Ana Sayfa Blog Sayfa 721

Bios Urn, siz öldükten sonra bir ağaca dönüşecek

3

Bio Vazo (Bios Urn); hindistan cevizi kabuğu, sıkıştırılmış turba ve selülozdan imal edilmiş. Aynı zamanda içinde bir ağacın tohumları var.

İnternette makalelere gezinirken Bios Urn diye bir pazarlama ürünü ile karşılaştım. Açıklamaları okuduktan sonra, “Topraktan geldik, toprağa gideceğiz” cümlesi aklıma geldi. Sloganlarının biri de zaten “Back to nature.” 

Bio Vazo (Bios Urn), tamamen toprakta çözünebilen maddeden yapılmış ve öldükten sonra sizi “temsili şekilde” ağaca dönüştüren ilginç bir “geri dönüşüm” tasarım ürünü. Sipariş verildiği takdirde, ölen insanın küllerini bu kabın içine katıyorlar. Vazo gömüldükten sonra tohumlar büyüyor ve ağaç oluyor. Küllerin sahibi kişi de kalplerde sonsuza dek yaşıyor ve bu şekilde ekolojiye katkı sağlıyor. Ayrıca, istediğiniz herhangi bir tohumu da seçebileceğinizi not düşeyim.

Gerard Moline tarafından 1997 yılında tasarlanan bu fikrin çeşitli ülkelerde 28 distribütörü var. Fiyatı 145 Dolar kadar. Bana göre bu, başka para tuzaklarından biri daha. Sistem siz öldükten sonra bile işlemeye devam ediyor. Fikir kulağa güzel geliyor ama böyle bir şey için bu kadar masrafa ve atraksiyona gerek yok. Ayrıca, eğer bir ağacınız olmasını istiyorsanız ölmeyi beklemenize de gerek yok.

Websitesi: urnabios.com

İstanbul’da çevreye duyarlı okullar açılıyor

İstanbul’da 53 bin öğrenci eğitimine Şubat ayından itibaren çevreye duyarlı okullarda devam edecek. İPKB tarafından yürütülen proje kapsamında depreme dayanıklı okullar inşa edildi. 

İstanbul Valiliğine bağlı İstanbul Sismik Riskin Azaltılması ve Acil Durum Hazırlıkları Projesi kapsamında; Avrupa Yatırım Bankası, Dünya Bankası, İslam Kalkınma Bankası ve Avrupa Konseyi Kalkınma Bankası’ndan alınan 1.5 milyar euroluk destekle yürütülen yatırımların yüzde 51’i okulların yeniden yapılandırılmasına ayrıldı. Proje doğrultusunda 790 yeni okulun inşasına başlanırken, 42 okul ikinci dönem için eğitime hazır edildi. Yıl sonunda ise 100 okulun eğitime başlaması planlanıyor.

Yeşil Okul

Depreme karşı güçlendirilmek amaçlı yenilenen veya yeniden inşa edilen eğitim kurumlarından, fay hattındaki veya riskli okullara öncelik tanınırken; bina inşasında ise modern teknolojiler kullanılıyor.

Konu hakkında açıklamada bulunan İPKB (İstanbul Proje Koordinasyon Birimi) Direktörü Gökhan Ergin, “1,5 milyon öğrenciyi güvensiz okullardan risksiz okullara kavuşturduk. Yeni okullar mimari tasarımlar sayesinde teknolojik, çevreye uyumlu ve kapasitesi daha yüksek şekilde inşa edildi. Okullarımız kullandığımız sistem sayesinde, bakım ve boya gerektirmiyor. Dayanıklı ve uzun ömürlü malzeme sayesinde, maliyetler binaya değil, eğitime aktarılabilecek” şeklinde konuştu.

Deprem yönetmeliğine göre projelendirilen okullar, yapı teknolojileri bakımından da benzersiz. “Yeşil binalar” olarak inşa edilen okullar kendi enerjisini üretebiliyor. “Yeşil bina” okullar harcadığı enerjinin bir kısmını kendi imkanlarıyla üreterek ısınma maliyetlerinin azalmasını sağlıyor.

