Greenpeace, 14 Şubat’ta Ankara’da “Zeytini Seviyorum” adlı bir etkinlik düzenledi. Etkinlik kapsamında artık zeytin katliamlarının son bulması için imza toplandı; Yırca’dan gelen zeytin dalları ile yapılan kalp kalıp içinde zeytinsever çiftlerin fotoğrafları çekildi.
Ankara’nın göbeği Sakarya‘da yapılan etkinlik, Cumartesi günlerinin yoğun etkinlik gündemine rağmen oldukça dikkat çekti.
Ankara’nın göbeği Sakarya’da yapılan etkinlik, cumartesi günlerinin yoğun etkinlik gündemine rağmen oldukça dikkat çekti.
TBMM’de görüşülecek yasa tasarısı yasalaştığı takdirde, zeytin ağaçları koruma alanından çıkarılacak ve zeytinlik bölgelere çevreyi kirleten, insanları hasta eden sanayi tesisleri kurulabilecek. Bunun gerçekleşmemesi için imza kampanyası başlatan Greenpeace üyeleri, gülücük dolu yüzleriyle zeytine dair savunmamız gerekenleri anlattılar.
“Türkiye, zeytin üretiminde dünya dördüncüsü. Kimileri için sofraların vazgeçilmezi, kimileri için miras, kimileri için geçim kaynağı. Her halükârda yeşiliyle siyahıyla, zeytin doğanın bize sunduğu bir hazine. Binlerce yıl yaşayıp mahsul verebilen bu ağacın Türkiye’deki geleceği, şimdi tehlikede! Çok yakın bir zamanda Soma‘nın Yırca Köyü’nde altı binden fazla zeytin ağacı bir gecede, kömür santrali kurmak için yok edildi. Ama Yırcalılar direndi, haklarının peşinden koştular. Mahkeme Yırcalılar’ı haklı buldu ve kömür santrali için verilen izni iptal etti. Şimdi harekete geçme sırası sende! Gemlik, Edremit, Memecik, Domat, Bardacık, Çakır, Uslu, Sarı Ulak… Bu topraklarda doğan bu büyük değeri kaybetmemek için hep birlikte mücadele etmeliyiz.”
İmza kampanyası hedefine ulaşmak üzere, siz de destek vermek isterseniz: zeytiniseviyorum.org
Zeytin Yasası’nın değişmesi ile neler olacak?”]
Html code here! Replace this with any non empty text and that's it.
Mevcut zeytinlikleri koruyan 3573 sayılı Zeytin Yasası’nda değişiklik yapılmasına dair Sanayi, Ticaret, Enerji, Tabii Kaynaklar, Bilgi ve Teknoloji Komisyon’unda bulunan Elektrik Piyasası Kanunu ile Zeytinciliğin Islahı ve Yabanilerinin Aşılattırılması Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı, zeytinlik alanların üzerindeki korumayı kaldırarak kömürlü termik santrallerin, madenciliğin ve diğer kirli enerji yatırımlarının bu alanlarda gerçekleştirilebilmesinin önünü açacak niteliktedir. Yasa taslağında önerilen maddelerin arasında zeytinciliğimize tehlikeye atan iki önemli nokta bulunuyor:
Yeni getirilen “zeytinlik” tanımına göre, bir zeytinlik alanın “zeytinlik” sayılabilmesi için 25 dönümden, yani 25 bin metrekareden daha büyük olması gerekiyor. Türkiye’de bulunan zeytinliklerin büyüklüğünün ortalama 12 dönüm olmasından dolayı, Türkiye’deki zeytinliklerin yüzde 80’i hiçbir koruma altında olmayacak.
Tasarıda yer alan bir diğer maddeye göre ise mevcut yasada zeytinlik sahalarında çevreyi kirleten her türlü sanayi yatırımını yasaklayan madde değişiyor. Eğer tasarı yasalaşırsa, kurulacak bir komisyonun vereceği izne bağlı olarak zeytinlik sahalarda çevreye ve zeytinliklere zarar verecek her türlü madencilik, kömürlü termik santral ve kirli enerji yatırımlarının önü açılacak.
Avustralya’nın en yaşlı adamı olan 109 yaşındaki Alfred “Alfie” Date ve gönüllülerden oluşan bir ekip, olası bir felaket anında penguenleri koruyabilmek için yüzlerce küçük kazak ördü.
109 yaşındaki Alfie, bir süre önce bakım evine taşındı. Orada günlerini kendi halinde geçirirken, bakım evinin hemşirelerinden “Doğa İçin Ör“ (Knit for Nature) adında bir programın var olduğunu duydu.
Avustralya’nın en yaşlı adamı olan 109 yaşındaki Alfred “Alfie” Date ve gönüllülerden oluşan bir ekip, olası bir felaket anında penguenleri koruyabilmek için yüzlerce küçük kazak ördü. (Fotoğraf Kaynağı: ninemsn.com.au)
Kazak penguenleri hem koruyor hem de ısıtıyor
Alfie 109 yaşında da olsa, vaktini boş geçirmek istemiyordu. Örgü örmeyi öğrendi ve olası bir petrol sızıntısında, penguenleri petrole bulanmaktan koruyacak küçük kazaklar örmeye başladı. Petrol sızıntısı durumunda bu sevimli hayvanlara kazak giydirmek, hem onların tüylerini petrole bulanmaktan koruyor hem de ısınmalarına yardımcı oluyor. Ayrıca petrole bulanıp batmalarını da engelliyor.
2001’de Phillip Adası yakınlarında meydana gelen bir petrol sızıntısı sonrasında 483 küçük penguen, kendileri için hazırlanmış rehabilitasyon merkezlerine alınmıştı ve orada bakımları yapılmıştı. Bakımları yapılan bu penguenlerin yüzde 96’sı doğaya geri salınmıştı.
Kaynak: The Huffington Post Başlık Görseli: Glamour
Yapılan yeni bir araştırmaya göre 2050 yılı civarında, Amerika’nın güneybatısına ve orta kısımlarına öyle bir kuraklık gelecek ki son bin yıldır, bundan daha kötü bir kuraklık görülmemiş olacak. Bahsedilen kuraklığın ayrıca onlarca yıl sürecek olması da yapılan araştırmanın korkutucu sonuçlarından.
Geçtiğimiz Perşembe günü “Science Advances” dergisinde yayınlanan çalışmaya göre, bu yüzyılın sonunda Amerika’nın orta kısımlarında ve güneybatısında, çok şiddetli kuraklıklar yaşanacak. Yaşanan bu kuraklıkların onlarca sene süreceğini belirten çalışma, bizlere iklim değişikliğinin ve küresel ısınmanın hiç de şaka olmadığını bir kez daha gösteriyor.
