Ana Sayfa Blog Sayfa 720

Yandaş bilimin kadın-erkek ikiliği aldatmacası

0

Gey olduklarına karar verdi çocuklar; lezbiyen olduklarına, aseksüel olduklarına… Korktular önceleri, çekindiler. Bu seçimlerinden daha doğal bir durum olamazken, kendilerinden utandılar. Sokakta el ele yürümekten korktular. Neden? Ayıp mıydı? Tabii ki hayır. Ama standart bu değildi işte. Biçilen roller bunları gerektirmiyordu. Demişti ki Ginsberg: “Molok ruhuma çok önceleri giren! Molok içinde gövdesiz bir bilincim ben! Molok beni doğal esrikliğimden korkutan! Kendimden geçtiğim Molok! Uyandığım Molok! Gökyüzünden boşalan ışık!” Biz de çocuklarımızı o iğrenç Molok’a (Molok İncil’de geçen, çocukların onun adına kurban edildikleri bir tanrıdır) o adı batasıca sisteme kurban ettik.

Türk Dil Kurumu’na göre cinsiyet; “Bireye, üreme işinde ayrı bir rol veren ve erkekle dişiyi ayırt ettiren yaratılış özelliği” olarak tanımlanmaktadır. Burada dikkatinizi çekmek istediğim şey ise bu tanımdaki “yaradılış”, “rol” ve “erkekle dişi” ikiliğidir. Günümüzde, bilimsel bilgiyi halı altı etmiş kişiler hala daha cinsiyetin primitif ya da sistemi besleyecek tanımlarını yapmaktadırlar. Cinsiyetin yaradılıştan geldiğini ve kadın-erkek dışında bir çizginin ötesine geçmemesi gerektiğini savunup, bu işin sosyolojik, psikolojik ya da fizyolojik yanlarını görmezden gelirler.

Molok
Molok İncil’de geçen, çocukların onun adına kurban edildikleri bir tanrıdır.

Bir kişinin cinsiyetini belirleyen vasıflar aslında “biyolojik cinsiyet” ve “toplumsal cinsiyet” kavramları ve tanımları altında toplanır. Biyolojik ve toplumsal cinsiyet arasındaki fark, bireyin üreme anatomisinin ya da ikincil cinsiyet karakterlerinin (fizyolojik farklılıklar) biyolojik yapısıyla; toplum tarafından yapılandırılmış sosyal rolleri veya kişinin kendi özünün bilincine varmasıyla kendine bir cinsel kimlik seçmesini birbirinden ayırır.

Feminizm, 1970li yıllardan sonra biyolojik cinsiyet ve cinsiyetin sosyal yapısı arasındaki farkın üzerinde durdukça, cinsiyetin tanımı da evrilip daha bilime ve akla uygun hale geldi. Artık Dünya Sağlık Örgütü ve LGBTİ de bu tanımların takibini yapmaya başladı. Fakat Türkiye’de hala “cinsiyet” kavramının kullanımı fiziksel görünüşe ve geleneksel rollere atıfta bulunur.

Biyolojik cinsiyeti belirleyen faktörler; kromozal, genetik, gonadal (cinsiyet bezi ile ilgili; yumurtalık veya testisler), iç üreme organları, dış üreme organları, hormonal ve psikososyal olarak yedi başlık altında toplanır.

Kalıtımsal yapıya göre cinsiyet Y kromozomunun varlığına ya da yokluğuna göre şekillenir. 44+XX kromozomlarına sahip birey dişi cinsiyette iken 44+XY kromozomlarına sahip birey erkek cinsiyetlidir. Ayrıca, bu kromozomlar farklılık gösterip 47XXX, 47XXY, 47XYY gibi şekillenebilir. Bunların sonucunda da süper dişilik,süper erkeklik, göğüs oluşmaması ya da parmak arasında perdelenme gibi durumlar oluşabilir. Fakat bunlar gayet normal durumlardır. Yani; sırtını sistem yalakası modern tıbba dayayan toplumsal kanıların aksine, bu durumlar ne bir bozukluk ne anormalite ne de hastalıktır. Aksine, tamamen normaldir!

İstanbul'da düzenlenen 12. LGBTİ Onur Yürüyüşü
İstanbul’da düzenlenen 12. LGBTİ Onur Yürüyüşü

Toplumsal cinsiyet ise; bireyin sosyal açıdan cinsel kimliğini ele alır ve fizyolojik göstergelerle uğraşmaz. Bir toplumda, bir kültürde bireyin doğduğu zaman yaftalandığı cinsiyet ile doğrudan alakalı kılık kıyafet, sosyal davranışlar ile ilgili konseptleri inceler.

Toplumsal cinsiyet kavramını ortaya atan John Money, “Cinsiyet rolu kavramı, bir kişinin, kendi cinsiyet kimliğini kanıtlamak için söylediği ve yaptığı her şeyi ifade etmek için kullanılır” diye belirtmiştir.

Cinsiyet rolleri, kadınlar kadar erkeklere ve diğer cinsel kimlikleri benimsemiş bireylere de “olması gereken” konusunda kişileri içinden çıkamadığı durumlara iterler. Bir kadına domestik roller biçilip, aksi halde davrandığında yapılan baskı gibi; bir erkeğe de evin geçimini üstüne alma gibi roller biçilip, dayatılır. Kadının çalışıp para kazanmak isterken, erkeğin evde kalıp çocukla ilgilenmek istemesi kadar doğal bir durum yoktur. Bu, kişinin sosyal iradesiyle ve kişisel mutluluğuyla ilgilidir.

Aynı şekilde, bir erkek çocuğunun kadın kıyafetleri giymek istemesi; bir kişinin aseksüel olmayı seçmesi ya da bir kız çocuğunun karşı cinsin tavırlarını takınması da gayet doğal ve kişinin sosyal gelişimi için saygıyla karşılanması gereken bir durumdur. Aksi takdirde; insan baskı altında kaldığı durumlarda çaresizleşir ve soyutlanmalar başlayabilir.

Aseksüelliğin resmi bayrağını taşıyan genç eylemci (Kaynak: www.vice.com)
Aseksüelliğin resmi bayrağını taşıyan genç eylemci (Kaynak: www.vice.com)

Translar vardır!

Biyolojik cinsiyetiyle toplumsal cinsiyetinin uyuşmadığını hisseden transcinsel insanlar, kendilerini biyolojik cinsiyetinden farklı bir cinsel kimlikle tanımlarlar. Tıpkı diğer standart cinsiyetler -yani kadın ve erkek- gibi, transcinsel insanlar da heteroseksüel, eşcinsel, biseksüel, aseksüel vb. olabilirler.

