Ana Sayfa Blog Sayfa 153

Beyninin hızından kuvvet doğuran bilim kadını: Émilie du Châtelet

1
Babam Hasan Atay Anısına

17 Aralık 1706’a dünyaya geldiğinde Gabrielle-Émilie Le Tonnelier de Breteuil ismini alan, evlendikten sonra soyadı değişen, yayınlarını Madam la Marquis du Chastellet adıyla yayınlandığı, daha sonra ise Émilie du Châtelet’i olarak tanınan filozof, matematikçi, fizikçi, çevirmen, yazar olan bilim ve düşünür kadınını selamlarken, yüzyıllar öncesine giderek beyin kıvrımlarında kıvrılalım mı?

Evde eğitim gören Émilie daha küçük yaşlarda birden fazla dile hakimdi. Babası şansıydı. Yüksek rütbeli bir memur olması nedeniyle dönemin önde gelen bilim adamları ve matematikçilerinin evlerine sık ziyaretleriyle Émilie matematik ve bilim karşısında büyülendi. Babası ise annesinin aksine bu büyüyü engellemedi ve kızının geleceğini kendisinin belirlemesine katkıda bulundu. Kadın olanların eğitime ve bilimle ilgilememelerine hak tanımayan bir yüzyıla düşmüştü. Fakat bu sizce Châtelet’i durdurabilmiş midir? Ben birkaç yüzyıl sonra bu yazıyı yazmaya sürüklendiğime göre tabii ki durdurulamamıştır. Hadi başlayalım…

Émilie yaşadığı çağda 18 yaşına geldiğinde evlenmiştir ve iki çocuk sahibi olmuştur. Fakat bu bilime olan merakını ya da bilim karşısında büyülenişin önüne geçememiştir. Dönemin önde gelen matematikçilerinden özel ders almıştır. Sosyal yönü sayesinde geniş bir bilim çevresine sahip olurken bilgisine bilgi katmıştır. Sahip olduğu çevrede, toplantılarda yasak aşklar da çalmıştır hayatının kapısını… Her ne kadar fizikçi matematikçi olarak tarih içinde adından söz edilse de, kendisi aynı zamanda bir bir filozof, düşünürdür. Doğa felsefesi, tanrı, din konularında kendisine ait birçok felsefi makale ve kitap yayınlamıştır. Bunun yanında çekim yasasından yola çıkarak Ay ve Dünya arasındaki ilişkide yorum yapabilecek astronomik bilgilere de sahiptir.

Émilie bilginin deneyimle doğrulanmasının gerekliliğini vurgular. İnsan bilgisini ve eylemini ön planda tutan evrensel ilkeler evrensel bir varsayımın gerekliliğini iddia eder, çünkü böyle bir başlangıç yoksa tüm bilgimiz görecelidir.

Birçok bilim dalını, alanı ilgilendiren enerji kavramına gelelim… Gottfried Wilhelm Leibniz vis visa (yaşam gücü) olarak tanımlayarak hayatımıza dahil eder. Ve tabii birçok farklı görüşü, tartışma konusunu da beraberinde getirir. Hatta dönemde ünlü vis visa tartışmaları düzenlenirdi. Size şaşırmayacağınız bir şey söyleyeyim hemen burada… Tabii ki bu tartışmalar sadece erkekler katılabiliyordu. Çünkü kadınlar bilimle uğraşamazdı, biliyorsunuz. Émilie bu tartışmalardan birine katılmak istemiştir ve cinsiyeti yüzünden tartışma salonuna alınmamıştır. Bu sizce kendisini durdurabilmiş midir? Duyamadım? Tabii ki hayır Émilie erkek kıyafeti giyerek bu tartışmalara katılan ilk kadın olmuştur.

Leibniz, kütleyle hızın karesinin çarpımının (mv2 ya da bunların toplamının) gücün (enerjinin) gerçek ölçüsü olduğuna inanıyor ve savunuyordu. Isaac Newton’a ise hızın kendisi ile orantılı olduğunu savunuyordu. Bu iki bilgiyi yorumlayan Émilie Leibniz’i savunurken birçok tepki de aldı. Evinde bir gün, ağır kurşun topları bir kil yatağına attı. Kilin iki katı hıza vuran topların kilin içine dört kat daha fazla girdiğini gördü; hızın üç katı olanlar ise dokuz kat daha büyük bir derinliğe ulaştı. Ve böylece Émilie Leibniz’in teorisini kanıtlamış oldu. Einstein’in ünlü formülünü E=mc²‘yi kendisinden 150 yıl önce fikrini doğuran annesine merhaba diyelim… Merhaba Émilie…

1740 yılına geldiğimizde Émilie, Newton’ın Philosophiae Naturalis Principia Mathematica’sı (çoğunlukla Principia olarak anılacaktır) çevirmeye başlamıştır. 1949 yılına geldiğimizde uykusuzluk, yoğun çalışmalar ile olağanüstü başarılarından olan çevirisini kendisinin de yorumlarını katarak tamamlamıştır. Kitabı tamamladığı yıl hayata erken gözlerini kapamıştır. Çevirisi kitabı tamamlamasından 10 yıl sonra yayımlanmıştır. Fransa’nın Newton’u tanımasında etkili olmuş ve hala günümüzde Newton’un çalışmalarını anlatan en iyi çeviri ve temel kitap olarak gösterilmektedir.

Ahlak konusunda bir çalışma olan Mandeville’in Arıların masalsı İngilizce’den Fransızca’ya çevirmiştir. Arıların Masalını tercümesinde önsözü kendisi kaleme almıştır ve, du Châtelet, kadınların iyi bir eğitimden mahrum bırakarak, toplumun kadınların sanat ve bilim alanında itibar kazanmasını önlemesi üzerinde durmuştur. Kaleme aldığı yazıya göz gezdirecek olursak; kadın hakları için muhteşem cesur bir yazı olduğunu görürsünüz.

