Ana Sayfa Blog Sayfa 250

Tiyatronun özgür hali: İstanbulimpro 10. yılında

“Çünkü ne oynayacağıma dair bir fikrim yok. Bugün bizi etkileyebilecek her şeyi, nasıl özümsediğiniz ve bunu o formata nasıl aktardığınızla doğru orantılı, deneyimle birlikte gelişen bir süreçten bahsediyoruz.”

Doğaçlama tiyatronun klasik tanımına hemen hemen her yerde rastlayabilirsiniz. Yazılı metin olmadan sahnelendiği, her şeyin o anda gerçekleştiği… gibi başlıklarla anılır. Peki insan beynine ve yaşamına kattıklarını hiç düşündünüz mü?

Bu sene 10. yılını kutlayan İstanbulimpro ekibi de doğaçlamanın, klasik seyirci-oyuncu etkileşiminden farklı olarak, disiplinlerarası bir sanat anlayışıyla, oyuncuya ve seyirciye özgür alanlar yaratarak doğaçlama tiyatro yapıyorlar. Bunu yalnızca gösteri formatlarında değil, eğitim anlayışlarında benimsiyorlar. Yurt içi ve yurt dışındaki organizasyonlarda da aktif yer alan ekip, bu sezon da atölye ve birbirinden çeşitli gösterileriyle kapılarını sanatseverlere açıyor. İstanbulimpro, profesyonel oyuncularıyla, gönüllüleriyle ve öğrenci kadrosuyla seyircilerine nefes alacakları bir ortam sağlıyor.

İstanbulimpro’yu ve doğaçlama tiyatroyu daha yakından tanımak için, İstanbulimpro ekibinden Koray Tarhan ile bir sohbet gerçekleştirdik.

Koray Tarhan, tiyatroyla bağını şu sözleriyle açıklıyor; “Dışarıda kötü bir dünya var. Biz de kafayı yememek için tiyatro yapıyoruz.”

İstanbulimpro nasıl işler?

Biz patronsuz bir tiyatroyuz. Vergi, yasal sorumluluklar gibi şeylerden birimiz sorumluyuz ama asla o patron olmuyor. Sahnemizin sorumlusu var, gönüllülerimiz var ki onlar atölyelerimizden ücretsiz yararlanıyorlar. Mutfaktaki masadan kulisteki eşyalara, hiçbir şey alınmış eşyalar değil. Hepsi fazladan malzemeler ile kendi yaptığımız şeyler. Türkiye’de çoğu tiyatro böyledir. Buradaki mülkiyet ilişkisi de çok güzel. Enstrümanlar birinindir, lazım olduğunda alır, bırakır. Masklar hediyedir. Kuruluş aşamasında da seyircinin desteğiyle var olmuştur. Sıfır sermaye ile, seyircilerin önden bilet almasıyla ya da emeğini katmasıyla buranın var olmasını sağlamıştır. Dönemsel toplantılar oluyor ama soğuk analizlerimiz yok. Organik ve anarşizan şekilde çalışıyoruz.

Seyircilerimizden şunları duymak çok güzel; “Ben burada nefes aldığımı hissediyorum.” diyor. Bizim onların fikirlerine ve onlara ihtiyacımız oluyor ve o fikirlere de, onlara da değer veriyoruz. Kötü oynadığımız zaman da bunu ifade etmesini istiyoruz. Gördükleri her şeye hayran olmasınlar. Zamanlarını veriyorlar ve bu çok değerli.

”Metinli tiyatroya düzenli ordu diyeceksek, doğaçlama işin biraz daha gerillası.”

İstanbulimpro’yu bilmeyenler için tanıtır mısınız ?

İstanbulimpro, doğaçlama tiyatro grubudur. Doğaçlamadan anladığı şey de seyirci karşısında, ne anlatacağının hiçbir hazırlığı olmadan, seyirci ile birlikte hikâyeyi oluşturmak, yani sanatı yaratım aşamasında paylaşmak. Bunu yaparken de farklı formatlar üzerinden seyirci ile temas olanakları peşinde koşan, kimi zaman kısa parçalardan oluşan kabare tarzı gösteriler ile (Ne Ala Temaşa, Haftanın Elamanı gibi oyunlar), kimi zaman da müzikal, uzun biçim dediğimiz,  dramatik anların peşinde olan bir hikaye yaratma biçimiyle, gerçekleştiren; bir yandan da doğaçlama tiyatrodaki performansını, bu işe meraklı insanlarla da paylaşan bir topluluk.

Bu sezonda eğitim anlamındaki en büyük yenilik, daha önce kur olarak ilerlettiğimiz doğaçlama eğitim formu, bu sefer daha uzun soluklu bir eğitim biçimi olan “Olgunlaşma Enstitüsü” oldu. Bu da bilgiyi birlikte yaratma, üretme sürecinden gelen bir eğitim biçimi. Bu biraz da herkesin akademi açtığı, akademilerin KHK’lar ile boşaldığı bir dönemde esprili bir gönderme. 7 senedir bizden kurs alan öğrencilerimiz var. Burada sahne almaya başlamış ama doğaçlama eğitimine gelmek istiyor. Çünkü doğaçlama eğitimi spor gibi çalışılan bir şey. Ekip olarak idmanlara sürekli devam etmek gerekiyor. Eğitimlerimiz çizgisel değil döngüsel oluyor.

Bizim de aktarmak istediğimiz şeylerde tipik kurs sistemi yetmediği için Olgunlaşma Enstitüsü’ne karar verdik. Bu da çıraklık-kalfalık eğitimi olarak iki basamakta işliyor. Çıraklık aşamasında eğitim alan kişi, Haftanın Elemanı oyunumuzda en az üç kere oynamış olmak, 8 aylık eğitimi tamamlamış olmak şartıyla bir sonraki sene Kalfalık eğitimine girmeye hak kazanıyor. Aslında kalfalık eğitimi de İstanbulimpro’nun küçük modellenmiş hali. 3 aylık dönemler halinde farklı formatlar üzerinde çalışılıyor.