Kaynak: EkoYapı
Başlık Görseli: Cemal Emden / Sultantepe İlköğretim Okulu

Buz kütlelerinin çıkardığı sesler bilime yol gösteriyor

0

Polonya, İngiltere ve Amerika’dan araştırmacılar, farklı türden her buz kütlesinin buz adalarından koparken çıkardığı kendine özgü bir ses imzasına sahip olduğunu keşfettiler. Bunu gözlemlemek, ne kadar donmuş su kütlesi kaybı yaşandığına ve bunun küresel çapta deniz seviyelerine olabilecek etkilerini saptamada yardımı olabilir.

Polonya Bilimler Akademisi Yerfizik bölümünden Oskar Glowacki, “Bu sesleri kullanarak kesin verilere ulaşabilir ve bu verileri düzenli olarak biriktirebiliriz. Hidrofonları, yani yer altı mikrofonlarını, suyun altına yerleştirip, seslerini dinliyoruz” diye belirti.

Araştırmacılar, Svalbard’daki Hans Buzulu’ndan kopan buzun çıkardığı her gümbürtü, inilti ve çatırtıyı yakalamak için çalıştılar. Bu sesleri hızlandırılmış fotoğraflarla birleştirince, farklı buz kütlelerinin doğumunun farklı sesler çıkardığı bulgusuna ulaştılar. Takım, bu gelgit buzulundan üç farklı ses imzasına erişti.

Dr. Glowacki, “Sualtı olaylarını izlemek gerçekten çok, çok zordu. Biliyoruz ki, bir sualtı olayı başladığında, suyun altında bir dağılma vardır; çok sayıda çatlak vardır ve çatırdılar yayıldıkça biz onları sualtından dinleyebiliriz.

Daha sonra, bu donmuş kütle buz duvarından ayrılır ve yüzeyde gözükmeye başlar. Biz, sualtı akustiğini kullanarak, bu sesin her aşamasını teşhis edebiliriz.”

Son zamanlarda, buzullar uydu kullanımıyla görüntüleniyorlar. Fakat, bunlar büyük kırılmaları tanımlayabilirken daha küçük donmuş kütleleri saptamada zorluk çekerler. Araştırmacılar, okyanusları dinlemenin bu tarz kayıplarda daha kesin saptamalara fırsat verdiğini vurguluyorlar.

Sierra Nevada kırmızı tilkisi uzun bir aradan sonra görüntülendi

Yosemite Milli Park yöneticileri geçtiğimiz Çarşamba günü, ender görülen Sierra Nevada kırmızı tilkisinin 100 yıllık bir aradan sonra ilk kez Yosemite Milli Park’ta görüntülendiğini bildirdi.

Sierra Nevada kırmızı tilkisinin, Aralık ayından bu yana Yosemite Milli Parkı‘nın kuzey kısmında bulunan hareket sensörlü kameralar tarafından iki farklı görüntüsü yakalandı.

Yosemite Milli Parkı yöneticisi Don Neubacher, görüntüler konusunda oldukça heyecanlı olduklarını belirtti. Yosemite Milli Parkı gibi alanların vahşi yaşam için yaşam alanı oluşturduğunu da dile getiren Neubacher, kırmızı tilkinin Milli Park içerisinde görüntülenmesinin umut verici olduğunu söyledi.

Sierra Nevada kırmızı tilkisi Yosemite Milli Parkı’nda en son 1915 yılında görüntülenmişti.

Popülasyonunun yaklaşık 50’lerde olduğu sanılan Kaliforniya’nın Sierra Nevada kırmızı tilkisi, Kuzey Amerika’da en ender bulunan memeli türlerinden bir tanesi. 

Kaynak: NBC News

Dünyayı sarsması beklenen doğal olaylar

Araştırmalar, küresel ısınmanın etkisiyle Pasifik Okyanusu’nda oluşan La Nina olaylarının etkisinin iki katına çıkacağını ortaya koydu. Buna bağlı olarak El Nino olaylarının da şiddeti artacak ve dünyanın pek çok yerinde seller ve kuraklık aynı anda olacak.

Kısaca tanımlarsak La Nina, Pasifik Okyanusu’nun sıcaklıklarının normalin altına düşmesi ve buna bağlı olarak doğu ekvatoryal Pasifik bölgesinde (Malezya, Endonezya ve Kuzey Avustralya) yağmur bulutlarının artmasına bağlı sel olaylarının yaşanmasıdır ve kasırgalara sebep olur. El Nino ise Pasifik Okyanusu’nun sıcaklıklarının normalin üstüne çıkması ile sonuçlanır ve normalde yeryüzüne düşmesi gereken yağmurlar okyanusa düşer, bu da kuraklıkla sonuçlanır.