‘‘Bizi evrensel olarak bilimlerden dışlayan önyargının tam ağırlığını hissediyorum; hayatın her zaman beni şaşırttığı çelişkilerden biri, yasaların büyük ulusların kaderini belirlememize izin verdiğini görüyoruz, ama düşünmemiz gereken bir yer yok. Yüzyıllar boyunca hiçbir zaman, iyi bir trajedi, iyi bir şiir, saygın bir öykü, güzel bir resim, fizik üzerine iyi bir kitap, hiç kadın tarafından üretilmemiştir. Niçin anlayışı erkeklerinkine benzer her şekilde göründüğü bu yaratıklar, karşı konulmaz bir güç tarafından durdurulmuş gibi görünmektedir, ancak onlar yapana kadar, kadınların eğitimlerini protesto etmek için bir sebebi olacaktır. … Pek çok kadının, eğitimindeki bir hatadan dolayı yeteneklerinden habersiz olduklarına ya da entelektüel cesaret istemek için önyargıları nedeniyle onları gömdüklerine ikna oldum. Benim kendi deneyimim bunu doğrular. Şans bana arkadaşlık elini uzattıran mektuplarla tanıştı… sonra bir akılla bir varlık olduğuma inanmaya başladım …’’

Hak ettiği itibarı yüzyıllar sonra kazansa da, hala tarihte daha çok Voltaire ile yaşadığı yasak aşkla ön plana çıkarılması sizce ne derece doğru bir yaklaşım olabilir ki?
Kendisinin dile getirdiği bir cevap burada…

“Beni kendi meziyetlerimle ya da meziyetlerimin olmaması ile değerlendirin, fakat, beni şu büyük generalin, bu büyük bilginin, Fransa’da bir parlayan bir yıldız veya meşhur bir yazara eklenti olarak görmeyin. Ben kendi doğrumla tüm söyledikleri ve yaptıkları ile sadece kendisine sorumlu olan bütün bir kişiyim. Henüz karşılaşmamış olmama rağmen benden bilgisi daha fazla olan metafizikçi veya filozoflar olabilir. Ancak, onlar da beşeri zaafiyetleri olan insanlardır.’’

Du Châtelet, kadınların düşünen bir varlık olarak görülmediği ve haklarının olmadığı bir çağda tarihe adını yazdırmıştır. Bir filozof, bir fizikçi, bir matematikçi, bir çevirmen, bir kadın hakları savunucusu olarak karşımıza çıkar. Hepsinde ve daha fazla tarakta bezi vardır incelerseniz. Eğer ki ışığı içinizde hissediyorsanız ilerleyin. Du Châtelet yolundan gidin durmayın…

Bu çizimler size nasıl bir insan olduğunuzu düşündürecek

İyi bir etki bırakmayan çizimler vardır, ama bazı çizimler de vardır ki bizi daha derin düşünmeye ve hayatı sorgulamaya iter. Ressam Fittjabon Medya Bulduk ünlülerin resimlerini çizmeyi çok seviyor. Hatta çizdiklerini paylaşan ünlüler var.

Bu sıralar Medya Bulduk, akıllara işleyecek çizimler yapma peşinde.

“Artık çizimlerimle bir mesaj vermek istiyorum. Çizimler, nasıl düşündüğümüz ve diğerlerini, başkalarını nasıl tanıdığımız, onlarla nasıl tanıştığımız ve bir birey olarak nasıl geliştiğimiz hakkında,” diyor sanatçı.

Aşağıda birkaç çizimi var. Bu çizimler sizde ne gibi hisler uyandırıyor?

Daha fazlası için: Instagram

Kaynak: Bored Panda

Angelina Jolie’nin doktoru hayvansal gıdaların kansere yol açtığını söyledi

0

Dr.Kristi Funk, dünya lideri bir cerrah ve meme kanseri araştırmacısıdır.

Şekil 1: Angelina Jolie, Dr. Funk’ın birçok ünlü hastasından sadece biri. (Fotoğraf: Facebook)

Yıldızların cerrahı Dr.Funk, beslenmenin meme kanseri riskinde bir numaralı etken olduğunu ve hayvansal gıdaların da en büyük suçlular arasında yer aldığını kaydetti.

Meme Sağlığı Uzmanı

The Sunday Times’la yaptığı son röportajda, aktris Angelina Jolie‘nin çift mastektomi (meme alma ameliyatı) kararından ötürü kendisini tercih etmesiyle popülaritesi hızla yükselen Dr. Funk, meme sağlığında on yıllardır yaptığı çalışmalarda kanser riski hakkında ne öğrendiğini açıkladı.

Dr.Funk, muhabir Helen Rumbelow‘la yaptığı röportajda obezitenin, alkolün, egzersizin, hormon replasman tedavisinin ve stresin bir kadının riskini etkileyebileceğini söylerken en büyük etkenin “kesinlikle beslenme” olduğunu söyledi.

Şekil : Dr.Funk aynı zamanda BREASTS, Bir Kullanıcı El Kitabının yazarıdır. (Fotoğraf: Facebook)

Memeler, Bir Kullanıcı El Kitabı

Tıp uzmanı, konuyla ilgili kendi kitabını (Memeler, Bir Kullanıcı El Kitabı) yazmak için çalışmaya başlayana kadar beslenmenin meme sağlığında bu kadar önemli olduğunun farkında değildi.

Tıp fakültesinde pek çok doktor gibi herhangi bir beslenme eğitimi almayan Dr. Funk, tıp eğitimi tarafından ‘ihanete uğratılmış hissettiğini’ söyledi.

Daha sonra, Amerikan televizyon programı The Doctor ‘a çıkarak diğer tıp profesyonelleriyle neler öğrendiğini paylaştı.

‘Açıkça Belli’

Cerrah, Rumbelow‘a şunları söyledi: “Vücudun hayvansal protein ve yağa karşı hücresel tepkisinin tehlikeli olmaktan başka bir şey olmadığı açıkça bellidir.” Diyet ve kanserin ardındaki gerçeği öğrendikten sonra, Dr. Funk ailesinin diyetini hemen değiştirdi ve aktör Ellen Pompeo gibi ünlü hastalara da aynısını yapmaları için ilham verdi.

 

Şekil : Dr.Funk, aynı zamanda, Grey’s Anatomy yıldızı Ellen Pompeo’ya da bitkisel beslenme ağırlıklı diyet için ilham verdiğini söyledi (Fotoğraf: Facebook)

‘%100 Vegan’

Dr.Funk’a göre kanıtlar açık biçimde tanımlanmış – bu yüzden süt ürünleri ve et gibi tartışmalı konular söz konusu olduğunda birçok doktor tarafından kullanılan ‘her şey kararında’ sloganından kaçınmaktadır. Dr. Funk: “Eğer büyük bir salatam varsa üstüne bir sürü feta eklerdim. Kahvaltım büyük bir kapta Yunan yoğurdu. Sağlıklı olduğunu düşündüm. Sonra sağlam bir kanıtla şaşkına döndüm. Üç oğlum, kocam ve ben hepimiz yüzde 100 vegan olduk ve hiç geri bakmadık.”