Kadın yanım hep benimleydi, arada sırada yüzeye çıkıp diğer türlü gayet tipik sayılabilecek bir erkek çocukluk ve ergenlik deneyimini biraz karıştırırdı ama sadece son birkaç yıldır kendimi arada trans olarak tanımlamaya başlamıştım. Trans kelimesini beğenmemin sebebi başka insanların kelimeyi sorunlu bulma sebepleriyle aynı: muğlak ve kafa karıştırıcı, bir durumla ilgili ipucu veren ama spesifik bir şey söylemeyen bir kelime. Ameliyat öncesi ve sonrası transseksüellerden cinsiyetler arası kıyafet değiştirenlere, çift cinsiyetlilere, kendiniz için her ne cinsiyet varyasyonu icat etmek istiyorsanız onu kapsayan bir terim.” – David Torrey Peters*

Uzun lafın kısası; yalnızca kadın ve erkek cinsiyetlerinin bulunduğu, cinsiyetin üremeye paralel bir olgu olduğunu, kadının kadın gibi erkeğin erkek gibi davranması gerektiği iddiasını; bunun dışındakilerin ise cinsel kimlik bozukluğu sahibi olduğunu, tedavi edilmesi gerektiğini savunan bilim, bilimselliğin ucundan kenarından bile geçmiyor.

*David Torrey Peters alıntısının çevirisi 5harfliler.com’dan alınmıştır.

Solar Impulse dünya turuna hazırlanıyor

0

Güneş enerjisi ile çalışan Solar Impulse isimli uçak, dünyayı dolaşmaya hazırlanıyor.

Solar Impulse isimli güneş enerjisiyle çalışan uçağın ilk denemeleri Amerika’da 2 yıl önce yapılmıştı. 2013 yılında Amerika’nın bir ucundan diğer ucuna uçma görevini başarıyla gerçekleştiren uçağın pilotları Bertrand Piccard ve Andre Borschberg, projeyi daha da ileriye götürerek dünyanın etrafında tam bir tur atmayı planlıyorlar.

İnternet sitelerinden 20 Ocak’ta açıklanan uçuş programına göre, Mart ayında havalanması planlanan uçağın 12 durağı olacak ve uçuş 5 ay sürecek. Pilotlar, saatte 50 ila 100 km arası yol alarak toplamda 25 gün havada kalacaklar.

Bertrand Piccard ve Andre Borschberg
Güneş enerjisi ile çalışan Solar Impulse uçağının pilotları Bertrand Piccard ve Andre Borschberg (Kaynak: www.omegawatches.com)

Kalkışını Abu Dhabi’den yapacak olan uçak, Çin’de, Hindistan’da ve Amerika’da bulunan ve daha önceden planlanmış duraklarda duracak. Duraklar arasında yeri daha tam olarak belirlenmemiş bir Akdeniz ülkesi de bulunuyor.

Ticari kullanım için uygun olmayan uçağın her şeyi ağırlığını minimum seviyede tutmak üzerine tasarlanmış. Bu nedenle insan taşımacılığı yapabilecek yeterliliğe sahip değil. Dünya çevresinde gerçekleştiricek bu uçuşun amacı, gelişen teknolojiyle birlikte temiz enerji kullanan hava yolculuğunun mümkün olabileceğini göstermek.

Uçağın pilotlarından Andre Borschberg İsviçre Hava Kuvvetleri’nde geçirdiği 2 yıldan sonra projeye dahil olmuş. Bertrand Piccard ise 1970’lerde “ultralight uçuşa” öncü olmuş ve 1999 yılında dünyanın çevresini balonla dolaşmış.

Kaynak: Independent
Başlık Görseli: Perspectives.3ds.com

Yiyecek israfını önleyerek iklim değişikliğinin önüne geçilebilir

Dünya üzerinde üretilen yiyeceğin üçte birinden fazlası sofralara bile ulaşamıyor. Üretilen ürünler ya taşınması sırasında heba oluyorlar ya da zengin ülkelerdeki gereğinden çok daha fazla yiyecek alımı yapan tüketiciler tarafından kullanılamadan atılıyorlar.

Sosyal, ekonomik ve ahlaki etkilerinin yanı sıra, her gece 805 milyon insanın yatağa aç girdiğini düşünürsek, bu kadar çok yiyeceğin bir hiç için üretilmiş olması korkunç.

AB raporuna göre, yalnızca boşa giden su miktarı, Avrupa’nın en büyük nehiri olan Volga’nın yıllık akıntısına aşağı yukarı eşit seviyede. Atılan bu yiyeceklerin imalat sürecinde, hasat için, ürünlerin naklinde ve paketlenmesinde harcanılan enerji 3,3 milyar metrik ton karbondioksit salımına neden oluyor.

Eğer yiyeceklerin israfı bir ülke olarak değerlendirilirse, “Yiyecek Ülkesi” sera gazı salımında dünyanın üçüncüsü olarak, Amerika ve Çin’in hemen ardında yer alırdı.

Amerika merkezli mühendislik firması United Technologies’in baş sürdürülebilirlik yetkilisi John Mandyck, yiyecek israfının nakli sırasında ve depoda bekleme sürecinde soğutma sistemleriyle muhafaza edilerek azaltılabileceğini düşünüyor.

(Fotoğraf Kaynağı: www.biocycle.net)
Dünya üzerinde üretilen yiyeceğin üçte birinden fazlası sofralara bile ulaşamıyor. Üretilen ürünler ya taşınması sırasında heba oluyorlar ya da zengin ülkelerdeki gereğinden çok daha fazla yiyecek alımı yapan tüketiciler tarafından kullanılamadan atılıyorlar. (Fotoğraf Kaynağı: www.biocycle.net)

Gelişmiş dünyada yiyeceklerimizi sorgusuz sualsiz kabul etme eğilimindeyiz. Yiyeceğin bu kadar çok olduğu yanılgısına düşerek yiyecek israfı gerçeğini ve onun çevreye ve iklime verdiği zararları gözden kaçırıyoruz. Fakat sera etkili gazların salımı önleme konusunda yiyecek israfını azaltmak başlangıç için kolay yollardan birisi olabilir. Yeni teknolojiler geliştirmemize bile gerek olmadan sadece elimizdekilerin doğru kullanımı yeterli.