İçlerinde Exeter Üniversitesi’nden Profesör Mat Collins’in de bulunduğu bilim insanlarından oluşan uluslararası bir ekip, iklim modellemelerini kullanarak, bu yıkıcı doğa olaylarının gelecekteki olası artışlarını hesapladılar ve olayların, küresel ısınmanın etkisiyle ilerleyen yıllarda iki kat daha şiddetli yaşanacağını saptadılar. Araştırmalarının sonucunu ise “Nature Climate Change” makale dergisinde yayınladılar.

Bu yıkıcı olayların etkisinin ve sıklığının iki katına çıkması demek, Amerika’nın güneybatısında artan kıtlıklar, Pasifik Okyanusunun batısında artan seller ve Atlas Okyanusu etrafında oluşacak kasırgalar demektir. Dahası, etkisi yüzde 70 oranında artacak La Nina olayları, hemen ardından onu izleyecek olan El Nino olaylarının da artması demek. El Nino olduğunda dünyanın çeşitli yerlerinde aşırı yağışlı ve aşırı kurak iklim arası ani geçişler olacak. Profesör Mat Collins ve çalışma arkadaşlarının öngörüleri ise La Nina ve El Nino olaylarının şiddetinin artması ile küresel çapta sosyo-ekonomik krizler yaşanacağı yönünde.

Kaynak: Phys.org

Dikkat! Radyoaktif atık yüklü gemi İzmir’e geliyor!

Radyoaktif atık ve tehlikeli atık olan, günlük 100 bin varil petrol işleme kapasiteli Kuito adlı tanker, sökülmek üzere İzmir Aliağa’ya geliyor. Çevre Mühendisleri Odası Başkanı Baran Bozoğlu, “Türkiye’ye girmesine izin vermeyin” diye uyardı.

Türk hukuk mevzuatına göre, Türkiye’ye radyoaktif madde sokulması yasak. Türkiye’ye girmeden, tankerde ölçüm yapılmasını isteyen Bozoğolu, “Radyoaktif etki var mı, tehlikeli atık var mı? Bunlara dair inceleme yapılsın. Geminin Türkiye’ye girişine ilişkin yasal izni olup olmadığına dair bile bilgi yok. Eğer izin verdilerse, neye göre verdiler? Eğer bu izin varsa, yetkililer bu izni kamuoyu ile paylaşsın. Eğer gemiye ilişkin, tehlikeli madde içermediğine ilişkin rapor varsa, bunu da yetkililer kamuoyu ile paylaşsın” diye konuştu.

Daha önce İzmir Gaziemir‘de, sökülen bir gemiden çıkan tehlikeli maddenin toprağa gömülmüştü. “Türkiye’nin Çernobil’i” olduğunu vurgulayan Bozoğlu: 
“Gaziemir’de Türkiye’nin Çernobil’ini yaşadık. Gaziemir’de toprağa gömülen atıklar 2012 yılında tespit edildi. Hala orayı temizleyemediler. O atıkları getiren geminin ne zaman yanaştığı, tam olarak hangi atıkları Türkiye’ye bıraktığına ilişkin hala bilgi yok.”

Kaynak: t24
Başlık Görseli: Motorship

Kızılderililerin kutsal toprakları maden şirketine devredildi

ABD Senatosu, 12 Aralık 2014 tarihinde, ülkenin savunma programını belirleyen bir tedbir yasasını onaylamıştı. Kanun yapıcılar, 2015 Ulusal Savunma Yetki Kanunu’na ekledikleri ikincil ilavelerle, kanunu devasa umumi toprak paketini onaylattırmak için kullanmış oldular. Bu kanunla birlikte de Kızılderililerin kutsal saydıkları topraklar; İran’la ortak yabancı bir maden firmasına devredilmiş oldu.

Sözleşmeyle; Tonto Ulusal Ormanı‘nın 10 bin kilometrekaresi, maden firması Rio Tinto’ya bağlı bir şirkete maden çıkarması için verildi.