Kaynak: PlantBasedNews

Bröselmaschine: Ayak basmadığınız bir diyar

Bröshelmaschine, 1969’da Peter Bursch ve Willi Kissmer tarafından kurulmuş Almanya, Duisburg çıkışlı bir müzik grubudur. Kuruluş yıllarında gitar ve vokal’e Peter ile Willi, perküsyona Michael Hellbach, basa Lutz Ringer ve flute Jenni Schücker eşlik etmiştir.

Grubu en başında var etmiş bu insanlar Duisburg’de bir komünde yaşamlarını sürdürmüş ve 1960’ların sonuna kadar ilk Alman rock gruplarına dahil olmuşlardır. Daha sonraki yıllarda grup çeşitli ayrılıklar yaşamış, bu ayrılıklar 1973, 1974 ve 1975 tarihleri boyunca devam etmiş ve çalkantılı gidişatını 1984’e kadar sürdürmüştür. Bu ayrılıklar onları yıkmamış; grubun yeni versiyonlar ve tarzlar ile ortaya çıkmasına vesile olmuştur. Aralık 2005’de eski rock şarkıcısı Helge Schneider’ın da içine dahil olduğu WDR Rockpalast kayıt şirketi ile anlaşmış ve sahneye geri dönmüştür.

Bröselmaschine, sahnelerde aktif olarak rol almaya başladığı dönemde Peter Bursch ve Willi Kissmer en baştaki yerlerini hala korumaktaydı. Daha sonra 1975’de Detlef Wiederhöft ve 1983’de Michael Dommers aralarına katılmıştır. Grubun en uzun dönemli davulcusu Waldo Karpenkiel’dir iken şuanki davulcu Manfred Bohr gruba 2005’de katılmıştır, aynı yıl klavyeye Tom Plötzer da gelmiştir. 2014 yılında arka vokale Liz Blue’nun ve perküsyona Nippy Noya’nın gelişiyle birlikte grup şuanki kadrosunu tamamlamıştır.

Mayıs 2008’de grup Burg Herzberg Festivali’nden ve Rockpalast konserinden kayıtların ve röportajların bulunduğu DVD ve Cd’ler piyasaya sürmüştür.

Haziran 2014’de Bröselmaschine’in ilk albümü New York’lu müzik blogu Pigeons&Planes’in “20 önemli Krautrock grubu” listesinde 13. sırada yer almıştır. Krautrock, Almanya’da 1960’ların sonunda ortaya çıkan ve 1970’lerde özellikle İngiltere’de popülerliğe ulaşan deneysel müzik türülerini tanımlamak için kullanılan bir terimdir. Bröshelmaschine’in bir krautrock harikası olması bir yana, büyük olasılıkla sürekli değişik insanların girip çıktığı tarihi, yaptıkları müzik türleri arasına progressive folk ve country ezgilerini de taşımıştır.

Liz Blue’nun, arka vokal mikrofonundan değil de tarihin arkaik kuyularından yankılanan sesi ve Peter’in dinleyicinin ruhuna “daha gidilecek çok yol var dostum!” dercesine göz kırptığı enstrümanından havalanan Hindistan ezgileri elinizden tutup sizi daha önce ayak basmadığınız yerlere götürür. Orası, içtenlikten uzak pop’un pembe cennetinden yada bir arınmaya dönüşmüş rock’ın hırçın ormanlarından çok uzaktadır. Hayır, derinlerdeki komik insan sesleri ara sıra gelir ve bunun bir klasik müzik olmadığını size hatırlatıverir. Bu yolculuk boyunca kulağınızın alabildiği her bir tını, umut vadeden bir ritüele dönüşür, sonra varmayı unutur ve sadece dinlersiniz.

Yorumlarımdan da anlayacağınız üzere Bröselmaschine -en azından benim için- bir ara beğenip listeme kaydettiğim ve daha sonra sürekli olarak dinleyerek sıkıldığım (tükettiğim) şarkılar arasında değildir. Bazen tüketmekten korktuğum için dinlemeye ara verdiğim şarkılara ve müzisyenlere de denk gelirim -maalesef, insan doğası gereği tüketiyor- ancak Bröshelmaschine’ın, -belki de doğası gereği- tüketilebilen bir müzik yaptığını düşünmüyorum. Ayrıca bu sıkıcı diskografiyi okuyup buraya kadar gelen insanlar, muhtemelen yapacak başka işleri olmadığından Bröshelmaschine’i en az benim kadar sahipleneceklerdir. 😀

Bu yüzden gönül rahatlığı ile aşağıdaki albümü siz güzel insanlarla paylaşıyorum. Haziran 2017’de çıkan “İndian Camel” 32 yıl sonra, 1 yıllık çalışma sonrası hazırladıkları ilk albümleridir;

“Look up to the sky, heads are flying by.
In the land with no heads
fools hang in to trees
Where love is like a muddy river run by frozen heat;
but the green fields go in and out under the sun…”

“Engeline rağmen başardı” haberleri farkındalığı artırıyor mu?

Yazıma ufak bir soruyla başlamak istiyorum: Bir sakat ne yapsa haber olur?
Cevabı çok basit: Bir sakat ne yapsa haber olur.

Arama motoruna “engeline rağmen” diye arattığınızda sakatlıkla bağlantı kurmakta güçlük çekeceğiniz, neden haber değeri taşıdığını sorgulayacağınız pek çok “başarı öyküsü” bulabilirsiniz.

Her yıl yüzlerce sakat üniversiteye yerleşmeye hak kazanır ve içlerinden biri mutlaka ulusal bir gazeteye çıkar, haber metninde de Türkiye’de üniversite kazanan ilk engelli oymuş gibi bir hava vardır.

Görme yetisi ve müziğe duyulan ilgi arasında nedenselliği geçtim korelasyon bile yokken kör şarkıcı gören muhabirler yeni bir galaksinin keşfine tanık olmuş gibi davranıyorlar.
Ama bunları okuyan insanların farkındalığı artıyor, değil mi?

Değil.

Çünkü;

1) İnsanlar bu haberlerdeki kişileri takdir ederken, başka bir sakatın rağmen’i olup olmadıklarını pek sorgulamıyor.

2) Bu başarıların nasıl ve ne şartlarda gerçekleştiğinden bahsedilmiyor. Eğitimcilerin fırsat eşitliği tanımasının, ailenin destekleyici olmasının, kişinin yardımcı teknolojiler konusunda bilgilendirilmiş olmasının başarıyı nasıl pekiştirdiğine değinilmiyor.

3) Buna bağlı olarak madalyonun öteki yüzü hiç gösterilmiyor. Sakatların hayatını zorlaştıran şeyler denince akla sadece kaldırıma park etmiş araçlar geliyor. Eğitimde, istihdamda, sosyal hayatta çok daha ciddi hak ihlallerine uğruyoruz.

4) Bilgi kaynaklarına erişimi sınırlı olan sakatlar ve yakınları için bu kişiler emsal niteliği taşıyor ancak sağlam çocukların ebeveynleri haberlerde gördükleri veya tanıdıkları sakatları olumsuz pekiştireç olarak kullanıyor. “O yürüyemiyor ama neler başarıyor, senin elin ayağın tutuyor yine de onun kadar olamıyorsun.” Bu ve benzeri motivasyon kırıcı cümlelerle büyüyen çocuk ilerleyen dönemlerde sakatlara gizli bir öfke ve intikam duygusuyla yaklaşabiliyor. Ben de o örnek gösterilen çocuklardandım ve sınıf arkadaşlarım körlüğümü kullanarak beni kendilerinden aciz duruma düşürmeye çalışırlardı. (Kapı girişine sandalye koyup geçerken takılmamı sağlamak gibi)

5) Sakat birinin bir eylemi “sakatlığına rağmen” gerçekleştirdiğini ifade etmek, aslında sakat birinin o işi başaramayacağını ve sözü edilen kişinin bir istisna olduğunu beyan etmektir. “Aşk engel tanımadı, gözleri görmeyen bir adamla evlendi.” dediğinizde aslında “Normalde gören biri görmeyen biriyle evlenmeyi asla ama asla kabul etmez, ama onun aşkı o kadar büyükmüş ki bu durumu umursamadı.” demiş olursunuz. Bir köpek bir insanı ısırdığında haber olmaz, ama bir insan bir köpeği ısırırsa haber olur.

Körlüğüme rağmen başladığım bu yazıyı azmin zaferiyle noktalarken, tüm engelli adaylarına verimli bir seçim dönemi diliyorum. 😊

Başarısızlık mı dedin?

Henüz 8 yaşında, üzüm gözlerinden deli yaşlar boşanıyor ve bağırıyor “bana yapamadın dedi yapamadın dedi!”. Henüz 8 yaşındasın ve başarılı olamamaktan ödün kopuyor, buncacık bir yaşam deneyiminde başarı kim bilir sana ne anlatıyor ya da sana nasıl anlatıldı ki ki üzüm gözlüm, kendini bunca hırpalıyorsun? Ve üstelik bu gezegendeki sadece 8 inci yılındasın.

Bu durum yalnız 8 yaşındaki üzüm gözlüye ait değil, hemen hepimiz yaşıyoruz bu duyguyu, tabiri caizse “başarısız olmaktan ödümüz kopuyor”. Evet başaramamaktan, bizlere başarısız demelerinden ödümüz kopuyor. Başarısız yaftası yemekten başarısız olarak anılmaktan ölesiye korkuyoruz.

Neden?

Bizi bu kadar ürküten ve devamında eylemden alıkoyan nedir? O kadar çok korkuyoruz ki, başarısız olma olasılığı yüzünden yapacaklarımızdan geri kalıyoruz yani kendimizi eylemsizliğe mahkum ediyoruz. Peki eylemde olmadan, denemeden, yaşamadan nasıl bileceğiz gerçekten ne kadar korkunç olacağını?

Bence korkunun kişiye verdiği en büyük zarar, kişiyi eylemsiz bırakması. Korkmaktan o kadar çok korkuyoruz ki zaman zaman neden korktuğumuzu bile unutuyoruz. Yani korkmak duygusu, korkuya sebep olan durumun, halin önüne geçebiliyor.

Oysa hata yapmak yaşama ve insana özgü değil mi, ölüm değil alt tarafı hata yapıyoruz sadece, hatasız olmak için kendimizi bu kadar hırpalamaya gerek var mı?

En çok kendimize acımasız davranıyoruz. Her şey lekesiz bir geçmiş için mi, o kadar temiz pürüpak olacak ki yaşam, en ufak bi başarısızlığa veya başarısızlığın ardından gelecek kötü söze katlanılamayacak. Neden? Çünkü insanın en büyük halüsinasyonu kendini mükemmel sanmasıdır. Yani insan, doğası gereği mükemmeldir de kendisi değildir, kendisi kusurludur ve kusurlarını kapatmalıdır, göstermemelidir çünkü hatalar ve eksikler kusursuzluk zırhındaki çatlaklardır. İnsanın mükemmel olduğunu veya olması gerektiğini bize düşündürten nedir acaba? Kusurluları sevmekten o kadar uzağız ki, belki de bunun için bunca kusursuz olma çabamız? Kim bilir…

Hatasız, lekesiz, tertemiz ve her şeyimizle çok başarılı olmak istiyoruz ki sevsinler bizi. Sanıyoruz ki ne kadar güzel olursak, ne kadar genç olursak, ne kadar para kazanırsak, ne kadar terfi alırsak ne kadar hobimiz olursa ne kadar sanattan bilimden konuşursak o kadar sevileceğiz. Her şeyden anlamaya çalışmamız, herkese ve her şeye yetişme telaşımız da bu yüzden değil mi? O kadar çok sevilmek istiyoruz ki, o kadar bizden vazgeçmesinler istiyoruz ki hep daha fazlası daha fazlası için çalışıyoruz…

Eğer tüm bunları yaparken mutluysanız memnunsanız halinizden ve tam bir iç huzurunuz var ise doğru yoldasınız demektir, kimsenin buna söyleyecek aksi bir cümlesi de olmaz. Ancak yaşamınızdaki herhangi bir şeyi kendinizi başkalarına sevdirmek için yapıyor iseniz veya başkaları tarafından onaylanmak veya kabul edilmek için yapıyor iseniz, tehlike çanları sizin için çalmaya başlamış demektir.

Tehlike çanları çalar çünkü karşılığını alamadığınızı düşündüğünüz herhangi bir noktada kedere boğulmanız çok olasıdır. Çok acı çektiğinizde, kendinizi kötü hissettiğinizde kendinize sormanız gereken ilk soru “neden bunu hissediyorum” olmalıdır. Bu aşamada duyguları tanımlamak önemlidir, önemlidir çünkü hissettiğiniz ilk duygunun ardında fark ettiğiniz ilk yoksunluk, şifalandırmanız gereken ilk haliniz olacaktır muhtemelen.

“Neden” sorusunu çok severim. Neden sorusu sizi çok iyi çalıştırır, neyi neden yaptığınızı, sizin için ne ifade ettiğini, konunun zihninizle mi yoksa özünüzle mi ilişkili olduğunu gösterir. Canım yandığında ben de sorarım kendime “bu neden beni bu kadar etkiledi”, “şimdi neden canım yanıyor” gibi…

Neden harekete geçmiyorsunuz? Geçemiyorsunuz? Başarısız olmaktansa o işe hiç kalkışmamak çok daha güvenli değil mi?

İşte “neden” sorusunun cevabı sizi, hangi sebep ile eylemsiz kaldığınız konusunda da aydınlatır çoğu kez. Başarısız olmak? Özgüven eksikliği? Yetersizlik? Beceriksizlik? İnançsızlık? Hepsi?

Aslına bakarsanız biri diğerinden ayrı değildir, çoğu kez her biri diğerinden beslenir. Varlıklarını birbirlerine yaslanarak, birbirlerinden güç alarak sürdürürler. Sizi hayattan alıkoyarlar. İlerlememeniz için ne lazım gelirse yaparlar. Aşık oldunuz gidip söylemek istiyorsunuz ya da hoşlandığınız biri geldi seni tanımak istiyorum dedi, içten içe başarısız olma duygunuz var ise daha o ilişkiyi başlamadan bitirirsiniz, neden olduğunu anlamazsınız bile. Sonunda belki “neden hep böyle oluyor, bunlar da hep benim başıma geliyor” bile dersiniz. Bir iş gelir size, gidersiniz görüşmeye ama içten içe o işin size fazla olduğunu düşünürsünüz ve yine aslında bunun özü başarısız olma korkusudur, ya o iş sizi aşıyorsa ya yapamazsanız ya beceremezseniz?

Çoğu kez kibirli bir özgüvenle saklarız bu güvensiz halimizi, biz bile anlamayız bazen o sonsuz gibi görünen özgüvenin ardındaki çocuksu başarısızlık duygusunu, o naifliği, o ürkekliği…

Ve elbette çoğu kez bilinçli yapmayız bunu. 8 yaşındaki üzüm gözlü gibi ya bağırıp çağırarak asıl korkumuzun üzerini örtmeyi öğreniriz ya da yok sayıp görmezden geliriz suskunlukla.. Oysa o başarısızlık korkusu o veya bu nedenle hep oradadır.

Neden sorusu, bilinçaltını, zihnin ardındakini anlamak için iyi bir yoldur. İnsanın kendini tanıma yolculuğunda iyi bir arkadaştır. Bunca laf bunca söz şu cümle için yazıldı sanki “yaşamda cesur olanlar kazanır”. Sonunda ister başarı olsun ister başarısızlık “keşke yapsaydım” yerine “iyi ki yapmışım” demek var. Hem kime göre başarı kime göre başarısızlık? Misal bana göre denemiş olmak dahi kocaman kocaman bir başarıdır.
Korkarak yaşarsanız, eyleme geçmezseniz, o güzelim yaşamın ne kadar verilir hakkı?
Düşünsenize ne kadar..

Kadın insan hakları savunucuları: İnsan hakları cephesinin önündekiler için konuşma zamanı

Kadınların büyük emeğinin tanınmasının ve kutlanmasının zamanı.

Dünyanın herhangi bir yerinde insan hakları uğruna savaşmak için hayatını riske atan bir kadın var.

Haksızlığa karşı koyabilir, cinsel sağlık ve haklarını talep edebilir, çevre için savaşabilir, eğitim hakkını güvenceye alabilir, aile içi şiddetle veya cinsiyet eşitliği için mücadele edebilir.

Bu kadın insan hakları savunucuları üstesinden geldikleri olaylar kadar çeşitliler ancak bir ortak nokta onları birleştiriyor: Güçsüzleri korumak ve toplumu düzeltmek için kendilerini tehlikeye atıyorlar.

Uluslararası Af Örgütü, tüm dünyada aktivistlerin yüzleştiği şok edici tehditleri açıkça ortaya koyan yeni bir rapor yayınladı. Geçtiğimiz 20 yılda mücadeleci emekleri sonucu öldürülen ya da zorla kaybolan kadınların durumlarına ışık tutuyor.

Bu devam edemez. Kadınların büyük emeğinin tanınmasının ve kutlanmasının zamanı – kritik bir şekilde bu insanların güvenli çalışma ortamlarının ve saldırılardan korunmanın keyfini çıkarmalarının zamanı.

Kadın insan hakları savunucuları, ister kişisel ister organizasyonlara ya da akımlara bağlı olsun, insan haklarını korumak için mücadelenin ön cephesindeler. Birlikte bu cesur aktivistler değişim için bir makineler – bariz bir biçimde, onlar olmadan kadınların insan hakları gelişimi gerçekleşemez.

Birleşmiş Milletler tarihi bir karar olan Kadın İnsan Hakları Savunucularını Koruma Kararı’nı 2013’te kabul etti. Uluslararası topluluk kendini onları desteklemeye ve onların toplumdaki vazgeçilmez rollerini tanımaya adadı. Ama başarıları için alkışlanmak ve tanınmak yerine insan hakları savunucuları gittikçe tehdit edildi, saldırıya uğradı. “Suçlu”, “terörist” ya da “geleneksel değerlere bir tehdit” olarak tasvir edildi. En kötü durumlarda hapsedildiler ve öldürüldüler.