Yiyecek israfı iki farklı şekilde ortaya çıkıyor. Bu israfın yaklaşık üçte biri, tüketici düzeyinde çok fazla alarak kullanamadan attığımız yiyeceklerle gerçekleşiyor. Diğer üçte ikilik kısmıysa üretim ve dağıtım sürecinde gerçekleşiyor. Örneğin; bir sürü yiyecek tarlalarda çürüyor, nakli sırasında heba oluyor ya da doğru muhafaza sistemlerine sahip olmayan marketlerde kısa süre içerisinde çürüyor. Daha iyi taşıma ve muhafaza koşulları oluşturarak büyük bir fark yaratmak mümkün.

(Fotoğraf Kaynağı: www.thehindu.com)
Sosyal, ekonomik ve ahlaki etkilerinin yanı sıra, her gece 805 milyon insanın yatağa aç girdiğini düşünürsek, bu kadar çok yiyeceğin bir hiç için üretilmiş olması korkunç. (Fotoğraf Kaynağı: www.thehindu.com)

Yiyecek koruma standartlarına sahip olmayan ülkelerin bu konu hakkında geliştirecekleri yasalar, taşıma ve muhafaza sırasında oluşabilecek zararların önüne geçebilir.

Yiyecek israfının önlenmesi, insanlık için tarihi bir olay olabilir. Bugün, dünya üzerindeki herkesi ve 35 yıl içinde öngörülen gelecek 2,5 milyar insanı doyurabilecek kadar yiyecek üretiyoruz. Daha az israf edip, daha çok doyurmalıyız. Tarım için kullanılan alanlar dünya üzerinde buzla kaplı olmayan topların yüzde 38’ini kaplıyor ve temiz suyun yüzde 70’ini kullanıyor. İsrafın önlenmesi çevresel etkenler açısından da çok önemli. Sera etkili gazların salımında gerçekleşecek azalma ve artan su kıtlığına karşı savaşta çok önemli bir etken oluşturabilir.

Bireysel olarak yapabileceklerimiz de çok basit ve çok etkili olabilir. Öncelikle gereğinden fazla yiyecek almayarak, yiyecek israfına karşı savaşımıza başlayabiliriz. İyi görünmese bile aslında atılan bir çok sebze ve meyvenin kullanımı mümkün. Büyük marketlerin ve manavların ezilmiş, çürümüş diye atmayı planladığı ürünleri alarak kullanabilir, gereksiz harcamaları önlediğimiz gibi israf olacak yiyecekleri de değerlendirmiş oluruz. Değişimin bireyde başlayacağını unutmayarak bugün kendimiz ve dünyamız için bir şey yaparak gereğinden fazlasına hayır diyebiliriz.

Kaynak: National Geographic
Başlık Görseli: Switchroad.com

Etin Cinsel Politikası: Feminist ve Vejetaryen Bir Etik

Carol J. Adams kimdir?

Carol J. Adams; ekofeminist bir teolog, bir aktivist ve hayvan hakları savunucusu bir yazar. İlahiyat yüksek lisansı bulunan yazarın, ileride bahsedeceğim Etin Cinsel Politikası adlı kitabında İncil’den bölümlerin bulunması tesadüf değil. Ayrıca Adams, evsizlerden şiddet gören kadınlara kadar tüm hakkı yenen öznenin mutlu yaşamaları için derneklerde çalışmış ve 1975 ile 1990 yıllarını kapsayan 15 yıl boyunca kütüphanelerde tek bir proje için çalışmış: Etin Cinsel Politikası.

Carol J. Adams; ekofeminist bir teolog, bir aktivist ve hayvan hakları savunucusu bir yazar. (Fotoğraf Kaynağı: Harvard)
Carol J. Adams; ekofeminist bir teolog, bir aktivist ve hayvan hakları savunucusu bir yazar. (Fotoğraf Kaynağı: Harvard)

Etin Cinsel Politikası

Carol Adams, Etin Cinsel Politikası‘nda feminist-vejetaryen kuramı irdeliyor. Ayrıca Adams, kadınlara ve hayvanlara yönelik davranışlar arasındaki benzerlikler üzerinde dururken hayvanın tüketim maddesi olarak görülmesi, kadınınsa cinsel nesne haline dönüştürülmesi arasında paralellikler kuruyor. Etin Cinsel Politikası; kadınları hayvanlaştıran, hayvanları da cinselleştirip dişilleştiren bir tavır ve davranışlar bütünü olarak tanımlanıyor.

Kitabı 2013 yılında Türkçe’ye çevirenlerden biri olan Güray Tezcan bir röportajında Etin Cinsel Politikası ve feminist-vejetaryen kuramla ilgili şu cümleleri kuruyor: “Etin cinsel politikasının popüler kültürde o kadar karşılığı varmış ki Adams’a zarflar içinde reklam küpürleri yağmaya başlamış. Gönderilen reklamlara bakın ki tüm hayvanlar veya etleri seksi kadın gibi resmedilmiş. Varabileceğimiz sonuç şu: Etin protein almak için zorunlu olduğu ve kudretin tek kaynağı olduğuna inandırılan çocuk, kan dökmeden hayatta kalınamayacağını farz eder ve kim elinde satır belinde silah ortalarda geziniyorsa onu üstün cins saymaya başlar. Erkek egemenlik, et ve savaşlar olmasa zor ayakta kalırdı.

Etin Cinsel Politikası
(Fotoğraf Kaynağı: www.liberationbc.org)

Etin hem protein için zorunlu olduğuna hem de gücün kaynağı olduğuna inanmamız için örülen mit, aslında erkeğin potansiyel şiddet eğilimiyle üstünlük kurmasına neden oluyor. Kültürel yaşamın hemen her alanında et yemenin erkeklik, güç ve şiddet ile birlikte algılandığını söyleyen Adams, bu davranışın erkek tahakkümünün ayrılmaz bir parçası olduğunu belirtiyor. Kitap bu noktadan hareketle, et yemeyi bilinçli olarak reddetmenin ataerkil fallokrasiyi sarsmak açısından feminizmi güçlendireceği iddiasını taşıyor.

Adams; ırkçılığın, cinsiyetçiliğin, şiddetin ve hatta diğer canlılar arasında insan seçkinciliğinin nedenini et tüketimi olarak görüyor. Bu nedenle de et tüketimini beslenme sistemimizden çıkarmanın geniş ataerkil kültürün yapısını sarsacağını ileri sürüyor. Carol Adams bu ilginç çalışmasında insan doğasının etoburr olmadığını ve fizyolojisinin de diğer etoburlara benzemediğini söyleyerek ağız, çene, diş yapısının otobur yeme biçimine uygun olduğunu belirtiyor. 