Kızılderililer, özellikle bölgedeki Apaçi Kabilesi, atadan kalma topraklarının altında yapılacak olan bu denli büyük çaptaki maden kazısının kutsal ayin yerleri ve mezarlıklarını tahrip edeceğini belirtti.

Rio Tonto, bölgedeki Kızılderililerle işbirliği içerisinde çalışacağını belirtse de, toprakları hakkında endişelenen bu insanların yüreğine su serpmiş değil.

Tüm bu endişelere rağmen, Arizona Senatörü Jeff Blake, projeyi birkaç on yıl içerisinde 3 bin 700’e yakın kişiye istihdam yaratacak bir ekonomik rahatlama olarak görüyor.

Kaynak: Huffington Post
Başlık Görseli: Antique Photographics

Ufacık tefecik Tack evi!

Bu ev o kadar küçük ki, onu kelimenin tam anlamıyla istediğiniz yere taşıyabiliyorsunuz! Evin sahipleri Melissa ve Chris Tack çifti, “fazlası yarar” mentalitesinden uzaklaşıp, yeryüzüne en az zararla yaşamaya çalışıyorlar. Römork çekisinin üzerine inşa ettikleri 13 metre kare büyüklüğündeki evleriyle bir kaplumbağa misali her yere seyahat edebiliyorlar.

4 yılda, yalnızca kira masraflarının 58 bin dolar olduğunu fark eden çift bu duruma bir çözüm bulmak ve kendine yeter bir hayat yaşayabilmek için bu evi inşa ediyorlar. Daha önce bu denli bir şeye kalkışmadıklarını belirten Melissa, evin yapımının yalnızca 800 saatlerini aldığını söylüyor.

Tack Evi 3

Hayatlarının bu noktasında, henüz yalnızca iki kişiyken, evlerinde sahip oldukları bu alanın ihtiyaçlarını karşılamaya yeter de artar olduğunu samimiyetle dile getiriyorlar. Ev bu denli küçük olmasına rağmen, mutfakları, banyoları, yatakları, çalışma odaları ve kedileri için minik bir tuvaletleri bile var! Üstelik ihtiyaçları olan enerjiyi de kendileri üretiyorlar. Alışıldık bir evden tek farkı ise; bunlarının hiçbirinin büyük bir alan işgal etmemesi.

Chris ve Melissa, henüz bu kadar gençken kalıcı bir yere yerleşmenin anlamsız olduğunu savunuyorlar ve evlerinin onlara seyahat imkanı tanıdığına da değiniyorlar. “Bireysel zamana ihtiyacınız olduğunda ne yapıyorsunuz?” sorusuna ise gülerek “İhtiyacı olan kapıdan çıkıp gidiyor” cevabını veriyorlar.

The Tiny Tack House

Bu güzel çiftin bir de internet sitesi var. Merak ettiğiniz her şeyi buradan şirinleyebilirsiniz!

The Tiny Tack House

The Tiny Tack House

The Tiny Tack House

The Tiny Tack House

The Tiny Tack House

The Tiny Tack House

Dünyanın en eski bestesini dinlemek ister miydiniz?

1950’lerin başlarında arkeologlar, M.Ö. 14.yy’dan kalma kil tabletleri gün yüzüne çıkarttılar. WFMU‘nun (WFM Upsala) açıklamasına göre; Suriye’de bulunan antik şehir Ugarit’te keşfedilen bu tabletler Hurri diline ait çivi yazısı sembollerinden oluşuyor. Bu keşif ile birlikte, 3 bin 400 yıllık ilahi, dünyanın bilinen en eski müzik parçası oluveriyor. Kaliforniya Üniversitesi’nde Assiriyoloji (Asur Kültürü Bilimi) profesörü Anne Draffkorn Kilmer, 1972 yılında bu tabletlerin tercümesini yaptı.

En Eski Şarkısı
Kaliforniya Üniversitesi’nde Assiriyoloji (Asur Kültürü Bilimi) profesörü Anne Draffkorn Kilmer’in 1972 yılında yaptığı tercüme.