Araştırmanın yazarlarından, NASA Atmosfer Bilimcisi Benjamin Cook,“21. Yüzyılın sonlarına doğru, neredeyse her yıl birbirinden daha kurak geçecek. Kuzeybatı Amerika’da da çok kurak günler gelecek, geleceği hayal ettiğimizde çok daha kuru bir iklim düşünmeliyiz” şeklinde, çalışmasını özetliyor.
Araştırmanın bir diğer yazarı, Cornell Üniversitesi’nde bilim insanı olan Toby Ault ise bu yüzyılın sonunda Amerika Birleşik Devletlerinde 35 yıl veya daha uzun sürecek olan bir mega kuraklığın gelmesinin yüzde 80 oranında olasılığı olduğunu belirtiyor ve ekliyor, “Güneybatı kesimindeki su kaynakları, şimdi olduğundan kat kat daha değerli olacak.”
Ağaçların yaş halkalarına bakarak 1100 ve 1200 yıllarında da mega kuraklıklar yaşanmış olduğunu saptayan bilim insanları, yaklaşmakta olan yeni mega kuraklığın çok daha etkili ve sert olacağını tahmin ettiklerini belirttiler.
Mega kuraklıkları, normal kuraklıklardan ayıran, 35 yıl gibi uzun bir süre devam etmeleri. Buna örnek olarak 1930’da Kuzey Amerika’da yaşanan ve 35 yıl süren Dust Bowl kuraklığı verilebilir.
Araştırmacılar çalışmalarını; Kaliforniya, Nevada, Utah, Kolorado, New Mexico, Arizona, Kuzey Teksas, Oklahoma, Kansas, Nebraska, Güney Dakota, Iowa, Güney Minnesota, Batı Missouri, Batı Arkansas ve Kuzeybatı Louisiana eyaletlerindeki verileri kullanarak yaptı. Çalışmayı yapabilmek için artan karbon emisyonlarını ve 17 ayrı bilgisayar modellemesini kullandılar.
Ağaçların yaş halkalarına bakarak 1100 ve 1200 yıllarında da mega kuraklıklar yaşanmış olduğunu saptayan bilim insanları, yaklaşmakta olan yeni mega kuraklığın çok daha etkili ve sert olacağını tahmin ettiklerini belirttiler.
Apple CEO’su Tim Cook, Kaliforniya’nın Monterey şehrindeki güneş çiftliğine, Apple’ın 850 milyon dolarlık bir yatırım yapacağını açıkladı.
Günümüzde temiz enerji veya sürdürülebilir enerji kavramı popülaritesini gittikçe arttırmakta. Güneş enerjisi ise yenilenebilire dönüş fikrinde harika bir yatırım. Bu yatırımlarda oldukça hızlı olan Amerika, Kaliforniya’nın Monterey şehrinde devasa bir güneş enerji tarlası yapacak. Projeyi yapacak olan Apple, proje için 850 milyon dolar ayırmış bile.
Ülkemizdeki enerji girişimleri, nükleer ve termik enerji yolunda iken, Amerika’da Las Vegas (Nevada) çöllerinde yapılan 2,5 milyar dolarlık 3. güneş enerjisi tarlasının ihalesinin tamamlanmasının ardından çıkan haber herkesin dikkatini çekti. Geçtiğimiz günlerde Apple CEO’su Tim Cook, Goldman Sachs Teknoloji Konferansı’nda yaptığı açıklamasında, “Apple olarak, iklim değişikliğinin farkındayız. Bu konuda bizim görüşümüz; artık konuşmak için geç kalındı, harekete geçmek gerekiyor” dedi.
Geçtiğimiz günlerde Apple CEO’su Tim Cook, Goldman Sachs Teknoloji Konferansı’nda yaptığı açıklamasında, “Apple olarak, iklim değişikliğinin farkındayız. Bu konuda bizim görüşümüz; artık konuşmak için geç kalındı, harekete geçmek gerekiyor” dedi.
Yeni güneş enerjisi çiftliğinin California’nın Monterey şehrine bağlı Cholame Vadisi’nde inşa edileceğini açıklayan Cook, “The California Flats” adını verdikleri bu proje için, “Bunu yapıyoruz çünkü doğru olan bu” dedi.
Apple’a 850 milyon dolara mal olan güneş panellerinin, yaklaşık 5 milyon 260 bin metrekarelik bir alan üzerine inşa edilmesi planlanlanıyor. Apple, üretilen bu enerji ile Kaliforniya’da bulunan bütün Apple komplekslerinin (Buna Cupertino’da bulunan 2 kampüs, Newark’ta bulunan data merkezi ve 52 Apple Store dahil) tüm bir yıl boyunca elektrik ihtiyacını karşılayabilecek. 50 bin hanenin elektrik ihtiyacına denk gelen 130 megawatt enerji sağlanacağı öngörülüyor.
Apple’ın 25 yıllık anlaşması olan projeye, bu yılın sonlarına doğru başlaması bekleniyor.
Ekofeminizm, ülkemizde az bilinmesine rağmen küresel anlamda üzerinde çok çalışılan bir kavram. Gezegenin kurtuluşuna öncülük etme potansiyeli zirvelerde ikamet eden bu akım “başka bir dünya mümkün”lerimize gülümsemekte. Doğaya ve kadına boyun eğdirme sevdasıyla şekillenen gelenekleri karşısına alıp tüm tahakkümleri yırtıyor.
Ataerkil sistemin “ehlileştirme çabası’’ gün itibarıyla adını “tecavüz”e veriyor. Topraktan betona dönüşüm, olumlu bir gelecek vaat etmek bir yana korkunç felaketleri canlandırmamıza yol açıyor. Doğa ve kadın üzerindeki erkek egemenliği böyle bir halde iken, ”ekofeminizm” kaçınılmaz oluyor. Huzurlarınıza okudukça yeşerten, mis bir kitap listesi sunuyorum bu Cuma!