Et yemek ruhanileştiriyor

Günümüzde birçok insan özellikle çevre bilincinin gelişmesiyle hayvanlara yanlış davranılmaması gerektiğini söylüyor; fakat besin zincirini doğal ya da ilahi bir düzen olarak görüyor. Adams et yemenin ilahileştirilmesini, “Et yemek hem doğallaştırılmış hem de ruhanileştirilmiştir. Bazı insanlar var (ekologlar ve çevreciler) bu insanlar, “Ben her şeyi kullanmak istiyorum ve hayvana kendini kurban ettiği için teşekkür ediyorum” diyorlar. Sanırım bu da Hıristiyanlığın karşı çıkmadan kabul ettiği türden bir kurban dili. İşte bu dili kullanmaya yönelik bir eğilim söz konusu. Eğer doğallaştırma işe yaramazsa o zaman ilahileştirme giriyor araya. İnsanlar değişmek istemediği için ruhanileştiriyor veya doğallaştırıyorlar. Bambaşka bir argümanı da böyle doğallaştırabilir, ruhani bir boyuta taşıyabilirsiniz.” diyerek açıklıyor. 

Et yemek ruhanileştiriyor
Günümüzde birçok insan özellikle çevre bilincinin gelişmesiyle hayvanlara yanlış davranılmaması gerektiğini söylüyor; fakat besin zincirini doğal ya da ilahi bir düzen olarak görüyor. (Fotoğraf Kaynağı: www.salon.com)

Dişilleştirilmiş Protein

Yazarın hayvan endüstrisinde dişi hayvanın olmazsa olmazlığına yaptığı vurgu, kitabın feminist yanına ayrı bir ton kazandırıyor. Hayvanlara yönelik eziyetin çoğu dişi hayvanlara uygulanıyor çünkü doğurgan hayvanlar olmadan hayvansal ürün elde etmek imkansızdır. Adams, dişi hayvanların iki kat sömürüldüğünün altını çizerek göğüslerindeki sütün yavrularına besin olacak yerde bize “musluk” olmasını eleştirir. 

Tanıtım Bülteninden

Bu kitap, kadın ve hayvanın tüm yönleriyle eş olduğunu savunmuyor; yalnızca şiddet ve tahakkümden beslenen erkek egemen kültürün yerinin olmadığının, zayıf bulduğu her şeyi ve herkesi erkek tanımının dışına atarak alt edilecek bir öteki ilan ettiğinin altını çiziyor. Yiyecek/giyecek başka bir şey yokmuş gibi hayvanlara yaşarken kafesi, ölürken kan gölünü reva gördüğümüz sürece savaşları ve ayrımcılığı destekleyen şiddet kültürünün aramızdan ayrılmayacağını hatırlatıyor. Ayrıca burada ışık tutulan erkek şiddeti, kadın düşmanlığı, et yeme kültürü ve militarizm arasındaki bağlantılar bugün de Adams’ın yirmi yıl önce teşhis ettiği zamanki geçerliliğini koruyor.

Biz bütün zulümlerin birbiriyle ilişkili olduğuna inanıyoruz. Bütün canlılar özgür olana kadar; yani kötü muameleden, aşağılamadan, sömürüden, kirlenmeden ve ticarileşmeden kurtulana kadar hiçbir canlı özgür olmayacak.” – Carol J. Adams

Kaynak: Kaos GL, Hayvan Özgürlüğü Çevirileri, Feminist Sözlük

Türkiye suyuna sahip çıkıyor mu?

2 Şubat Dünya Sulak Alanlar Günü dolayısıyla, WWF-Türkiye (Doğal Hayatı Koruma Vakfı) Türkiye’de yaşanan su arzı ve su kirliliği tehlikesine dikkat çekti. Türkiye suyuna sahip çıkıyor mu bilinmez, ancak ülkemizde son 40 yılda sulak alanlarının yarısı yok olurken su rezervleriyle ilgili risk sürüyor.

Türkiye yıllık kişi başına düşen bin 519 m3’lük su miktarı ile “su sıkıntısı” çeken ülkeler arasında yer alırken, mevcut su rezervleri ise çeşitli riskler altında. Günümüzde 25 su havzası bulunmakla birlikte, bu havzalar bölgelerine göre farklı dinamiklere ve öncelikli sorunlara sahip. Örneğin, Konya Kapalı Havzası yarı kurak iklimde bulunuyor ve tarımda aşırı su kullanımı veya havzalar arası su transferi gibi sebeplerle su miktarındaki azlık sorun teşkil ediyor. Büyük Menderes ve Ergene Havzaları ise kirlilik nedeniyle su ihtiyacını karşılayamıyor. 

Konya Havzası
Konya Kapalı Havzası (Fotoğraf Kaynağı: Atlas Dergisi)

Su kıtlığıyla ilgili sürdürülebilir çözümler üretilmeli

TÜİK (Türkiye İstatistik Kurumu) verilerine göre Türkiye’nin nüfusunun 2030 yılında 100 milyona ulaşması bekleniyor. Bununla birlikte, yıllık kişi başına düşen su miktarının ise yaklaşık 400 m³ azalarak bin 120 m³’e düşeceği öngörülüyor. Fakat günümüzde de su kıtlığıyla ilgili sıkıntıları yaşanmaya başlamış durumda. Artan kentsel nüfusla birlikte büyük şehirlerde ortaya çıkan içme suyu arzındaki yetersizlikler, havzalar arası su transferi ile giderilmeye çalışılıyor. Fakat bu gibi kısa vadeli çözümler gelecekte yaşanacak kullanılmaya elverişli su sıkıntıları konusunda kesin bir çözüm sunmuyor.

Sürdürülebilir olmayan su altyapı projeleri (enerji, sulama, içme suyu temini veya taşkın kontrol amaçlı yapılar) ise, hidrolojik sistemleri doğrudan etkiliyor ve bazı durumlarda dere veya sulak alanların yok olmasıyla sonuçlanıyor. Bu tür müdahaleler ekonomik, ekolojik ve sosyal sorunlara yol açıyor.

