Ankara’da leziz bir festival: 9. Ankara Kitap Fuarı’nda “Sahaflar Sokağı” kuruluyor! Sahafını koru, kitap aşkına!
20 Şubat – 1 Mart 2015 tarihleri arasında ATO Congresium’da düzenlenecek olan 9. Kitap Fuarı’nda ‘Sahaflar Sokağı’ kurulacak. 30 sahaf, 200 binden fazla kitap, dergi, para, pul, afiş, eski evraklar, tapular, plaklar, koleksiyonlar ve daha pek çok obje Ankaralılarla buluşacak.
Fuarda; İstanbul’dan 22, Kocaeli’nden 1, Ankara’dan ise 7 sahaf katılacak.
Fuara giriş; durumlarını gösteren kimlik kartları ile gelen öğrenci ve öğretmenler için ücretsiz, diğer ziyaretçiler için ise sadece 1 TL.
Ankara’da leziz bir festival: 9. Ankara Kitap Fuarı’nda ‘‘Sahaflar Sokağı’’ kuruluyor!
Etkinliğin sosyal paylaşım sitesindeki duyurusunda “Sahafını koru, kitap aşkına” başlığını kullanan sahaflar, başlığın sebebini şöyle açıklamışlar: ‘‘ ‘Sahafını koru, kitap aşkına’ sevgili Kanat Atkaya’nın, geçen sene Hürriyet gazetesindeki köşesinde, sahaflar için yazdığı bir yazının başlığı. Bizler bu başlığı etkinlik sayfamızda kullanmak için kendisinden izin istedik. Kanat Bey’in bugüne kadarki duruşuyla çelişmeyen, destekleyen, güven veren cevabı sonucunda da “başlığı” etkinlik sayfamıza koyduk. Kendisine bugüne kadarki tüm destekleri için çok teşekkür ederiz ve tüm kitapsever dostlarımızın huzurunda saygılarımızı sunarız.’’
Son yıllarda Kral Kelebeği‘nin popülasyonunda yüzde 90’lık bir düşüş gözlemlendi. Amerika’nın en çok sevilen ve incelenen böcek türlerinden biri olan Kral Kelebeği, aynı zamanda çok önemli bir polenleştirici olmasıyla da bilinir. Bu değerli canı korumak ve çoğaltmak için Birleşik Devletler Hükümeti 3.2 milyon doları gözden çıkarttı.
Kral kelebekleri (Danaus plexippus), kış ayları geldiğinde, milyonlar halinde Meksika’ya veya Kaliforniya kıyılarına göç ederler. Ağaç gövdelerine tutunup, ısınmak için birbirlerine kenetlenirler ve hayatta kalırlar. Göç yolları boyunca, kendi habitatlarında ve kışları geçirdikleri alanlarda karşılaşabilecekleri en ufak olumsuzluk bile bu hassas canlıların hayatını etkileyebilir.
Habitatlarının yok edilmesi, yollar ve binalar tarafından bölgelere ayrılması, zararlı kimyasalların toprağı/havayı/suyu kirletmesi, Kral Kelebeği tırtıllarının ana besini olan ipek otu bitkisinin azalması, iklim değişikliğinin/parazitlerin/genetiği değiştirilmiş organizmaların yaygınlaşması ve tarım ilaçları, Kral Kelebeği popülasyonunu tehlikeye atan sebeplerdir.
Yukarıda söz edilen sebeplerden dolayı, Kral Kelebekleri’nin popülasyonunda yüzde 90’lık bir azalış gözlemlenmiştir. Bu gözlemden yola çıkarak, önlem ve koruma amacıyla Amerika Birleşik Devletleri, Birleşik Devletler Balık ve Vahşi Yaşam Servisi (FWS), Ulusal Vahşi Yaşam Federasyonu (National Wildlife Federation) ve Vahşi Yaşam Vakfı (NFWF) birlikteliğiyle harekete geçti. Yapılan planla kelebeklerin korunması için 3.2 milyon Dolarlık bir bütçe kullanılacak. Halktan, para bağışı yapmak isteyen ve çalışmalarda gönüllü olmak isteyen pek çok kişi oldu.
FWS Başkanı Dan Ashe yaptığı basın açıklamasında “Kral Kelebekleri’ni kurtarabiliriz ama sadece hızlı hareket edersek bu mümkün olacaktır. Hep birlikte onlar için vahalar yaratabilir ve habitatlarını yeniden oluşturabiliriz” şeklinde düşüncelerini aktardı.
Yetkililer, yardım etmek isteyen vatandaşların, bahçelerinde ipek otu yetiştirebileceklerini belirtti. Benzer bir uygulama ülkemizde de arıları korumak için, bahçelerde lavanta yetiştirilerek yapılmıştı. Koruma biyologları alınan önlemlerin ve çalışmaların, sayıları 35 milyona düşmüş Kral Kelebekleri’ni yok oluştan korumasını umuyor.