Örneğin, bizim “Bir Zamanlar” formatımız var, uzun biçim dediğimiz bir format, üç ay bunu deneyimleyip, eğitim devam ederken bu gösteriye çıkmaya başlıyor. Bitimsiz bir kurs süreci değil, aynı zamanda sahnede üretim süreciyle devam eden bir eğitim anlayışı. Üst seviyeye geçme argümanımız yok. Mesela Olay Rusya’da Geçiyor, Çehov tarzı formatımız. 3 sezondur oynuyoruz ama her hafta sabırsızlıkla bekliyorum. Çünkü ne oynayacağıma dair bir fikrim yok. Bugün bizi etkileyebilecek her şeyi, nasıl özümsediğiniz ve bunu o formata nasıl aktardığınızla doğru orantılı, deneyimle birlikte gelişen bir süreçten bahsediyoruz. Bu, marangoz atölyesinde de böyledir. En temelden öğrenirsiniz ama üretimle birlikte hep o en temelde öğrendiğiniz ile ilerlersiniz.

Eğitimler 30 Eylül’de başlamış olacak ama Ekim ayında da katılım mümkün.

Doğaçlama formatlarınıza nasıl hazırlanıyorsunuz?

Real Madrid ve Barcelona’nın iki maçını izlediğiniz zaman, iki farklı oyun görürüz. Her seferinde goller, paslar farklıdır. O goller ‘bunu böyle atalım’ diye çalışılmamıştır. Gol ve pas çalışırlar, iyi pas gelirse iyi gol olur. Biz de ne yapacağımızı çalışmıyoruz, zaten o durumda samimiyet kaybolur. Doğaçlamada beraber çuvallama riskini taşıdığımız zaman işin heyecanını canlı tutuyoruz. Benim tek sarıldığım şey arkadaşımın ne yapacağı ve ne söylediği. Birbirimizi nasıl daha iyi dinleyebiliriz, ekip halinde dengemizi nasıl sağlayabiliriz gibi zihin-beden bütünlüğünün dengesini sağlayan çalışmalara odaklanıyoruz. Nasıl bir hikâye anlatacağız, ona çalışmıyoruz. Çünkü bu insanı sanatçı kılan kısım, sanatçı çalışarak olunabilecek bir şey değil. Zanaat çalışılır ancak.

Yazılı metin ile yapılan tiyatroyu buna benzetebilir miyiz?

O biraz bant sisteme benziyor bana göre. Metinli tiyatroda risk, 3 ay provasını yaptığınız şeyin alkışlanıp alkışlanmayacağıdır. Reddettiğim için söylemiyorum ama yapısal olarak bana ne hissettiriyor onu söyleyeceğim, orada biraz ikea var. Hikaye ve parçaları birleştiriyorsunuz. Çağınıza nasıl denk gelmişse biçimlendiriyorsunuz. Orada mutlak bir şeyler var. Yönetmen ne derse o, ki Brecht’in kırmaya çalıştığı en büyük şey de bu. Metinli tiyatroya düzenli ordu diyeceksek, doğaçlama işin biraz daha gerillası. Herkes sahnede inisiyatif sahibi, herkes birbirini dinlemek zorunda. Bir savaştan değil ama örgütlenme biçiminden bahsediyorum.

Tiyatroya özgürlük alanı mı yaratmış oluyor böylece?

Hem seyirci, hem ekip olarak evet. Jacques Ranciere, özgürleşen seyirci metnine bakacak olursak referansımız bizim odur. Özetle anlatılan, klasik anlamda öğretmenin, kendi statüsünü korumak için, öğrencisiyle arasında, her zaman cehalet boşluğu olmasına ihtiyacı vardır. Bu özgürleştirici bir ilişki değil. Bu formülü oyuncu ve izleyici arasına alacak olursak, sanatçının toplumu aydınlatma misyonu vardır, bu bir statüdür örneğin. Ya da üç ay bir oyuna çalışıp, dünya üzerine söylenecek bir söylem belirleyip , onu da mükemmelleştirmeye çalıştıktan sonra seyirciyle bir cehalet boşluğu yaratırsınız. 20. yüzyıl bu ilişkiyi kırmaya çalışan insanlarla dolu. Dümbüllü’nün sahnesinde öyle bir şey var mıydı ? İnsanlarla yatay ilişki vardı. Her ne olduysa sanayi devriminden sonra, liderler, komutanlar, yönetmenler, rejisörler çıktı. Onların söylediği cümleyi seslendiren sanatçılar, seyirciden her anlamda uzakta bir ortam yaratıldı.

Sanatçıların halkı aydınlatması ne demek ? Anında ışığı ilk hisseden insanların doğru düzgün bir örgütlenmesi yok. Telif hakkımız yok. Kör topal giden bir sendika süreci var. Nasıl aydınlatacağız biz, bizden örgütlenme anlamında çok daha ileride olan maden işçisini ? Zanaatçı ve sanatçı ayrımını tam burada yapıyorum. Bir şeyi sanatlı yapan nokta, ne kadar kendinden şeyler kattığındır. Doğaçlamada da yapmaya çalıştığımız şey bu. Konvansiyonel tiyatro ile fark, seyirci ile aramıza hiyerarşik bir fark koymuyoruz. Ki sahnede de biz en aşağıdayız seyircimiz en yukarıda. Alternatif tiyatro yaptığını söyleyenler de sahnede kendini yukarıya koyuyor. Çünkü alışık olduğumuz format bu. Ama alışık olduğumuz formatlarla gidersek nasıl alternatif bir iş yapmış oluruz?