İNADINA CANLI (Vandana Shiva)
İnadına Canlı: Kadınlar, Ekoloji ve Hayatta Kalma
Doğa düşünürü ve aktivist olan Vandana Shiva, küreselleşme karşıtı mücadelesinde, yeryüzüne ilham olacak bir ekofeminizm öncüsü. Kadınları, ekolojiyi ve hayatta kalmayı işlediği bu kitabı Sinek Sekiz Yayınevi ile buluşuyor bizlerle. Emine Ayhan’ın Türkçe’ye kazandırdığı “İnadına Canlı: Kadınlar, Ekoloji ve Hayatta Kalma” incelikle işlenmiş bir eser. Doğanın özünü değersizleştirip kullanan gelenekleri hedef alıyor ve tüm gerçekliğiyle elimizden düşüremeyeceğimiz bir kaynak sunuyor. Bütün halkların ama en çok da kadınların yaşam ve özgürlük direnişini önümüze seriyor. Doğayı meta olarak gören tüm yapılaşmaları kıracak güçte bir savunu bu. Topraktan çiftçiye, sağlıktan kadına ataerkiliyetin sömürüsüne meydan okuyan Shiva’nın kitabındaki bölümler şunlar;
– Cinsiyetli Gıda Politikası – Kalkınma, Ekoloji ve Gıdanlar – Bilim, Doğa ve Toplumsal Cinayet – Doğada Kadınlar – Besin Zincirinde Kadınlar – Toprak Ana: Dişil İlkenin İtibarını İade Etmek (Tanıtım Bülteninden)
Hindistanlı bilim insanının soruları sıralamakla kalmıyor, öneriyor.
– Küreselleşme yerine yerelleşme ve bölgeselleşme -Saldırgan tahakküm yerine şiddetsizlik – Rekabet yerine eşitlik ve karşılıklılık – Doğanın ve barındırdığı türlerin bütününe saygı – İnsanların doğanın efendileri olarak değil, parçası olarak kavranması – Üretimde ve tüketimde biyoçeşitliliğin korunması
Harikulade bir kitap, en tavsiyelerimden!
Kadınlar Ekolojik Dönüşümde (Emet Değirmenci)
Kadınlar Ekolojik Dönüşümde…
Türkiye’nin ve dünyanın değişik köşelerinden yeşil kadın mücadelelerini derleyen Emet Değirmenci, ekofeminizm konularındaki kitap eksikliğinin feryadını duymuş da üç buçuk yıllık derin çalışmalarıyla bizi bu kitaba kavuşturmuş. Birbirinden güzel kadınların ekolojik direniş hikayeleri, okuyucuyu kıpır kıpır eden bir heyecanla tanıştırıyor. Yeni İnsan Yayınevi‘nin Haziran 2010’da yayımladığı Kadınlar Ekolojik Dönüşümde, Türkiye’nin ilk ekofeminist kitaplarından biri. ‘’Ekolojik dönüşümün kapsamını yalnızca çiçek, böcek ve kelebekten ibaret görmediğimiz için aktivist kadınların yanı sıra çizgi ve düşünce üretenlere de yer verdik. Kadının insan haklarından ekososyalist feminizme, antropolojik ve biyolojik olarak kadının duruşuna kadar uzanıyoruz. Kitaba katkı sağlayanlar arasında ekolojik harekete yıllardır emek verenler olduğu kadar feminizmin ‘f’ siyle bu kitapla tanışanlarımız var. Bunu özellikle böyle istedik’’ diye bahsediyor yazar kitabından.
Feminizm ve Doğaya Hükmetmek (Val Plumwood)
Feminizm ve Doğaya Hükmetmek
Val Plumwood der ki; ‘’Akıl/doğa, benlik/öteki, kadın/erkek, efendi/köle gibi ikilikleri aşmamız meselesi artık sadece bir adalet meselesi değil; bir ölüm kalım meselesi.’’ Avustralyalı bir eko-feminist düşünür olan Plumwood, ormanları koruma mücadelesine kendini adamış muhteşem bir kadın. Kendisi yaşadığı dönemde barınmak için ormanı tercih etmiş bir doğa aşığı imiş. Metis Yayınları ile raflarımızı sevindiren kitabından ise ”feminist ve ekolojik felsefenin klasikleşmeye aday eserlerinden” diye bahsediliyor haklıca. İçeriğinden önce nefis kapağından söz etmeli! Kumaş panoyu görünce kitabın ”oku beni” fısıltılarını duyuyorsunuz. Güzel renklerine kanınız.
Geniş bir açı, ince detaylar ile bezenmiş bir içeriğe sahip kitap. Oldukça düşündürücü bölümlere sahip, ayrıca zengin bir kaynak niteliğinde. ”Akıl” kavramı ile aşağı görülen alt sınıfların ilişkisini, kadınlar hayvanlar ve bir bütün olarak doğa üzerindeki tahakümü enine boyuna inceliyor. Başak Ertür’ün çevirisiyle ”Feminizm ve Doğaya Hükmetmek”;
1- Feminizm ve Ekofeminizm 2- İkicilik: Sömürgeciliğin Mantığı 3- Platon ve Ölüm Felsefesi 4- Descartes ve İktidar düşü 5- Mekanizma ve Zihin/Doğa İkiciliği 6- Etik ve Araçsallaştırıcı Benlik 7- Derin Ekoloji ve Farkındalığın İnkarı Sonuç : Egemen Öyküyü Değiştirmek
bölümlerinden oluşuyor. Eleştirel bir ekolojik feminizm diye tanımlayabildiğim bu kitap nasıl da okunulası!
Tüm bunları okurken bir çok şey deneyimlediğimi itiraf etmeliyim. Cinsiyetli gıda politikasının mağduru çiftçi kadınları tanımanın hazzı müthişti ya da Andlar’daki yerlileri. Ekofeminizm terimi adlandırıldığı günden beri hareket halinde. 1970’lerde ortaya çıkan bu akımla kadın; kadının erkek ile, kadının kendisi ile ve herkesin sahiplenme ile olan ilişkilerini değiştirmek üzere erkeğin; kadın ve doğa üzerindeki egemenliğine meydan okunmakta. Nice başarılarını dileyip, size de ilhamlı okumalar diliyorum!
‘’Akıl, kadını ya cansız ya da vahşi olan doğa ile özdeşleştirmiştir. Dolayısıyla kadın, doğa için konuşarak (onun adına söz alarak) bu özdeşliği aşar. Ekofeminizm, yeryüzü için mücadele eder, aynı zamanda da kadını güçlendirmek için.’’ -Joel Kovel
Yeni Zelanda’nın South Island Adası’nda, bugün 200 civarı kara balina kıyıya vurdu. Olayın üzerine balinaları kurtarmak için bilim insanları ve gönüllüler South Island’a koştu. Balinaların neden kıyıya vurduğu ise henüz açıklığa kavuşmadı.
198 balinadan yaklaşık iki düzine kadarı şimdiden öldü bile. Koruma biyologları ve gönüllü insanlardan oluşan 80 kişilik bir ekip, balinaları tekrar suya göndermek için uğraşıyor. Suya geri gönderilmeleri halinde bile, balinaların kurtulacağının henüz bir garantisi yok.