Türkiye’deki bin 396 belediyeden sadece 296’sının atık su arıtma tesisinin olması, zehirli suların kullanılabilir su kaynaklarına karışmasına sebep olarak doğal çevreye de zarar veriyor. (Fotoğraf Kaynağı: https://gazeteciyazaryusufyavuz.wordpress.com/)
Türkiye’deki bin 396 belediyeden sadece 296’sının atık su arıtma tesisinin olması, zehirli suların kullanılabilir su kaynaklarına karışmasına sebep olarak doğal çevreye de zarar veriyor. Fotoğraf Kaynağı: Yusuf Yavuz

Tatlı su ekosistemlerine müdahale insanlar için risk oluşturuyor

İleride su kıtlığı yaşanması konusunda bir başka risk unsuru ise kentsel, endüstriyel ve tarımsal nedenlerle su kalitesinin düşmesi. Türkiye’deki bin 396 belediyeden sadece 296’sının atık su arıtma tesisinin olması, zehirli suların kullanılabilir su kaynaklarına karışmasına sebep olarak doğal çevreye de zarar veriyor. Ayrıca su kirliliği yalnız biyolojik çeşitliliği değil; aynı zamanda geçimleri suya bağlı çok sayıda insanı da doğrudan etkiliyor. Ülkemizde en fazla suyun kullanıldığı alan tarım(%73) iken, bu sektörde verimliliği sağlayan modern sulama yöntemlerinin (damla veya yağmurlama) yaygın olmaması su havzalarının kuraklaşma sürecini hızlandırıyor.

WWF-Türkiye Genel Müdürü Tolga Baştak, tatlı su ekosistemlerine müdahalenin doğal çevre kadar insanlar için de birtakım riskler oluşturduğuna dikkat çekerek şu açıklamayı yaptı; “Bireyler açısından temiz, sağlıklı ve yeterli suya ulaşamama sorunu ön plana çıkarken, karar vericiler için içme suyu temini, kentsel ve sektörel su kullanımlarıyla ilgili riskler önem kazanıyor. İş dünyası da suya bağlı risklerle karşı karşıya. Örneğin şirketlerin kârlılıkları veya marka değerleri, suyun miktarından veya kalitesinden etkilenebiliyor.”

Suyuna sahip çık Türkiye. 

Kaynak: WWF-Türkiye

National Geographic’ten büyüleyici bir sergi

0

Son yıllarda, National Geographic’in en çok dikkat çeken fotoğraflarından çoğu kadınlar tarafından ortaya koyuluyor. 11 adet kadın fotoğrafçının 2000 yılından beri National Geographic’te yayınlanan fotoğraflarından seçmelerin sunulduğu “Women of Vision” (Vizyon Sahibi Kadınlar) sergisi, Libya ve Afganistan’ın savaşla yerle bir olmuş sokaklarından tutun da Yeni Gine’nin yağmur ormanlarına kadar bir çok farklı mekandan büyüleyici fotoğraflarla bize hiç bilmediğimiz hikayeler anlatıyor.

Sergi 2013 yılında çeşitli şehirlerde gösteriliyor ve izleyenlere fotoğrafçılarının objektif kapaklarını açarken yaşadıkları hislere erişme imkanı sunuyor. Sunumu oluşturan 99 fotoğraf; yeteneğin, sezginin ve gözü oldukları bu harika kadınların sanatta bıraktıkları parmak izlerinin kutlaması gibi…

Kendimi hayvanlar için bir araç olarak görüyorum” diyor fotoğrafçı, film yapımcısı ve yeşilci kadın Beverly Joubert. Çektiği bir fotoğrafta, avlanan bir dişi arslanın çenesinin yeni doğmuş bir bufalonun boynuna geçiriyor. Joubert, birkaç saat önce yavrunun doğumunu izlemiş ama aynı zamanda da arslanın yavrularını beslemek için verdiği mücaleyi de uzun zamandır takip ediyormuş.

Diğer bir fotoğrafında, bir leopar saklandığı yeşilliklerin arasından dikkatle bakıyor. “Onun vücudunun tamamına ihtiyacım yoktu” diye açıklıyor Joubert. Yalnızca gözleri; “bu hikayeyi mümkün olduğunca etkili bir şekilde gösterebilmek için”…

Beverly-Joubert-National-Geographic-Women-of-Vision-Mint-Museum
(Fotoğraf: Beverly Joubert)

Çekimlerin yakınlığı, hayvanların ne düşündüğü ya da hissettiği ile orantılı bir bağ kuruyor fotoğrafla ziyaretçi arasında. Fotoğraflar, kadınların o dönemdeki keşiflerine ve onlara fısıldanan ilhama şahitlik ediyor; nesneleriyle kurdukları birleşimi temsil ediyor.

“Cinsiyet; dünyayı nasıl gözlemlediğinize ve sizi nasıl gözlemlediğinize etki eden faktörlerden bir tanesi”, diyor serginin kuratörü Elizabeth Krist. Ziyaretçilerin,fotoğrafların seçim sürecini sorup durduğunu belirtiyor. Sergide gösterilen bir videoda fotoğrafçılar bu işe nasıl başladıklarını, hikayelerini nasıl bulduklarını ve mesleklerinde kadın olmanın getiri ve götürülerinden bahsediyorlar.

Öne Çıkan Fotoğraflar

1393863201
Yemen (Fotoğraf: Stephanie Sinclair)
Diane-Cook-Women-of-Vision-Mint-Museum
(Fotoğraf: Diane Cook)
Jodi-Cobb-Women-of-Vision-Mint-Museum
Mumbai Caddesi’nde kendini sergileyen seks köleleri (Fotoğraf: Jodi Cobb)

.

Jodi-Cobb-2-Women-of-Vision-Mint-Museum
(Fotoğraf: Judi Cobb)
Erika-Larsen-Women-of-Vision-Mint-Museum
İsveç’te bir Sami, kavga ettikten sonra açlıktan ölen iki ren geyiği için yas tutuyor. (Fotoğraf: Erika Larsen)
Lynsey Addario. Kabul'de polislik eğitimi alan dul kadınlar
Kabul’de polislik eğitimi alan dul kadınlar. (Fotoğraf: Lynsey Addario)
Kitra Cahana. Transa girdikten sonra kendini ateşe adam bir adam.
Transa girdikten sonra kendini ateşe adam bir adam. (Fotoğraf: Kitra Cahana)
Hotan'da,Uygurlar kendi gece klüplerinde sosyalleşiyor.
Carolyn Drake. Hotan’da,Uygurlar kendi gece klüplerinde sosyalleşiyor. (Fotoğraf: Carolyn Drake)
(Fotoğraf: Amy Toensing)
(Fotoğraf: Amy Toensing)
(Fotoğraf: Lynsey Addario)
(Fotoğraf: Lynsey Addario)

Fotoğraf Kaynağı: Mintmuseum.org

DDT Alzheimer hastalığını tetikliyor olabilir!