O halde doğaçlama, özgürlük alanını; oyuna, oyuncuya ve seyirciye sağlamış oluyor…

Evet. Özgürlük alanı dediğimiz noktada, Viola Spolin var. Doğaçlama ile ilgili kitaplar çıkaran, tiyatroyu araç olarak kullanan bir büyüğümüzdür. Chicago’da rekreasyon alanında göçmenlerin adaptasyon süreci içerisinde çalışmalar yapıyor. Şöyle diyor; “İnsanların oyuncu olup olmamasıyla ilgilenmiyorum, doğaçlama insanların kendilerini bulabilecekleri, kaynaklarını keşfedebilecekleri, tekrar tekrar gelmek isteyecekleri bir özgürlük alanı sunar.”

Metinli tiyatroda gördüğüm şey, bir metin seçilme süreci var. Daha bu aşamada kendi seçildiği rolden memnun olmayan oyuncular vardır. (Tamamen kendi fikrim.) Ayrıca bir çekişme yaşanır. Bu işler işin cilvesidir. Bunlardan sonra prömiyerde oyun patlar, harika geçer. Tiyatrocular arasında ikinci oyun laneti vardır. Çünkü gerçekleşmiş bir sürecin tekrarı yaşanır. Diğer oyunlar, son oyuna kadar belli bir çizgide gider. Son oyunda diğer projeler için, tanıdıklar için vs. yine yükselir ve oyuncular seyircilerin anlamayacağı şekilde şakalaşır, eğlenir. Bunlar motivasyon olur. Tüm bu süreç bir “iş” halini alır ve bu bana sakıncalı geliyor o yüzden içinde olmak istemiyorum.

Motive olmuş, söyleyeceği bir şeyler olan ve bunun için birbirini dinleyen bir topluluk olarak neden Hamlet’in son sahnesinden sonrasını her hafta oynamayalım ki? Tom Stoppard’ın Shakespeare metinlerine yaklaşımında olduğu gibi. Bu çok impro kafası bir şey aslında. Meddahların, Dengbejlerin hikâyeleri ezberlememesi ama bilmesi, her seferinde yeniden havalandırması.. Aşıkların atışması, ağıtlar mesela doğaçlama yapılıp dilden dile bu güne taşındı.

Doğaçlamanın nörolojik etkisi nasıl gerçekleşiyor?

Kişilerin doğaçlama yaptığı esnada, kendini izleme ve yargılama yerlerinin bastırıldığı, kendini ifade yerlerinin aşırı derecede aktif olduğu gözlemleniyor. İfade özgürlüğü ve olaylara farklı açıdan bakma yetisi kazandırıyor. Dil ve matematiksel kısımlar daha fazla çalışıyor. Benim deneyimim, bugüne kadar yaklaşık 10-12 kişide farklı şeyler gözlemledik. Örneğin, çocukken solak olup zorla sağlak yaptırılmış insanlar,  bunları 30-40 yaşlarında ağlayarak hatırlıyor. Bunu keşfeden insanların hayatındaki pozitif etkiye de tanık oldum. Toplumumuzda da kendisi gibi olamayan çok insan var. Alzheimer hastalarıyla ilgili yurt dışında yapılan çalışmalar var. Northwestern Üniversitesi’nde improcular ve ileri düzeyde Alzheimer hastalarıyla gerçekleştirildi. Doğaçlamanın en temel prensibi “anda olma” ve “süreci tamamlama”. Hastalığı tedavi etmiyor ama bir şeyleri tamamlamış olma hissi veriyor ki bu altın değerinde bir şey.

Ev sahipliği yaptığınız festivaller devam edecek mi?

Doğaçlama ve Hikaye Anlatıcılığı festivalini yaptık. 3 sene önce yaptık ve talihsiz zamanlara denk geldi. Beyoğlu’nda ya da Kadıköy’de de olayların göbeğinde bir sahneydik. Mayıs ayında yapıyorduk ve son festivalimizi yapamadık. Sekiz ülke falan geliyordu ve böylesine tehlikeli bir ortama misafir çağıramadık açıkçası. Kimin patlattığı belli olmadığı söylenen bombaların arasına kimseyi getiremezdik. Ara ara misafirlerimiz oluyor, pratikte ve fikirde devam ediyor aslında ama daha küçük çaplı. Belki ülke çok güvenlidir ama insanlar da tedirgin oluyor. Biz sık sık festivallere, organizasyonlara katılıyoruz. Türkiye’yi temsil ediyoruz ama kimin umurunda!

Bu sezon yeni oyunlar var mı?

Yeni formatlardan, Scrabble İmpro var. Oyun mantığından bir performansımız olacak. Şöhret Kapısı isimli oyunumuz olacak ama o sahne dışında, bizden proje isteyen barlarda sahnelenecek. Andy Warhol’un ‘’ Bir gün herkes, 15 dakikalığına ünlü olacak.’’ sözünden referansla çıkarttığımız bir oyun.  Profesyonel oyuncu ve hayatında hiç sahneye çıkmamış bir kişinin gerçekleştireceği bir performans olacak. Kasım ayında masallar üzerinden gerçekleştireceğimiz bir projemiz var. Olay Rusya’da Geçiyor, Kayıp Oyun, Bir Zamanlar, Haftanın Elemanı, Ne Ala Temaşa da devam ediyor. İstanbulimpro’ya yakın dursunlar.

Daha detaylı bilgi edinmek için; www.istanbulimpro.com

Fotoğraflar: Ersin Şen

Atıldık, sürüldük, tutuklandık ama rezil olmadık, ayrılmadık, yenilmedik

Atıldık, sürüldük, tutuklandık ama rezil olmadık, ayrılmadık, yenilmedik

Olağanüstü hâl kısa adıyla OHAL’in ilanından sonra en çok alıştığımız kelimelerden biri de Kanun Hükmünde Kararname yani KHK oldu. KHK’larla birlikte işlerinden atılan yüzbinlerce emekçinin birçoğu barış isteyen, başka türlü bir dünyanın hayalini kuranlardı. Onlardan biri de KHK ile ihraç edilen öğretmen Duygu Şahlar’dı.