Amerika; havalimanlarının, okulların ve iş yerlerinin kapanmasına neden olan şiddetli kar yağışının etkisini atlamaya çalışıyor. Amerika’nın kuzeyinde yaşayan bölge halkı yoğun kar yağışının iklim değişikliği ve küresel ısınmayla bağlantılı olup olmadığını sorguluyor.
Meteoroloji uzmanlarına göre; yoğun kar yağışına, körfezdeki sıcak okyanus akımından gelen su buharı ve bu buharın kuzey kutbundan gelen soğuk havayla karışması yol açtı. Ayrıca yoğun kar yağışı, atmosferdeki nemin artmasından kaynaklanıyor.
Okyanus ve Atmosfer Dairesi, iklim programları sorumlusu Wayne Higgins‘e göre, Amerika’nın kuzeyindeki kar yağışının ender yaşanan bir durum olduğunu belirtti ve “Tek bir yağışa ya da soğuk hava dalgasına bakarak, küresel ısınmadan kaynaklandığını söylememiz doğru olmaz” dedi. Higgins, bu bağlantıyı kurabilmek için yeterli veriye sahip olmadıklarını söyledi. Higgins’e göre, iklim değişikliğinin etkilerini görebilmek için ayrıntılı tarihi kayıtlara bakılması gerekiyor. “Yaptığımız ayrıntılı incelemelerdeki iklim modellerimiz ve bu modellerde uyguladığımız senaryolar sayesinde şu anda yaşadığımızın bir iklim değişikliği olduğunu, bunun insanlardan kaynaklandığı ve gelecekte de devam edeceği sonucunu elde ettik” şeklinde konuşan Higgins, uzmanların bu küresel verilerle Avrupa’daki sıcak hava dalgaları, Asya’daki yoğun yağışlar ve Kaliforniya’daki kuraklık gibi şiddetli atmosferik olaylar arasında bağlantı kurmayı başardıklarını belirtti. Ancak sorunun devam ettiğini belirten Higgins, “Araştırmalarımız bölgede daha fazla kuraklık yaşanacağını ve su kaynaklarının ciddi anlamda tehlikede olduğunu gösteriyor” diyerek vahameti dike getirdi.
Okyanus ve Atmosfer Dairesi, iklim programları sorumlusu Wayne Higgins’e göre, Amerika’nın kuzeyindeki kar yağışının ender yaşanan bir durum olduğunu belirtti ve “Tek bir yağışa ya da soğuk hava dalgasına bakarak, küresel ısınmadan kaynaklandığını söylememiz doğru olmaz” dedi. (Kaynak: The Sun)
Küresel Isınma enerji insanın becerisi!
Küresel ısınma; yaktığımız kömür, kullandığımız elektrik ve bindiğimiz otomobillerin çıkardığı karbondioksit gazıyla bağlantılı. Enerji tüketimiyle bağlantılı sera gazı salımı dünyanın ısınmasına neden oluyor. Higgins’e göre, günümüzdeki bu yoğun atmosfer olayları, yakın gelecekteki yağışlar, kuraklıklar ve sıcak hava dalgalarının artacağının habercisi. Higgins toplumsal bir Atılım gerektiğini ise şu sözlerle açıkladı: “Meteorolojik ve hidrolojik olaylardaki bu artışa karşı toplum olarak ne yapmamız gerektiğini, bu değişikliklere nasıl uyum sağlayacağımızı sorgulamamız gerekir.”
Higgins’e göre dünya küresel ısınma yaşıyor. Uzmanlar, atmosferik olaylardaki bu aşırılıkların artık yeni normal olacağı ve bunun da içtiğimiz sudan, yediğimiz gıdalara kadar her şeyi olumsuz etkileyeceği uyarısında bulunuyor.
Keşfettikçe evren bizi şaşırtmaya devam ediyor. Hayran kalıyoruz ona. Ve ne yazık ki bu mükemmelliği bozuyoruz. Ama görmüyoruz ondaki kimi iyi kimi kötü değişikliği. Algılarımızın ötesinde bir yaşam döngüsü içinde çünkü. Bugün karşılaştığımız en kritik ekolojiksorunlarıkaplumbağa hızında hareket eden konuları içeriyor. Biz yine doğadaki değişimi kaçırıyoruz.
Teknolojik gelişmeler ise yapabileceklerimizin ötesine götürüyor kimi zaman. Hızlandırılmış fotoğrafçılık da beynimizin anlayabileceği bir hızda, iklim değişikliğini algılayabilmek için yeni bir lens sunuyor. Hızlandırılmış bu dört video, önemli ekolojik değişikleri görmemizi sağlıyor.
