Ana Sayfa Blog Sayfa 571

Yüzdüğünüz süre boyunca okyanusları temizleten proje: Sponge Suit

Her gün dünyamızı gitgide kirletiyoruz. İster yollar, ister kaldırımlar, ister ormanlar ya da denizler olsun; gün geçtikçe dünyamız bu işin içinden artık tek başına çıkamıyor. Peki, siz de normal hayatınızı sürdürürken örneğin; tatilde, denizde ya da bir okyanus kıyısında yüzerken o suları temizlemek ister miydiniz? İşte bu proje, bunu mümkün kılacağa benziyor.

Sponge Suit Deniz Yüzeyini Temizleyen Bikini, İstanbul ve New York merkezli “Eray Carbajo” adındaki atölyesinde Türk tasarımcılar tarafından tasarlandı. Bikinin materyallerindeki teknolojiyi geliştirenler ise Riverside Kaliforniya Üniversitesi‘deki Türkiyeli profesörler Mihri Özkan ve Cengiz Özkan.

SpongeSuit1
Ekip; “Sponge Suit” (Sünger Giysi) adıyla hazırlanmaya başlanan, sünger adıyla bilinen karbon malzemeden yapılmış bu bikininin zararlı ve kirli suyu emerken bir yandan da temiz hava püskürtmesini hedefliyor. Bu tasarım bikini, Reshape’s 2015 Giyilebilir Teknoloji Yarışması’nda birincilik ödülünü aldı. Isıtılmış sakkaroz, yani şekerle de karıştırılan bu “sünger” bikini, gözenekli yapısıyla kirli suyu içine absorbe edebiliyor ve ayrıca ağırlığının 25 katını taşıyabiliyor.

Mihri ve Cengiz Özkan çifti ve diğer iki araştırmacı da bu projeyi geliştirmek için çaba sarf ettiler. Başlangıçta; ekip, suyun fazla olan tuzunu düzenleyip, petrol ve kimyasal barındıran suları da sünger tarafından absorbe edilmesini düzenlemeye çalıştı. Fakat daha sonra, Reshape’in Giyilebilir Teknoloji Yarışması’ndan haberdar olduklarında işler değişti ve bu projeyi bir adım öne daha taşımak istediler.

20 defa kullanılabiliyor

Proje; 3D baskılı bir kafeste, içinde bir sünger malzemesi bulunan bikiniyle başladı. Bitmiş hâli; 2 mm kalınlığında, 250 santimetre karelik bir yüzey alanına sahip ve sadece 54 gram ağırlığında kaydedildi.

Mihri Özkan; Sponge Suit’in özelliklerini kaybetmeden tam 20 kez kullanılabileceğini belirtti. Kirli suyu yeterince absorbe eden bikini, 20 kez kullanımdan sonra sadece kirli suyu hazmetme kapasitesini yitirecek konuma geliyor.

SpongeSuit4 Bikinin temizlenmesi ve absorbe ettiği kirliliği atması için bin santigrat derecede ve hatta daha fazla bir ısıda 1,832 Fahrenheit gibi bir derece arasında bekletilmesi gerekiyor. Tabii ki de bu tür ısıların ulaşamayacağımız bir dereceye sahip olmaları, bu bikinileri kullanamayacağımız demek değil. 3 boyutlu kafes sayesinde, içindeki sünger rahatça çıkarılabiliyor ve yerine yeniden kirliliği absorbe edecek bir sünger takılabiliyor. Geriye de sadece çıkardığınız süngeri geri dönüşüme atmak kalıyor.

SpongeSuit3
“Sağlık problemi yaratır mı?” düşünceleri akıldan geçse de bikininin endişe gerektirecek bir zararı olmadığı açıklandı. Şirket tarafından yapılan basın açıklamasında; Sponge Suit’in içerisindeki sünger maddenin, vücuda bakan kısmında, kirliliğin vücuda geçmesini engelleyecek bir bariyer bulunduğunu açıklıyor. Böylece kirli maddeler, cilde temas etmiyor.

Mühendisler, bu buluş için patent alma konusunda araştırmaya başladıklarını açıkladı. Ayrıca benzer mayolara karşın, Sponge Suit, sakkarozdan oluşan maddesiyle daha düşük maaliyetle piyasaya sunulacak.

SpongeSuit2
Cengiz Özkan; “Sünger malzemesinin ana maddesini şeker oluşturduğundan, maliyeti oldukça düşük olacak. Ayrıca yedek pedleri de oldukça düşük bir fiyattan piyasaya sunmayı düşünüyoruz” dedi. Ayrıca tüketicinin moda anlayışına da pek uymadığını belirtmesi, olası bir problem haline gelirse gelsin; bu bikininin asıl amacı hem eğlenip hem de çevreye katkı sağlamak. Ayrıca Özkan, bikininin hiçbir şekilde rahatsız edici bir özelliği de olmadığını ısrarla belirtiyor.