Araştırmacılara göre, bir zamanlar çok fazla kullanılan böcek ilacı DDT gazına maruz kalmak, Alzheimer hastalığının ortaya çıkma şansını arttırıyor olabilir.

JAMA Neurology‘de yayınlanan bir araştırmaya göre, Alzheimer hastalarının bedenlerinde, sağlıklı insanlara oranla kanlarında dört kat daha fazla DDT bulunduğu açıklandı.

Bazı ülkeler bu böcek ilacını hala sıtmayı kontrol altında tutmak için kullanıyor.

 
Çok başarılı bir böcek ilacı olarak düşünülen DDT, İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda sıtmayı kontrol altında tutmak, daha sonra da tarımda bitkileri korumak için kullanıldı.

DDT Alzheimer hastalığını tetikliyor olabilir!
Çocuk felci hastalığı ortaya çıktıktan sonra Santa Monika ara sokaklarında DDT kullanan mobilize ekip, 1948 (Kaynak: http://www.trbimg.com/)

Fakat tüm bu yararlarına karşın, insan sağlığı ve daha geniş alanda çevre üzerindeki etkileri soru işaretleri uyandırıyordu.

Amerika’da ve diğer bir çok ülkede 1972’de yasaklanmasına karşın, Dünya Sağlık Örgütü (WHO) sıtmanın kontrolü için DDT kullanımını öneriyordu.

DDT insan bedeninde DDE’ye dönüştürülerek saklanıyor.

 
Rutgers Üniversite’si ve Emory Üniversite’sindeki araştırma grupları, 86 Alzheimer hastasının kanlarındaki DDE oranını test ederek, aynı yaş grubundaki 79 sağlıklı insanın test sonuçlarıyla karşılaştırdılar. Test sonuçlarına göre, Alzheimer hastalarının kanlarında 3.8 kat daha fazla DDE bulundu.

Fakat testler yeterince kesin sonuçlar verebilmiş değiller. Bazı sağlıklı insanların kanlarındaki DDE oranı yüksek çıkarken, kimi Alzheimer hastalarının kanlarındaki DDE oranı düşük çıktı. Aynı zamanda Alzheimer hastalığının ortaya çıkışı DDT’den öncesine uzanıyor.

Araştırmacılar, kimyasalın Alzheimer riskini arttırdığını ve hastalığın belirtilerinden birisi olan ve beyin hücrelerinin ölümüne sebebiyet veren amiloyit plakasının oluşması sürecinde etkili olabileceğini belitti.

DDT Alzheimer hastalığını tetikliyor olabilir!

Emory Alzheimer Hastalığı Araştırma Merkezi yöneticisi, Profesör Allan Levey bu çalışmanın Alzheimer hastalığıyla çevresel etkenler arasındaki bağı gösteren ilk çalışmalardan biri olduğunu söyledi.

Araştırmacı Dr. Jason Richardson Amerika’da hala bu kimyasallara maruz kalındığını; çünkü dışarıdan alınan yiyeceklerin üretim sürecinde DDT kullanıldığını ve bu kimyasalın doğada uzun süre var olabildiğini belirtti.

Bu araştırmanın ortaya çıkarttığı DDT’ye maruz kalmanın Alzheimer üzerindeki olası etkilerinin yanı sıra, araştırmacılar hala diğer faktörlerin bu sonuçları nasıl etkileyebileceğini bilmediklerini belirttiler ve DDT’nin Alzheimer oluşumundaki etkisinden emin olabilmek için daha çok araştırmanın yapılması gerektiğini eklediler.

Kaynak: BBC News
Başlık Görseli: © Charles O’Rear, 1972

İklim değişikliği ile savaşmak sandığımızdan daha kolay

Geçtiğimiz Çarşamba günü İngiltere Hükümeti’nin yürüttüğü bir araştırma grubundaki bilim insanları, insanların yaşam standartlarını yükseltirken bir yandan da iklim değişikliğini belirlenmiş uluslararası üst sınırında tutarak gezegene daha fazla zarar vermeden yaşayabileceklerini hatta iklim değişikliği ile savaşabileceklerini açıkladı.

Proje kapsamında globalcalculator.org isimli adres üzerinden bir çevrimiçi hesap makinesi yayınlayan bilim insanları, bu proje ile birlikte farklı yaşam biçimlerini seçerek işletmelerin, hükümetlerin, araştırma gruplarının ve halkın yükselen ısılara ve karbon salımına yönelik ne gibi önlemler alabileceklerini ve 2050 yılına kadar bu konuda nasıl katkı sağlayabileceklerini keşfetmelerini sağlıyor.

İngiltere Kraliyet Enerji ve İklim Değişiklği Bakanlığının yaptığı açıklamada; 2050 yılına gelindiğinde 10 milyarlık bir insan nüfusuna ulaşacağımız düşünülmesine rağmen, bu gereç küresel sıcaklık artışını 2 derecenin üzerine çıkartmadan onca insanın sağlıklı beslenebileceğini, daha konforlu yaşayacağını ve daha kolay seyahat edebileceğini gösteriyor.

Fakat buna ulaşabilmemiz için, ürettiğimiz enerjiyi daha verimli kullanmalı, ilgimizi fosil yakıtlardan uzaklaştırmalı, elimizde kalan son ormanları korumalı ve toprağı daha verimli kullanmalıyız.

Yeşil Şehirler

Hesap makinesinin yatırımcısı olan Climate-KIC ortaklığının yöneticisi Mike Cherrett: “Hesap makinası bize yüksek yaşam standartlarında yaşamlarımızı sürdürürek de iklim değişikliğinin önüne geçebileceğimizi açıkça gösteriyor; ancak, her konuda amaçlarımıza hırslı bir biçime kenetlenmeli, yapılacak tüm değişiklikleri ve yenilikleri iklim değişikliği odaklı belirlemeliyiz” dedi.

Yapılan araştırmalar sonucu yazılan raporlardan birinde ise, küresel ısı artışının önüne geçmek için çözüm olarak karbon salımına dayalı enerji üretimimizi 2050 yılına kadar %90 oranında düşürmek var.

Örneğin; 2050 yılına gelindiğinde gezegen genelinde kullanılan araçların en az %35i sıfır karbon salımı ile üretilmiş elektrikle veya hidrojenle çalışıyor olmalı. Konut ve yapılarda ise ısınma aynı şekilde sıfır karbon salımına dayalı elektrikle sağlanmalı ve izolasyon başarılı bir biçimde uygulanmalı. Bu durum günümüzde %5 kullanım seviyesinde iken 2050 yılında %50 seviyesine çekilmiş olmalı.

Rapor aynı zamanda, atmosferimizdeki karbon havuzunun ivedi olarak azalması gerekliliği sebebiyle dünya ormanlarının 2050 yılına gelindiğinde en az %15 oranında büyüme göstermiş olması gerekliliğinden bahsediyor.

Cherrett aynı zamanda; “Düşük karbon salımı dönüşümü, küresel çapta ağır bir gayret gerektiriyor ve acilen dönüşümün başlatılması gerekli” dedi.

Önümüzdeki yüzyılda, gezegenimizin daha fazla sera gazı emisyonuna maruz kalmaması için, toprak idaresinde ve teknolojide de köklü düzenlemelere gidilmesi gerekiyor.

Yeşil Şehirler 2

Cherrett, Aralık 2015’e kadar karbon salımının ve küresel ısı artışının önüne geçerek bu önemli mesele ile uğraşılması için, firmalardan, sivil toplum kuruluşlarından ve politikacılardan kuvvetli öncülere ihtiyaçları olduğuna değindi.

Çin, Hindistan ve Kolombiya gibi ülkeler, ekonomi, enerji ve iklim değişikliği ile ilgili politikalarını belirlemen için kendilerine has hesap sistemleri kullanıyorlar.

 
İngiltere Kraliyet Enerji ve İklim Değişiklği Bakanı Edward Davey yaptığı açıklamalardan birinde: “Ürettiğimiz küresel hesap makinesi bu yıl dünyanın kritik iklim meselesinde tartışmalara sebebiyet verecek” dedi.

Bu gereç, hesaplamalarını dünya ortalamalarından baz aldığı için hangi ülkelerin hangi teknolojik gelişimlere önem vermesi gerektiğini, kimlerin yatırım yapması gerektiğini veya üretimin ne şekilde dağıtılması gerektiğini hesaplayamıyor.

Kaynak: The Huffington Post

Vegan diyeti ile kanseri yenen adam

26 yaşının sonunda, kolon kanseri teşhisi konulan Chris Wark, bunun hayatının sonu olmasına izin vermedi. Vegan beslenmeye başlayarak kanseri yendi. İşte kendi ağzından hikayesi:

“2003 yılı arifesinde üçüncü kolon ameliyatımdan sonra hastanede uyandım ve kanserin üçüncü evresindeydim. 26 yaşımdaydım. Bütün yıl karın ağrısı çekmeme rağmen, erkekliğe verip hastaneye gitmemiştim. Kendiliğinden düzelir diye düşünmüştüm.
Ama geçmedi.

Ağrılar dayanılmaz hale geldiğinde ve her akşam yemeğinden sonra kendimi koltukta kıvranırken bulmaya başladığımda, artık doktora gitmenin vaktiydi.

Birkaç yanlış teşhis ve sonuçsuz testlerden sonra, kolonoskopiye gönderildim. Ve süpriz! Bağırsaklarımda golf topu büyüklüğünde bir tümör vardı. İki gün sonra, biyopsi sonuçları da kolon kanseri olduğumu onayladı. Düşünüyordum, 50 yaşın altında çok az rastlanan bir hastalık olmasına rağmen, ben 26 yaşımda neden kolon kanseri olmuştum.

Bana tümörümün hemen alınması gerektiğini söylediler ve ameliyata alındım. Ameliyat masasında cerrah kanserimin lenf düğümlerine de yayıldığını farketti. Ameliyattan çıktıktan sonra 9 ve 12 aylık bir kemoterapi görmem gerektiğini söylediler.

Hastanenin niteliksiz yemekleri

Hastanede olan birkaç şey beni düşünmeye itti. Bağırsaklarımın üçte birini aldıkları ameliyat sonrası bana verdikleri ilk öğün, en kötü yemekhane yemeğinden bile kötüydü; kıymalı sandviç. Üç gündür yemiyordum; ama sadece üç ısırık alabildim. Neden kanserli bir hastaya böyle bir yemeği uygun gördüklerini anlayamamıştım.

fast food, sağlıksız beslenme, hamburger

Kanseri olan her hasta gibi, bundan sonra hayatımda neleri değiştirmem gerektiğine kafa yormaya başladım. Bu sebeple doktoruma sordum “Uzak durmam gereken bir yiyecek var mı?”, o da bana cevap verdi, “Yok canım, sadece bir bardak biradan ağır bir şey kaldırmamaya bak.” Hiç de beklediğim gibi bir cevap değildi.

Evde iyileşmeye çalışırken, gelecekteki hayatımın nasıl olacağını canlandırmaya çalışıyordum, kemoterapi hakkında da çekincelerim vardı. İçgüdüsel olarak, sağlığıma kavuşmak için kendimi zehirlemek bana mantıklı gelmiyordu. Kemoterapi istemiyordum ama ne yapacağımı da bilmiyordum. Dolayısıyla çaresiz hisseden her insanın yaptığını yaptım ve dua ettim. Eşim ve ben yanyana oturup Tanrı’ya dualar ettik. Tanrı’ya soruyordum, başka bir çıkış yolu varsa bana göstermesini istiyordum.

İki gün sonra, evimin kapısına bırakılmış bir kitap buldum, daha önce hiç tanışmadığım, babamın Alaska’daki bir arkadaşı göndermişti. Kitap bundan 30 yıl önce kolon kanserini, sadece beslenme şeklini değiştirip, vegan olarak ve bol sıvı tüketerek yenen bir adam tarafından yazılmıştı. Biliyordum ki dualarım duyulmuştu.

Sebze meyvelerle kemoterapiyi es geçtim

Kanserin sebepleri hakkında okumaya ve araştırmaya başladım ve çevresel toksinlerin, sağlıksız beslenmenin ve hayat tarzı ile stresin kansere sebep olan birincil sebepler olduğunu öğrendim. Farkettim ki besin yönünden yetersiz, işlenmiş gıdalar, fast foodlar, abur cubur ve fabrikada işlenmiş çiftlik hayvanları bedenimi zehirliyor ve içimi kirletiyordu. Ayrıca düşüncelerimi, duygularımı ve davranışlarımı da bozuyordu.

Kemoterapiyi daha derin araştırdığımda ise bana anlatılandan çok daha kötü olduğunu öğrendim. Kemoterapi geçici olarak vücuttaki kanserli hücreleri azaltıyordu; ama araştırdığım kadarıyla bağışıklık sistemimi de yıkıyordu ve kanser hücrelerini daha agresif hale getirirken, bir yandan da karaciğerime, beynime, böbreklerime, akciğerlerime, kalbime zarar verirken kısırlık riskimi de arttırıyordu.
O an kemoterapiden vazgeçtiğim an oldu. Onun yerine beslenmeme aşırı derecede önem gösterecektim ve vücuduma kendisini tamir etmesi için gereken her şeyi verecektim. Hemen çiğ vegan diyetini benimsedim, sadece meyve, çiğ sebze, kuruyemiş yiyerek ve günde sekiz bardak taze sebze suyu içerek yaşadım.

Arkadaşlarım ve doktorlar bana karşı çıktı

Arkadaşlarım ve etrafım tarafından bu kararım pek de hoş karşılanmamıştı. Bir onkolojist bana geleneksel tedavi yöntemlerini uygularsam bile yüzde 60 oranında beş yıllık bir ömrüm kaldığını söyledi, yazı tura atmaktan bir farkı yoktu. Alternatif terapiler hakkında sorduğumda ise, gözlerimin içine bakıp “Alternatif bir terapi yok, eğer kemoterapiyi reddedersen çılgınsın demektir. Bunu hastam olduğun için söylemiyorum” dedi.

Eşim ve ben klinikte dehşet içinde kalmıştık. Arabada oturduk, elele tutuştuk, ağladık ve dua ettik. Kemoterapiyi reddedip kendi yolumu izlediğim için ölürsem aptallık etmiş olacaktım ama Tanrı’nın bana doğru yolu gösterdiğine emindim. Kadere bir şans vermeye karar verdim, bilinmeyene ve Tanrı hissi bana o karmaşanın içerisinde huzur verdi.

Bir daha kanser kliniğine gitmedim. Kendime iyi baktığım konusunda emindim ve hayat tarzımda çok keskin, büyük değişimler yaptım. İşe yaramazsa yine kemoterapiye başvuracaktım.

Chris Wark
Vegan diyet ile yaşadığı kolon kanserini yenen Chris Wark.

Kanserde bütüncül yaklaşım değişmeme yardım etti

Memphis’te yaşayan biri bütüncül beslenme, diğeri de kanser uzmanı olan birbiriyle yakın arkadaş olan iki kişi buldum. Onların yönlendirmesiyle, maddi durumumun el verdiği türde toksik madde içermeyen doğal terapileri uyguladım. Yaşamaya kararlıydım ve sağlığımı geri kazanmak için ne gerekiyorsa yapacaktım.

Eşsiz benzersiz değildim, ama özeldim ve kendi kendine kanseri yenebileceğini düşünen tek kişi de değildim.

Bugün teşhisimin 10. yılındayım, eşimle iki tane kızımız oldu, hala kanserden arınmış bir haldeyim ve hayatımın en sağlıklı dönemindeyim.”

Chris Wark’ın hikayesi yaşanmış bir hikaye ve yapılan araştırmalar da bol antioksidan içeren ve insan bağırsak sistemine daha uygun olan vegan diyetin kanser riskini azaltan bir yaşam tarzı olduğunu ortaya koyuyor. Benzeri hikayeler dünyanın başka yerlerinde de mevcut. Yalnız unutmamak gerekiyor, böyle bir adım atmadan önce güvendiğiniz doktorların fikirlerini almalı ve etraflıca düşünmelisiniz. Kanser olduktan sonra atacağınız adımlar sizi daha iyi bir yere taşıyabilecek olsa da önemli olan henüz sağlıklıyken bol su içmek, sporu hayatımıza katmak, vegan veya vejetaryen diyetlere yönelmektir. Sağlıklı günler dilerim.

Kaynak: Everyday Health
Başlık Görseli: The Huffington Post

Çöplerimizi biyoyakıta çevirsek nasıl olur?

0

Singapur ve İsviçre’den bilim insanları, yığınlarla dolu olan çöplükleri biyoyakıta çevirmenin, enerji krizini ve küresel ısınmayı büyük ölçüde azaltacak bir çözüm olduğunu yaptıkları araştırmalarla öne sürdüler.

Global Change Biology (Küresel Değişim Biyolojisi) dergisinde yayınladıkları makalede, bilim insanları çöpleri biyoyakıta dönüştürerek küresel ısınmanın en büyük sebebi olan karbon emisyonlarını yüzde 80 azaltabileceklerini belirttiler.

Ekinlerden (mısır, soya vb.) elde edilen biyoyakıtların çok büyük tarlalar ve üretim gerektirmesi sebebiyle günümüzde artık tartışmalı bir konu haline geldi; çünkü dünyayı doyuracak tarıma ek olarak bir de enerji için ekinleri kullanmanın çevreye çok büyük bir etkisi vardır. Öte yandan işlenmiş kentsel atıklardan yapılan selülozik etanol benzeri ikinci nesil biyoyakıtlar karbon salımını düşürmek konusunda etkili görünürken, çevreye de daha olumlu etkileri olabilir.

Biyoyakıt 2
(Kaynak: Bloomberg)

Ekipte bulunan, University of Singapore’dan Doç. Dr. Hugh Tan, “Sonuçlarımız gösteriyor ki, kağıt ve karton gibi atıkların işlenilmesiyle ortaya çıkacak yakıt, gelecek için umut vadeden bir çözüm gibi görünüyor” şeklinde konuştu ve ekledi:
“Bu yakıt sisteminin geliştirilmesi dünyanın enerji ihtiyaçlarını karşılarken, aynı zamanda karbon salımını azaltıp, fosil yakıt bağımlılığımızı da azaltacaktır.”

173 ülkede üretilen çöp miktarını belirlemek için Birleşmiş Milletler İnsan Kalkınma Endeksi’ni kullanan ekip, edindikleri bilgiyi Earthtrends veritabanını kullanarak, o ülkelerde kullanılan benzin miktarı ile kıyasladılar.

Ekip dünyanın atık sahalarından elde edilebilecek selülozik etanolün 82 bin 93 milyar litreye eşit olacağını saptadı ve benzin kullanımını selülozik etanol kullanımı ile değiştirmenin enerji birimi başına yüzde 29.2 ile yüzde 86.1 oranında karbon salımını azaltacağını da belirtti.

Kaynak: Science Daily
Başlık Görseli: University of Michigan