Slow Life
Mercanlar, süngerler ve anemon çiçekleri belli belirsiz şekilde hareket eder ve insanlara hareketsiz görünür. Dokuz ay boyunca yakalanan görüntüler, sadece üç dakikalık bir video ile “Slow Life” adı altında hazırlandı. Bu şekilde, bu organizmaların değişen hareketlerini algılayabiliyoruz. Büyüyor, ürüyor, yayılıyor, olumsuz koşullardan uzaklaşıyor, enerji kaynaklarına hareket ediyor…
Adrift
Sis, organize ve sistemli bir nehir gibi akıyor adeta. Aynı zamanda sis, suların sabit akışını ve kıyı kızılağaçlarını hava ile soğutmayı sağlıyor. Ne yazık ki; San Francisco’nun “görünmeyen deniz”i, son 100 yılda yüzde 33 oranında azaldı. Video, “sis”in azalmasını göstermiyor bize, fakat değişimlerinin farkında olmadığımız önemli doğal süreçlerine dikkat çekiyor.
Extreme Ice Survey
Extreme Ice Survey kurucusu Chasing Ice ve yaratıcı James Balog, “Jeolojik değişimlerin uzun zaman önce olduğu veya gelecekte de olmaya devam edeceği şeklinde beynimiz programlanmış. Her birimizin yaşadığı bu küçük gezegende, bu kısa seneler boyunca bunun olabileceğini düşünmüyoruz fakat bu gerçek ve değişimler her zaman oluyor” diyor.
Google Time-Lapses
Yüksek kalitede olmayan bu hızlandırılmış görüntüler belki de en dehşet verici görüntüleri bize gösteriyor. Google ve Time Dergisi, son 30 yıl içinde dağların, katranlı kumların, ormanların değişimlerini tasvir eden birkaç görsel dizisi oluşturdu. Bu değişimleri izlemek zor fakat kaynak sömürüsü hakkında önemli konuları anlatıyor.
Antalya’da, yılda 2 milyon kişinin rafting yaptığı Köprülü Kanyon Milli Parkı’nın komşu alanında HES yapılacak!
Antalya Büyükşehir Belediye Meclisi şubat ayı olağan meclis birleşimini, Antalya Su ve Atıksu İdaresi’nin konferans salonunda yaptı. Toplantıda, Manavgat’a bağlı Değirmenözü köyü yerleşim alanı sınırlarında HES yapılması için 1/5 bin ölçekli nazım bayındırlık planı ile 1/bin ölçekli tatbikat hazırlanmasının uygun olduğuna dair İmar ve Şehircilik Komisyonu’nun raporu görüşüldü. CHP‘nin karşı çıktığı, MHP‘nin çekimser kaldığı oylamada bölgenin HES yapımına uygun olduğunu içeren rapor, AKP‘nin oyları ile onaylandı.
Manavgat Belediyesi’nin karşı çıktığı HES’in, Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nın 30 Mayıs 2014’te onayladığı Uzun Devreli Gelişme Revizyon Planı’nın araştırma raporunda Köprülü Kanyon Milli Parkı‘nın ekosistem dengesini bozacağı ve biyoçeşitliliğe zarar vereceği, bu nedenle de yapımına izin verilmemesi gerektiği belirtiliyor. Raporda Köprü çayın turizm potansiyeline ve yöre halkının göreceği zarara da dikkat çekiliyor.
1/25 bin ölçekli Çevre Düzeni Planı da bulunmayan bölgeye yapılacak olan HES senede 2 milyon kişinin rafting yapacağı Köprülü Kanyon Milli Parkı’na komşu olacak.
Ekosisteme ve turizme zarar vereceği belirtilen HES’in yapılacağı alan, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın hazırlamış olduğu 1/100 bin ölçekli Antalya-Burdur-Isparta Çevre Düzeni Planı’nda orman alanı olarak görülüyor. 1/25 bin ölçekli Çevre Düzeni Planı da bulunmayan bölgeye yapılacak olan HES senede 2 milyon kişinin rafting yapacağı Köprülü Kanyon Milli Parkı’na komşu olacak. Ekosistemi ve turizmi olumsuz etkilemesi beklenen Değirmenözü HES, Yukarı Köprü Çay havzasında inşa edilecek Kasımlar Barajı ve 3 HES projesinin parçası olacak. Değirmenözü köyü yerleşik alanında inşa edilecek HES dolayısıyla, çok fazla sayıda bina santral alanı içinde kalacak.
AKP grubu, iki kısımdan oluşan ve çok büyük bölümü Isparta il sınırında olan Kasımlar Barajı ve HES’le ilgili iddiaların gerçeği yansıtmadığını, Değirmenözü’ndeki santralin ulusal park dışında kaldığını, bundan önce yürütmenin durdurması için gerçekleşen müracaatın Danıştay tarafından reddedildiğini söyledi. Hasan Ali İrban, bölgeye yapılacak olan HES’i savunarak, ÇED pozitif raporu bulunduğunu ve bazı bölge sakinlerinin projenin beraberinde olduğunu ileri sürdü.
Manavgat Belediye Başkanı Şükrü Sözen ise daha önce Ahmetler köyüne yapılmak istenen HES’le ilgili problemler yaşandığını ve projenin iptal edildiğini hatırlatarak, yöre insanının yapılmak istenen yeni projeyle ilgili de kaygılı olduğunu belirtti. Yılda 2 milyon kişinin bölgede rafting yaptığına işaret eden Sözen, “Suda sıkıntı yaşanacağına, tabii yapının kaybolacağına yönelik ciddi problemler var. Bu işi üstlenen firma bir süredir çalışma yapmakta fakat bayındırlık planı uygulaması yok. Bu olmadan başlayamaması gerek” dedi.
CHP’li Mustafa Reşat Oktay ise yapılmak istenen HES’in 100 MW gücünde olduğunu ve ömrünün 50-60 sene olacağını dile getirerek, “50-60 sene 100 MW elektrik alacağız fakat senede 2 milyon turiste hizmet veren ulusal parkı tartışılır hale getireceğiz” şeklinde konuştu. Dünya turizm piyasasının böyle bir hatayı affetmeyeceği uyarısında bulunan Oktay, “Çevreye verilecek olumsuzluk önemseniyor. Enerjiye ihtiyacımız var fakat burada değil. Buna hassasiyet göstermemiz lazım geliyor .” değerlendirmesinde bulundu. Oktay, enerji açığına HES’lerle değil, güneş gibi yenilenebilir enerji kaynaklarıyla çözüm bulunması gerektiğini de belirtti.
Çin’de tavşanlara karşı uygulanan zulme karşı kampanya başlatan PETA, moda dünyasında umut verici değişimler yarattı.
Çin’de tavşanların maruz kaldığı zulme karşı PETA’nın başlattığı kampanyadan etkilenen uluslararası moda topluluğu Inditex, çatısı altında olan firmaların tekstil ürünlerinde angora yünü kullanmasını durdurdu.
Zara ve Massimo Dutti firmalarını bünyesinde barındıran ve Dünya’nın en büyük moda perakendecisi olan Inditex, angora yünü hasadı sırasında tavşanlara çektirilen akıl almaz acıları PETA’nın Çin’de belgelemesi üzerine, geri adım attı. Marks & Spencer, Topshop, Primark ve H&M’in de birleşerek karar alması sonucu firmalar, dünya üzerindeki bütün mağazalarında angora ürünleri satmayı bıraktı. 6 bin 400 mağazadan, angora ürünleri toplatıldı ve Lübnan’daki Suriyeli mültecilere gönderilmek üzere bekletiliyor.
Kararın alınması ise, PETA’nın lüks dokumalar üzerine yürüttüğü araştırmalar sonucunda başlattığı hareketten sonra bir yıllık bir sürede geldi. Dünya’nın angora yünü stoklarının yüzde 90’ı, Çin’deki tavşan çiftliklerinden elde edilmekte. 2013 yılında Çin’de, 10 adet angora çiftliğini ziyaret eden PETA, tavşanların tüylerinin nasıl yolunduğunu belgeleyen görüntüler yayınladı. Görüntülerde çiftlik çalışanlarının, daha uzun tüyler elde etmek için tüyleri kökünden yolma görüntüleri ve tavşanların acı içerisinde kıvranışları insanlarda farkındalık yarattı.
Çin’deki angora yünü yolma işlemleri sırasında bu küçük ve hassas hayvan çığlık çığlığa kalıp, travma geçirmekte ve daha sonrasında kafesine konulduğunda zar zor hareket etmektedir. (Kaynak: PETA)
300 bin kişi tarafından online olarak imzalanan “Angora’ya Hayır” kampanyası sonrasında, Inditex’in kurucusu Amancio Ortega yaptığı açıklamada, “Hayvan hakları topluluklarına danıştıktan sonra, angora üretiminin daha sürdürülebilir yollarını araştırmaya karar verdik. Sektörde bu yönde bir gelişim oluncaya kadar angora ürünlerini üretmeyi durdurmanın doğru bir karar olacağını düşündük” dedi.
Bu açıklama sonrasında PETA grup başkanı Ingrid Newkirk, Inditex’i takdir etti. Newkirk yaptığı açıklamada, “Inditex dünyanın en büyük giyim perakendecisi. Hayvan refahını sağlama düzenlemeleri konusunda attıkları bu adım, benzer tekstil firmalarınına da yol gösterici olacaktır” dedi.
PETA’nın araştırma sırasında çektiği vahşet dolu görüntüleriburadan izleyebilirsiniz. (Video, angora tavşanlarına uygulanan şiddetin görüntülerini barındırmaktadır!)
• Ankara tavşanı olarak da bilinmektedir. • Latincesi ise Oryctolagus cuniculus olan tavşanın ömrü 5-8 senedir. • Çin’deki angora yünü yolma işlemleri sırasında bu küçük ve hassas hayvan çığlık çığlığa kalıp, travma geçirmekte ve daha sonrasında kafesine konulduğunda zar zor hareket etmektedir. Tüyleri uzayıp tekrar yolunacak hale gelene kadar kafesinde tutulan zavallı hayvana daha sonrasında aynı korku tekrar yaşatılmaktadır. Zaten bir av hayvanı olduğundan dolayı çok hassas olan bu hayvanlar, birkaç yıl boyunca aynı döngüyü yaşıyor ve sonrasında boğazı kesilerek öldürülüp, kürkü yüzülüyor. Hayvanların kürkünün kırkılması esnasında da yine patileri çok sıkı bağlanılıyor ve hayvanlara çok kötü davranılıyor.
Toplumsal kodların gelişmesiyle birlikte iyice ötekileştirilen kadın, medeni toplumda bir yer edinmeye çalışırken kendini çift bilinçliliğin ortasında bulmuş ve hem domestik çerçevede hem de profesyonel mecrada kendini kanıtlama mecburiyetine düşmüştür. Derin ekolojinin savunduğu “hiçbir türün ötekinden üstün olmaması” felsefesinin aksine; adeta bir sosyal Darwinizm anlayışıyla karşı karşıya kalmış olan kadın, büyük balığın küçük balığı yuttuğu sistemde kendini gerçekleştirememiştir.
Derin ekoloji, “insan merkezli çevrecilik”in tam tersi olarak tanımlanan bir felsefedir. İnsanın doğanın içinde veya doğadan ötekileşmemesi gerektiğini savunup, doğadaki her şeyin eşit olduğunu ve bu nedenle de hiçbir türün bir diğer türlerden üstün olamayacağını vurgular. Bu ekoloji hareketleri; tüm yaşam biçimlerini, bakteriler ve virüsler de dahil olmak üzere, “içsel değerler” açısından birbiriyle eşitleyen “biyomerkezcilik”denilen ortak bir görüşü paylaşırlar.*
Arne Neas’ın ileri sürdüğü derin ekoloji kavramının temel ilkeleri şu şekildedir:
1- Yeryüzündeki her şeyin eşit olduğu fikriyle insan merkezci düşünceden uzaklaşmak.
2- Ekosistemin tümüyle değerli olduğunu kabul edip türlerin devamını sürdürmek. 3- İnsanların yaşamaları için gerekli ihtiyaçlarını, çevreyi yok etmeden sade bir biçimde doğadan alması için onları gerekeni yapmaya davet etmek. 4- Ekosistemdeki tüm yaşamın değerli olduğu düşüncesini benimsetmek. 5- İnsanların çevrelerine olan etkilerinin aşırı olduğu ilkesine karşı çıkabilecek çok az kişi olmasına rağmen, insanların bunu vicdanları rahat bir şekilde yaptıkları inancını vurgulamak. 6- Yapılacak değişimlerin, ekonomik ve ideolojik kurumları mutlaka etkileyeceğini bildirmek ve bunu desteklemek. 7- Yaşamın niteliğinin her şeyden önemli olduğunu vurgulamak. 8- İnsanların derin ekoloji ilkelerini kabul etmeleriyle büyük değişikliklerin yaşanacak olması ve buna gerekçe olarak; mekanistik dünya görüşü ile gelişen endüstri toplumunun yaşam felsefesinin maddeci, faydacı ve insanı bir rekabet içinde görmesini vurgulamak.
Bilimi ataerkilliğe alet edip sosyal Darwinizm oynamak yerine; bu ekofilozofi, tüm canlıların kendini gerçekleştirmede eşit haklara sahip olduğunu savunur. Bu önermeye göre; sömürü ve kapitalizm canlıların kendilerini gerçekleştirmelerinin önünde büyük bir engeldir. İnsanın kendini diğer tüm canlılarla özdeşleştirmesi, ona kendinin evrenin bir parçası olduğu düşüncesinin yolunu açacaktır. Böylece, kendi de dahil olmak üzere tüm evreni koruma ve savunma fikri, ona gün geçtikçe daha olağan ve başarılabilir gelecektir.
Kapitalist merkezli devlet anlayışlarında çeşitlilik önem taşır. Çünkü çeşitliliğin insan yaşamı için önemli olduğu fikri insanları da birbiri arasında bir yarışa itekler. Fakat; derin ekoloji, doğadaki çeşitliliğin insan için değil, kendi kendisi için olan önemini vurgular.
Deep Green Resistance, medeniyetlerin oluşmaya başlamalarından sonra geleneksel bilginin yok olduğunu, toprakların yerlilerin ellerinden alınıp kapitalizmin aç gövdesine birer birer yama edildiğini belirtir. Böylece de insanın kendinden farklı canlılara, zenginin fakire ve erkeğin kadına olan üstünlüğü gibi aptalca bir yanılgının eşiğine düşmüştür.
Deep Green Resistance Fotoğraf: earthtribe.co
Deep Green Resistance aktivistleri; endüstriyel toplumun doğanın katlinde baş rolü oynadığını ve buna derhal bir müdahalenin “pasifist aktivizm” ile sağlanmasının mümkün olmadığını şiddetle savunuyorlar. Yaşam tarzları ya da kişisel önlemler, güçlü ve kökten bir değişim için yetersizlerdir. “Çevreci” hareketlerin birey merkezli yaklaşımları anlamsızdır ve bunun aksine, dayatıcı gücün ve endüstrileşmenin yok edilmesi gerekir. Bunun için de gerekirse şiddet eylemlerinin yapılmasının gerekliliğini göz ardı edilmemesinin altını çiziyorlar. Tabii bahsedilen şiddetin tanımı ya da oranı diğer bir tartışma konusudur.
DGR altında atölyeler düzenleyen Derrick Jensen, “Kendimizi; gezegenimizi öldüren bu şirket kontrollü devletten ayırmamız gerek” diyor. Chris Hedges ise “Bunun yasalar aracılığı ile mi, kitlesek boykotlarla mı veya sabote ederek mi yapacağımız ne benim ne de ağaçların umurunda” diye belirtiyor.**
Resmi internet sitesinde, “DGR, feminist mücadeleye olan yaklaşımımız da dahil olmak üzere, her açıdan radikal bir kuruluş olmak için çabalar“diye belirten DGR, ataerkilliğin kadın ve erkek davranışlarını belirlemek için ürettiği toplumsal rollerle savaşmanın hayati önemini vurguluyor. Onların felsefesine göre, kadın da baskı altında tutulmuş ve alçaltılmış diğer türler gibi doğa içinden kendini gerçekleştirememektedir.
Derin ekoloji, “insan merkezli çevrecilik”in tam tersi olarak tanımlanan bir felsefedir. İnsanın doğanın içinde veya doğadan ötekileşmemesi gerektiğini savunup, doğadaki her şeyin eşit olduğunu ve bu nedenle de hiçbir türün bir diğer türlerden üstün olamayacağını vurgular.
Deep Green Resistance Kadın Kurulu:
“Kadınlar olarak hepimiz farklı deneyim ve bakış açılarına sahibiz. Ayrıca, hepimizin bu harabe topluma yönelik üzerinde uzlaştığımız farklı sorunlarımız ve hedeflerimiz var. Ataerkillik, toplumun belkemiği ve kadına baskının ana unsurudur. Biz, bu kurumun kadınları olarak; DGR’de maçoluğa asla yer olmadığını beyan ediyoruz. Eğer gerçekten ataerkilliğin işini bitirmeyi istiyorsak, erkekler, erkeğin egemenliğini besleyen ve ayakta tutan erkeklik gösterilerine katılmamalıdır. DGR kadınları olarak, erkek dostlarımıza, onlara erkeklik üstünlüğü fikri ile görünmez kılınan maskülen davranışları çözüp yok etmelerine yardım etmek için çalışacağız. Endişelerimizi ve beklentilerimizi dile getirmek için biraraya geldik. DGR içindeki ilkeleri belirlemede; bunların özellikle kadın alanıyla ve DGR’nin feminizm konusundaki duruşuyla ilgili oldukları için, fikrimizin sorulmasını talep ediyoruz.“
Yazının sonuna gelirken içimde tuttuğum öfkeyi nasıl yapsam da boşaltsam diye kıvranıyorum lakin örgüt kurmakla suçlanmayayım diye, tüm kara fikirlerimi şimdilik kendime saklıyorum. Evet sevgili doğa dostu, kadın dostu, pek saygılı arkadaşım… Cinsiyetin güçle bir ilgisi var. Gücün de eşitsizlikle. Ve pek tabii, eşitsizliğin de doğal ilkelerin reddiyle. Hepimize tüm bunların üstüne uzun uzun düşüneceğimiz, güzel bir akşam diliyorum.
*Prof. Dr. Abdullah Çüçen’in “Derin Ekoloji” adı makalesinden alıntıdır. **Chris Hedges’in “Yokoluşun Eşiğinde Gerçekçi Bir Durum Değerlendirmesi” isimli makalesinden alıntıdır. Başlık Fotoğrafı: Rain Forest Info
İzmir’de çocuklar, kentsel dönüşüme dikkat çekmek ve farkındalık yaratmak için Limontepe Çocuk Korosu’nu kurdu.
İzmir’in Karabağlar ilçesine bağlı Limontepe Mahallesi’nde bazı şirketler tarafından sermaye ve rant amaçlarıyla yapılmak istenen kentsel dönüşüme karşı çıkan yetişkin mahalle halkına, mahallenin çocukları da destek verdi. Çocuk şarkıları ile ünlenen Subadap bünyesinde örgütlenen çocuklar, kentsel dönüşüme karşı çocuk korosu kurdu.
Her pazar günü Limontepe Kentsel Dönüşüm ve Yardımlaşma Derneği’nde bir araya gelen çocuklar, kentsel dönüşüme karşı hem şarkı besteliyor hem de repertuarlarındaki şarkıları yorumluyor. Kentsel dönüşüme karşı önce “İmza atma, komşunu satma” sloganı ile kampanya başlatan çocuklar, kampanyanın yetersiz olduğunu görünce, çocuk korosunu kentsel dönüşüme neden karşı olduklarını anlatmak için kurdu.
İzmir’de çocuklar, kentsel dönüşüme dikkat çekmek ve farkındalık yaratmak için Limontepe Çocuk Korosu’nu kurdu. (Kaynak: DİHA)
Yaklaşık 45 gün önce Subadap Müzik Grubu’yla iletişim kuran çocuklar, hemen çalışmaya başladı. Bugüne dek onlarca şarkı besteleyen çocuklar, şarkılarını kliplerle de kamuoyu ile paylaşmayı hedefliyor. SubadapÇocuk Grubu üyesi Serdar Türkmen; müzik ve resim çalışmaları ile bu rant sistemi ile mücadele ettiklerini belirterek, çocuk korosu çalışmalarına zaman zaman büyüklerin de katıldığını söyledi. Çocukların çocuk korosu kapsamında bir de gazete çıkartmayı hedeflediklerini anlatan Türkmen, büyüklerin çocukların şarkılarına kulak vermelerini istedi.
Koro ekibinden 10 yaşındaki Eylül Belge; ailesinin yanında mücadelede etmek için çocuk korosu çalışmalarına katıldığını belirterek, doğup büyüdüğü mahalleden ayrılmak istemediğini anlattı. “Burası benim mahallem benim sokaklarım, evlerimin yıkılmasını istemiyoruz. Çünkü evlerimiz yıkılırsa yerine binalar yapılacak, belki arkadaşlarımızı ve komşularımızı kaybedeceğiz” diyen Eylül, “Kentsel dönüşüm ile burada güzel günlerimiz sona erecek. Lütfen kentsel dönüşümü durdurun” şeklinde sitem etti. Yine 10 yaşındaki Eylül Güven de “Burada evlerimiz yıkıldıktan sonra ne yapacağız? Ailemizle birlikte gidip kira da mı kalacağız? Arkadaşlarımızla oynadığımız sokakların, mahallenin yıkılmasını istemiyoruz. Apartmanlar mahkûm edilmek istemiyoruz. Biz arkadaşlarımızla özgürce sokakta oyun oynamak istiyoruz. Evlerimizi, sokaklarımız bizden almasınlar” sözleri ile ifade etti.
8 yaşındaki Hasan Celal Çalışkan da “Bizim evlerimiz yıkıldığında nereye gideceğiz ailemizle birlikte sokakta mı kalacağız? Evlerimizin yıkılmasını istemiyoruz” diyerek kentsel dönüşüme tepki gösterirken, iktidara da, “Arkadaşlarımla rahatça oynadığım yerleri bizden almasınlar, sonra arkadaşlarım başka yerlere gidecekler. Birbirimizden uzak olacağız. Evlerimiz yıkılmasın” diye seslendi.
Kentsel dönüşüme karşı çocukların bestelediği şarkılardan birinin sözleri şöyle:
“İmza atma Komşunu satma Mahalle bizim Sermayeye satma”
Doğa dostu kimliğiyle pek çok ülkeden anne babanın ilgisini çeken bir eko okulun hikâyesini anlatacağım şimdi sizlere. Yeşilin yenilikçi eğitimle birleştiği bu okulu çok seveceksiniz.
Denpasar şehrine 20 dakika mesafede bulunan yeşil eğitim verenGreen School, yontma bambu binası ile ormanın içerisinde doğayla bütünleşik bir şaheser adeta. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-moon, görmüş olduğu en eşsiz ve etkileyici okul olarak tarif ediyor. İngiliz yatırımcı Richard Branson ise bu okulda okuyan çocukları kıskandığı kadar hiç kimseyi kıskanmadığını belirtiyor.
Okulun yazı tahtaları, geri dönüştürülmüş araba camlarından üretilmiş; enerjisi ise güneş panellerinden ve ara ara dinlenerek çalışan hidroelektrik girdaptan sağlanıyor. Okul, klasik batı eğitim sistemine ve okul binalarına bir tepki olarak oluşturulmuş. Öğrencilerinin ileride yeşili seven ve koruyan liderler, doktorlar veya sanatçılar olmasını hedefliyorlar.
Bu okula giden çocuklar çok mutlu; temiz havanın ve kuş seslerinin tadını çıkartırlarken, öğrenmekte hiç zorluk çekmiyorlar. Geleneksel sınıf kavramı ortadan kaldırılmış ve çocuklar kendilerinden küçük veya büyük yaştaki çocuklarla birlikte derslere girebiliyorlar.
Alternatif eğitimci Alan Wagstaff’ın tasarladığı sistem üç çerçeveden oluşmakta. Birinci çerçeve; duygusal, entelektüel, yaratıcı ve fiziksel gelişimi desteklemek üzere oluşturulmuş. Müfredat merkezli değil, öğrenci merkezli bir eğitim veriyorlar. Okulda çocuklar ağaçlar hakkında şarkılar söylüyor (yaratıcı), polenleştiricileri tartışıyor (entelektüel), ağaç dikiyor (fiziksel) veya ağaçların onlar için ne anlam taşıdığını dile getiriyorlar (duygusal). İkinci çerçevede ise Matematik, İngilizce, Endonezya Dili eğitimi var. Üçüncü çerçeve, deneyimsel öğrenmeyi içeriyor. Düşünün ki kesirlerin öğrenildiği bir matematik dersinde, çocuğunuz pizza yapıyor ve dilimlerinden kesirleri öğreniyor. Eğlenerek öğrenmek buna denir.
Bu okula giden çocuklar çok mutlu; temiz havanın ve kuş seslerinin tadını çıkartırlarken, öğrenmekte hiç zorluk çekmiyorlar.
Okul Müdürü John Stewart “Hiçbir çocuğun okuldan, bu öğrendiklerimiz günlük hayatta ne işe yarayacak diyerek ayrılmasını istemiyoruz” cümlesiyle yola çıkış amaçlarını özetliyor.
Okul Müdürü John Stewart “Hiçbir çocuğun okuldan, bu öğrendiklerimiz günlük hayatta ne işe yarayacak diyerek ayrılmasını istemiyoruz” cümlesiyle yola çıkış amaçlarını özetliyor.
Maddi açıdan bakıldığında okul pek çok kişiye dudak uçuklatacak cinsten. Yıllık 18 bin 500 Dolar eğitim masrafıyla, diğer özel okullardan çok da farklı değil; fakat diğer özel okullara maddi imkân yetiştirebilen ebeveynler için Green School güzel bir seçim olabilir. Hatta bu okula, çocuklarını yazdırabilmek için varını yoğunu ortaya koyanlar da olmuş.
Öğrencilerinin çoğu yabancı ülkelerden okumaya gelmiş çocuklardan oluşuyor. Okul bünyesinde barışçıl ve huzurlu bir eğitim alıyorlar ve bu da ergenliğe girdiklerinde özentiliğe kapılıp, yanlış alışkanlıklara yönelmelerine engel oluyor. Mezun olduklarında ise insan ilişkileri kuvvetli bireyler olarak üniversiteye hazır oluyorlar.
Kişisel yorumuma gelince; okulun ortamını çok beğendim, eminim hepimiz böyle bir okulda okumak isterdik fakat maddi açıdan zorlayıcı olması pek çoğumuzu bundan alıkoyabilirdi. Yine de, eğer ki bu tarz eğitim yaygınlaşırsa ve dünyanın geri kalanında da benimsenirse, tekellikten ileri gelen bu maddi talep düşebilir.
Diyarbakır’da Dicle Nehri üzerine yapılması planlanan iki HES projesi için de iptal kararı alındı. Ülkemizde sevinçler kursaklara yer etmiş hâlde. HES iptaline sevinmek için de çok erken; iş makinesiyle Kırklar Dağı’nı delik deşik eden bir kafe işletmecisinin eylemi fark edilince, kendini “Ağaç dikecektim” diye savundu.
Dicle Vadisi ile tarihi On Gözlü Köprü’yü sular altında bırakacak ve büyük doğa tahribatı yaratacak olan Dicle-II Regülatörünü ve HES projesi tepkiler üzerine Eylül 2014 tarihine iptal edilmişti. Tepkilerin etkisiyle eylül ayındaki iptalin ardından vadi üzerinde yapılması planlanan diğer iki HES projesi de iptal edildi. Dicle-II Regülatörü ve HES projesine ilişkin olarak projenin alan yönetimi sınırları içinde olduğu, bunun da UNESCO sürecini ve bu kapsamda dünya mirası olarak sunulacak olan Hevsel Bahçeleri‘ni ve Dicle Vadisi’ni olumsuz etkileyeceği üzerine iptal edilmesinin ardından geçtiğimiz günlerde Dicle-I ve Dicle-III için de aynı gerekçelerle iptal kararı alındı.
Diyarbakır’da bir doğa katliamı yaşanıyor. Yıllardır yaşanıyor. Durmadan ve ne yazık ki devlet ile bazı yerlilerin iş birliğiyle yaşlanıyor. Dünyanın pek çok yerinde kapitalizmin çavuşluğunda yaşanan doğa katliamlarına maddi çıkar gözetmeyen halklar tepki gösterir. Fakat bazen öyle şeyler oluyor ki insan gerçekten hayret ediyor. Devletlere kızarken; bizzat o havayı soluyan, orada yaşayanlar, oraların yerlileri bu ