Ana Sayfa Blog Sayfa 58

Buket Arbatlı Söyleşisi: Erkeklere Her Şey Anlatılmaz! Çünkü…!

0

Erkeklere Her Şey Anlatılmaz Buket Arbatlı’nın ilk öykü kitabı. Özellikle kadınlar adına, insanın yaşama uğraşı adına, mücadelelerimiz, hayal kırıklıklarımız, sevgiyi talep edişimiz ve yaşayışımız adına nitelikli öykülerden oluşan Erkeklere Her Şey Anlatılmaz son derece heyecan verici.

Buket Arbatlı ile kitabın adının niye Erkeklere Her Şey Anlatılmaz olduğundan, kadınlık meselelerine, erkeklerin hayatın içindeki güçlü rollerine, insanın hayatla mücadelesinde herkesin kendine göre bir yol seçmesine varana kadar birçok konuya değinerek sohbet ettim. Edebiyat, öyküler ve hayat adına böylesine kapsamlı ve güzel akan söyleşiyi kaçırmamanız dileğiyle.

Buyurun lütfen

Kitabınıza ismini veren Erkeklere Her Şey Anlatılmaz öykünüzden, daha doğrusu böyle bir saptamadan başlamak istiyorum. Neden? Neden erkeklere her şey anlatılmaz? Soruyu biraz daha açarsam;  böyle bir öykü yazmak fikri ve öykünün böyle bir isminin olması nasıl bir sürecin sonucuydu?

Üç kızkardeşim ve annemle kadın sayısının çoğunlukta olduğu bir ailede büyüdüm. Anneannem, babaannem ve büyükannem gibi güçlü kadın figürlerin olduğu geniş ailemizde bir tür gizli örgütün üyesi gibi hissederdim kendimi. Bunun da nedeni bu kadınların kızlarını, torunlarını koruma içgüdüleriydi. Koruma denince herkesi kastediyorum. Küçük şehrin kısıtlarıyla, orta sınıf bağnazlığıyla bir genç kızın isteklerini, hayallerini kesiştirmeden bazen yan yollarla gerçekleştirmesine köprü olurlardı. Sadece bizim aileye has bir olgu olmadığının bütün ailelerde bunun yaşandığının büyüdüğümde farkına vardım. Erkeklere Her Şey Söylenmez aslında bu geçmişten gelen kadınların mottosudur.

Erkeklere Her Şey Anlatılmaz ilk kitabınız. Yazarlık adına ilk ve en önemli eşiği bir öykü kitabıyla atlatmış oluyorsunuz. Bununla birlikte edebi dünyaya yabancı değilsiniz.  Öyküleriniz çeşitli dergilerde ve kültür sanat internet sitelerinde yayınlanıyor. İlk olarak şunu sormak istiyorum: Kitap içindeki öyküler çeşitli mecralarda yayınlanan öyküleriniz mi yoksa bu öyküleri ilk defa mı okuyucularla buluşturuyorsunuz? Ve bu soruya cevabınıza istinaden bir öykü kitabı oluşturma fikri ilk olarak nasıl oluştu kafanızda?

Kitabımda daha önce yayınlanmış ve beğenilmiş öyküler de var, kitapla beraber okuyucu önüne çıkanlar da. Mesela Kumrular öyküsünü pek çok dergiye gönderdim ama müstehcen bulunduğu için yayınlanmadı. Abdullah Aşçıyı Aramak dergide yayınlanmak için çok uzundu, kitapta yerini buldu. Kitap bir hayaldi aslında, umutlu da değildim çünkü çok yoğun ve seyahati olan bir işim vardı yirmi yıl boyunca. Dosya oluşturmam uzun sürdü. Editörüm Zarife Biliz’le yaklaşık altı ay çalıştık. Kitapta ve benim üslubumda büyük katkısı var. Sekiz Mart’ta yayınlanmasının da benim için ayrı bir anlamı oldu.

-Kitabınızda 16 öykü var. Öykülerin bende bıraktığı ilk izlenim zamanın hızla uçup gittiği ve insanların belli bir yaştan sonra bu durumdan dolayı paniklemeleri, korkmaları . Buna istinaden insanların kişisel hayatların değiştirdiği yönler, yollar, yordamlar. Yani mesela Eskisi Gibi Olabilecek Miyiz Madam? ya da kitabın ikinci öyküsü Yalnızlık Öldürür. Hatta Şiir Neyi İyileştirir? Her üç öykü de karakterlerin zaman karşısında bir noktada ne yapacaklarını bilemediğini görüyoruz. Kaybedilen zaman, kaybedilen duygular, kaybedilen insanlar… Ne dersiniz? Zamanla evrilerek, değişerek bu noktaya mı geliyor insan hikayeleri?

Şiir Neyi İyileştirir’de, kederle hainleşmiş küçük bir kuşum der kahraman, sevdiği birisine yaptığı kötülüğe karşı bir günah çıkarmadır bu, af diler bu sözüyle, kalbini kırdığı kişiden onu anlamasını ister. Aslında af dileme olayların olduğu genç yaşında yapılmamıştır. Kahraman artık ellili yaşlara dayanmıştır ve bu söz o yaşın sözüdür. Ölüm haberiyle dile gelen çok geç bir af dilemedir.

Eskisi Gibi Olabilecek Miyiz Madam’da genç anne Madam’ın kaybedişine tanıktır ama yine de tam anlayamaz onu. Yalnızlık Öldürür’de zamanla yaşanmışlıklarla kaybedilen sevginin yerine konmak istenen şeyleri anlatmaya çalışır.

İnsan hep yalnızdır diye düşünürüm, etrafı insanlarla,onu sevenlerle çevrili olsa bile. Çocukken, gençliğimizde bunun farkına varamayız. Zamanın ağır eli önce yavaş sonra hızlanan bir tempoda ama her daim öldürerek sever bizi. Birden farkına vardığınız anlar olur, o anları yakalamaya çalışıyorum öykülerimde.

Öykülerinizde ilişkilerin en önemli unsuru olan cinselliği genelde kadın karakterlerin bakış açılarından ele almışsınız. Fakat bu öykülerde cinsellik düz ve kadınların “kabul etmesi gerektiği” gibi değil de, tırnak içinde ifade edersem, “kadınlar cinselliği böyle de yaşayabilir” şeklinde ele alışınızı güzel buldum. Yine Yalnızlık Öldürür öykünüzden örnek vereceğim. Sosyal bir sitede tanıştığı hiç tanımadığı bir adamla otel odasında buluşan bir kadın söz konusu.  Nihan karakteri yeni dönem kadın portatifine (evli, çalışan, ayakları üzerinde duran) örnek göstermek amacıyla, kadınlar da artık erkekler gibi bir cinsellik anlayışına sahip olabilir yaklaşımıyla mı ortaya çıktı? Üstelik öykü de Nihan’ı destekleyen, yapacağı şeyde yüreklendiren bir başka kadın arkadaş profili de var.

Kadınların kendilerini bile isteye hapsettiğine o kadar çok tanık oldum ki. Ellerinde her türlü olanak varken cinsellikten korkarlar. Bu temel bir içgüdüdür aslında genlerle aktarılan zarar görme korkusudur. Bir de ne yazık ki cinsellik tek başına bir gereksim değildir kadınlar için. Ne yazık ki diyorum gecelik ilişki için bile tam paket beklenti içindedirler. Tam paketten kastım neredeyse evlenecek, ömrünü onunla geçirecekmiş gibi seçici olurlar. Böyle olunca o ilk adım atılamaz bir türlü. Erkeklerden bu farkımız özgür hareket etmemizi engeller. Bu nedenle kadın cinselliği benim için çok önemli bir konu. Aile Sofrasında kimsenin dikkate almadığı Süreyya bile kendi saçlarını okşar. Kapıcının ter kokusu bile içinde bir yerlere dokunur. Kadınlar cinselliklerinden utanmadıkları gün bu konu hakkında yazmayı bırakacağım.

-Kadınların erkeklerle olan ilişkisi değil de, kadınların kadınlarla olan iletişimi, ilişkisi toplumun davranış kalıplarını ortaya çıkarıyor gibi gelir hep bana. Mesela Erkeklere Her Şey Anlatılmaz öykününüz bir nine (yaya) ile torunu arasındaki o yarı gölgeli, gizem dolu ilişkisi. Hep erkeklerle kadınlar arasında bir takım meseleler varmış ve bunlar hiç çözülmeyecekmiş gibi gelir ya, aslında mesele kadınlar ile kadınlar arasında cereyan ediyor, ne dersiniz?

Kadın kadının kurdudur sözüne hiç inanmam, kadınların birbirini koruyup kollladığını düşünürüm. Kadınların meselesi ne yazık ki erkeklerdir. Bu güçsüzlüğümüz ya da bize dayatılan mıdır bilmiyorum. Kadın onaylanma arzusundan ya da zayıflığından kurtulduğunda bu prangayı da çıkarır. Bu kurtuluşta ona en büyük yardımı yine hemcinsleri yapacaktır.

Öykülerinizi olaylar üzerine değil de daha çok karakterler üzerine kurgulamışsınız. Onların bakış açılarını, tercihlerini, yapmak istediği şeyleri, hayallerini okuyoruz. Olaylar tüm bunlar üzerine şekilleniyor. Sizin için öncelikle karakter yaratmanın daha önemli olduğunu düşündürdü bu bana. Karakterler olmasa yani seçimler, tercihler, şartlar, düşünceler, duygular.., olaylar da olmazdı diyebilir miyiz? Öyküleri kuvvetli kılanlar karakterler mi oluyor öncelikle?

Evet kahraman benim için en önemli unsur, ama öyküyü öykü yapan da olaydır. Kahramanınız inandırıcı değilse okuyucunun gözünde canlanmıyorsa öykü çöker. Elini Tut da zenne olmak isteyen temizlikçi İsmail’in Seniha Hanımın önünde yaptığı dans sahnesi için bir sürü video izledim. Üstelik İsmail amatördü ama komik duruma düşürmemeliydim. Hem Seniha Hanım hem de okuyucu sempatik bulmalıydı onu. Detaylar kahramanı canladırıyor, ona vücut bulduruyor. Unutulmaz film kahramanları gibi kahramanlarım olsun isterim. Madam gibi.

Öykülerdeki karakterler çok çeşitli. Gündelik hayatımızda  birlikte yaşadığımız insanlar onlar. Yoğun tempoyla çalıştığınız ve çok insanla muhatap olduğunuz bir işiniz var. Öykülerdeki karakterlere baktığımda, bu karakterler üzerinden belli başlı temalar -zaman kavramı, ölüm, yaşlılık, mutsuzluk vb- işlenmiş olsa da hareket halinde ve hala hayata tutunma gayreti olan karakterler yaratılmış. Bilinçli olarak mı seçtiniz bunu? Yani onca insanla muhatap olup tanıdıktan sonra tam da böyle karakterler ve onların hikayelerini yazmak istedim mi dersiniz?   

Farklı insanlar farklı yaşamlar her daim ilgimi çekmiştir. Meraklı bir yapım var, insanın bir davranışı neden yaptığını, altında yatan güdülerini bilmek isterim. Bu herhalde psikiyatrist olmak isteyip de olamayışımdan kaynaklanmış olabilir. Üzerinde çok düşünürüm, öyküye dönüşür sonra. Yani zamanla oluşan birikim değil rastladıkça önüme düştükçe yazdım öyküleri.

Bir hastanenin yöneticiliğini yapıyorsunuz ve tam da böyle bir dönemde, dünya genelinde pandeminin ilan edildiği, sağlıkçıların ön plana çıktığı, hayati anlamda değer kazandığı bir dönemde yine çok değerli olan edebiyat alanında kitabınız da yayınlanmış oldu. İnsanlar hiç okumadıkları kadar kitap okumaya başladılar, kültür sanata,  bilime, sağlığa önem vermeye başladılar.  Hem bununla ilgili duygularınızı öğrenmek isterim hem de bu dönemi sizce nasıl atlatabileceğiz, atlatabilecek miyiz? 

Erkeklere Her Şey Anlatılmaz 8. Mart’ta yayınlandı. Dünya kadınlar gününde yayınlanmış olması beni çok mutlu etti. Ardından pandemi sürecine girildi ve kitapevleri kapandı. Pek çok tanıdığım internet üzerinden kitaba ulaşmaya çalıştı ve sorun yaşadılar. Yine de ciddi sayıda okura ulaşması mutlu etti beni. Covid le beraber bence içe dönüş, hayatı sorgulama ve yaşamın değerini bilme konusunda gelişme gösterdik. Hayatımın en yoğun dönemiydi ve tek derdimiz etraftan ölüm haberleri gelirken personelimizin sadece sağlık emekçileri değil aynı zamanda temizlik, güvenlik, teknik velhasıl bir hastaneyi ayakta tutan kim varsa hastalanmadan hizmet verebilmesini sağlamak ve hastalarımızın hayatını kurtarmaktı. Hayatım boyunca unutamadığım bir deneyim oldu. Beni olgunlaştırdı. Türkiye iyi bir sınav verdi ama hızlı unutma derdinden muzdaribiz her zaman. Burada da aynı şeyi yaşadık, fazla hızlı bir normalleşme dönemine girdik. Korunmaya devam.

Teşekkür Ederim.

Ben teşekkür ederim. Sağlıkla kalın

CİNSEL İSTİSMAR YAZI DİZİSİ – 2 Cinsel İstismarla Mücadelede Yaklaşım Ne Olmalı?

4 yazıdan oluşan Cinsel İstismar konulu yazı dizisinin ikinci kısmını, Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği’nin sitesinden herhangi bir değişiklik yapmadan ve kendilerinden izin alarak sizlerle paylaşıyoruz:

Cinsel istismarla mücadele sorumluluğu çocuklara değil, yetişkinlere aittir.

Cinsel istismarı önlemedeki bakış açımız çocuklara kendilerini korumalarını öğretmekten önce, yetişkinlere çocukları istismar etmemelerini anlatmak olmalıdır. Çocukları cinsel istismardan korumanın tek yolu çocuklara “hayır” demeyi öğretmek değildir. Çocuklar zaten “hayır” demeyi bilirler ve sık sık “hayır” derler. Önemli olan yetişkinlerin bu “hayır”ları duyması ve dikkate almasıdır. Bununla beraber, çocuğun “hayır” demediği bir istismar halen istismardır ve yetişkinin sorumluluğundadır. Dolayısıyla istismarın önlenmesindeki asıl rol ve sorumluluk yetişkinlere aittir. 

Çocukların bedenleri üzerindeki söz ve ifade haklarını kabul etmek, bu haklara saygı duymak ve bu hakları korumak yetişkinlerin görevidir. Yetişkinlerin çocukların cinsel ve bedensel istismarına bu açıdan yaklaşması, toplumda cinsel istismarın etkili ve hızlı bir biçimde önlenmesi için elzemdir.  

Yetişkinler 

  • Her zaman her yerde çocuğun üstün yararını gözettiğinde
  • Çocukların yaşamlarına zarar verecek herhangi bir durum içinde olup olmadığını kontrol ettiğinde
  • Her çocuğun farklı ve biricik olduğunu kabul ettiğinde
  • Kararlarında çocukların görüşlerini de içerdiğinde ve onlara kendini ifade edebileceği bir ortam hazırladığında çocukları gerçekten korumuş olur.
Çocuklar, yetişkinler dinlemediğinde susar

Çocuklara söz hakkı tanımayan, çocukların sözlerini dinlemeyen, ‘hayır’larını duymayan, önemsemeyen ve çocuklara verdikleri sözleri tutmayan yetişkin tutumlarını sorgulamadan; cinsel istismarı “Çocuk susar, sen susma.”, “Çocukların çıkaramadıkları çığlık ol” gibi sloganlarla önlemeye çalışmak gerçekçi ve tutarlı değildir. Çocuklar susmaz, anlatırlar. Çocuklar sadece sözel olarak değil eylem ve eylemsizlikleri, sessiz kalışları, davranış ve mimikleri ile; oyun, resim, şarkı ve drama gibi yaratıcı araçlarla duygularını ifade ederler. Tüm bu araçları çocuğa sunmak, güvenli alan ve iletişim kanalları yaratmak, iyi bir gözlemci olmak yine yetişkinlerin sorumluluğudur. Çocukları birer birey olarak gördüğünüz, dinlediğiniz, seçimlerine saygı duyduğunuzda; onların susmalarını engellemiş ve onlara söz hakkı tanımış oluruz.

Çocukların birer birey olarak hissetmelerini destekleyecek ve onların öz güvenlerini güçlendirecek en temel unsur; var oluşlarının ve söylediklerinin önemsendiğini görmeleridir. Çocuklar size her ne anlatırsa anlatsın dikkatle dinleyin. Onları dinlerken, onlarla göz teması kurabileceğiniz bir seviyede buluşun. Duygularınızı sizinle paylaştıkları için onlara teşekkür edin. Eğer çocukların sorularını geçiştirir, anlattıklarını duymazsanız; yaşayabilecekleri olumsuz deneyimlerle ilgili sizinle konuşmak, sizden destek istemek konusunda zorlanabilirler.

Değişim bizimle başlar

Bir başkasına sevgi ve değer göstermenin tek yöntemi fiziksel temas kurmak ve dokunmak değildir. Sevgi ve değer; konuşarak, sözsel ifade yoluyla da gösterilebilir. Çocukların “hayır”larını duymadığınızda ve fiziksel temas konusunda ısrarcı davrandığınızda çocuklar kendi bedenleri üzerinde kontrol sahibi olmadıklarını; sizin ve başka yetişkinlerin, istedikleri zaman ve istedikleri şekilde onlara dokunmaya hakları olduğunu düşünmeye başlarlar. Çocuklara sizi öpmesi ya da size sarılması karşılığında vaatlerde bulunmanız, bunları yapmadıklarında ilgiyi ve iletişimi kesmeniz, küsmeniz, konuşmamanız; onlara başkalarını memnun etmenin, kendi memnuniyetinden daha önemli olduğu mesajını verir. Bu durum kendi ihtiyaçlarını ve isteklerini ikinci plana atmalarına neden olur ve kişisel sınırlarını oluşturmalarını zorlaştırır. Bu mesajlar çocukların yetişkinlerden gelen istismar ve istenmeyen davranışlara karşı daha açık hale gelmesine sebep olabilir. 

Çocuklara başkalarını öpmek ya da onlara sarılmak konusunda seçim hakkı verin. Böylece bedenleri üzerinde söz sahibi olduklarını bilir ve diğer kişilerin bu kararlara saygı göstermeleri gerektiğini öğrenirler. Böylece bir yetişkin tarafından bedenlerine yönelen saygısız ya da istismar edici bir davranışı fark edebilir, bunun doğru olmadığını bilir ve bu konuda kendilerini daha iyi ifade edebilirler.

Yetişkinler olarak çocuklara ve çocukların bedenlerine bakış açımız, cinsel istismarı ele alışımız ve istismarla mücadele için yapabileceklerimizi büyük ölçüde şekillendirir. Değişime kendimizden başlamak, toplumsal dönüşümün ilk adımıdır.

CİNSEL İSTİSMAR YAZI DİZİSİ – 1 Çocuğa Yönelik Cinsel İstismar: Tanımı ve Farklı Türleri

4 yazıdan oluşan Cinsel İstismar konulu yazı dizisinin ilk kısmını, Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği’nin sitesinden herhangi bir değişiklik yapmadan ve kendilerinden izin alarak sizlerle paylaşıyoruz:

Cinsel istismar bir cinsel şiddet türüdür

Cinsel istismar; uluslararası sözleşmeler ve ulusal hukuk metinlerinde çocuk olarak tanımlanan bireylerin (18 yaşına kadar her birey çocuktur), yaşı ve gelişim düzeyi açısından kendi sorumluluğunu taşıyan, güven ya da güç ilişkisi içinde olduğu bir kişi tarafından cinsel olarak sömürülmesi anlamına gelir. Cinsel istismar akranlar arası merak odaklı cinsel oyunlar ya da akranlar arası onaya dayalı cinsel davranışlar ile karıştırılmamalıdır.

Cinsel istismar bir cinsel şiddet türüdür. Cinsel istismar, tüm diğer cinsel şiddet eylemleri gibi cinsellikle değil güç ve hiyerarşi ile ilgilidir. Çocuğu cinsel olarak istismar eden kişi şiddet eylemini çocuğun fiziksel, duygusal, bilişsel ve deneyimsel açıdan daha zayıf oluşunu kötüye kullanarak gerçekleştirir. Çocuğun güçsüz konumda oluşu sanıldığının aksine fiziksel farklılıklardan çok duygusal, bilişsel ve toplumun çocuğa yüklediği değerdeki farklılıklara dayanır. Çocukların birer birey olarak görülmediği, çocuk haklarının işletilmediği, kapsamlı cinsellik eğitimine erişimin bulunmadığı, çocuklara söz hakkı tanınmayan, yetişkinlerin çocuklar üzerinde yoğun otorite kurduğu toplumlarda çocukların, özellikle yakınlarındaki kişiler tarafından, istismara maruz bırakılma oranları daha yüksektir.

Cinsel istismarın temas içeren ve içermeyen pek çok farklı biçimi olabilir

Cinsel istismar yalnızca çocuğun bedenine ya da cinsel organlarına yönelik fiziksel temas içeren davranışları kapsamaz. Cinsel istismar kavramına bu çerçeveden yaklaşmamız ve fiziksel temas olmadığı sürece sorun olmadığını düşünmemiz; diğer cinsel istismar biçimlerini fark etmemize engel olur. Bu nedenle, cinsel istismarın temas içermeyen biçimlerini ve bu davranışların da çocuk ruh sağlığına zarar verici nitelikte olduğunu bilmek önemlidir.

Temas içeren cinsel istismar türleri:
  • Çocuğun bedeninin herhangi bir yerine ve/veya cinsel organlarına dokunma
  • Bedenine ve/veya cinsel organlarına çocuğu dokundurtma
  • Çocuğa cinsel haz amaçlı sarılma, öpme, okşama, sürtünme
  • Ağız ve genital teması (oral tecavüz )
  • Tecavüz, tecavüz girişimi
  • Genital sakatlama (kültürel çocuk sünneti)
  • İnterseks bebeklere yönelik cinsiyet atama ameliyatları
  • Çocuğun evlilik yoluyla cinsel istismarı (çocuğu erken yaşta zorla/onayını inşa ederek evlendirme)
Temas içermeyen cinsel istismar türleri:
  • Çocukla flört etmeye çalışma
  • İnternet üzerinden çocukla tanışma, yazışma, ilişki kurma, fotoğraf isteme
  • Çocukla cinsel içerikli konuşma, şakalaşma (yüz yüze ya da dijital)
  • Çocuğun cinsiyetini, bedenini, cinsel organlarını alay, övünç ya da utanç aracı olarak kullanma
  • Çocuğun bedenine ve/veya cinsel organlarına bakma
  • Çocuğu seyretme, gözetleme (doğrudan ya da dijital ortamda kamera ile)
  • Kişisel haz amacıyla çocuğun fotoğraflarını çekme ya da görüntülerini kaydetme, bunları saklama ve/veya çeşitli ortamlarda paylaşma
  • Çocuktan kendi bedenine ve/veya cinsel organlarına dokunmasını talep etme ve onu seyretme
  • Kendi bedenini ve/veya cinsel organlarını çocuğa gösterme
  • Kendine dokunma ve çocuğa bunu seyrettirme
  • Çocuğa cinsel içerikli görseller gösterme, filmler seyrettirme
  • Çocuğu cinsel ilişkiye tanık etme
  • Çocuğun ticari cinsel sömürüsü (reklamlarda kullanma, sanal cinsel sömürü vb.)
  • Çocuğu pornografik materyallerin üretiminde kullanma; bunları izleme, kayıtlı olarak saklama, yaygınlaştırma
  • Çocuğun cinsiyet kimliği, cinsel yönelimi ve cinsiyet ifadesine yönelik baskı ve ayrımcılık içeren söylem ve davranışlar
Çocuğun yetişkinle kurduğu ilişkide sınır koyması gereken yetişkindir

Bir çocuğun cinsel davranışı talep etmesi, başlatmış olması, istismar davranışından haz alması ya da eylemin sanal ortamda gerçekleşmesi; eylemin cinsel istismar olmadığı anlamına gelmez. Yaşı kaç olursa olsun (18 yaşına kadar her birey çocuktur), çocukların yetişkinlerle kurdukları ilişkide sınır koyması gereken yetişkindir. Çocuklar, cinsel istismar davranışından ASLA sorumlu tutulmamalıdır.

Çocukların şikayetçi olmaması, yaşadıkları davranışı istismar olarak tanımlamamaları; maruz bırakıldıkları davranışların cinsel istismar olduğu gerçeğini değiştirmez. Cinsel istismar şüphesinin varlığı gerekli bildirimi yapmak için yeterlidir. Bir eylemin suç olup olmadığına karar vermenin bizim görevimiz olmadığı, ancak bir an önce gerekli mercilere ihbar etmenin sorumluluğumuz olduğu unutulmamalıdır.

Kuantum Dünyasında Küçük Bir Gezinti

Işık muazzam bir olgu. İçerisinde, evrenin en muhteşem örgüsü olan elektromanyetizmayı taşır. Bildiğimiz evrenin limiti onun sınırlarında işler. Bütün renkleri içerisinde taşır. Oyunları ile hokkabazlıklar yapılıp sahnelerde hayaletler oluşturulur. Bize de bin bir türlü oyun oynar. Hatta gözümüzü kapattığımızda bile beynimizde ilerleyen ışık huzmeleri görüntüye yol açar. Bitkiler onsuz büyürse rengi kaçar. Anlamaya çalıştığımız tüm gizemleri sahiplenir. Bu muhteşem şeyi anlama çabaları, tarihi mistizm ile doldurur. 

Hayalimizdeki sınırları hep onunla birleştiririz. Işıksız, bunalıma girip intihara kadar sürüklenebiliriz. Bu harika şey, yaşam olur bir anda bizim için.

Peki ışığı bu kadar özel kılan ne? Hala tam olarak anlayamıyoruz.

Kuantum dünyasına girdiğimizde dilimiz bir anda matematik olur. Konuşmaya ihtiyaç duymadan, sayıların ve sembollerin uzlaşımcı ortaklığı ile yepyeni bir dünya açılır önümüze. Şifreleme işlemlerinden manyetik kartlara, hologram teknolojilerinden süper bilgisayarlara, ilaç üretiminde doğru bileşimlerin oluşturulmasından kendini temizleyen camlara kadar birçok geniş alanda işte bu dil kullanılır.

Bir maddeye baktığımızda onun parçacıklardan(atomlardan) oluştuğunu görürken, eğer içine bakmak isteyip daha yakınlaşırsak, cm mertebesine geldiğimizde bir anda görünen kaybolup yeni bir şey görünür. Artık parçacıklar yoktur, yerini dalgalar almıştır. Bunu düşünmek insanı heyecanlandırır. Peki bu nasıl olur? İçine daha da girmeye çalıştığımızda bu parçacıklar neden dalga halini alır? 

Çekirdeğin içinde birçok kuvvet etkili. Aslında belki de enerjinin maddeye, maddenin de enerjiye dönüşümünü gösteren doğa harikası bir şey bu kuantum dünyası. Üzerinde yaşayıp evrimleştiğimiz dünya, limitlerimizi belirler. Dünya dediğimiz bu parçanın fizik kuralları, biyolojik sistemimizin fizik kurallarını düzenler. Beynimiz, kuantum dünyasının küçük ama bir o kadar sistematik işleyişini algılayacak şekilde çalışmaz. Bu da bizi, hayal dünyamızda bu dünyayı canlandırıp derin olarak anlamakta yarı yolda bırakır. Bu yüzden matematik ve semboller tam da bu noktada bizi kurtarır.

Işık, hem yaşamsal alanımızda hem de kuantum fiziğinde çok önemli bir yere sahip. Işığın doğasını anlamaya çalışmak birçok alanda gelişmeyi beraberinde getirmiştir. Daha, anlaşılıp anlatılmayı bekleyen birçok nokta var. Bunların ifade edilmesi için de bunları içinde yaşayıp aktarmaya çalışan insanlara ihtiyaç var. 

Bedenimizde de taşıdığımız bu harika parçacıkları ve ışığı anlamaya çalışmak, evrenin hız limiti olan ışık hızına yaklaşmayı sağlayacak. Işık hızına ulaşmaya çalışmak, parçası olduğumuz evrenin sınırlarına yaklaşmaya çalışmak ile aynı. Limitleri zorlamak, o limiti anlamaya başlamak ile başlar… Fizik, kimya, biyoloji, matematik (ve diğer pozitif bilimler) bunların hepsi içsel yolculuğumuzun da derin parçaları. Her biri başka kapı, her biri biz… İşte bu yüzden bilim, yolda ilerlerken, insanın asla yarı yolda kalmayacağı can arkadaşı…

Kendi doğamızı ve evreni anlamaya çalışmak, baktığımızda gördüğümüz şeyin, aslında öyle olmadığını sezmek ile başlar. Bilimde çığır açanlar, kimsenin göremediklerini sezip bunu cesurca savunanlar olmuştur ve böyle de olacaktır… Size söylenenler bazen çılgınca da gelse, bir durup dinlemekte fayda var derim, yine de tercih sizin…

39. İstanbul Film Festivali Ulusal Film ve Ulusal Kısa Film Yarışma Filmleri Belirlendi!

0

T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı desteğiyle İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından düzenlenen İstanbul Film Festivali, COVID-19 salgını nedeniyle ertelenmişti. Çevrimiçi gösterimlerinin ardından festival, Ulusal Yarışma ve Ulusal Kısa Film Yarışması’nı 17-28 Temmuz tarihlerinde gerçekleştirecek.

11 uzun metrajlı ve 12 kısa filmin yer alacağı yarışmaları için, Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi’nde bir Açıkhava sineması kurulacak. Her gece saat 21.00’de, bir uzun ve bir kısa metrajlı film birlikte gösterilecek ve gösterimler, film ekiplerinin katılımıyla yapılacak. Yarışmalarda yer alan filmler, aynı tarihlerde festivalin çevrimiçi gösterim sitesi filmonline.iksv.org’da gösterime açılacak.

39. İstanbul Film Festivali’nin diğer gösterimleri ise 9-20 Ekim arasında yapılacak. Filmekimi ile birlikte gerçekleştirilecek festivalin zengin programı ilerleyen tarihlerde festivalin sosyal medya ve kanallarında ve internet sitesinde duyurulacak.

Festivalde Ulusal Yarışma Heyecanı

39. İstanbul Film Festivali’nin Ulusal Yarışma jürisi ise, sinema dünyasının başarılı isimlerinden oluşuyor. Yönetmen Mahmut Fazıl Coşkun başkanlığında toplanan jüride; yapımcı Sevil Demirci, oyuncu Berk Hakman, görüntü yönetmeni Deniz Eyüboğlu Aydın ve yazar Hakan Bıçakçı yer alıyor. 17 Temmuz’da başlayacak olan yarışma heyecanında ödül kazanan filmler, 28 Temmuz Salı akşamı Sakıp Sabancı Müzesi’ninboğaz manzaralıterasında düzenlenecek ödül töreninde açıklanacak.

Ayrıca Selçuk Metin’in yönettiği, kendi anlatımı ve yakınlarının tanıklıklarıyla Metin Akpınar’ın yaşamını konu edinen İyi ki Yapmışım belgeselinin dünya prömiyeri, Akpınar’ın da katılımıyla ödül töreninin ardından yapılacak. İyi ki Yapmışım ekim ayındaki festival programında yer alarak izleyicilerle buluşacak.

Ulusal Yarışma bölümünde yer alan filmler ise şu şekilde belirlendi:

  • Bina / Orçun Behram  
  • Plaza / Anıl Gelberi
  • Nasipse Adayız / Ercan Kesal
  • Körleşme / Hacı Orman
  • Ceviz Ağacı / Faysal Soysal
  • Aşk, Büyü vs. / Ümit Ünal
  • Topal Şükran’ın Maceraları / Onur Ünlü
  • Uzak Ülke / Erkan Yazıcı
  • Şair / Mehmet Emin Yıldırım
  • Bilmemek / Leyla Yılmaz
  • Soluk / Özkan Yılmaz
  • 2012 yılında kaybettiğimiz yönetmen ve yapımcı Seyfi Teoman anısına ilk filmini yapan yönetmenlere verilen Seyfi Teoman En İyi İlk Film Ödülü’nü kazanan filmin yönetmenine, sonraki çalışmalarını teşvik etmek üzere CMYLMZ Fikirsanat aracılığıyla 30.000 TL ödül verilecek. Yönetmen Emine Emel Balcı, oyuncu Özgür Emre Yıldırım ve müzisyen Ahmet K. Bilgiç’ten oluşan jüri, Ulusal Yarışma’da yer alan6 ilk filmden birine bu ödülü layık görecek.

Ulusal Kısa Film Yarışması’nda ayrı bir heyecan!

Ulusal Kısa Film Yarışması’nda yer alan 12 film ise; kısa film yönetmenleri Konstantina Kotzamani ile Gökalp Gönen veoyuncu Boran Kuzum ‘dan oluşan jüri tarafından değerlendirilecek.

Ulusal Kısa Film Yarışmasında yer alan filmle ise şu şekilde belirlendi:

  • Göremediğimiz Tüm Işıklar / Şeyhmus Altun
  • Bir Yazdan İzlenimler / Ayça Çiftçi
  • Siyah Güneş / Arda Çiltepe
  • Ahtapot / Engin Erden
  • Evde Yok / Murat Emir Eren
  • Cemile Sezgin / Aylin Kuryel, Raşel Meseri
  • Yağmur Olup Şehre Düşüyorum / Kasım Ördek
  • #21xoxo / Sine Özbilge, İmge Özbilge
  • Free Fun / Fehmi Öztürk
  • Yolcular / Farnoosh Samadi, Ali Asgari 
  • Büyük İstanbul Depresyonu / Zeynep Dilan Süren
  • Kulak Misafiri / Ahmet Toğaç

Festival gösterim biletleri ise, 9 Temmuz Perşembe 10.30’da İKSV Lale Kart Üyeleri için indirimli ön satışların ardından, 10 Temmuz Cuma 10.30’da genel satışa çıkacak. Çevrimiçi olarak filmonline.iksv.org’da yapılacak gösterimlerin biletleri aynı site üzerinden 10 Temmuz Cuma 10.30’da satışa açılacak.

Devrimci Binyılcılar ve Ortaçağın Mistik Anarşistleri

İçinde bulunduğumuz sistemin aşağı yukarı ne üzerine kurulu olduğunu biliyoruz ve bildiğimiz şeyler üzerinden tartışıyor, kaynak kitaplar yayınlıyor, meseleye zaman zaman yeni boyutlar kazandırıyoruz. Fakat şimdiye kadar bin yılın peşine düştüğümüz hiç olmamıştı. Ne demek istiyorum? Kurulu düzen ve sistemin işleyişi açısından soruyorum bu soruyu elbet! Binyılın peşine düşerken 11. ve 16. yüzyılları kapsayan zaman aralığına, çok çok gerilere gideceğiz. Batı Avrupa’da kıtlık, Haçlı seferleri, veba salgını sonrası toplumda gelişen mistik anarşist hareketlerin incelendiği bir kitaba göz atacağız. Her bir detayına değinmeye çalışacağım fakat değindiği konuyu şimdiye kadar bilmediğimiz yönleriyle de ele alan bir kitapla karşı karşıyayız. Hazır mısınız?

Bir Norman Cohn kitabı olan Binyılın Peşinde / Devrimci Binyılcılar ve Ortaçağ’ın  Mistik Anarşistleri kitabı Kırmızı Kedi yayınları tarafından yayınlandı. Böylece İngiliz tarihçi/akademisyen olan Norman Cohn tarafından yazılmış, konuyu ele alış biçimiyle alanında tek olan kaynak bir kitabı daha kitaplığımıza çok önemli bir bilgi dağarcığı olarak eklemiş oluyoruz. Deccal, İsa, inançlar, ortaçağ, mistik anarşizm ile ilgili öğrendiğimiz bilgiler gerçekten merak uyandırıcı. Kitap ile ilgili yazılmış olan şu yorum bilgi içeriği nasıl da merak uyandırıcı bir kitapla karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor: “Huzursuzluk dönemlerinde geleneksel inançların nasıl yeniden ortaya çıkıp düşmanlıkları araçsallaştırdığına bu kitapla birlikte tanıklık ediyoruz”  

Binyılın Peşinde on üç bölümden oluşuyor. On üçüncü bölüm kitabın üçüncü baskısında eklenirken Norman Cohn’un kitapla ilgili yapmaya başladığı çalışmalar çeyrek yüzyılı devirmiş durumda. Şu özellikle belirtiliyor Cohn tarafından, Binyılın Peşinde hiçbir zaman Ortaçağ dini muhalefeti yapılanmasıyla ilgili bilgileri içermemekte. 8. Yüzyıldan 16. Yüzyıla anlatılan tarikatlar aşırılıklarıyla mutlak anarşist tarafı oluşturmaları. Bu gerçek anlatılmak istenen mistik anarşizim üzerine büyük resmi bize gösteriyor.  Ayrıca “Binyılcılık” sözcüğünün asıl anlamının net oluşuna vurgu yapılarak, Hıristiyanlığın ‘ahir zaman’ı, ‘son günler’i’ ya da ‘dünyanın nihai hali’ni ele alan bir öğreti olması öncelikle tanımlanıyor.

Dünyada olup biten birçok harekete, inanışa ve politikaya karşılık Binyılcılık tarikatları ve geliştirdiği eylemler; kolektif yani insanların toplu olarak faydalanacağı; dünyevi, yani dünya dışı bir cennette değil bu dünyada gerçekleşeceği; eli kulağında oluşu, yani yakında ve ani şekilde geleceği; top yekün bir halde dünya üzerindeki yaşamı tamamen değiştirerek mükemmelin ta kendisini oluşturması; mucizevi, yani olağanüstü failler tarafından veya onların yardımıyla başarılacak olması üzerine kurulu. Tüm bu Binyılcı oluşum maddelerine istinaden kitap ana tema olarak Batı Avrupa’nın köksüz yoksulları arasında serpilen binyılcığı ele alıyor olsa da konu bambaşka bir şekilde şekilleniyor. Kitap binyılcı inanç bütününün nasıl ortaya çıktığını incelerken yoksullara aktarım sırasında nasıl değişimlere uğradığını da inceliyor.

Araştırmacılar, akademisyenler ve meraklıları için kitabın bölümlerinin ana başlıkları şöyle sıralanıyor: Apokaliptik Kehanet Geleneği, Yahudi ve ilk dönem Hıristiyanları ele alıyor; Dini Muhalefet Geleneği, ilk mesihlerden bazılarını ele alıyor; Yolunu Kaybetmiş Yoksulların Mesihçiliği, hızlı toplumsal değişimin etki sürelerini ele alıyor; Azizler Deccal Ordularına Karşı, fantezi, kaygı, toplumsal mit konularına odaklanıyor; Haçlı Seferlerinin Sonraki Etkileri, yoksulların son haçlı seferlerini inceliyor; Mesih Olarak İmparator Frederick, Kendini Feda Eden Kurtarıcılardan Oluşan Elit Zümre, Ahlaküstü Üstün insanlardan Oluşan Elit Zümre ve Eşitlikçi Zümre bölümleriyle de hareketin yayılışı inceleniyor.  

Bİnyılın Peşinde bir dönemi kapsıyor ve bir düşünce oluşumunu inceliyor gibi gözükse de aslında her bir bin yıl oluşumlarında görülebilecek toplumsal oluşumlarına ve değişimlerine de ışık tutacak niteliğiyle önemli bir kaynak kitap. İklim değişikliği, doğal afetler, savaşlar, salgın hastalıklar, kitlesel göçler dünyanın sonunun yaklaştığına dair karanlık ön görülerin arttığı, kıyamet senaryolarının hortladığı şu dönemde, tıpkı ortaçağda olduğu gibi içinde bulunduğumuz bin yılı geniş kitlelerde artan sefalet ve büyüyen endişeyle yüz yüze getirmekte. Bu anlamda dünya pandemi dolayısıyla yaşadığı akut dönemi atlattıktan sonra devrimci binyılcılık oluşumu tekrar harekete geçecekmiş gibi gözüküyor.

Kırmızı Kedi Akademi kitaplar serisinden yayınlanan Binyılın Peşinde kitabını kitaplığınızın kaynak kitaplar bölümü için önemle tavsiye ederim.  

7. Uluslararası Uşak Kanatlı Denizatı Kısa Film Festivali’ne Başvurular Başladı!

Uşak Üniversitesi İletişim Topluluğu tarafından düzenlenen, Doç. Dr. Murat Sezgin’in başkanlığı ve Dr. Onur Keşaplı’nın yönetmenliğinde gerçekleştirilen ve 7.si bu yıl düzenlenmesi planlanan Uluslararası Uşak Kanatlı Denizatı Kısa Film Festivali’ne başvurular başladı! Yedinci kez başvuruları bekleyen festivalin, 14-18 Aralık tarihlerinde gerçekleştirilmesi planlanırken, festivale son başvuru tarihi ise 15 Ekim olarak belirlendi.

Farklı kurumların değerlendirmeleriyle Türkiye’nin en ideal sinema etkinlikleri arasında yer alan, gösterime giren filmlerin tamamına telif öderken Cannes, Berlin, Venedik, Toronto resmi seçkilerinin Oscar Ödüllü filmlerle yarıştığı üst düzey bir programa ev sahipliği yapan Uluslararası Uşak Kanatlı Denizatı Kısa Festivali, bu yıl da Ulusal Kısa Film Yarışması, Ulusal Öğrenci Filmleri Yarışması ve Uluslararası Kısa Film Yarışması kapsamında toplam 21 ödül dalda ödül verecek.

Danışma kurulunda Prof. Dr. Murat Mustafa Öntuğ ve Doç. Müzeyyen Sevtap Aytuğ’un yer aldığı festivalin geçtiğimiz yıl başlattığı Ara Seçici Kurul uygulamasını ise bu yıl da devam edecek. Böylelikle Ön Seçici Kurul’un kararıyla gösterime girecek 100 filmden hangilerinin hangi kategorilerde Kanatlı Denizatı Ödülleri için yarışacağı Ara Seçici Kurul tarafından belirlenecek. Finalistler arasından kazananları ise Ana Seçici Kurul kararlaştıracak. Ayrıca festival programına; önceki yıllara ek olarak yeni etkinliklerin, özel gösterimlerin ve sürpriz ödüllerin de dâhil edilmesi planlanıyor. 7. Uluslararası Uşak Kanatlı Denizatı Kısa Film Festivali hakkında ayrıntılı bilgilere ve başvuruya https://filmfreeway.com/UsakWingedSeahorse web sitesinden ulaşılabiliyor.

Bir Taşınma Hikâyesi

0

Taşınmaktan nefret ederim. Kutulardan, banttan, makastan, kitapları raftan indirip paketlerken elinize bulaşan tozdan, sizi yutacakmış gibi bir hacimdeki kıyafet kalabalığından, ağır valizlerden, eşyaları taşıdıktan sonra eski mekânı temizlemekten, taşımanın yarattığı ter kokusundan, merdiven inip çıkmaktan nefes nefese kalmaktan, taşınma sonrası oluşan açlıkla ayı gibi yemekten, yemeğin ağırlığı ile uyuyamamaktan! Atladığım bir detay kaldı mı? Kesin kalmıştır!

Ben bir kediyim. Kaldığım mekân imkânlarımın elverdiğinin en iyisi olmasa bile, sırf bir kere oraya alıştım diye elimdekine razı olur, getirdiği dezavantajlarla mücadele etmek için hayatımda beni mutsuz edecek değişiklikler yaparım. Ben bir kediyim. Kimse, asla sahibim olamaz. Ama başımı sokup bir parça yemek bulabildiğim, biraz da huzur hissettiğim mekâna hemen alışırım ve orayı asla terk etmek istemem. Çocukça mutluluklarımı evin duvarlarına bağırır, gözyaşlarımla yerleri yıkarım. İşten ya da okuldan eve yorgun döndüğümde, insan olmaya dair tüm kıyafetlerimden soyunur, yatağıma kıvrılır, huzurla mırıldanırım. Bazen insanlar beni mutsuz eder, o zaman yine eve koşar kendi kendime tıslarım. Tıslar tıslar, en sonunda acıkırım. Mama kabıma yumulur, ardında da suyumu içer, yine pufidik yatağıma koşarım; mayışırım.

Bir yatak, üzerinde rahatça oturup film izleyebileceğiniz, kitap okuyabileceğiniz ya da sadece gebeşebileceğiniz bir kanepe ile mutfak ve banyodaki en temel ihtiyaçlar olduktan sonra insan her yerde yaşayabilir. Yeter ki kışın soğuğundan, yazın sivrisineğinden sizi korusun. Büyük mesele değil yani. Buna rağmen evlere arabalara sahip olmak için güzelim hayatlarımızı çürütüyoruz. Oysa herkesin başını sokacağı böyle mütevazı mekânları sağlayacak kadar zengin bir dünyada yaşıyoruz. Koşullar buyken, sürekli başımızı sokacak bir yer bakmak zorunda olmamızı aklım almıyor. Hiçbir zaman da almayacak. Bu kadar aza razı iken sürekli taşınmak zorunda kalmak ise insanlık suçudur. Buna kadar çok daha ağır dramlar var elbette. Ama her şeyin temelinde dünyada yeterince kaynak yokmuş gibi imkânı olanın her şeyi yağmalaması, kapışması, üleşmesi yatmıyor mu?

Kitaplar dışında bir mülkiyetim kalmadı hayatta. Aktif olarak kullanmasaydım onları da bağışlardım. İnsanın fazla bir eşyası olmayınca taşınmak da kolay oluyor aslına bakarsanız. Yine de taşınmaktan nefret ediyorum! Tamam mı! Hıh!

Eve tanımadıkları bir misafir geldiğinde kedilerimden dişi olanın ilk tepkisi kaçıp saatlerce saklanmak olurken erkek kedim, özellikle de gelen misafirler arasında hemcinsi varsa salonun ortasına kurulur, 8 kiloluk gövdesini ormanlar kralı gibi yere yayardı. “Bütün buralar hep benim, ayağını denk al” dercesine. Bilge ve erkek olan bir arkadaşımın dediği gibi “Erkek inatlaşması işte”! (Sözün devamını getirmemişti ama masadaki herkes “5 yaşında çocuk gibi, anlamsız, saçma ve hatta komik bir inatlaşma” demek istediğini hemen anlayıp kahkahalara boğulmuştu). Misafirlerin kalışları birkaç günü bulursa kedilerim de onlara alışır, hatta beni unutup misafirlerle uyumaya başlarlardı. Haftalarca kalan misafirler olduğunda ise dünyanın en mutlu yaratıklarına dönüşürlerdi. Evrim zincirinde nasıl bir HATA varsa artık, insan denen bu türe olan sevgileri, sadece onları besliyor olmamızla ilgili değil. Bunu kedilerle 33 yıllık yaşama deneyimime dayanarak söylüyorum. Yani mesela sokağa çıkabilen, kendini dışarıda besleyebilen kediler bile hala eve döner, yine sizinle uyur. Size fiziksel olarak hiçbir ihtiyaçları yoktur. Bütün o gırıldama, kendini sevdirme ya da hastalandığınızda üzerinizde uyuyarak sizi iyileştirme mucizelerini sizinle paylaşmalarının onlara sağladığı hiçbir avantaj olmasa da onlar yine de bunu yaparlar. Sınırlarına saygılı olduğunuz sürece elbette. Kedilerle olan sevgileşme, onların BİREYSEL alanlarına olan saygınıza koşulludur. Fazla üzerlerine giderseniz, dünyada bir tek size aşıklarmış gibi size baksalar da, tırmalarlar! Döverseniz evi terk ederler! Bazen kedi gibi tırnaklarım olsun istiyorum.

Kitaplarla olan ilişkimi de işte kedilerin insanlarla kurduğu bu ilişkiye benzetiyorum. Yeni bir kitap aldığımda iki kedim gibi tepki vermiyorum aslında. Sanırım daha çok meraklı ve korkusuz bir yavru kedi gibi sağını solunu kurcalıyorum. Ancak kitaplığımda sevebileceğim ne kadar çok kitap varsa, tıpkı ev kedisever insanlarla dolu olduğunda kedilerimin yaptığı gibi ben de mutlu mutlu yeni cicilerimi kurcalıyorum. Çünkü kitaplar iyi ve kötü insanlarla doludur. Çünkü insanlar hem iyidir hem de kötüdür. İyi yazarlar bize evrenin bu karmaşık düzensizliğinin içindeki güzelliği anlatırlar. Düşüp dizlerimiz uf olduğunda, büyüyünce ne kadar iyi bir sporcu olabileceğimizi hatırlatırlar. Sümüğümüz aktığında utanmamamız gerektiğini, akşama kadar sokakta top oynarsak başımıza bunun geleceğini saçlarımızı okşayarak aktarırlar. Bazen bizi korkuturlar; sonra karanlığın sadece bilinmez olduğu için ürkütücü olduğunu hatırlatırlar. Yaşamın tam da bu gizemler sebebiyle ilgi çekici olduğunu, hürriyet peşinde koşarken dizimizin kanayabileceğini, sümüğümüzün akıp rezil olabileceğini kulağımıza fısıldarlar. Yazarlar bazen bizi iki kolumuzdan tutup sarsarak “Ne duruyorsun be! At kendini denize” diye yüzümüze haykırırlar. Yüzme bilmiyorsak, bizi suyun içinde bekliyorlardır. Dalgalarla biraz boğuşuruz. Böyle, nasıl desem… ölüm korkusunu hafiften koklarız. Ama yazar dostumuz bizi mutlaka bir kulaç mesafede bekliyordur. Fazla su yutmamıza izin vermeden bizi güvenli bir kıyıya çıkarırlar…

Taşınmak berbat bir şeydir. Kitaplarınızı koyduğunuz kutular asla geometri kurallarına uymaz –evet, kutular suçludur, boyutları değişken olsa da asla kitapları suçlayamazsınız! Ben yasakladım! Türkiyeliyim sonuçta, işime gelmezse yasaklarım!- ve kalan boşluklardaki o karanlık, yeni taşınacağınız mekân mevcut yerinizden daha güzel bile olsa, bilinmezliği ile sizi ürkütür. Kimi insanların mekân değişikliğinden çok hoşlandığını bilirim. “Tebdil-i mekânda ferahlık vardır” mottosudur bu insanların. Benim konuya yaklaşımım şehir ya da ülke değişikliğinin böyle olduğu yönündedir. İmkânım olsa, kaplumbağa gibi bir kedi olmayı seçerdim. Sırtımda evim, dünyayı dört döner, yine alıştığım mekânda, kitaplarımın gözetiminde huzurla uyurdum. Hayat maalesef pek de bu tanıma uygun bir şey değil. Bunun kirası var, depozitosu var, nakliyatı var, boyası, badanası var. Var allah var!

Taşınma arifesinde, bu huysuz zamanımda, hepinizin aklına geldiği gibi ben de rest çekiyorum bu mülkiyet meraklısı dünyaya, “Ne kitapsız, ne kedisiz” ulan! Hodri meydan! diye en cadaloz halimle çemkiriyorum penceremden. Bilge Karasu meşaleyi Michael Ende’ye devrediyor ve Momo beni kitaptan yapılmış, sırtımda taşıyabileceğim büyüklükte bir kaplumbağa kabuğuna davet ediyor. 55 kilo ağırlığında bir Bombay kedisiyim en nihayetinde, böyle bir evi rahatlıkla sırtımda taşırken kitaplığımdaki evrenleri ziyaret edebilirim! Evin ve kedinin tasarımı Hayao Miyazaki’ye ait! “Ahhhh… lar ağacı”! Yolculuk etmek gibisi var mı! “Gerçek yolculuk (eve) dönüştür” en nihayetinde. Taşınmak da neymiş! Peh!

Salgın ve Zaman Ekonomisi

Varoluşun en önemli faktörlerinden biri olan zaman, aynı zamanda insanın dünyayı algılayış şeklinin ve toplumsallığının da önemli bir etkenidir. Modern öncesi dönemdeki toplumlarda kozmolojik ve doğal olaylar temelinde döngüsel olarak algılanan zaman, sanayileşme ve modernleşmeyle beraber doğrusal bir kimlik kazanmaya başlamış; gök cisimlerinin düzenli ve döngüsel hareketleriyle beraber düşünülmekten tecrit edilerek saat ve takvimin ellerine teslim edilmiştir.

Modern öncesi dönemdeki tarıma dayalı arkaik toplumların mevsimsel ve günlük doğal döngülerle oluşturdukları toplumsallıkları, kapitalist sistem ve araçlarla beraber mekanik bir hâl almaya başlamıştır.

Dini ritüeller ya da törenlerle yinelenen Mitsel Zaman, arınma ve yeniden doğma anlamında modern dönem öncesi insan için, Büyük Zaman’ı, örnek olayı şimdileştirdiğinden büyük bir önem arz etmektedir. Fakat, zamanın ussallaştırılıp standartlaştırıldığı sanayi toplumlarında zaman, bir ölçü birimi hâline gelmiş ve emeğin ölçülmesinde kullanılan bir araç kimliği kazanmıştır.

Peki, zamanının algılanma şeklindeki bu değişimin sebebi nedir?

“Advice to a Young Tradesman” (1748) başlıklı makalesinde “vakit nakittir” (Paragraf2) diyen Benjamin Franklin, modern dönemdeki zaman algısının üretim-zaman ilişkisi temelinde basit bir anlatımını dile getirmiştir. Kurtuluş (Salvation) için gösterilen gayret ve boş durmadan, Tanrı’nın rızasını kazanmak için sürekli çalışmayı gerektiren Protestan çalışma ahlakıyla beraber ereksel bir kimlik kazanan zaman, kitaplı dinler için iyi değerlendirilmesi, boşa “harcanmaması” gereken bir olgudur. Bu durumu Max Weber şöyle dile getirmektedir:

Zamanı boşa harcama o halde bütün günahların ilki ve ilkesel olarak en ağır olanıdır. Yaşam süresi, kendi mesleğini düzgün biçimde yapmak için çok kısa ve çok değerlidir. “Boş konuşma”, “lüks” ve toplumsallaşma vasıtasıyla zamanı boşa harcama, bizzat sağlık için zorunlu olan – 6 ve en çok 8 saate kadar – uykudan daha fazlası, ahlaki olarak mutlak şekilde kınanması gereken şeylerdir. (2017:144)

Diğer bir değişle, “Weber’e göre, bir özdisiplin ve kendinden vazgeçme tutumu olan, harcamayıp tasarruf etme isteği Protestandan kapitaliste geçmiştir.” (Sennett, 2017: 119) Byung-Chul Han ise Weber’in bu görüşünü şöyle izah etmektedir:

Max Weber Protestan çileciliğinin kapitalizmin ruhunu önceden şekillendirdiğini tespit eder. Bu çilecilik, sermayenin oluşumuna yol açacak bir biriktirme zorunluluğunda ifade bulmuştur. Kişinin şan ve şerefine yaslanarak servetinin keyfini çıkarması küçümsenir. Sadece, daha fazla kâr etmek için sürekli uğraşmak insanı dindar yapar…” (2018: 98)

Dolayısıyla; “Sanayiciliğin kökleri onyedinci yüzyılın bilimsel devriminde ve daha da gerilerde, onsekizinci yüzyıldaki Protestanlıkta yatar.” (Kumar, 2013: 104).

Arkaik toplumlardaki kozmolojik olaylara göre düzenlenen “iş zamanı”, kapitalizmle beraber “iş disiplini” ile yer değiştirmiş ve bu durum, modern insanın baskıcı, sömürücü ve hegemonik bir çalışma hayatının yapaylığıyla sonuçlanmıştır. İş zamanının Frederick Winslow Taylor’ın savunduğu “bilimsel yöntem” ilkelerince düzenlenmeye başlamasıyla, üretim, emek ve zaman mekanikleşmiş; sanayileşmiş toplumlarda emek sürecine dahil olan kişiler, birim zaman uygulamasıyla ekonomikleştirilmiş zamanın kölesi haline gelmiştir. Kısa zamanda çok iş anlamındaki bu yeni zaman ekonomisini Alfred Sohn-Rethel şöyle açıklamaktadır:

Daha 1903’te, Shop Management adlı kitabında Taylor, “zamanetüdü, etüt edilen işin ne kadar sürdüğünü değil, ne kadar sürmesi gerektiğini saptamamızı sağlıyorsa amacına ulaşmış olur” demektedir. Ardından ilave eder: “Bunu başarmanın en iyi yolu, aslında kesin bir zamanlama yapmanın neredeyse tek yolu, işçilerin elindeki işi bileşenlerine ayırmak ve her bir parçanın gerektirdiği süreyi “birim zaman” olarak tespit etmektir.” Bir işin (birim cinsinden olsun olmasın) ne kadar süreceğine dair rastgele tespit edilmiş bir süreyi, sanki doğanın bağrından mucizevi bir şekilde türetilmiş ya da aklın bir kehanetiymiş gibi kendi başına geçerli bir ölçüt kabul etmek bilimsellik taslamaktan başka bir şey değildir kuşkusuz! (2011: 165)

Yani düzensiziklerle başa çıkarak, üretimin çokluğunu artırmak amacıyla uygulanmaya başlayan bu zaman etütleri, üretimin vazgeçilmez bir yardakçısı haline gelirken aynı zamanda zamanın da bir tüketim nesnesi haline gelmesine sebep olmuşlardır.

Zamanın kapitalizmin altında eriyerek, kapitalist sistemin bir çarkı haline gelmesindeki önemli etkenlerden bir başkası ise Fordizm’dir. Kısaca montaj hattı olarak açıklanabilecek bu sistem, Henry Ford tarafından kısa sürede kitlesel bir üretim sağlayabilmek amacıyla geliştirilmiştir. Ford’un amacını Sohn-Rethel şöyle açıklamaktadır:

Ford’un düşüncesi, tek bir araba modeline odaklanmaktı: “T modeli” adını verdiği aracı bizzat tasarlarken, basitlik, bakım ve onarım kolaylığı, hafiflik, ve çok amaçlı kullanım gibi kıstasları dikkate almıştı. Ford, otomobil pazarının sınırsız olduğunu gören ilk kişiydi. Bunun için gereken tek koşul, fiyatın o dönem için mümkün görünen seviyeden daha düşük tutulmasıydı. Diğer otomobil üreticileri çeşitli modellerde yüksek fiyatlı münferit arabalar tasarlıyor, zengin zümreden oluşan kısıtlı bir pazara hitap ediyordu. Ford’un düşünüş biçimini ise şu ünlü sözü özetliyordu: “Bir müşteri istediği renk otomobili satın alabilir, siyah olması kaydıyla. (2011: 170-171)

Dolayısıyla, Taylor tarafından geliştirilen zaman etütlerinin bir uzantısı olan Fordizm, işçiyi mekanik bir hat üzerinde konumlandırarak ona, bu hat üzerinde bir görev tanımlamıştır.

Ürünün belli bir parçası ya da kısmıyla ilgilenen bu işçilerin kalifiyeli olması şartı ortadan kalktığı için, işçilerin başka bir işçiyle değiştirilebilirliği mümkün kılınmış ve emek kimliksizleştirilerek işçi değersizleştirilmiştir. Dolayısıyla, “vasıfsız emeğin standart mallar üretmek üzere tek amaçlı makine başında işe koşulduğu Fordist kitlesel üretim örüntüsü” (Kumar, 2013:59) işverenin kârı için oluşturulan kitlesel bir üretim anlamına gelmektedir. Bütün bunlar E.P. Thompson’ın “Time, Work-Discipline and Industrial Capitalism” başlıklı makalesindeki “zaman artık para birimidir; geçmez, harcanır” (1967: 61) ifadeleriyle okunduğunda kapitalist sistemdeki zaman ve emek arasındaki koordinasyon ihtiyacı açık bir şekilde görülebilmektedir.

Tarihsel bağlamda incelendiğinde araçsal bir özellik kazanan zaman, salgın döneminde nasıl bir işlev kazanmıştır?

Kültürel ve toplumsal olaylarla doğrudan temas halinde olan birey, toplumsal olanın hem öznesi hem de nesnesi olarak düşünülebilir. Emek ve üretimin bir kısmının özel alana hapsedildiği bu salgın döneminde, zaman da küresel olan bu olgudan etkilenmiş ve çalışan kesimi doğrudan ya da dolaylı olarak etkilemiştir. Farklı meslek gruplarını farklı şekillerde etkileyen bu salgın dönemi, zaman ekonomisi bağlamında da değişikliklere yol açmıştır. Bu değişiklikler, şüphesiz, daha fazla mesai ve daha fazla emeği içermektedir. Yol ve yemeğe “harcanan zaman”, üretimin evlere taşınması ile üretime tahsis edilmiş, işçinin daha fazla mesai harcamasına sebep olmuştur. Sanayileşmeyle beraber ussallaştırılarak askeri bir kimlik kazandırılan zaman, bu salgın döneminde de muhteris açgözlü kapitalist sistemin lehine kullanılmış; işverenlerin çalışanlarına baskıcı ve sömürgen bir şekilde yeni çalışma planlamaları yapmalarını kolaylaştırmıştır.

Kamusal alandaki sosyalliğini yitiren bireyler, günlük ve doğal olandan da uzaklaşınca, özel alanda yabancılaşmış bir üretim sürecine dahil edilmişlerdir. Çeşitli ihtiyaçlar için özgülenen zaman, evden çalışmak zorunda kalan insanların sırtına yüklenmiş; bu da, çalışanların eskisinden daha mümasil, baskıcı ve sömürgen bir zaman algısını deneyimlemelerine yol açmıştır. Kapitalist sistemde nitelliğini kaybedip ölçü-birim anlamında nicel bir özellik kazanan zaman, hem evde hem de dışarıda çalışan kişiler için, daha bunaltıcı ve kısıtlayıcı bir hale gelmiştir. Toplantıların daha sık yapıldığı, geri dönütlerin ya da bildirilerin daha sık istendiği bu salgın dönemi, zamanın yeniden düzenlenmesine ve ehlileştirilmesine yol açmıştır. Buna ek olarak, eril sistem tarafından kadınlara atanan ev ve bakım işleri, evden çalışmak zorunda kalan kadınlar için bu salgın döneminde “sürekli mevcut” kılınmış; kadınların ev ve bakım işlerine harcadıkları zamanı da artırmıştır. Yani, hem iş yükünün hem de ev işleri yükünün artmasıyla bu salgın döneminden en olumsuz etkilenen grup kadınlar olmuştur.

Peki, birçok ofis işinin evden de yapılabildiğini gösteren bu salgın dönemi salgın sonrası iş hayatını nasıl etkileyebilir?

Kişinin yemek yeme ya da ulaşım gibi belli faaliyetler için gereksinim duyduğu süreyi, işçiyi eve hapsederek üretime dahil eden bu küresel olgu, kişiye daha fazla emek yükleyerek, kişinin iş yükünü artırmış ve diskalifiye edilebilecek işçiler olduğunu salık vermiştir. Yani, bu salgın dönemiyle yeniden düzenlenen bu zaman ekonomisi, işçiler arasında pay edilen iş yükünü daha az kişiye yükleyerek bazı işçilerin gözden çıkarılmasına yol açmıştır. Erkek egemen iş dünyasında gözden çıkarılacak çalışanların çoğunun kadın işçiler olabileceği düşünüldüğünde ise gözü doymaz kapitalist sistemin ve kadını ikincil gören ataerkinin işbirlik içinde olduğu ve kadınların bu salgın döneminden olumsuz etkilendiğini söylenebilir. Tarihsel bağlamda bakıldığında erkekler kadar güvende olmayan kadınların, salgın sonrasında da eril hegemonyanın kurbanları olmaya devam edecekleri söylenebilir. Kadınları, azınlıkları ve diğer “ötekileri” ezen kapitalist erkek düzenin yıkılması ve yerine eşitlikçi, herkesi ve her türden farklılığı kapsayan bir tekillik kurulması gerekmektedir.

KAYNAKÇA

Franklin, B. (1748). “Advice To a Young Tradesman”. Philadelphia, New-Printing- Office. (Paragraf 2).

Han, B. (2018). Zamanın Kokusu: Bulunma Sanatı Uzerine Felsefi Bir Deneme. (Cev.

Şeyda Ozturk). Metis Yayınları

Kumar, K. (2013). Sanayi Sonrası Toplumdan Post-modern Topluma: Cağdaş Dunyanın Yeni Kuramları. (Cev. Mehmet Kucuk). Dost Kitabevi Yayınları.

Sennett, R. (2017). Karakter Aşınması: Yeni Kapitalizmde İşin Kişilik Uzerindeki Etkisi. (Cev. Barış Yıldırım). Ayrıntı Yayınları.

Sohn-Rethel, A. (2011). Zihin Emeği, Kol Emeği: Epistemoloji Eleştirisi. (Cev. Ayşe Deniz Temiz). Metis Yayınları

Thompson, E. P. (1967). “Time, Work-Discipline, and Industrial Capitalism”. Past & Present. No: 38. pp. 56-97. s, 61.

Weber, M. (2017). Protestan Ahlahı ve Kapitalizmin Ruhu. (Cev. Milay Kokturk).

BilgeSu Yayıncılık.

Görsel kaynağı: https://www.rifemagazine.co.uk/2016/11/feature-time-is-money/