“Sörf tahtaları ve yüzme malzemeleri, deniz ve okyanuslara karışıp onları anlamamız için ilk adımdı. Şimdiki adım ve bu teknolojiyle bu engin suları daha iyi anlayacağız” diye de ekliyor Riverside/Eray şirketi.

Bazı bilim insanları, bu teknolojinin çok da işe yaramayacağını öngörseler de ekip, bütün herkesin ilgisini çekmeye ve her bir insana bu bikiniden giydirmeye can atıyor. Kim bilir, belki de bir gün azar azar da olsa kirlettiğimiz dünyaya bir katkımız olur.

Kaynak: True Activist 

Fotoğrafçı Sage Sohier’in 1980’lerde çektiği eşcinsel çiftlerin güzel ve tuhaf portreleri

Amerikalı fotoğrafçı Sage Sohier, 1980’ler Amerika’sında eşcinsel çiftlerin muazzam ve bir o kadar tuhaf fotoğraflarını çekti.

Çiftleri keşfetme isteğini babasının gay olmasını keşfetmesiyle birleştiren fotoğrafçı, eşcinsel çiftlerin gizlice yaşamak zorunda kaldıkları bir zamanda kişisel hayatlarına harika siyah-beyaz fotoğraflarla ışık tutuyor.

Sage Sohier’in fotoğrafları “At Home with Themselves: Same-Sex Couples in 1980s America-Evde Kendi Başlarına: 1980’ler Amerika’sında Eşcinsel Çiftler, adlı kitabından alınma. Proje 1986 yılında, basının ve halk ilgisinin AIDS salgınını “önüne gelenle yatmaya” bağladığı zamanda başladı. “Hastalığın gidişatı beni gey ve lezbiyen ilişkilerin yaygınlığı, çeşitliliği ve uzunluğu hakkında düşünmeye itti. Hedefim insanlara meydan okuyan ve etkileyen fotoğraflar çekmekti” diyor Sage.

Sage Sohier - 80'lerde Amerika'da Eşcinsel Çiftler (1)

Bu projenin sonucunda, değişik yaş ve durumdaki çiftlerin harika siyah-beyaz fotoğrafları oldu. Sage, “1980’lerde çoğu eşcinsel ilişki gizlice yaşanıyordu” diyor ve projenin eşcinsel ilişkileri keşfetme amacının yanında kişisel hedefleri olduğunu da ekliyor: “70’lerin sonunda babamın gey olduğunu öğrendim. Yani proje aynı zamanda ona ve onun hayat tarzına olan merakımdan da ilham alıyor.”

Bu durum, sadece çiftlerin olmadığı, aynı zamanda hayatlarındaki çocukları, aileleri, arkadaşları gibi diğer insanlarla iletişime geçtikleri bazı fotoğraflarda görülebiliyor. Amerikan fotoğrafçı bu işi söyle ifade ediyor: Bu projeyi mümkün kılan çiftlerin cinsel yönelimleri hakkında açık oluşlarıydı. Gey bir çift olarak dik durmak ve fotoğraflanmak oldukça cesaret isteyen bir iş.”

Sage Sohier - 80'lerde Amerika'da Eşcinsel Çiftler (2)

Proje, küçük bir iş olarak Massachusetts, Provincetown’da başladı. “İlk hafta altı çifti fotoğraflamış oldum, bundan sonra arkadaşların arkadaşlarının arkadaşlarını fotoğrafladım, ayrıca Boston ve diğer şehirlerdeki eşcinsel gazetelere reklamlar verdim. Fikre pozitif bir çok yanıt aldım” şeklinde konuşan Sage’in fotoğraflarında muazzam bir tuhaflık var ama bu, onların yalnız geçirdikleri zamana dahil olmamıza rağmen çok kişisel hissetmelerinden ve çiftler arasındaki iletişimin oldukça az açıklanmış olmasından geliyor.

Fotoğrafçı bunu “Bütün fotoğraflarımı ortak bir iş olarak görüyorum. Çiftler bana apartmanlarını gezdirirdi ve ben onlara nerede zaman geçirmekten hoşlandıklarını sorardım. Çiftlerle röportaj yapıp fotoğraflarını çekerek onlarla saatler harcadığım için insanlar genellikle rahatlardı ve daha doğal anlar yakalamam kolaylaştı” şeklinde açıklıyor.