Balinaların kıyıya vurduğu Farewell kıyı dili, sığ suları sebebiyle balinalar açısından adeta bir tuzak görevi görüyor. Bu sebeptendir ki yazları pek çok sefer balinaların burada kıyıya vurdukları oldu; fakat yerel bir görevlinin belirttiğine göre, bu olay son 10-15 yılda yaşanan en büyük kıyıya vurma olayı. Eğer gönüllülerin kurtarma çalışmaları başarılı olamazsa, balinaların kurtulması için birkaç saat içerisinde gelecek yüksek dalgayı beklemeleri gerekecek. Yüksek dalga geldiği takdirde, balinalar kendiliğinden sulara geri dönme imkanı bulabilecek. O zamana kadar gönüllülerin ve koruma biyologlarının, balinaları susuzluktan ve kurumaktan korumaları gerekiyor.
ZAD: Zone A Defendre yani: Alan Savunması! ZAD hareketine gönül verenlere de zadist deniliyor. ZAD; anarşist ve çevre aktivisti bir akım. Ancak Zadist olmak için anarşist veya aktivist olmanız gerekmiyor. İşgal bölgesinde yaşayan aktivistlere hafta sonları börek getiren anneanne bir Zadist, yaşadığı çevreyi korumak için herhangi bir hareket ve/veya düşünce içinde bulunan herkes de aynı zamanda bir Zadist! Onlarla tanıştığım günden beri ben de bir “azılı” bir Zadist’im!
ZAD ile ilgili araştırma yaparken çok güzel insanlarla tanıştım, bir Zadist oldum ve aslında kimlerin ne kadar, ne zaman, neden ve nasıl; kimlere düşman olduğunun da detaylıca farkına vardım. “Tüm dünya korunmaya değer bir alandır.”
Enerji atılımları, bol yatırımlar, ticaret ticaret ticaret, para, şan şöhret, koltuk, bayrak millet. Çevre diye avazı çıktığı kadar bağıran hükümetlerden bahsediyorum. Esas düşmanlarımız; parayı araç, yaşamayı amaç edindiğini söyleyip; iliklere kadar insan, hayvan ve bitkileri sömürüp; sonuçta koskoca dünyayı bir foseptiğe dönüştüren, bu foseptikte gönlünce misk kokulu yaşamlar sürdüren ve ceplerindeki rulo rulo parayı harcayacak yer bulmakta zorlanan devletler! Devletler her yerdeler ve devletler doğamızı katledenler. Sorunlar süreklilik hâlinde ise bile çözümler de akışta çok iyi bir yerde. Zadistler bu akışı çok iyi yönlendiren bir topluluk.
Fransa’da polisler tarafından atılan gaz bombası ile hayatını kaybeden Remi Fraisse.
ZAD direnişi ile ülkemizde yaşanan çevre direnişleri oldukça büyük benzerlikler taşıyor. ZAD hareketinde bizden farklı olarak, yok olmanın eşiğinde bırakılan doğal noktaların savunması bir çatı altında yapılıyor. ZAD, bu yok oluş eğrisinde kendine bir düzlem açmış ve doğrularından taviz vermeden, gerekirse ölümüne mücadele eden insanların oluşturduğu bir grup, akım, bir hayat tarzı. ZAD, ilk dişli mücadelesini Fransa’nınNotre Dames Des Landes kentinde verdi ve aslında ZAD ifadesi de ilk defa burada dillendirildi.
Zadistler yerel dernek ve kuruluşlarla birlikte çalışan, aşırı tüketimikabul etmeyen, antikapitalist, doğa koruyucularından oluşan, alternatif yaşam ideallerini görüp, bu modeller içerisince yaşamayı uman insanlardan oluşuyor. Hiçbir siyasi partiye bağlı olmayan ve liderleri bulunmayan Zadist’lerin her birinin bu aktivite içerisinde bulunmasının farklı neden ve motivasyonları bulunuyor, fakat çevrenin ve doğanın yıkımına olan karşıtlık, bir arada olmalarındaki temel rolü oynuyor. “Tüm dünya korunmaya değer bir alandır.“
Notre Dames Des Landes’de ne oldu?
Zadistler yeni bir havalimanı yapılmasını istemiyorlar. Çünkü, çevre uzmanlarının verdikleri rapora göre, bölge bataklık ve sulak alanlardan oluştuğu için pek çok hayvan ve bitkinin burada yaşadığı ve bu nedenle korunması gerektiği belirtiliyor. Pilotlar da dâhil olmak üzere pek çok yetkili, yeni havalimanına gerek olmadığını, eski havalimanı pistinin yönü değiştirilerek, şehrin bazı mahallelerindeki mevcut gürültü sorununun halledilebileceğini belirttiler.
Ayrıca, proje aşırı maliyetli ve gereksiz görülüyor. Bu nedenle Zadistler orada bulunan pek çok kullanılmayan evi işgal ederek; orada yeni bir havalimanı yapılmaması için yaşamaya başladılar. İşgal evinde yer yer polisle sert çatışmalar, bazı bazı da çevre halk ile sevecen ilişkiler yaşanıyor. Ancak havalimanının yapılabilmesi için işgal evinin tahliye edilmesi gerektiğinden polisle çatışmalar da durulmuyor.
30 Ekim sabahı polis, Notre Dame Des Landes’de tahliye edilmek istenen işgal evi ZAD’ın savunması için orada bulunan yöre sakinleri ve Zadistler ile gün boyunca çatıştı. Polislerin ve iş makinelerinin girişini engellemek için birçok yere barikat kuran yöre sakinleri, yer yer pasif direnişler gerçekleştirirdi ancak polisle sert çatışmalara da girdiler. Ağaçların kesilmesini engellemek için bazı göstericiler, ağaçların tepelerine ağ gererek çadır kurdu. Gün boyu süren çatışmalar ardından alana giren iş makineleri ve kepçeler polis eşliğinde işgal evini yıktılar.
Çıkan çatışmalardaorantısız güç kullanan ve çok sayıda gaz bombasıkullanan polis pek çok göstericiyi yaraladı. Yaşanan çatışmalarda, 21 yaşındaki Remi Fraisse, polislerin attığı gaz bombalarından birinin başına isabet etmesi sonucu hayatını kaybetti. Polis şiddeti dünyayı “emri veren“den çok daha fazla seven ve koruyan pırıl pırıl bir genci daha katletti.
Kendisinden “Fransa’dan Zadist Ewen“ şeklinde bahsetmemin uygun olacağını söyleyen bir zadist, araştırmamda bana çok büyük katkı sağladı. ZAD hareketinin ismen yeni, işlev olarak ise geçmişe dayandığını belirten Ewen, “Bu eski bir hareket ve düşünce şekli. Ebeveynlerimiz bir Zadist olarak olmasa da kendi dönemlerinde bir ekolojist ve aktivist olarak mücadele ettiler” diyor.
Notre Dames Des Landes’te olanları sorduğumda; Vinci isimli şirketin, içerisinde pek çok nesli tükenmekte olan türün barındığı, sellere ve kuraklığa karşı koruma sağlayan doğal su kaynağı rezervinin bulunduğu 2 bin 500 m² sulak alanlı bir ormanı yok etmeye çalıştığını ve bu sebepten Zadistler olarak bölgeyi işgal ettiklerini anlattı. “Devlet bizi bölgeden çıkarmak için polis ve askeri inzibat birimlerini üzerimize gönderdi. Fakat, bir yıl süren bir çatışmanın ardından başarısız oldular ve bölgeyi terk ettiler. Şu anda ise durum muallakta. Devlet hâlâ bölgeye havalimanını inşa etmek istiyor ancak, Sivens Barajı için yapılan ZAD eylemleri yüzünden bunun için herhangi bir eylemde bulunamıyor” diyen Ewen, ZAD’ın pek çok bölgede farklı aktiviteleri olduğundan söz etti.
ZAD; Notre Dame Des Landes bölgesinde aktif şekilde, devlet olmadan yaşamanın yollarını arıyor. Tarımsal faaliyetlerle yaşamanın, insan toplulukları halinde yaşamanın yollarını arıyor ve bu fikri tüm Fransa’ya yaymaya çalışıyor.
Sivens DAM bölgesinde aktif. O bölgedekiler alanı işgal edip güçlü kalmaya çalışıyorlar. Fakat bu bölge farklı bir konumda bulunuyor. Devlet, bu bölgeye bazı şeyler inşa etmek istiyor. Gelecek aylarda bu bölgede yoğun aktiviteler olacağının kesin olduğunu söyleyen Ewen, “Buna ek olarak, devlet kardeşlerimizden biri olan Remi Fraisse’yi öldürdü. Bu yüzden, mücadele etmekten vazgeçmeyeceğiz” diyor.
The Echillais ZAD grubu, genellikle gençlerden oluşuyor ve yargısal alanda mücadelelerini sürdürüyorlar.
Daha pek çok ZAD grubu mevcut fakat bu üç grup, günümüzdeki en aktif ZAD oluşumları.
ZAD herkestir, ZAD her yerdedir!
Fransa’da zadistleri kendi mekanlarında ziyaret etmek istedim. Ancak henüz bir basın kartına sahip olmadığım için, çoğu arkadaşım o bölgeye gitmemin tehlikeli olacağını söylediler. Fransız polisi, ZAD hareketi ve onun destekçilerinden hiç haz etmiyor.
Bu üzücü noktayı ve sebebini Ewen’a sordum. Ewen, Fransız devletine olan hislerini; “Nefret etmiyorum ve onlar hakkında bir duyguya sahip değilim. Onların bize ihtiyacı olmadığı kadar bizim de onlara ihtiyacımız yok. Buna ek olarak, sırf para için yaşadığımız dünyaya çok yanlış şeyler yapıyorlar. Günümün her anında onları görmezden gelmeye alıştım; fakat olur da işi daha da abartırlarsa, kesinlikle bunun için mücadele edeceğim” şeklinde bir yandan yapıcı, diğer yandan da gerçekçi ve net bir cevap aldım. Fransız devletinin zadistlere beslediği nefrete dair ise “Evet, onlar için büyük bir problem teşkil ediyoruz. Bizi bu yaptıklarımızdan vazgeçirmek için her yolu deniyorlar. Kaybediyorlar ve kaybetmekten nefret ediyorlar” diyor.
ZAD Hareketi’ni oluşturan insanların belli bir profilleri olup olmadığına dair sorumu Ewen çok beğendi ve bunu açıklamanın gerekli olduğunu anlattı: “Bu güzel bir soru. ‘ZAD her yerde’ anlamına gelen ‘ZAD Partout’ mottosunu sürekli kullanmaktayız. Bu aynı zamanda, ‘ZAD herkestir’ anlamına gelmekte. Her haftasonu çorap ve pasta getiren bir büyükanne isen sen bir ZADistsin. Ormanda punk hayatı süren biri isen sen ZADistsin. Ayda bir bitki dikimine ya da ev inşasına gelen bir öğretmen isen sen ZADistsin. Yani, ZAD’ın içerisinde her kesimden insan var ve bu bizi güçlü kılan şey.” Gerçekten de sokakta ayaküstü sohbetlerde bile insanlar ZAD adını duyunca gülümsüyorlar. Çünkü ZAD her yerde!
Yeni bir etkileşim için: ZAD
Zadistlerin mücadelesi kayıplar ve bol bol da kazançlar içeriyor. ZAD konusundaki kazanımlarını anlatan Ewen şu ifadeleri kullandı: “Gelecek ve insanlık için umut: İnsanlar bilinçlendirmeyi harekete geçirmeye çalışıyor. Dürüst bir ilişki ile gerçek dostluklar kazanıyoruz. Dünya ve dünyada yaşayan diğer canlılar ile yeni bir ilişki kuruyoruz. Kendimizle ve dünyayla nasıl etkileşime geçeceğimiz hakkında yeni düşünce yolları ve pek çok düşünce. Nitelikli insanlar Zadistler, okuyorlar, izliyorlar, dinliyorlar, araştırıyorlar. Boş durmuyorlar. Üretiyorlar ama tüketmiyorlar. Mümkün olan her şeyi her yerde değerlendiriyorlar.”
Ancak pek tabii olarak başta Remi olmak üzere kayıplarından söz etti: “Devlet tarafından bir kardeşimiz öldürüldü. Dünyanın aslında ne olduğu hakkında bilgisizliğim ve cahilliğin aslında masum olmadığını fark etmek: Batıya özgü yaşam şekli tüm üçüncü dünya ülkeleri için bir suçtur. Aynı zamanda bizim çocuklarımıza hem de doğaya karşı bir suçtur” diyen Ewen gerçekten mütevazı bir doğasever.
Ayrıca; Remi’nin Sivens’de polis tarafından öldürülmesinden sonra bir ara Fransa’da biber gazı kullanımının yasaklanacağı haberleri çıktı gazetelerde. Fakat sonra güvenlik birimlerinin açıklamaları ‘biber gazının yeterli ve gerekli alanlarda sınırlı kullanımı, ama yasaklanmasının söz konusu olmadığı‘şeklinde yansıdı gazete haberlerine.
ZAD ile ilgili fikirlerine başvurduğum yerliler ise ZAD’a dair çok yumuşak ve sevgi dolu hisler içinde. “Doğanın korunması hakkında kaygılara sahip olan insanlar bu hareketi başlattılar. Ben 50 yaşındayım ama pek çok Zadist 20-30 yaşında. İşsiz olabiliyorlar ya da doğa ve insan deneyimini kazanılmasını oldukça değerli buldukları için okulu yarım bırakabiliyorlar. Bazıları okullarını bitirmişler ama full time işe başlamamışlar. Bu geçici bir durum tabii. Bazılarının ZAD hareketinde oldukça fazla deneyimi var. Mesela, Notre-Dame-Des Landes ZAD’larında etkin olanlar vardı (Nantes’ın yakınına kurulacak ikinci havalimanına karşı olanlar) ve sonradan ZAD du Testet’e katılmaya başladılar. 25 Ekim 2014 tarihindeki büyük buluşmada, her yaştan pek çok insan vardı. (Yaşlı insanlar, aileler, kıdemli insanlar bile oradaydı.) Aile odaklı, dost canlısı ve uyumlu insanlardı.”
ZAD’da her şeyinizi kaybedebilirsiniz
Doğayı koruyor olmak, yeni bir baraj, yeni bir havalimanı ya da yeni bir alışveriş merkezi amacıyla doğaya zarar verenleri durduruyor olmanın güzel olduğunu anlatıyor halk. Aynı zamanda, zadistlerin birbirlerine çok yakın bir topluluk olduğunu çünkü, yaptıkları şey çok olduğundan dolayı, bunun onları bir arada tuttuğunu belirtiyor ismini vermek istemeyen bir Zadist. “İnsanlıktan, dostluktan, toleranstan ve desteklemekten öğrenilecek çok büyük dersler var; Zadistler aynı zamanda hukuku ve medyada kendilerini nasıl açıklamaları gerektiğini öğreniyorlar. Birbirlerinden nasıl aktivist olunması gerektiğini öğreniyorlar.” Bunlar bir Zadistin, Zadistleri seven, destekleyen insanların sözleri.
“Kayıplar büyük olabiliyor: arabanızı, karavanınızı ve ZAD’a getirdiğiniz her şeyinizi kaybedebilirsiniz. Aynı zamanda, işinizi kaybedebilirsiniz, büyük bir ceza alabilirsiniz, hapse girebilirsiniz. Belki bir gözünüzü kaybedersiniz; hatta Remi Fraisse’nin de yaşadığı gibi hayatınızı kaybedilirsiniz. Çünkü yanlış zamanda yanlış yerde olabilirsiniz.” Büyük bir sorumluluk dünyayı sevmek, çok gerçek ve dilenmesi gereken ilk dilek. “Tüm dünya korunmaya değer bir alandır.“
Zadistler fedakâr insanların oluşturduğu bir topluluk. Mal varlıklarından, emeklerinden, yaşam biçimlerinden hatta yaşamlarından taviz veriyorlar. Çünkü biliyorlar ki; “doğa biz olduğumuz için var” demek yanlış. Biz, doğa var olduğu için varız. Varlığımızı doğaya borçluyuz ve ancak doğa var olduğu sürece var olabiliriz. Mücadeleleri bizimkilerden farklı olarak ilk kazanımda rehavete kapılıp veya ilk kayıpta yas tutmaya alışıp bitmiyor. Zadistler gerçek birer direnişçi ve eminim ki doğa adına yapabilecekleri her adımı canları pahasına olsa da atacaklar. Dünyada iyi insanlar var, evet, onların büyük bölümünü oluşturan kesim ise: Zadistler!
2014 Eylül ayının başında adli süreç devam ediyor olmasına rağmen sorgu sual dinlemeden projeye başlanıldığını öğrendim. Bir yığın polis projeye karşı olan bölge insanına ve zadistlere karşı bölgeye yerleştirildi ve zorla başlanılan işin sürekliliğinin kesilmemesi sağlandı.
25 Ekim 2014’te yaklaşık 7 bin kişinin katıldığı bir protestoda bu baraj projesine karşı direnişin duyulması sağlandı.
26 Ekim 2014’te askerler protestocuların üzerine gaz bombaları attı. 21 yaşındaki Remi Fraissebaşına isabet eden gaz bombası sebebiyle hayatını kaybetti.
26 Ekim’den bu yana barajın inşası durduruldu. Devlet projenin olması gerekenden çok daha fazla büyük olduğunu, kötü yer seçildiğini ve çok pahallı olduğunu kabul etti, Avrupa ise Fransa’yı akarsu yollarını kötü kullanması (?) ve çevreye zarar vermesinden dolayı suçladı. Fakat genel konsey ve yandaşları projenin inşasına devam etmek için mücadele etmeye devam ediyorlar ve özellikle ZAD destekçilerini o bölgeden çıkartmaya çalışıyorlar. ‘‘Zadistler ve destekçileri ihtiyaç olunan her yerdeler’’ diyor bir zadist de. “Tüm dünya korunmaya değer bir alandır.“
Fransızcadan Türkçeye çevirileri yapan İsmail Ege Yaylım’a ve bilgi akışında yardım ettiği için Kedistan’a teşekkürler.
Dersim’de Tunçpınar Maden Şirketi’nin maden araması için Dersim Valiliği tarafından şirkete verilen “ÇED gerekli değildir” iznine karşı ÇED’in gerekli olduğu, söz konusu proje ile bir çevre felaketinin yaşanabileceği kaydedildi.
Dersim’in Ovacık ilçesine bağlı Geyiksuyu Köyü’nde Munzur Çayı havzasında yer alan 19 hektarlık alana Tunçpınar Mad. San. ve Tic. A.Ş. bakır ve gümüş madeni projesi için Dersim Valiliği tarafından verilen “Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) gerekli değildir” izni ardından köylüler, konuyu yargıya taşıdı. Elazığ 2. İdare Mahkemesi, açılan dava kapsamında bilirkişi incelemesinin yapılmasına karar verdi. Bilirkişi olarak belirlenen Maden Mühendisi Prof. Dr. Murat Erdemoğlu, Çevre Mühendisi Prof. Dr. Ubeyde İpek ve Biyolog Prof. Dr. Murat Özmen‘in; Dersim Valiliği tarafından güvenlik gerekçesiyle bölgeye gitmesine izin verilmedi. Bilirkişi, bunun üzerine valiliğin sağladığı görüntü ve fotoğraflar üzerinde inceleme yaparak hazırladığı bilirkişi raporunu 31 Aralık 2014 tarihinde Elazığ 2. İdare Mahkemesi’ne sundu.
Tunçpınar adlı şirketin Proje Tanıtım Dosyası’nda eksiklikler olduğuna dikkat çekilen raporda, “Projenin çevresel etkileriyle ilgili olarak açıklanan hususlar ve projenin çevresel olumsuz etkilerinin önlenmesi veya azaltılması için alınacak önlemlerle ilgili olarak belirlenen hususlar bakımından Proje Tanıtım Dosyası’nda eksikler bulunmaktadır. Proje Tanıtım Dosyası’nın ‘Üç projenin inşaat ve işletme aşamasında çevresel etkileri ve alınacak önlemler’ bölümünde projenin çevresel etkileri yeterince değerlendirilmemiştir” ifadeleri yer aldı.
Dersim’de Tunçpınar Maden Şirketi’nin maden araması için Dersim Valiliği tarafından şirkete verilen “ÇED gerekli değildir” iznine karşı ÇED’in gerekli olduğu, söz konusu proje ile bir çevre felaketinin yaşanabileceği kaydedildi. (Fotoğraf Kaynağı: DİHA)
Raporda, Projenin yakınında bulunan Munzur Vadisi ve Çayı’na etkisine ilişkin değerlendirme de yapıldı. “Eğer bakır madeni sülfürlü metaller içeriyorsa ve AMD önleyici önlemler alınmazsa, cevher ve pasalardan kaynaklanan ve bu nedenle de çözünmüş olarak aşırı miktarda Cu, Pb, Cd, As gibi metaller içerebilecek olan asidik maden sularının özellikle tüm sucul canlılar için toksit etki yapma potansiyeli yüksek olacaktır. Demir pası rengindeki bu asidik sular, sadece maden işletmesi çevresindeki yüzey sularını değil, fakat uzun mesafelerdeki yer altı ve yerüstü su kaynaklarını, dolayısıyla Munzur Çayı Su Havzası’ndaki su kaynaklarını kirletebilecektir” denilen raporda ortaya çıkacak sorunlar detaylıca anlatıldı.
Dersim’e özgü yedi bitki tamamen yok oldu
Projenin bölgede bulunan fauna ve flora üzerinde olumlu veya olumsuz etkilerinin olup olmayacağı da irdelenen bilirkişi raporunda, Dersim Valiliği’nin “güvenlik” gerekçesi ile alanda inceleme yapılmasına izin vermediği, incelemelerin fotoğraf ve görüntüler üzerinde yapıldığı ifade edildi. Bilirkişi raporunda, uzmanlar tarafından yapılan incelemelerde alanda 1518 tür flora ve fauna canlı türünün tespit edildiği, bunların 227’nin Türkiye’ye özgü türlerin olduğu hatırlatıldı. Raporda, yapılan inceleme ile ortaya çıkan sonucun, Dersim’in Türkiye ve Avrupa’nın en önemli bitki alanlarından birini teşkil ettiği değerlendirmesi yapılarak, bu türlerden 43 tanesinin Dersim’e özgü olduğu kaydedildi.
Bilirkişi raporunda, Dersim’e özgü yedi bitki türünün baraj yapımları sonucu tamamen ortadan kalktığı ifade edilerek, Dersim bölgesinde bulunan bitki türlerinin İngiltere ile Hollanda’da bulunan bitki türleri ile sayıca eş değer olduğuna dikkat çekildi.
ÇED gereklidir!
Bilirkişi raporunun sonuç bölümünde ise, şu tespitlere yer verildi: * Projenin sosyo-ekonomik değerler ve beşeri değerler bakımından çevresel etkileri yeterince değerlendirilmeden, * Projenin inşaat ve işletme faaliyetlerinin başlamasıyla ortaya çıkacak evsel atık suların, asidik maden drenajı oluşturma potansiyeli olabilecek cevherlerin/pasaların ve ocak atık sularının yönetimi için alınacak önlemlerin yeterince irdelenmeden, * Cevher ve pasayı oluşturan minerallerin türü ne olursa olsun, işletme faaliyet atıklarının ve özellikle maden pasalarının fiziksel, muhtemel veya ölçülmüş kimyasal ve mekanik özellikleri detaylı biçimde verilip, çevresel etki değerlendirmesi yapılmadan ve gerekiyorsa alınacak önlemlerden söz edilmeden, * Floridtik ve Faunistik “güncel” durum tespit edilmeden ve bu faaliyetten flora ve faunanın nasıl etkileneceği ortaya konulmadan, * Özellikle yörede zenginliği bulunan endemik bitki ve birçok hayvan türlerine ve yörede yayılış gösterdiği bilinen ürkekliği, dağ keçisi, vaşak ve son veriler ışığında mevcudiyet olasılığı oldukça yüksek olan Anadolu Parsı yaşam alanlarına nasıl bir etkisinin olacağı ve endemik ve soyu tehdit altında olan ve korunması gereken türler üzerindeki etkileri saptanmadan bir faaliyette bulunulmamasının, * Tüm madencilik işletme atıklarının, özellikle maden ocakları atık sularının çevre ve özellikle yörede yaşayan hayvanlar ve bitkiler için gerekli su kaynakları üzerine olumsuz bir etkisinin olup olmayacağı derinlemesine ortaya konulmadan; “ÇED gerekli değildir” biçiminde verilecek bir kararın, proje alanında, yakın dışında ve çevresindeki özellikle flora ve faunanın geri dönüşümsüz şeklide kaybına sebep olabileceği; yer üstü ve yer altı sularının ve proje çevresi topraklarının giderilemeyecek ölçüde kirlenebileceği, yörede ekolojik dengenin bozulmasına yol açabileceği ve bu nedenlerle de bu proje için Çevresel Etki Değerlendirmesi’nin “gerekli olduğu” sonucuna ulaşılmıştır.
Köpeklerin koku duyuları çok gelişmiştir. Kaybolmuş insanları bulabilmek için, bomba imha ekiplerinde ve narkotik timlerinde köpeklerin yardımına başvurulduğunu bilmeyen yoktur. Şimdilerdeköpeklerin bu özelliği, diğer türlerin yok olmasını engellemeyi bulmada kullanmak için geliştiriliyor. Soyu tehlikede olan türlerin dışkı kokuları hakkında eğitilen ve aradaki farkları ayırt edebilen köpekler, ekologların sağ kolu olma yolunda ilerliyor.
1997’den beri, Washington Üniversitesi’nin “The Conservation Canines” programı kapsamında 40’tan fazla köpek, soyu tükenme tehlikesiyle karşı karşıya türlerin dışkılarını koklayarak ayırt etme konusunda eğitiliyor.
Eğitimleri narkotik köpeklerinin eğitimlerine benziyor. Verilen bilgiye göre eğitim, köpeklerin atılan topu getirmesi şeklinde bir oyunla birlikte veriliyor ve bu arada da köpeklere, soyu tükenmekte olan hayvanların dışkıları koklatılıyor. Eğitim sırasında köpeklere şiddet uygulandığına dair bir bilgiye ulaşmadım, eğitimde daha çok ödüllendirme yöntemi kullanılıyor.
1997’den beri, Washington Üniversitesi’nin “The Conservation Canines” programı kapsamında 40’tan fazla köpek, soyu tükenme tehlikesiyle karşı karşıya türlerin dışkılarını koklayarak ayırt etme konusunda eğitiliyor.
Labrador kırmasıTucker, merkezde bulunan köpeklerden birisi. 2006 yılında Arlington’da bulunan bir hayvan barınağına getirilen küçük köpek, barınak çalışanlarının başa çıkabileceğinden çok daha hareketli olduğu için eğitime gönderilmiş. Eğitime alınan köpeklerde aranan özelliklerin başında bitmez tükenmez bir enerjiye sahip olmak yer aldığından Tucker, merkez için biçilmiş kaftanmış.
Eğitimci Smith ilk önce, Tucker’ı araziye götürüp, oraya yığdıkları katil balina dışkısını koklatmış. İlerleyen eğitimlerde ise kano ile göle açılmışlar ve asıl saha alıştırmalarına başlamışlar. Gölün ortasına, üzerine katil balina dışkısı yığdıkları bir köpük platform koymuşlar. Tucker’ın görevi ise eğitimci Smith’i bu köpük platforma yönlendirmekmiş. Tucker kanoyu, köpük platforma her ulaştırdığında, ödül olarak topla oynamaya hak kazanıyormuş.
Union Gölü’nde yapılan uzun çalışmaların ardından Tucker, gerçek bir göreve hazır hale gelmiş ve San Juan Adası civarına gidip gerçek balinaları aramaya koyulmuşlar. Tucker balina dışkısının kokusunu aldığı zaman, kokunun geldiği yeri gösteriyormuş. Kokunun kaynağına yaklaştıkça Tucker’ın vücut dilinden artan heyacanı okunabiliyormuş. Tucker’ın sıcak-soğuk oynarmış gibi yaptığı hareketleri takip eden biyologlar, sonunda kendilerini kalabalık bir katil balina sürüsünün konaklamış olduğu yere ulaşmış halde bulmuşlar. Balinaların sürülerinin geçmiş olduğu yere varan biyologlar, dışkı örnekleri almışlar. Böylece bilim insanları dışkı örneklerinden elde ettikleriDNAörnekleri ile zaten tehlike altında olan balinaların soyunu, onlardan bire bir doku örneği almak yoluyla iyice tehlikeye atmak zorunda kalmamışlar.
Tucker, merkezde katil balina dışkısı konusunda eğitilen dört köpekten sadece biri. Katil balina dışında dokuz ayrı türün dışkısı konusunda da eğitim almış. Merkezde köpeklerin, hakkında eğitim aldıkları türler arasında; amerikan geyiği, boz ayı, siyah ayı, kaplan, leopar ve daha pek çok soyu tükenmekte olan tür var. Conservation Canines sadece türü tükenmekte olan hayvanları kurtarmaya yaramıyor, aynı zamanda Tucker gibi hareketli ve oyun delisi köpeklere barınak hayatının dışında bir hayat imkanı da sağlıyor.
Yeni yapılan bir araştırma; karanlık maddenin, yerel yıldız sistemimiz ile dünyamızı da kapsayan bölgede ve Samanyolu Galaksisi’nin en derinlerinde var olduğunu gösteren kanıtlar içeriyor. Araştırma, gezegenimizi çevreleyen yüksek miktarda karanlık maddenin varlığını ve güneş sistemimizden galaksimizin merkezine kadar uzandığını gösteriyor. Araştırma sonuçları, karanlık maddenin doğasını anlaşılması için bilim insanlarına önemli bilgiler sunuyor.
Karanlık maddenin Samanyolu Galaksisi’nin dış kısımlarında var olduğu uzun zamandır bilinmekte olmasına karşın, güneş sistemimizin bulunduğu galaksinin iç kısımlarında varlığını kanıtlayabilmek, yıldızların dönüş hızı ve gaz kümelerinin hareketleri sebebiyle bilim tarihi boyunca hayli zor olmuştu.
Stockholm Üniversitesi Fizik Departmanı’ndan Miguel Pato yaptığı açıklamada, “Son yaptığımız araştırmada, Samanyolu Galaksisi’nin iç kısımlarında karanlık maddenin varlığını gösteren doğrudan kanıtları ilk defa gözlemliyoruz. Galaksideki yıldızların ve gazların dönüş hızı ile ilgili bu güne kadar toplanmış en kapsamlı veriyi toplayıp, bu verileri Samanyolu Galaksisi’nin içerisinde bulunan ışık kaynaklarının dönüş hızları ile karşılaştırdığımız zaman, aradaki fark bize karanlık maddenin varlığı ile ilgili deliller sunuyor. Gözlemlenen dönüş hızı, güneş sistemimiz ve galaksi merkezi arasındaki karanlık madde varlığı dışında başka bir biçimde açıklanamıyor” dedi.
Galaksimizin güney yarım küreden gözüken bu fotoğrafında, renkli geometrik işaretler yıldızları ve yerçekimsel devinimlerini lacivert işaretler ise karanlık maddenin dağılımını ve çekim kuvvetinden oluşan bozulmaları gösteriyor.
Evrende bulunan karanlık madde, biz insanların alışık olduğu atomlardan oluşan madde kavramından çok farklı ve miktar olarak beş kat fazla bulunuyor. 1970’li yıllarda galaksilerin yoğunluğunu ölçmek için ileri sürülen gaz bulutlarının ve yıldızların dönüş hızı hesaplamalarını da içeren birçok farklı teknik sayesinde, karanlık maddenin varlığına ilişkin varsayımlar ileri sürülmüştü.
Miguel Pato yaptığı açıklamada ayrıca, “Bu yeni metod sayesinde, Galaksimiz içerisindeki karanlık madde dağılımına bağlı ileriye dönük tahmin ve gözlemleri daha doğru ve tutarlı biçimde yapabileceğiz. Bu sayede, galaksimizin evrimi ve yapısı ile ilgili algımız yeni bir bakış açısına sahip olacak ve dünya genelinde karanlık madde partükülleri ile ilgili yapılan deney ve araştırmalar hız kazanacaktır. Bu araştırma, karanlık maddenin doğası ile ilgili yaptığımız araştırmalarda köklü bir adım atmamızı sağlıyor” dedi.