İhraç edildikten sonra uzun zamandır yaptığı tiyatro çalışmalarına ağırlık verip, “Bi’şey Anlatıcam” adıyla büyüklere masallar anlatmaya başladı. Şimdi de hazırladığı oyun “Ee Şimdi Kurtulduk mu?” ile Türkiye turnesine çıkıyor.

Yola çıkış fikrine dair konuşan tiyatrocu Şahlar;

KHK’dan sonra tiyatro yetişti imdadıma. “Bi’şey Anlatıcam” dedim önce, sonra da “Eee, kurtulduk mu?” masalını anlatmaya başladım. Önceleri dostlara anlattığım bir masal olmuştu, şimdi ise herkesle buluşmak istediğim bir köprü. Bir özgürlüğe kaçışın hikâyesini anlatacağım, uğrayacağım her durakta. Yolculuğumda hedefim Eğitim-Sen’in olduğu bütün illere gitmek; KHK’lı olan-olmayan bütün herkesle söyleşmek, şu üzerimize üzerimize gelen göğü biraz ittirmek. Hep birlikte söyleyerek, söyleşerek yoluma devam etmek istiyorum. Her durakta güçlü bir nefes alacağız, çaresiz olmadığımızı söyleyeceğiz birbirimize, “hadi kalk!” diyeceğiz. KHK denen naneye bir nanik yapacağız. Atıldık, sürüldük, tutuklandık ama rezil olmadık, birbirimize düşmedik, ayrılmadık, yenilmedik. Gittiğimiz yerlerde muhalif sanat yapan dostlarımızla, KHK ile işinden atılmış dostların bu biçimde ki çabalarıyla ortaklaşmak bizi elbette mutlu edecek. Yolculuk sonunda bir iletişim ağı kurabilirsek, birlikte yola devam edebilirsek ne mutlu bize.” dedi.

Aynı zamanda tüm sürecin belgeselinin de çekileceğini söyleyen Şahlar, “sürecin sonunda ortaya çıkacak olan belgesel-video günlük ise, neredeyse tüm ülkedeki sendikal mücadele sonucu işinden atılan öğretmenlerin ortak hikâyesini anlatacak. Bu belgeseli bütün ihraç edilmiş kamu emekçilerine adayıp, Eğitim-Sen’e armağan edeceğiz” dedi. Tiyatrocuya yol boyunca oyun için bir müzisyen, çekimler için de bir sinemacı arkadaşı eşlik edecek.

Oyun tarihleri ve yerleri için https://www.facebook.com/biseyanlaticam sayfasını ziyaret edebilirsiniz.

KISAKES Kısa Film Festivali ödülleri sahiplerini buldu

1

25-30 Eylül tarihlerinde üçüncüsü tarihi Ortaköy Feriye Sineması’nda düzenlenen Uluslararası Kısa Film Festivali kazananları açıklandı.

Bu sene yoğun ilgi gören festival; uluslararası sinema profesyonelleri ve genç sanatçıları pek çok farklı atölyeler, özel tematik gösterimler, söyleşiler, tanışma etkinlikleriyle Ortaköy Feriye Sineması’nda ağırladı ve katılımcılara uzun bir aradan sonra Feriye’de film izleme keyfini yeniden yaşattı. İlker Canikligil, Gökhan Tiryaki, Bronwyn Cornelius, Sydney Levine ve Pierre Lapeyrade gibi isimlerin sinemaseverlerle buluştuğu festival 29 Eylül akşamı Zorlu PSM’de gerçekleşen, sunuculuğunu Can Çelikay’ın yaptığı ve son zamanların çok sevilen gruplarından The Away Days’in sahne aldığı görkemli bir ödül töreni ile son buldu. Ödül töreni sonrası Berlin Film Festivali Dj’leri Chika&SoulMind olağanüstü performanslarıyla sinemaseverlere unutamayacakları bir gece yaşattı!

Ödül töreninde öğrenci filmleri arasından seçilen en iyi kısa filmler ile bu seneki teması ‘Yaşayan Şehir’ olan ve Saraybosna Film Festivali ortaklığıyla gerçekleştirilen Pitching Platformu kapsamında projeleri desteklenen yarışmacılar ödülleriyle buluştu.Ayrıca bu sene festivalin medya sponsorluğunu üstelenen Filmloverss Pitching Platformundan seçtiği bir projeye medya desteği sağlayacak.

İşte bu senenin kazananları:

En İyi Kurmaca Ödülü: 128 / Onur Atalay Şenol | Türkiye
BAU Özel ve Seyirci Özel Ödülü: Fingermen / Ivan Shokha | Ukrayna
Ekip Özel Ödülü: Call of Cutesness / Brenda Lien | Almanya
Jüri Özel Ödülü: Hunted /Yen-Hsun Chen | Tayvan
En İyi Animasyon Ödülü:  Retouch / Yi-shan, Wang – Yu-ru, Lin – Yi-Hsuan, Lee – Xiao-Han – Ya-Yuan,Hsu | Tayvan
Mansiyon Ödülü: On Board! / Charline Parisot | Fransa

Pitching Platformu Yaş Sınırsız Kategori Kazananları:

Muzaffer / Kartal Gür
Beyaz Bir Gece / Özgür Can Uzunyaşa

Pitching Platformu Üniversite Öğrenci Projeleri Kategori Kazananları:

Fear / Mirjana Galic
Beyhude / Arman Ertürün

Bu içeriği zengin esrar kataloğu, herhangi bir durum, semptom veya ruh hali için mükemmel türü bulmanıza yardımcı olacak

Esrar, Kanada’nın yanı sıra git gide daha fazla eyalette yasal hale geldikçe, halka çok daha fazla çeşit temin edildi. Leafly gibi harika bir şekilde organize edilen web siteleri ile müşteriler, problemin fiziksel veya mental olup olmaması fark etmeksizin belirli ağrı veya rahatsızlıklarını azaltmaya yardımcı olan esrar türlerine doğrudan yönlendirilebilir.

Tıbbi esrar kullanımı, neşelenmenize, uykusuzluğa yardımcı olarak aktif kalmaya, sosyal anksiyete ile başa çıkmaya, ilham veya zihin motivasyonuna ve hareketlenmenize yardımcı olmakla bağlantılıdır. Yorgunlukla mücadele, migrenle başa çıkma, depresyon, kramplar, artrit tedavisi ve mide ağrısını hafifletmek için tıbbi olarak reçete edilmiştir.

Her köşede sağlık merkezlerinin ortaya çıkması ile birlikte, belirli türlerin nasıl olumlu etkilere sahip olabileceği hakkında doğru bilgiye kolaylıkla erişmek önemlidir. En basitinden sativa, hibrit ve indica’nın ayrımı ile başlayalım. Sativa uzun ve ince olarak tanımlanır ve 0 ila 30 derece arasında genişlikte yetişir ve daha uzun bir olgunlaşma döngüsüne sahiptir. Beyinsel olarak yüksek odaklanma ile neşelendirici ve yaratıcı etkilere sahip olduğu bilinir. Depresyon, ADD, yorgunluk veya duygudurum bozukluklarının semptomlarını hafifletmek için tavsiye edilir.

Indica, bununla yanı sıra, kısa ve yoğundur ve 30 ila 50 derece genişlik arasındaki bölgelerde yetişir ve sativadan daha yüksek bir verime sahiptir. Rahatlatıcı sakinleştirici etkileri ve vücudu tamamen yükselttiği bilinir. Genellikle anksiyete, uykusuzluk, ağrı ve kas spazmlarında etkilidir.

Leafly tarafından oluşturulan bir test, sativanın bir türünü, indicanın bir türüne karşı derecelendiren ziyaretçilerini gösteriyor. Her birinin etkisini altta bulabilirsiniz.

Kaynak

Hibrit türleri, soyun dayandığı ana bitkiden kalıtsal olan niteliklere bağlı olarak, indica ve sativa arasında bir spektruma düşer.

Yüzlerce lezzet ve önleyici nitelikleri ile yaşam tarzınıza ve ihtiyaçlarınıza uyacak mükemmel esrar türünü aramak hiç bu kadar kolay olmamıştır.

Leafly, aromalar (mango, lavanta, ananas, tar, yağ vb.), etkiler (endişe, enerji, rahatlama, açlık, odaklanma, vb.), semptomlar (kramplar, yorgunluk, uykusuzluk, mide bulantısı, spastisite, vb.) ve durumları (ADHD, bipolar rahatsızlık, anoreksi, adet öncesi sendromu, vb.) içeren çeşitli faktörler bakımından türleri ayırır.

Kaynak: The Plaid Zebra

Choreophilia: İzmir kışının ilk psychedelic etkinliği 7 Ekim’de Kaynaklar’da!

İzmir’e kasvet kışın değil yazın çöker. Sıcaklar bastı mı şehrin havası sanki gaz halinden plazma haline geçmişçesine ağırlaşır. Caddeler insan kabul etmezcesine kavrulur. Kimse öğlen sıcağında yolda yürümekten mutlu değildir. Cuma akşamüstü dediğin an şehir boşalır, herkes yazlık yerlere doğru yol alır. Kışın ilk habercisi sonbahar akşamları gelip çattığında, şehir yaşamı tekrar hareketlenmeye başlar. Havaların serinlemesi, İzmir eğlence hayatı için baharın gelişi gibidir ve bu şehirde underground müzik birlikteliklerinde tabiri caizse sessiz bir Nevruz gibi kutlanır.

İzmir çıkışlı ve geçmiş yıllarda bir çok başarılı etkinliğin üstesinden gelen Psy Potion organizasyon ekibi, indoor sezonuna merhaba demek için bu sonbaharda da hepimizi yılın ilk underground elektronik müzik etkinliğinde buluşturuyor.

Etkinlik, kendi gibi underground bir lokasyonda 7 Ekim Cumartesi akşamı Kaynaklar’da gerçekleşecek. Sahnenin kurulacağı kapalı alanı Stardust renklendirirken, hala açık havada durulabiliyorken bunun tadını çıkarmak isteyenlere, geniş bir orman manzarası ve ateş şovuyla Sound of Fire eşlik edecek.

Line-up’ta birçok psychedelic parti ve festivalden tanıdığımız Berkerser, Vortex Z, Tolgoa ve Malkuth Türk Djler olarak yer alacak.Forest müziğin sevilen prodüktörü Mhakavaya’da gecenin ritmine müziğiyle yön vermek için bizimle olacak isimlerden. Magic Dark ve Amin Mirzaei ise geceye pilotluk yapmak için İran’dan geliyorlar.

Servis saatleri, yol tarifi gibi her türlü detaylı bilgiye etkinliğin facebook event sayfasından ulaşabilirsiniz. Psy Potion ekibi bilet fiyatlarını oldukça makul tutarak Choreophilia’nın birlikte eğlenmek isteyen güzel çocuklardan bir davet olduğunu bir kez daha göstermiş oldu. Yaptığı işi seven insanların eserleri her zaman harikadır. Güz sezonuna neşeli bir başlangıç için; cumartesi akşamı ormanın arındıran havasında, müziğin kozmik tınılarında görüşmek üzere diyor ve “Kimdir bu Psy Potion?” diyenler için, cevabı facebook sayfalarının hikâyemiz kısmında buluyoruz:

“Hepimiz en az bir kere de olsa yeryüzünün bir ucunda yıldızlara bakıp içimizdeki hazır coşkunun nedenini merak etmişizdir.

Büyük bir sevgi besliyoruz ağaçlara karşı…

Çünkü aynı şeyleriz aslında…

Bizimle tartışmayı akıllarından bile geçirmeyen köpekleri okşuyor, yabani çiçeklerle konuşuyoruz…

Yani aslında bir kovanda bin arıyız biz…

O arı ülkesinde nefesi şarap kokan evlatlarız; birlikte yiyip, içip, oynamak için.

Hep sarhoş olmalı. Her şey bunda ama neyle?

Şarapla, şiirle, müzikle, dansla ya da erdemle, nasıl isterseniz.

Ama sarhoş olun…

Belki bir gün çıkardığımız kutsal dalgalar insanlığı kurtaracak.

Belki bir gün bu dünya sırt çantalarıyla gezip tozan insanlarla dolup taşacak..”

Dünya’nın manyetik kutupları değişiyor mu?

Bilindiği üzere dünyamız, görünmez kalkan gibi dış tehditlerden kendisini koruyan manyetik alan ile çevrilidir. Pusulaların kuzeyi göstermesini sağlayan bu manyetik alan üzerinde yapılan incelemelerde, manyetik alanın zayıfladığını ve hatta tersine dönebildiğini gösteren önemli bulgular elde edildi.

Dünyanın sahip olduğu manyetik alanın aslında eskiden, günümüzdeki durumunda olmadığı ve bundan yaklaşık yüz bin yıl öncesinde Kuzey Kutbu’nun güney, Güney Kutbu’nun ise kuzey gibi davrandığı biliniyordu. Yani o zamanlarda yaşasaydınız, elinizdeki pusulanın iğnesinin “güney” kutbunu gösterdiğini görecektiniz.

Geçmişteki bu dönüşümün, gelecekte tekrar yaşanacağının sinyalleri yapılan araştırmalar ile fark edilmeye başlandı. Son 160 yıldır, dünyanın manyetik alan gücünün zayıfladığı jeofizikçiler tarafından yapılan araştırmalar ile doğrulanmaktadır. Bu zayıflama, özellikle Güney Yarım Küre’nin belli bölgelerinde daha net olarak gözlenmektedir. Bu bölgelerden en geniş alana sahip olanı ise Zimbabwe ve Şili arasıdır.

Denge halinde manyetik alan (solda), tersine dönüşüm meydana geldiği sırada manyetik alan (sağda)*

Manyetik alanda meydana gelen bu zayıflama, canlılar için risk oluşturmaktadır. Uzaydan gelen zararlı radyasyonlara karşı koruma görevi olan manyetik alanın, zayıflamasıyla ortaya çıkacak radyasyon miktarındaki yükselme özellikle kanser oranlarında artış meydana getirecektir. Aynı zamanda, manyetik alanın zayıflamasıyla uzaydan gelen radyasyon, atmosferde bulunan uyduların çalışmalarını etkileyerek iletişimin, navigasyonun ve hatta elektrik iletiminin de zarar görmesine neden olacaktır 2.Bu değişimin etkilerinin daha iyi anlaşılması için geçmişinin detaylıca öğrenilmesi gerekir. Manyetik alanın geçmişteki etkisini inceleyen arkeometri bilimi, özellikle değişimin detaylı olarak gözlenebildiği Afrika bölgesinde yapılan araştırmalar ile bizlere daha gerçekçi bilgiler sunmaktadır.

Arkeomanyetik araştırmalarda, jeofizikçiler geçmişteki manyetik alan hakkında bilgi edinmek için arkeologlarla birlikte çalışıyorlar. Çalışmaları daha iyi anlamak için basit bir örnek yeterli olabilir. Çömlek yapmak için kullanılan kil, manyetit gibi az miktarda manyetik mineral içerir. Kil, bir kap yapmak için ısıtıldığında, manyetik mineralleri ve tuttuğu manyetizmaları kaybeder. Soğutma işlemi ile, manyetik mineraller o anda manyetik alanın yönünü ve yoğunluğunu kaydederler. Bu minerallerin incelenmesi ile bir tencerenin yaşı veya geldiği arkeolojik alanı (örneğin radyokarbon tayinleri kullanılarak) tespit edilebiliyorsa, bu durum arkeomanyetik geçmişin bulunabileceğinin göstergesidir (1).

Manyetik alanda meydana gelen bu zayıflama, bir zaman sonra kutupların üstlendiği görevlerin değişmesine ve günümüzdeki konumlarının tersine dönmesine neden olacaktır. Bu dönüşüm, dünyanın herhangi bir yerinde başlayabilir ve bu başlangıç ile yavaş yavaş büyüyerek, büyük değişime ön ayak olabilir. Ancak manyetik alanda meydana gelecek bu değişimin birkaç yüzyıl sonra mı yoksa daha uzak gelecekte mi meydana geleceği henüz öngörülememektedir.

Kaynak: Fizikist, Nasa, The Conversation
Görsel Kaynak:* NASA/Gary Glazmaier, CC BY
Kapak Görseli

10 Alman öğrenciden 4’ü Auschwitz’in toplama kampı olduğunu bilmiyor

0

Yapılan bir araştırmaya göre Almanya’da yaşları 14 ile 16 arasında değişen ortaöğretim öğrencilerinin sadece yüzde 47’si Auschwitz-Birkenau’nun Nazi toplama kampı olduğunu biliyor. Araştırmacılar bunun sebebini tarih derslerinin yetersizliğine bağlıyor.

Körber Vakfı 14 yaş ve üzerinde olan 502’si öğrenci, toplamda 1,009 Alman vatandaşına bir anket uyguladı. Ankete katılan ve yaşları 14 ile 16 arasında değişen ortaöğretim öğrencilerinin yarısından fazlasının Auschwitz-Birkenau’nun Nazi toplama kampı olduğunu bilmediği ortaya çıktı. 17 yaş ve üzerindeki öğrencilerin yüzde 71’i ise Auschwitz’in 1941-45 yılları arasında yaklaşık bir milyon kişinin öldürüldüğü bir kamp olduğunu biliyor. Yetişkinler de dâhil olmak üzere ankete katılan kişilerin yüzde 86’sı kampla ve orada yaşananlarla ilgili bilgiye sahip.

Auschwitz-Birkenau toplama kampına sürgün edilen insanlar zorla ailelerinden ayrıldı ve çoğu öldürüldü.

Yine aynı araştırmaya göre katılımcıların yüzde 95’i okulda verilen tarih derslerinin yetersiz olduğunu ve tarih dersinin amacının öğrencilerin geçmişten ders almasını sağlamak olduğunu düşünüyor. Körber Vakfı eğitim araştırmaları başkanı tarihçi Sven Tetzlaff ise Almanya’daki birçok eyalette 8. ve 10. sınıf arası öğrencilere tarih dersinin ayrı bir ders olarak okutulmadığını söyleyerek, Auschwitz’le ilgili özellikle 14-16 arası yaş grubunun yeterli bilgiye sahip olmayışını buna bağlıyor.

Körber Vakfı Almanya başkanlığına bağlı olarak görev yapıyor ve iki yılda bir başkanlık adına çocukların ve öğrencilerin katılabileceği tarih yarışmaları düzenliyor.

Kaynak: DW

Kalifoniya kaz ciğeri yasağını yeniden getirdi

Kaliforniya’da 2011’den önceki yasaklamanın ardından 2015’te tekrar yürürlüğe konan kaz ciğeri üretimi bir kez daha yasaklandı. Bu karara kısmen gezici mahkeme yargıcı Harry Pregerson’ın duygusal tanıklığıyla ulaşıldı.

Kaz ciğeri, bir ördeğin ya da kazın boğazına zorla metal tüp takılarak ve onları ciğerleri şişene kadar zorla besleyerek elde edilir. Bu zorla besleme sonucunda, ciğerlerinin boyutu bazen olması gerekenden on kat fazla büyüklüğe ulaşır. Sonra da insanlar bu yağlı ciğerleri yerler.

Yavru ördekler bu iğrenç hayata mahkum edilirler. Dişi palazlar büyük kesilme riski taşırlar, çünkü ciğerlerinde daha çok damar vardır ve ciğerleri değerli olarak görülmez, genellikle et için kullanılırlar. Hayvanlar ufak kafeslerde tutulur ve acı bir ömür geçirirler. Ahlaki değerler bir yana, kaz ciğeri yemezsek ölmeyiz de.

Yeni yasa, Kaliforniya’ya kaz ciğeri ithalatını engelleyecek. Kaliforniya’da kaz ciğeri üreticisi oldukça fazla olduğundan satışı düşecek. Değişikliğin hemen gerçekleşmeyeceğini belirtmek gerek. Ama, bu zaferin büyük bir mesele olmadığı anlamına gelmez. Ürünü satmaya devam edecekleri konusunda direnen şefler var, ancak yasa birkaç ay içinde etkisini gösterdiğinde yasayla mücadele etmek zorunda kalacaklar.

Kaynak: One Green Planet

“Yan yana duralım üzümümüzü koruyalım”

Alaşehir ve etrafındaki ilçeleri de içerisine alan Gediz Ovası’nda yılın 12 ayında tarımsal üretim yapılabiliyor. Bu bereketli topraklarda nam salmış bir meyve var ki, binlerce yıllardır şarabın da, pekmezin de, sofralarımızın da asıl konusu: Üzüm. Öyle ki, Türkiye geçen yaz ürettiği 313 bin ton kuru üzümle, kuru üzüm üretiminde lider noktada. Bu dünya üretiminin dörtte birinden daha fazlası anlamına geliyor. 2016 yılı Uluslararası Üzüm Üreticisi Ülkeler Konferansı verilerine göre ise Türkiye, ürettiği kuru üzümün 275 bin tonunu ihraç ederek yine dünya birinciliğini korudu.

Rakamlar karın doyurmuyor

Ancak bu rakamların hiçbiri sizi aldatmasın. Alaşehir’de ya da çevre ilçelerde dolaşırsanız bunca üretimin üreticide hiçbir karşılığının olmadığını görebilirsiniz. Zira İzmir Ticaret Borsası’nın geçen sene açıkladığı raporlar da çiftçinin kara günlerini doğrular nitelikte. Yayımlanan rapora göre, dünyada kuru üzümün kilogramı için verilen para yaklaşık 6.5 lira iken geçen yıl satılabilecek en iyi üzüm 3.95 liradan alıcı buldu. Üzüm üreticilerince çoktandır güvenini yitirmiş Tarım Satış Kooperatifleri Birlikleri (TARİŞ) ise üzümü 3.58 liradan alarak üreticiyi yalnız bırakmaya devam etti.

TARİŞ tüccarın eline verildi

1913 yılında Nazmi Topçuoğlu, Kazım Nuri Çörüş, Ahmet Sarı ve arkadaşları öncülüğünde üreticilerin yaşamakta olduğu olumsuzluklardan kurtulabilmesi amacıyla üreticiler arasında kurulan TARİŞ, uzun yıllar çiftçinin tek dayanağı oldu. Ancak Türkiye’nin izlediği neoliberal tarım politikaları, TARİŞ ile çiftçi arasında güçlü bağı çoktandır yok ederek çiftçileri tüccarların eline bıraktı.

Tam da yukarıda bahsettiğimiz gibi, havaya attığınız meyve çekirdeğinin toprakla buluşmasında fidan yeşertecek kadar verimli bu topraklarda, bu denli üretim bolluğu neresinden bakarsanız bakın muhteşem bir şey. Ancak üzüm üreticisi, AKP iktidarıyla beraber yaşadığı eziyetin önüne geçmek için uzun zamandır bir isyan sürdürüyordu. Çiftçi, kâh üzüm kasalarını yollara devirdi kâh bağ direklerini yıktı. Bir de Tarım Bakanı Ahmet Eşref Fakıbaba’nın eylül(!) ayında gerçekleştirdiği Alaşehir ziyaretinde üzümün taban fiyatını 4 lira olarak açıklaması, bardağı taşıran son damla oldu.

Yıllar önce 6-6.5 liraya sattığımız üzüm için Bakan Fakıbaba “4 lira” demiş, bunu da neredeyse sezonun bitiminde söylemişti. Bunun öncesinde Cumhuriyet Halk Partisi tarafından örgütleneceği bildirilen Üzüm Çalıştayı ve Üzüm İçin Adalet Mitingi ise önceki gün Alaşehir’de gerçekleştirildi.

12 Eylül’de BirGün manşetine de taşınan Üzüm Çalıştayı için, başta CHP Manisa Milletvekili Tur Yıldız Biçer ve ekibi ile beraber Manisa Milletvekilleri Mazlum Nurlu ve Özgür Özel tarafından iyi bir örgütlenmeyle köylüler tek tek çalıştaya ve mitinge davet edildi.

“Birleşe birleşe kazanacağız”

Eli kolu bağlanmış Egeli köylüler için Genel Başkan Kılıçdaroğlu’nun kürsünde söyleyeceği her söz büyük bir umut taşıyordu. Mitingte genç-yaşlı, kadın-erkek binlerce köylü hep bir ağızdan “Birleşe birleşe kazanacağız!” sloganı atarak, çiftçinin yine TARİŞ’te yapılan benzeri bir örgütlenmeyle yan yana durmayı arzuladığını göstermiş oldu. Ya da TARİŞ yönetiminde yeniden söz sahibi olarak üzüm üretiminde üreticinin yalnız bırakılmaması gerekliliğini dillendirdi.

Alaşehir MYO’da gerçekleştirilen Üzüm Çalıştayı’nda Kılıçdaroğlu ile dertlerini paylaşan köylüler, hep bir ağızdan CHP’ye taleplerini yöneltti. Bu talepler sırasıyla şöyleydi:

» Kuru ve yaş üzüm satımı için gerçekçi bir maliyet tutarı belirlensin. Bu maliyet tutarı üzerinden de makul bir kâr ile beraber senenin başında taban fiyat açıklansın. Hiçbir tüccar da bu taban fiyatın altına inmesin.

» Bölgede AKP’li ve MHP’li belediyelerce şirketlere rant uğruna peşkeş çekilen jeotermal enerji santrallerinin üzüm üretimine verdiği zararın farkına varılsın ve her biri tek tek kapatılsın.

» Çıkartılan yasalarla ve tutarsız yönetimiyle etkisiz hale getirilen TARİŞ yeniden çiftçi dostu bir hale getirilsin; getirilememesi durumunda ise çiftçiyi koruyacak, üretenin söz sahibi olacağı başka bir kooperatif kurulsun.

Çiftçi, ancak yan yana gelerek AKP’nin sermaye dostu neoliberal tarım politikalarının karşısında durabileceğini fark etmiş durumda. CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun söylemleri, Birleşik Haziran Hareketi’nin elinde tuttuğu pankartlar, şimdiden köylü için bir umut. Umut çünkü, köylülerin ayağını bastığı, terini akıttığı topraklar “kardeşini sevenlerin toprağı.” Ondandır ki borç batağındaki köylünün ortak çığlığı, “yan yana gelelim ve üzümümüzü koruyalım!

Alıntı: BirGün-Burak Abatay

Güneş Sistemi’ndeki en eski asteroid ailesi keşfedildi

1

Gök bilimciler, Güneş Sistemi’nin 4 milyar yıllık en eski asteroid ailesini keşfetti. ABD’nin Southwest Araştırma Enstitüsünden gök bilimcilerin önderlik ettiği uluslararası araştırma ekibi, Mars ile Jüpiter arasındaki Asteroid Kuşağı’nda, asteroidlerin ilk örnekleri olan bir grup gök cisminin varlığını saptadı.

Güneş Sistemi’nin erken oluşum evresinde, gezegenlerden arta kalan malzemelerin ayrı bir yörüngede toplanmasıyla oluşan Asteroid Kuşağı’nın görece daha az kalabalık bir bölgesinde keşfedilen asteroid grubunun, “gaz devleri” denilen Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün gibi dıştaki gezegenlerin oluşmasıyla ortaya çıkan yörünge değişimleri sırasında daha büyük asteroidlerin birbiriyle çarpışması sonucu ortaya çıktığı tahmin ediliyor.

Meteor - Yıldız - GökyüzüAsteroidlerin gündüzleri ısınıp geceleri soğuduğu ve gece açığa çıkan enerjinin bir itme etkisi yaratarak aynı aileden asteroidleri birbirinden uzaklaştırdığına dikkati çeken gök bilimciler, uyguladıkları özel sınıflama tekniği sayesinde yeni keşfedilen asteroidlerin izlerini, Asteroid Kuşağı‘nın merkezindeki, varlığı daha önceden bilinen asteroidlere kadar sürmeyi başardı.

Aynı ailedeki daha küçük boyutlu asteroidlerin itme etkisiyle daha hızlı hareket edeceğini ve daha uzağa savrulacağını hesap eden gök bilimciler, Asteroid Kuşağı‘ndaki gök cisimlerini boyutlarına ve uzaklık-yakınlık ilişkilerine göre sınıflayarak aynı aileden olan cisimleri belirlemeye çalıştı. Ekip, bu işlemin sonunda yeni keşfedilenlerin izini daha büyük gök cisimlerine doğru sürerek ana kuşaktaki en eski asteroid ailesini belirlemiş oldu.

Asteroid ailesinin en az 4 milyar yıllık olduğu kaydedildi. Araştırmacılar, yeni keşfedilen asteroid ailesine, baba asteroidin hangisi olduğu henüz kesin olarak belirlenemediğinden, bir isim vermedi. Ekip, araştırmanın devamında söz konusu tekniği Asteroid Kuşağı’ndaki tüm gök cisimlerine uygulayarak buradaki asteroid ailelerinin eksiksiz bir haritasını çıkarmayı amaçlıyor. Araştırmanın bulguları “Science” dergisinde yayınlandı.

Görseller : © AFP 2017/ MARCO BERTORELLO
Kapak Görseli
Haber Kaynağı : tr.sputniknews.com