Sage Sohier - 80'lerde Amerika'da Eşcinsel Çiftler (3)Sage Sohier - 80'lerde Amerika'da Eşcinsel Çiftler (5)Sage Sohier - 80'lerde Amerika'da Eşcinsel Çiftler (6)Sage Sohier - 80'lerde Amerika'da Eşcinsel Çiftler (7)Sage Sohier - 80'lerde Amerika'da Eşcinsel Çiftler (8)Sage Sohier - 80'lerde Amerika'da Eşcinsel Çiftler (9)Sage Sohier - 80'lerde Amerika'da Eşcinsel Çiftler (4)

Kaynak: It’s Nice That 

Dünyanın aslında nasıl olması gerektiğini vurgulayan çarpıcı illüstrasyonlar

Çarpıcı illüstrasyon serileriyle dikkatleri üzerine toplayan Azerbaycanlı sanatçı Gunduz Aghayev, “Imagine” (Hayal et) isimli yeni serisi ile hafızalara kazınmış trajik fotoğrafların aslında nasıl olması gerektiğini hatırlatarak dünyanın çok daha güzel bir yer olabileceğini çocuklar üzerinden vurguluyor.

Daha önce Femida, Metamorphosis, Just Leaders ve Global Police isimli illüstrasyon serileriyle sanatını aktivizm için kullanan Aghayev, çocukların masum olduklarını ve elimizdeki her şeyi onların iyi bir geleceğe sahip olması için harcamamız gerektiğini hatırlatıyor. Aynı zamanda, çocukları kirli oyunlarının bir parçasına dönüştürmeye çalışan kişileri de bu yolla eleştiriyor.

Vietnam Savaşı’nın “napalm kızı”

Napalm Vietnam 1Napalm Vietnam 2

Kevin Carter’a Pulitzer ödülü kazandıran fotoğraf (1993)

Akbaba PullitzerAkbaba Pullitzer 2

Vietnam Savaşı döneminde çocuklar

Vietnam 1Vietnam 2

Türkiye’de kıyıya vuran Aylan Kurdi’nin küçük cansız bedeni

Aylan Kurdi 11Aylan Kurdi 12

Kardeşinin cansız bedenini yakılması için getiren Japon çocuk hazır ol duruşu yaparken (1945)

Japonya Çocuk 1

Öldürülen Azerbaycanlı gazeteci Elmar Huseynov’un oğlu

Azerbaycan Çocuk 1Azerbaycan Çocuk 2

Afganistanlı çocuk yaşta evlendirilmiş Tehani ve Ghada

Afganistan Çocuk 1Afganistan Çocuk 2

II. Dünya Savaşı sırasında Alman uçakları tarafından evi bombalanan bir çocuk harabelerin arasından kendi odasını gösteriyor, 1940

Londra Çocuk 1Londra Çocuk 2

1942 yılında bakımını üstlendiği 200 öksüz yahudi çocukla birlikte Treblinka Kampı’nda öldürülen çocuk kitabı yazarı Dr. Janusz Korczak

Janusz Korczak

Hazırlayan :Burak Avşar

Gotik mimarili büyüleyici şapelin nefes kesen bir tatil kulübesine dönüşümü

İngiltere’deki Teesdale ormanında bulunan rüstik şapel, Metodist tapınağından modern şirin bir eve dönüştürüldü. Uzun yıllardır kullanılmayan bu terk edilmiş mekan, Evolution Design isimli tasarım stüdyosu tarafından bambaşka bir hale getirildi. Şimdilerde burası, “Tepedeki Şapel” olarak adlandırılan enerjik bir tatil kulübesine dönüştü. Bir seferde yedi misafiri ağırlayabilen kırsal kesimde zamansız bir mimari.

Eski bir şapeli bir kır evine dönüştürmek hiç kolay olmasa da bu kulübe şimdi çok iyi görünüyor. İlk olarak hasarlı çatı tamir edildi, pencere ve kapılar su aşındırmasını önlemek için tahta ile kaplandı. Daha sonra tasarım aşaması başladı. Proje; üç misafir yatak odası, bir banyo, mutfak ve bir salon içerecek şekilde planlandı.

Mekânın havadar ve ferah olmasını sağlamak için yatak odaları sonradan ilave edilen asma katlara yapıldı. Zemin kat ise dördüncü bir yatak odası ve diğer gerekli olan her şeyi içerecek şekilde tasarlandı.

Tasarımcılar bu şapelin kullanımını bütünüyle değiştirirken orijinal zarafetini korudular. Gotik mimarinin orijinal kafes kirişleri ve kemerli pencereleri olduğu gibi bırakıldı. Pencere camları ve kepenkler de tarihi detaylar göz önüne alınarak monte edildi.

Gotik stildeki büyüleyici şapelin nefes kesen bir tatil kulübesine dönüşümü 1

Tepedeki Şapel’de kısa süreli konaklamalar ve haftalık rezervasyon yaptırmak Airbnb aracılığıyla mümkün.

Gotik stildeki büyüleyici şapelin nefes kesen bir tatil kulübesine dönüşümü 2Gotik stildeki büyüleyici şapelin nefes kesen bir tatil kulübesine dönüşümü 4Gotik stildeki büyüleyici şapelin nefes kesen bir tatil kulübesine dönüşümü 5Gotik stildeki büyüleyici şapelin nefes kesen bir tatil kulübesine dönüşümü 8Gotik stildeki büyüleyici şapelin nefes kesen bir tatil kulübesine dönüşümü 7Gotik stildeki büyüleyici şapelin nefes kesen bir tatil kulübesine dönüşümü 3Gotik stildeki büyüleyici şapelin nefes kesen bir tatil kulübesine dönüşümü 6Gotik stildeki büyüleyici şapelin nefes kesen bir tatil kulübesine dönüşümü 10Gotik stildeki büyüleyici şapelin nefes kesen bir tatil kulübesine dönüşümü 9Gotik stildeki büyüleyici şapelin nefes kesen bir tatil kulübesine dönüşümü 11Gotik stildeki büyüleyici şapelin nefes kesen bir tatil kulübesine dönüşümü 13Gotik stildeki büyüleyici şapelin nefes kesen bir tatil kulübesine dönüşümü 12

Kaynak: My Modern Met

“Siyaset erkektir”e darbe niteliğinde; Nepal’e ilk kadın Cumhurbaşkanı

0

Kadınlar; çalışma yaşamı, eğitim, sağlık, sosyal güvenlik gibi birçok alanda olduğu gibi, içinde olması ve boy göstermesi gereken en önemli alan olan siyasetten de toplumsal cinsiyet ve ayrımcılık gibi nedenlerden dolayı dışlanmış ve çeşitli engellerle karşılaş-tırıl-mıştır. Kadının siyasetteki yerini göstermelik olarak partilerin bilmem ne kadar kadın milletvekili adayı çıkardığıyla değil de en temel çözümlü kadının kamusal alandaki rolünü değerlendirerek yapsak dünya olarak, harika olmaz mıydı?

Kadınların sivil ve sosyal haklarına erişiminin olmadığı ya da sınırlı olduğu bir durum, siyasi hakları da etkilemektedir. Aynı zamanda karar verme ve politika yapma süreçlerine katılımları da sınırlı olduğundan, yeterince taleplerini dile getirememektedirler. Toplum ihtiyaçlarının kadınlar tarafından dile getirilmesi siyasilerin isteklerine yeni bir boyut kazandıracak ve toplumda karşılaştıkları deneyimleri ve ihtiyaç duyduklarını çözümleri ile birlikte sunmaları kadınların nesneleştirilmesini engelleyecektir.

Bidhya Devi Bhandari, center, of the Communist Party of Nepal Unified Marxist-Leninist smiles after she was elected as Nepal's new president in Kathmandu, Nepal, Wednesday, Oct. 28, 2015. Bhandari, 54, who has long campaigned for women's rights was elected Wednesday as Nepal's first female president. (AP Photo/Niranjan Shrestha)

Sevindirici haberler de var

Kadının siyasetteki rolü özetle bu durumdayken sevindirici haberlere de şahit olmuyor değiliz. 2007 seçimleri ardından Arjantin’in ilk kadın devlet başkanı Cristina Kirchner. Kosova ve aynı zamanda Balkanların ilk kadın cumhurbaşkanı olan ve hiçbir partiye üye olmadan bunu başaran 1975 doğumlu genç kadın Atifete Jahjaga. Güney Kore’de iki adayın başa baş götürdüğü cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanan ve Güney Kore’nin ilk kadın Cumhurbaşkanı olan Park Geun-hye. Dışişleri bakanlığından Cumhurbaşkanlığına gelen ve Hırvatistan’ın ilk kadın Cumhurbaşkanı olan Kolinda Grabar-Kitaroviç. Ve ardından şimdi de Nepal’den geliyor güzel haber.

Siyasetin erkek olduğu defalarca dillendirilirken Komünist Parti lideri Bidhya Devi Bhandari, Nepal tarihinin ilk kadın cumhurbaşkanı oldu. Kadın hakları konusunda uzun mücadeleler veren ve bu konuda çeşitli çalışmalara önayak olan Bhandari, ülkesindeki kadın hareketinin bir sembolü olarak görülüyor.

Bidhya Devi Bhandari 1

214’e karşı 317 oyla seçilen Bhandari, eski Komünist Parti başkanı olan eşini trafik kazasında kaybettikten sonra siyasete atılma kararı almış.

Bhandari aynı zamanda Nepal’in ikinci cumhurbaşkanı. Ülkede monarşi 2008 yılında yıkılmış ve Federal Demokratik Nepal Cumhuriyeti adını almıştı.

Dünya Siyaset Tarihi’nde kadınların daha çok rol üstlendiği zamanları ise heyecanla bekliyoruz.

