümkün olmadığı bir çeşit son durak olan hareketsiz bugünün baskısıyla ezilmiştir.” der.

Hareketsiz bugünün baskısıyla ezilme hissindense yüzümü kutlama sinerjisine döndüm. Ne de olsa bir anlığına zamanın durduğuna inanılan Hıdrellez’deydik. Çaldım kızımın odasının kapısını. “Balkonda küçük bir ateş yakıp üstünden atlayalım mı?” dedim. Kabul etti. Çıktık balkona, kıydım kolonyanın üç beş damlasına, ne de olsa bugünlerde kıymetlimizdi kendisi, bir avuç harladı, biz de üç beş üstünden atladık. Biraz neşelendik, biraz da gelecek için umut etmemiz, düş kurmamız gerektiğini bir kere daha hissettik. Gülümsedik. Evden çıkamıyor olabilirdik ama hâlâ birer özneydik. O zaman yazımı Hıdır ile İlyas’ın söyleştiği yerden bahseden bir şiirle bitireyim. Gönlümüzden geçen nice güzellikle, esenlikle, sağlıkla ve bereketle, Hıdırellez’imiz kutlu olsun.

“Gül ile Diken

Diken dedi ki güle:

-Ben seni koruyorum

Neden beni yerdikleri 

              Seni sevenlerin?

Gül dedi ki dikene:

-Korumak batmak değildir

    Sevenlere.

Diken dedi ki güle:

-Neden koparır seni dalından sevenler

Benimle?

Gül dedi ki dikene:

-Çelişme var doğada 

benimle sen

seninle ben

Diken dedi ki güle:

İnsan seni bensiz mi koklardı?

-İnsan seni benimle sevmeyi bildi.

Sen bana karşı

Ben sana karşı

Biz bize karşı

Onlar onlara karşı

Ben seninle

Sen benimle

Bizi sizinle

Siz bizimle

Onlar onlarla

Buğdaylar çuvallarla

Çuvallar değirmene

Değirmen unlara

Unlar ekmeğe

Ekmek birliğe…”*

Alıntılar:

Teber Serol. Davranışlarımızın Kökeni. Say Yayınları, On Birinci Baskı, İstanbul, 2003, s.244

May, Rollo. Kendini Arayan İnsan. Çeviren: Ayşen Karpat. Kuraldışı Yayınları, 3. Baskı, İstanbul, 2000.S. 172

Freire, Paulo. Yüreğin Pedagojisi, Çeviren: Özgür Orhangazi. Ütopya Yayınları, Ankara, 2000. s.100

Estes, P. Clarissa. Kurtlarla Koşan Kadınlar. Vahşi Kadın Arketipine Dair Mit ve Öyküler, On Altıncı Basım, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, Mayıs 2016,  s. 366

Süreya, Cemal. Sevda Sözleri. YKY Yayınları. On Yedinci Baskı, İstanbul, 2002, s.17

*Zekioğlu, İsmet. Anadolu Mitolojisi. Derin Yayınları, İstanbul, 2007. s.248’den yapılmıştır.