Richard Fink, 1988’de Archeologia Musicalis makalesinde, yedi notalık diyatonik gamın ve harmoninin 3 bin 400 yıl önce de var olduğu teorisinin kanıtlandığından bahsediyor. Fink’in bahsettiğine göre, pek çok müzikbilimcinin görüşünün, antik harmoninin var olmadığı hatta var olmasının imkansız olduğu ve gam olgusunun ancak Antik Yunan medeniyeti kadar eski olabileceği doğrultusundaydı. Kilmer’ın meslektaşı Richard Crocker‘a göre ise bu keşif, Batı Müziği‘nin kökeni hakkındaki kavramın köklü bir değişime gitmesine yol açmıştır. Peki, akademik tartışmaları bir tarafa koyacak olursak; acaba dünyanın en eski müziği nasıldı? Aşağıdaki videoya tıklayarak midi sürümünü dinleyebilirsiniz. Tabii ki midi klavye Sümer halkının tercih ettiği enstrüman değildi; fakat bize, bu garip beste ve eserin ritmi hakkında tatmin edici bir algı kazandırıyor.

Kilmer ve Crocker, Yakın Doğu Müziği hakkındaki bilgileri kendi dilleriyle anlattıkları “Sessizlikten Gelen Sesler” (Sounds From Silence) isimli sesli kitabı CD ortamında yanında, içerisinde bulunan şarkıların geldiği tabletlerin tercümelerinin ve fotoğraflarının bulunduğu bir kitapçıkla birlikte yayınlamış bulunmaktalar. Ayrıca dinleyicilere, “Antik Ugarit’ten Bir Hurri Kült Şarkısı” isimli parçayı ilk duyanların büyük ihtimalle dinledikleri enstrümana benzeyen Lir ile çalınan bir yorumunu da sunuyorlar. Ne yazık ki, o parçayı dinleyebilmeniz için satın almanız gerekli; fakat parçanın Lir ile çalınan farklı bir yorumunu asıl kaşifi olan Dr. Richard Dumbrill’den esinlenen Michael Levy‘den aşağıdaki video aracılığıyla dinleyebilirsiniz.

Kaynak: Open Culture

GDO’lu ürünlerin üretimi artıyor

28 Ocak’ta Tarımsal Biyoteknoloji Uygulamaları İçin Uluslararası Hizmetler Enstitüsü’nün (ISAAA) yıllık olarak yayınladığı araştırmaların sonucuna göre, genetiği değiştirilmiş tarım ürünlerinin dikimi 2014 yılında 181,5 milyon hektarla yeni bir ”rekor” a imza attı. 2013 yılından bu yana 6 milyon hektarlık; yani yüzde 3,6’lık bir artış gözlemleniyor.

İlk GDO‘lu ürün dikiminin başladığı 1996 yılından bu yana dikili alanların büyük bir artış gösterdiğini söyleyen ISAAA‘nın kurucusu Clive James, Bangladeş’in 2014 yılındaki katılımıyla dünya üzerinde 28 ülkenin GDO‘lu üretim yaptığını, bunların yirmisinin gelişmekte olan, altısınınsa endüstrileşmiş ülkeler olduğunu ve bu rakamların dünya popülasyonun yüzde 60’ını temsil ettiğini söyledi.

GDO’lu ürün dikiminde 73,1 milyon hektarla Amerika ilk sırada yer alırken, Amerika’yı 42,2 milyon hektarla Brezilya ve 24,3 milyon hektarla Arjantin izledi. Amerika ve Brezilya’daki soya fasülyesi üretimi bu artışın temel nedeniymiş gibi görünüyor.

Asya’da Hindistan en hızlı artışı göstererek aşağı yukarı Kanada kadar, yani 11.6 milyon hektarlık alanda GDO’lu ürün dikimi yapıyor. Bunun aksine Avrupa ülkelerinde tarım alanlarının yüzde 0,1’inden daha az bir alanda GDO’lu ürün dikimi gerçekleşiyor. Fakat bunun yeni kabul edilen izinlerle gelecekte artabileceği düşünülüyor.

1996 yılından bu yana 12’den fazla genetik olarak değiştirilmiş ürün (mısır, soya, pamuk, meyveler ve sebzeler) onay alarak dünya çapında piyasaya sunuldu. GDO’lu ürün dikimini destekleyenler dikimi gerçekleşen bitkilerin kuraklılığa, böceklere ve hastalıklara dayanıklılığıyla savunuyorlar.

Kaynak: Le Monde