Kadın insan hakları savunucuları, haksızlıklara meydan okudukları ve toplumlarındaki geleneksel toplumsal cinsiyet rolleriyle klişeleri yıktıkları için saldırıya uğradı. Honduras’daki bir yerli ve çevre hakları savunucusu olan Berta Cáceres, örneğin, geçen yıl mart ayında bir hidroelektrik projesine karşı çıktığı için tehdit edilerek öldürüldü. Kızı Bertha Zuñiga bu yıl temmuz ayında, Honduras’ın Popüler ve Yerli Organizasyonları Sivil Konseyi lideri olarak atandıktan haftalar sonra, silahlı bir saldırıdan kurtuldu. Daha önce annesi aynı organizasyona liderlik etmişti. Adalet hâlâ yerini bulmadı.

Ancak kadın insan hakları savunucuları sadece kendileri oldukları için de saldırıya uğruyorlar veya öldürülüyorlar. Aura Lolita Chavez, Guatemala’daki yerli bir insan hakları savunucusu, haziran ayında silahlı erkekler tarafından ölüm ve cinsel saldırıyla tehdit edildi.

Şöyle söyledi:

“Beni tehdit ettiklerinde, beni öldüreceklerini söylüyorlar ama öldürmeden önce bana tecavüz edecekler. Bunları erkek meslektaşlarıma söylemiyorlar. Bu tehditler sadece yerli kadınlara özel.”

Bazı kadın insan hakları savunucuları yaşadıkları yer yüzünden tehdit altında – yaygın suçlular tarafından sarılmış silahlı bir çatışmaya yakalanabilirler veya kendi hükümetleri tarafından maruz bırakıldıkları şiddetli kısıtlamalar altında çalışıyor olabilirler. Suriye’de, örneğin, kadın insan hakları aktivistleri çatışma başladığından beri yaygın olarak tacize maruz kalıyor. Aralık 2013’te ünlü Suriyeli avukat Razan Zaitouneh ve üç farklı aktivist silahlı bir grup adam tarafından, kendi ofislerinden kaçırıldı. O zamandan beri görülmediler.

Bunlar sadece birkaç örnek. Üzücü bir şekilde, çok çok daha fazlası var. Cinayetler, mecburi ortadan kaybolmalar ve tacizin diğer tüm çeşitleri diğer kadın insan hakları savunucularında, arkadaşlarında, ailelerinde ve genel olarak toplumda bir dalgalanma etkisi yaratıyor.

Ve tamamen moral bozucu olan şey, bu saldırıların çoğunun ülkeler kendi insan hakları zorunluluklarını ciddiye almış olsa önlenebilecek olması.

Suçlar araştırılmadığında ve cezalandırılmadığında ürpertici bir mesaj yollanmış oluyor. Bu birçok kadın hakları savunucusunu hayatları için ya da doğru olan şey adına mücadele etmek için fazla korkmuş bir halde bırakıyor. İşte bu yüzden hükümetlerin raporumuza kulak vermesine ihtiyacımız var. Açıkça kadın aktivistlerin insan haklarının gelişimindeki yerini kabul etmeliler. Yeteri kadar desteklendiklerini garanti ederek gelecekteki saldırıları önlemek adına adım atmalılar.

Birleşik Krallık gibi ülkelerin oynayacak büyük bir rolü var. Saldırıların boyutu global olarak göz önünde tutulacak olursa Uluslararası Af Örgütü, Birleşmiş Krallık hükümetinin yurtdışı ve global insan hakları savunucularını nasıl destekleyeceğine dair kararlı ve stratejik bir plan geliştirmesini istiyor. Bu plan bakanlık liderliğinde olmalı ve bu plana doğru dürüst bir fon bulunmalı.

Yükselen popülizmin, aşırı tutuculuğun, adaletsizliğin ve kadınların insan haklarına karşı bir ters tepki karşısında kadın insan hakları savunucularının seslerinin, toplulukların ve akımların temsil ettikleri şeyin her zaman olduğundan daha fazla önemi var.

Kaynak: Huffington post.
Kapak Fotoğrafının Kaynağı: Global justice ecology.
İlk Fotoğrafın Kaynağı: Life Gate.
Son fotoğrafın kaynağı: Marcha.

 Cinsiyetsiz Moda: Nasıl istersen öyle görün

2000 yılının başında, Madonna, “Kızlar kot pantolonlar giyiyor ve saçlarını kısa kestiriyorlar, t-shirtler ve botlar giyiyorlar, çünkü erkek olmakta bir sorun yok. Ama bir erkek için kız gibi görünmek aşağılanmaktır. Çünkü kız olmanın küçültücü olduğunu düşünüyorsun.’’ dediği ”What It Feels Like For A Girl” şarkısında, geçmişten gelip hala peşimizi bırakmayan, toplumun kadınlık ve erkeklik kalıplarına, çok eski zamanlardan göz kırpmış. Çünkü bizler şu an bir kadının erkek gibi giyinmesine maskülenlik derken, bir erkeğin kadın gibi giyinmesine şaşırtıcı ve cinsiyetçi bir şekilde, küçük düşürücü gözlerle bakıyoruz. Cinsiyet eşitliğini bırakın, bütün cinsel kimliklerin eşitliği diye haykırdığımız bir dönemde, artık cinsiyetsizliğin özgürlüğünü keşfetmemizin vakti gelmedi mi?

Peki ya moda? Yıl 2018, modaevleri ve tasarımcılar artık bir marka olmanın dışında, koleksiyonlarıyla adeta bir dışa yakarış derdinde. Artık cinsiyetsiz giyim var. Kadın ve erkek tasarım figürlerinin birbirine karıştığı bu dönemde, cinsiyet akışkanlığı denen, bireyin kendini bir cinsiyete ait hissetmeme durumuna verilen isim, en çok da modayı ele geçirmiş durumda. Cinsiyet akışkanlığı dediğimiz bu kavram, bireyin cinsel yöneliminden çok, cinsel kimliğiyle alakalı. Bunun model seçimlerine de yansıması, daha erkeksi ve basmakalıp mükemmellik figürlerinden uzak kadınlar, daha feminen hatlı erkeklerle, bu akımı sürdürüyor. Moda artık cinsiyet kalıbından çıkmaya çalışıyor. Toplumun bize dayattığı cinsiyet normlarından çıkıp, devrimsel bir şekilde ezberleri yok eden bu akım, daha birçok şeye ilham verecek. Aynı zamanda, kendini cinsiyet olarak akışkan tanımlayan ünlüler, içinde bulundukları kampanyalar ve modaevleri bu akıma daha da açıklık getiriyor.

1-Harry Styles-Gucci

Gucci’nin zamansız tasarımcısı Alessandro Michele, tabuları yıkarak yeni bir devrim yarattı. Koleksiyonun en büyük ikonu da tartışmasız ünlü şarkıcı Harry Styles. Kendisi, cinsiyet sorunlarında bir o kadar hassas olmasıyla birlikte, bunu kendi tarzına da yansıtıyor. Gerek günlük stilindeki dar pantolonları, payetli, çiçekli gömlekleri ve yeri geldiğinde omuzlarına kadar uzattığı saçları, ojeleri ve makyajıyla, aynı zamanda, sahnede asla vazgeçemediği floral takımlarıyla, feminen ve eklektik bir cinsiyetsiz moda akımının en büyük sembolü haline geldi.

2-Lily-Rose Depp

Bugünlerde Chanel’in podyumlarında sık sık gördüğümüz, dönemin ‘’it girl’’lerinden olan, Johnny Depp ve Vanessa Paradis’in 19 yaşındaki kızı Lily Rose Depp kalıplaşmış cinsiyet kalıplarına karşı çıkan, Self Evident Truths projesine katkı vermişti, kendisi her zaman, cinsiyetinin akışkan olduğunu ve modada kalıplara uymadığını dile getiriyor.

3-Acne Studios

Frasse Johansson, Acne Studios’un kreatif direktörü Jonny Johansson’ın 15 yaşındaki oğlu. Geçtiğimiz yıllarda Sonbahar/Kış 2015 kampanyasının başrolü Frasse, kadın koleksiyonunu tanıtmıştı ve böylelikle Acne Studios’da cinsiyetsiz moda akımının öncüsü olmuştu.

4-Miley Cyrus

‘’Bütün hayatım cinsiyetimi anlayamamakla geçti. Her zaman ‘’biseksüel’’ kelimesinden nefret ettim, çünkü bu bile beni bir kutunun içine koyuyor. Kendimi bir erkek veya kadın olarak tanımlamıyorum, partnerimin de kendisini erkek veya kadın olarak tanımlamasına ihtiyacım yok” diyerek, kendini cinsiyet akışkanlığıyla ifade eden Miley Cyrus, aynı zaman da LGBTİ topluluğunun cesaret hikayelerini anlatan proje, #instapride‘ın yaratıcısı.

5-Ruby Rose

Orange Is the New Black dizisi oyuncularından Ruby Rose’da kendini cinsiyet olarak akışkan tanımlayanlardan. Yeri geldiğinde fazlasıyla maskülen, bazen de feminen moda tavrıyla fazlasıyla yenilikçi.

6-David Bowie

Moda dünyasının hala en büyük ilham kaynaklarından biri olan David Bowie, cinsiyetsiz modanın ilk öncülerindendi, çünkü o, hiçbir zaman kendine cinsiyet kalıplarına dayalı bir stil yaratmadı.

7-Lady Diana & Audrey Hepburn

Ne kadar cinsel yönelimlerinin akışkan olduğunu ifade etmeseler de, zamansız ve cinsiyetsiz stilleriyle günümüzde de iz bırakan Lady Diana ve Audrey Hepburn, takım elbiseleri içinde çok önceden bu akıma etki yaratmışlar.

Bu kadar farklılığın olduğu bir evrende, cinsiyet gibi derin bir kavramı, tek bir kalıba sokup buna göre yaşamak bizi de bir fanusun içine sokuyor. Cinsiyetsiz oyuncaklar, tuvaletler gibi yeniliklerle, bu kavramları sorguladığımız bir dönemde, modada bize mesaj veriyor. Üstelik çağımızda, moda artık toplumun bakış açısını geliştiren bir araç ve bu dönemde tasarımcıların bize dediği şey “Ne isen onun gibi görün!” Caitlyn Jenner’ın da dediği gibi “Biz, hepimiz birbirimizden farklıyız ve bu kötü değil. Bu iyi bir şey.”  Şimdi cinsiyet akışkanlığını keşfedip, nasıl hissedersen öyle olduğun gibi, nasıl istersen de öyle görünmenin vakti gelmedi mi?

Fotoğraflar: 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7

başlık görseli

Armutlu Cevizli Vegan Crumble

0

Armutlu Cevizli Vegan Crumble tarifi.

Malzemeler:

Katman 1: Hamur tabanı

1 bardak yulaf ezmesi,
1 bardak ceviz,
1/4 çay kaşığı tuz,
2 yemek kaşığı hindistan cevizi şekeri
2 çay kaşığı vegan yağ eritilmiş ( ya da hindistan cevizi yağı)

Katman 2: Armut doldurma:

Küçük küpler halinde kesilmiş 3 orta armut,
2 yemek kaşığı hindistan cevizi şekeri
1 çay kaşığı tarçın,
1 yemek kaşığı kakule,
1/4 çay kaşığı deniz tuzu
1 tatlı kaşığı vanilya özütü (opsiyonel)
3 yemek kaşığı limon suyu,
1 çay kaşığı mısır nişastası

Katman 3: Crumble

3 yemek kaşığı hindistan cevizi şekeri,
3 yemek kaşığı badem yemeği,
1/2 bardak yulaf ezmesi,
1 çorba kaşığı hindistan cevizi yağı

Yapılışı:

  1. Fırını 180 derece ısıtın.
  2. Bir parşömen kağıdını pişirme kabına yerleştirin.
  3. Armut küplerini kasenin içine koyun, şeker, tarçın, kakule, tuz, vanilya özü, limon suyu ve mısır nişastası ekleyin, hepsini iyice karıştırın.
  4. Bir fırın poşetine yerleştirin ve yaklaşık 15 dakika pişirin. Kenara koyun.
  5. Tüm katman 1 taban bileşenlerini mutfak robotuna yerleştirin, yüksek hızda karıştırın.
  6. Karışımı fırın tepsisine aktarın. Ellerinizle eşit bir katman elde edene kadar bastırın.
  7. Folyoyu açın ve taban hamuru üzerine armut karışımı dökün.
  8. Tüm crumble katmanı malzemelerini blenderınıza yerleştirin, yüksek hızda karıştırın.
  9.  Armut karışımın üzerine eşit miktarlarda dökün.
  10. Tepsiyi fırına yerleştirin. 20-25 dakika ya da altın rengine dönene kadar pişirin. Soğuması için 10 dk bekleyin ve servis edin.
    (Arzu ederseniz hindistan cevizi kremasını blenderdan geçirip soğutarak beraber servis edebilirsiniz.)

Afroamerikan yazar, şair ve şarkıcı Maya Angelou hakkında bilinmeyen 5 şey

Doğum günü hem yakın hem iş arkadaşı olan ABD’li insan hakları savunucusu Dr. Martin Luther King’in suikasta kurban gittiği gün olduğunu biliyor muydunuz?

Yaşasaydı 4 Nisan’da 90 yaşında olacak Maya Angelou, hala Amerika’nın en etkileyici yazar, sanatçı ve kültürel sembollerinden biri. Ufuk açan yaş hikayeleri ile başlayan birkaç otobiyografik çalışmadan oluşan dizisi Kafesteki Kuşun Neden Öttüğünü Biliyorum (I Know Why the Cage Bird Sings) isimli kitabı; tecavüz, ırkçılık ve travmalar ile uğraşarak, uluslararası beğeniler toplayarak anı türüne yeni bir soluk getirdi.

Doğum tarihi, 1960’da konuşmasını duyduktan sonra tanıştığı ve hem iş hem yakın arkadaşı olan ABD’li insan hakları savunucusu Dr. Martin Luther King Jr ile aynı. Başarılı bir şarkıcı olan Angelou bir toplantının ardından King’in Güney Hıristiyan Liderlik Konferansı’nı desteklemek için Özgürlük Kabaresi’ni düzenledi. 1968’de Dr. King, kendisinden insan hakları yürüyüşü düzenlemesini istedi; Angelou kabul etti ancak King suikasta uğramadan çok kısa bir süre önce düzenlendi. 1960’lı yıllarda yazar, editör ve radyo yayımcısı olarak çalıştığı Ghana’da Malcolm X ile arkadaş oldu. Malcolm X’in Afro-Amerikan Birliği Örgütü adında yeni bir insan hakları örgütü kurmasına yardım etmek için 1965’te ABD’ye geri döndü fakat Malcolm kısa bir süre sonra suikasta kurban gitti.

Angelou aynı zamanda 1960’ların başında yazarlık, editörlük ve radyo programcılığı yaptığı Gana’da Malcolm X. İle de arkadaş oldu. Angelou, 1965 yılında yeni bir sivil haklar hareketi için Afroamerikan Birliği Organizasyonu’nda Malcolm’e yardımcı olmak üzere Amerika’ya döndükten kısa bir süre sonra da Malcolm’üm katledilişine tanık oldu.

Angelou’nun sıradışı yaşamını kısacık bir makaleye sığdırmayı imkansız hale getiren 7 otobiyografik eseri yazabilmek için yeterince dolu bir yaşam yaşamış olmasına rağmen, Angelou hakkında bilinmeyen 5 şeyi sizler için listeledik;

Profesyonel Bir Dansçıydı

20’li yaşlarında genç bir oğlanla evlenen Angelou, San Francisco’da modern dans eğitimi almaya başladı. Trinidadlı dansçı Pearl Primus ile Afrika Dansı çalışmak için New York’a dönmeye karar vermeden önce Al and Rita adında bir dans grubu kurdu. Ünlü gece kulübü The Purple Onion da dahil San Francisco’nun pek çok kulübünde profesyonel şekilde dans etmeye başladı.

Bir calypso dansçısı olarak başarısı, Miss Calypso isminde bir şarkıcı olarak ilk albümünü kaydetmesinin yolunu açtı.

Grammy Ödülü Kazandı

Angelou bir şarkıcı olarak başarıyı yakalamasına rağmen 1995’teki Grammy Ödülünü müzikal işlerinden değil; 1993’te Bill Clinton’ın başbakan olarak göreve başlamasına dair yazdığı On The Pulse of Morning isimli şiirini kaydederek aldı.
Yaptığı konuşma, Başkan Robert Frost’dan sonraki dönemde John F. Kennedy’nin 1961 yılındaki açılış töreni konuşmasından sonra ilk konuşma oldu.

Wesley Snipe’in Rol Aldığı Bir Filmin Yönetmenliğini Yaptı

Demolition Man ve Blade gibi aksiyon filmleri ile ünlü olan Wesley Snipes; Angelou’nun 1996 yılında çektiği Down in the Delta isimli filmde de oynadı. Film; aile trajedisi, uyuşturucu, ırk, önyargı ve fidye üzerine yapılan bir filmdi

Yazma Rutininde Şeri (Beyaz İspanyol Şarab), İncil ve Bir Deste Kart Bulunurdu

Angelou’nun yazma rutini, hala efsane konusu olmaya devam ediyor. Birkaç kaynağa göre, ilerleyen yaşamında başarılı bir yazar olan Angelou sabah 5’te kalkar ve görevlilerden duvardaki tüm resimlerin kaldırılmasını istediği bir otele giderdi. Bir şişe beyaz İspanyol şarabı, Roget’s Thesaurus sözlük ve İncil, Solitaire oynadığı bir dizi kart ile yatağa uzanırdı. Sarı bir not defteri üzerine öncelikle 10-12 sayfa yazı yazardı ve akşam saatlerinde bunları düzenleyerek 3-4 sayfaya indirirdi.

Seks İşçisi Olarak Çalışan İnsanlarla Konuşarak Onlara Yardım Etmeye Çalıştı ve Daha Sonra Yaşadıklarını Kaleme Aldı

Otobiyografilerine göre, Angelou hem bir seks işçisi hem de lezbiyen seks işçileri için patron/patroniçe olarak çalıştı. 1995 yılında yapılan bir röportajda, bu konular hakkında yazmanın önemini açıkladı:

“Yaşadıklarım hakkında yazıyorum çünkü insanlar gençlere yanlış şeyler anlatıyor; ‘Yanlış bir şey yapmadım. Kim, Ben mi? Asla. Klozetimde hiçbir iskelet yok. Aslına bakarsanız, bir klozetim bile yok’. Bunun gibi yalanlar söylüyorlar ve daha sonra gençler kendilerini farklı durumlar içinde buluyorlar ve ‘Lanet olsun, gerçekten çirkin biri olmalıyım. Annem veya babam asla yanlış bir şey yapmaz. Kendilerini bağışlayamaz ve hayatlarına devam edemezler’ diye düşünüyorlar.”

Kaynak: Independent