Doğa dostu Oslo: Şehir merkezine özel araç girişi yasak, bisiklet ve toplu taşımaya teşvik

Norveç’in başkenti Oslo, toplu taşıma ve bisiklet kullanımına teşvik eden projeleriyle hava kirliliğini azaltmayı ve karbon ayak izini küçültmeyi hedefliyor.

Oslo, 2019 itibariyle şehir merkezine özel araç girişini yasaklamayı planlıyor. İşçi Partisi’nin seçimleri kazanmasıyla birlikte Yeşil Parti ve Sosyalist Sol Parti’nin de katılımıyla ortak çalışmalar yürütülmeye başlandı. Sera gazı emisyonunu ve araba kullanımını azaltmaya yönelik çalışmaların arasında dört yıl içinde tamamlanması beklenen 60 kilometrelik bir bisiklet yolu da yer alıyor.

Partilerin ortak kararı doğrultusunda, halk otobüsleri ve tramvaylar yaklaşık bin kişinin ikamet ettiği şehir merkezine yolcu taşımaya devam edecek. Çalışan 90 bin kişi de toplu taşıma ve bisikletli ulaşıma yönelebilecek. Engellilere ait araçlar ya da yemek servisini sağlayan çalışanlar için mevcut düzen korunacak. Bisiklet ya da toplu taşımayı tercih etmeyenler içinse elektrikli bisiklet alternatifi sağlanacak. İşçi Partisi, araç trafiğini 2019 itibarıyla yüzde 20, 2030 itibarıyla yüzde 30 azaltmayı hedefliyor.

ecoslo1

Şehir merkezindeki işletme sahipleri, yeni düzenlemenin iş yoğunluğunu azaltacağından endişe duyuyor. Oslo’daki 57 alışveriş merkezinden 11’i yasaktan etkilenecek. Parti yetkilileri ise yasağın uzun vadede herkes için faydalı olacağını belirtiyor.ecoslo3

ecoslo2 Norveç, sera gazı emisyonunu yarı yarıya azaltmaya yönelik 1990-2020 yılları için hedeflenen plana yaklaşmaya devam ediyor. 2030 yılına gelindiğinde ise özel araçlar dahil olmak üzere, gaz emilimini en aza indiren bir ulaşım ağı hedefleniyor.

Kaynak: The Plaid Zebra 

Bilginin ve siyasetin vazgeçilmez uğrak yeri: John Locke

17’nci yüzyılla beraber, felsefede yeni bir dönemin açıldığı yönünde ortak bir kanı mevcuttur. İyi bir felsefecinin böyle keskin bir tarihi ayrımın olamayacağı yönündeki ilkesel tavrını bir kenara bırakacak olursak, “modern felsefe” denilen bu dönemde, farklı soru ve sorun alanlarının açıldığını ya da bazı Antik soruların daha derin bir problem alanı hâline getirildiğini söyleyebiliriz. Ve bu soruların ya da problem alanlarının en önemlilerinden birisi “bilginin kaynağı”na yönelik, bütün bilgi felsefesinin temelinde duran sorudur.

17’nci yüzyılla birlikte, iki farklı felsefi eğilim, bilginin kaynağına yönelik soruya iki farklı cevap verirler. Bunlardan birisi Rene Descartes (1596-1650), Baruch Spinoza (1632-1677) gibi filozofların da içinde bulunduğu rasyonalist akımdır. Bu akım, çok kabaca söyleyecek olursak, bilginin kaynağı olarak aklı gösterir. Onlara göre doğru bilgi, ancak zihinsel yolla kavranabilir. Bu akımın tam karşısında ise John Locke, George Berkeley (1685-1753), David Hume (1711-1776) gibi filozofların temsil ettiği empirizm vardır. Empirizm ise bilginin yegâne kaynağının deneyim olduğu görüşünü savunur. Biz ise bugün, empirizmi 17’nci yüzyıldaki yeni felsefede yeniden kuran John Locke’u anlatarak, ölüm yıl dönümünde onu anmaya çalışacağız.

John_Locke

Hayatı

29 Ağustos 1632 tarihinde, İngiltere, Wrington’da doğan John Locke, Oxford Üniversitesi’nde doğa bilimleri ve tıp alanında eğitim gördükten sonra yazarlık ve siyaset alanlarında çalışmaya başladı. 1661 senesinde babasının vefatı üzerine çalışmaya bir süre ara verdi. Çünkü babasının vefatı onu oldukça yaralamıştı. Daha sonra, İngiliz elçiliği kâtipliği ve özel doktorluk yaptı. 1675 senesinde profesörlük görevine atanan Locke, İngiltere’nin gergin ortamından bunalıp üç seneliğine Fransa’ya gitti. Londra’ya döndükten sonra ise düşüncelerinden ötürü Hollanda’ya sürgünü istendi. Hollanda sürgününden ancak yedi sene sonra Londra’ya dönüş yapabilen Locke 1690 senesinde en ünlü kitabı olan İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Deneme yayımlandı. Bu kitap onun en olgun fikirlerini sergilediği kitaptı. Tarih 28 Ekim 1704’ü gösterdiğinde ise John Locke Essex’te hayata gözlerini yumdu.

Felsefesi

John Locke, modern felsefe denilen dönemde farklı bir boyut kazanan empirist akımın en önde gelen isimlerinden birisidir. Öncelikle, John Locke, zihnin, ilk doğduğu anda boş bir levha ya da klasik söylemle “tabula rasa” olduğunu düşünür. Ona göre doğuştan gelen hiçbir bilgi yoktur. Bütün bilgilerin kaynağı deneyimdir ve duyusal yolla kazanılmıştır. Locke felsefesinde, zihnimiz, edindiğimiz deneyimler sayesinde bazı ideler oluşturur. Bu idelerin ise iki kaynağı mevcuttur: Birinci kaynak dış kaynaktır ki, bu hepimizin aşina olduğu, beş duyuyla elde edilen deneyimlerdir. Bu deneyimlerde insan edilgen durumdadır. Çünkü duyumsadığımız bir deneyimi, duyum aracını işlevsizleştirmeksizin yok etmemiz mümkün değildir. Örneğin; beyaz bir duvara bakıyorsak, ne yaparsak yapalım, o duvarı siyah görmemizin olanağı yoktur. Locke, ikinci bir kaynak olarak refleksiyon ya da içebakış deneyimini gösterir. Refleksiyon, dış kaynaklı duyumdan farklı olarak, bir iç algıyı, iç duyumu işaret eder. Burada ise insan, dış duyumun aksine etkin bir rol oynar. Hülâsası ise, insan, idelerini ya dış duyumla, ya da refleksiyon denilen iç duyumla elde eder.

john locke

İşte dış ya da iç kaynaklı deneyimlerin oluşturduğu bu ideler, John Locke felsefesinde, basit ideler ve karmaşık (kompleks) ideler olarak iki kategori altında işlenir: Basit ideler, duyu organlarımız aracılığı ile doğrudan edindiğimiz idelerken, karmaşık ideler, bu basit idelerin zihnimizde işlenmesi, karşılaştırılması ya da birleştirilmesi yoluyla elde edilen kompleks idelerdir. Açıkçası, basit ideler her zaman karmaşık ideleri öncelemek zorundadır. İşte bu ayrımdan yola çıkarak John Locke, basit bir bilgi teorisi ortaya koyar: Bilgi, basit idelerin zihinde işlenmesi, karşılaştırılması ya da birleştirilmesi yoluyla elde edilir. Zihin, öncelikli olarak algı yoluyla ideyi edinmektedir. Daha sonra bellek o ideyi kaydeder ve diğer idelerden ayırt eder. Sonunda ise birleştirme ve karşılaştırma yoluyla bilgiye ulaşılır. Buna ideleri kategorize etme süreci de denilebilir. Bu süreç tamamıyla deneyimsel bir süreçtir. Doğuştan getirilen hiçbir ide ve bilginin mevcut olmadığı görüşü, John Locke felsefesinde böyle temellendirilir.

“Hiçbir insanın bilgisi, edindiği tecrübenin ötesine geçemez.” (İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Deneme, II. Kitap.)

Locke’un bilgi felsefesinin yanında, çok bilinir bir siyaset felsefesinin de bulunduğunu kısaca eklememiz gerekir. Zirâ, Locke, liberalizmin temellerini atan filozof olarak anılmaktadır. Ona göre insan, otoritenin boyunduruğu altında kalmamalı, tek rehberi olarak aklını kabul etmelidir. Güçler ayrılığı ilkesini de ateşli bir şekilde savunan Locke, doğal hukuk ve doğal din teorilerinin de öncü isimlerinden birisi olarak kabul edilebilir. Bunların yanında, Locke’un ünlü mülkiyet teorisi, mülkiyetin doğal bir hak olduğunu vurgularken, Devlet Üzerine İki Deneme eserinde Locke, devletin yegâne görevinin, mülkiyeti korumak ve kollamak olduğunu söylemektedir. Hatta Locke, mülkiyetin devleti öncelediğine dair bazı dipnotlar bile düşmüştür. Onun siyaset felsefesi, günümüz için önemsiz ve ayrıntı gibi görünebilir ama şunu bilmek gerekir ki, günümüz siyaset teorilerinin birçoğu, Locke felsefesinin bir reddi ya da Locke felsefesine bir eklemedir. Günümüz siyaset felsefesine yapmış olduğu etki, yadsınamayacak ölçüde büyük gözükmektedir.

John-Locke

“İnsanların siyasi topluma girmelerinin nedeni mülkiyetlerinin korunmasıdır.”

Bütün bu kısa değerlendirmelerin sonunda şunu basitçe söylemek gerekir: John Locke felsefe tarihindeki kırılmalardan birisidir. Gerek bilgi felsefesi alanında, gerek dil felsefesi alanında, gerek siyaset felsefesi alanında, bir baştan sona okuma yapılacaksa, Locke, en önemli uğrak noktalarından birisi olmalıdır. Çünkü John Locke’u atlayarak yapılan bir tarihsel okumada, Antik Çağ’dan modern döneme geçişte bir kopukluk mutlaka hissedilecektir. Locke’un kendinden sonraki felsefeye derin bir etki yaptığını söylememiz haksız bir tespit olmayacaktır. Gerek onun felsefesini temele alıp, eklemeler ya da çıkarmalar yapan empiristler, gerekse onun görüşlerini çürütmek isteyen rasyonalistler Locke felsefesine büyük ilgi gösterirler.

Bazı Eserleri:

İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Deneme
Hoşgörü Üzerine Bir Mektup
Eğitimle İlgili Bazı Düşünceler
Hükümet Üzerine İki Deneme

Dört koldan mücadele: Solucanlar iklim değişikliği ile savaşıyor

0

İklim değişikliği ile savaşmak zor bir iş, ama toprakları yuva etmiş küçük dostlarımız solucanlar bu işi başarıyla yapıyorlar.

Tek hücreli bir organizma olan mikroplar toprak altında solucanlar ile yan yana yaşıyorlar. Organik materyaller ile hayatlarını idame ettiriyorlar. Fakat işin kötü tarafı bu noktada başlıyor. Mikroplar sindirim esnasında atmosfere karbondioksit bırakıyorlar.

Bu yıl içerisinde Yale Üniversitesi’nde konuyla ilgili bir araştırma gerçekleştirildi. Bu çalışmaya dayanarak araştırmayı yürüten Thomas Crowther’in yaptığı açıklamaya göre; “Mikroplar bu işlem sırasında insanlardan 10 kat daha fazla karbon salımına sebep oluyorlar.” 

Şanslı olduğumuz konuya gelecek olursak; küçük dostlarımız, solucanlar, topraktaki ekosistemi düzenleme işini kendilerine görev edinmiş durumdalar. Solucanlar mikroplar ile besleniyorlar. Bu sayede endişe verici olan bu döngü bozulmuş oluyor.

İklim değişikliği için solucanların bu mücadelesini dikkatle takip etmekte fayda var. Toprağa mikroplarla savaşması için daha fazla solucan salmak bir seçenek olsa da araştırmanın başındaki isim olan Thomas Crowther doğal döngüyü bozmamanın daha doğru olduğunu belirtiyor.

Solucanlar iklim değişikliği için savaşıyor - 2
Fotoğraf: soilsmatter.wordpress.com
Solucanlar iklim değişikliği için savaşıyor - 3
Fotoğraf: mygardenfootprint.com

Belki iklim değişikliği ile savaş konusunda solucanlardan ilham almalıyız. Onlar evlerindeki sera gazı salımı ile başa çıkabiliyorlar, insanlar olarak biz de bu konuda ciddi adımlar atıp atmadığımızı sorgulamalıyız ve harekete geçmeliyiz.

Solucanlar iklim değişikliği için savaşıyor - 4
“Karbon salımını azaltma zamanı” (Fotoğraf: Richard Clement / Reuters)

Kaynak: The Plaid Zebra  

Hazırlayan: Tolga Özden

Kampçılara müjde: Bu yüzen barınak, suyun üzerinde kamp yapmanızı sağlıyor

Londralı tasarımcı Daniel Durnin’in tasarladığı bu küçük barınak, su yüzeyinde eşsiz bir kamp deneyimini yaşama fırsatı sunuyor.

Pedal sistemi ile istediğiniz yere götürebileceğiniz yapı, ilk aşamada tek kişilik tasarlanmış. Tasarıma çok sayıda cam desteği sağlayan Durnin, kamp yapan kişinin net bir doğa manzarası görerek bu deneyimden aldığı hazzı arttırmayı hedeflemiş.

WaterBed (Su Yatağı) ismini verdiği yapının ilk örneğinde sadelik üzerinde yoğunlaşmış tasarımcı, bu yapıyı inşa edebilmek için sadece ahşap materyal kullanmış. 

Gizmag’de yer alan habere göre, barınağın içinde, geceleri yatak olarak kullanılabilen konforlu oturma yerleri bulunuyor. Aynı zamanda kamp yapan kişinin rahatça yemek yiyebilmesi için katlanabilen bir masa eklenmiş. Güneş ışıklarından rahatsız olma durumunda ya da kişinin mahremiyet istemesi hâlinde, barınağın brandası ve pencereler tamamen kapatılabiliyor.

WaterBed 3

 

Yalnızca su yüzeyi için tasarlanmamış olan bu yapı, aynı zamanda toprak üzerine de kurulabiliyor. Yaklaşık 75 kg ağırlığındaki barınak, taşıma açısından bir dezavantaja neden oluyor. Ancak kamp yapan kişinin zorlukları daha çok sevdiğini düşünürsek bu çok da üzerinde düşünülmesi gereken bir durum değil. Tasarıma dahil olan ipler sayesinde yakındaki bir yere bağlanabilen barınak, geceleri siz uyurken su yüzeyinde sabit kalmanızı sağlıyor.

WaterBed 2

Henüz satışına başlanmamış WaterBed’in ne zaman kullanıcılarla buluşacağı kesin değil. Ancak şimdiden pek çok talibi var. Pek çok insan WaterBed ile eşsiz bir kamp yapmayı sabırsızlık ile bekliyor.

WaterBed 5WaterBed 4 Hazırlayan: Burak Avşar

Tamamıyla el emeği bir yer: KafeNÂ Sanat & Sepet & Geri Dönüşüm

Özgür Demirtaş ve Neşe Hanım, tüketim çılgınlığına “dur” diyebilmek ve bununla bir mesaj vermek için “Başka bir dünya mümkün!” sloganı ile “kafeN Sanat & Sepet & Geri Dönüşüm” kültür merkezini İstanbul, Beşiktaş‘ta hizmete açıyor.

Farsça, Kürtçe ve Zazaca’da hayır anlamına gelen NÂ; kadına şiddete, hayvan ve insan soykırımına, tüketime ve pahalılığa “hayır” vurgusu ile seçildi. KafeNÂ’ın hemen hemen her şeyi mümkün olduğunca geri dönüşüm ile yapıldı.

kafeNÂ 18

İnşaat şantiyelerinde çöpe atılan paletlerden çöpteki eşyalara kadar birçok şey değerlendirilen bu yer için yapılan masraf, yeni bir yer açan diğer birçok işletmeye göre çok çok düşük.

Sehpadan mutfak rafına, duvar dekorundan avizeye kadar her şeyi kendi elleri ile yaptılar. Hatta hobit ev şeklinde bir okuma odası bile var. Eğer para ile bir şey alınması gerekiyorsa onun da ucuzunu dolaşıp buldular. Bir o kadarını da oradan buradan bedavaya çözdüler. Ekoloji önem verdikleri konu. Mümkün mertebede plastiği hiç kullanmadılar.

kafeNÂ 19

“Mekanın en önemli yerine avize asacaktım ve bunun Gezi Eylemi temalı olmasını istiyordum. Gezi derken ağaç ve sapan… O kadar şanslıydım ki tam da istediğimi Dolapdere’deki çöpte buldum. Velhasıl mekanın tavanına astım ve aydınlattım. Hemen karşısına da Yunanistan’daki işgal günlerine selam olsun diye paletten Yunanistan’daki işgal evlerine benzer bir dolap yapıp, duvara astım. Gezi, Yunanistan derken İspanya’yı unutmadık. Oradaki işgalden bir selamımız var. Mutfaktaki küçük ağaç lambayı da Taksim’de bir fırının atıkları arasında buldum. Ta Beşiktaş’a kadar sırtımda taşıdım.”

kafeNÂ 21

Kadınıyla, erkeğiyle, el birliği ile inanılmaz bir emekle yapılan kafeNÂ’da aynı zamanda atölyeler de yapılacak ve Farsça, Lazca, Türkçe, Rumca, Ermenice, Çerkezce, Almanca, keman, erbane, jonglorlük, dans, meditasyon, fotoğraf, sinema, gitar, tiyatro vesaire gibi dersler en uygun fiyatlar ile verilecek.

kafeNÂ 27

Vegan/vejeyaryen mutfakta kullanılan ürünler imkân dahilinde köylerdeki çiftçilerden alınacak.

kafeNÂ 23

Çoğu bürokrasi ile geçen 1 ay 20 gün gibi bir sürede toplam çalışma süresi ise ortalama 20 günmüş. Özgür, birçoğunun da alçı, elektrik, tesisat falan ile geçiğini söylüyor.

kafeNÂ 1

Beşiktaş’a yolunuz düşerse buraya uğramadan oralardan uzaklaşmayın.

Adres:
Şair Nedim Cd.Nüzhetiye
Karakolu Sok. No:3 Beşiktaş/İstanbul
[email protected]
0212 236 86 96

Fotoğraflar: Servet Deniz

kafeNÂ 17
Fotoğraf: Sultan Güner
kafeNÂ 5
Fotoğraf: Sultan Güner
kafeNÂ 13
Fotoğraf: Sultan Güner

kafeNÂ 2kafeNÂ 30kafeNÂ 31kafeNÂ 26kafeNÂ 25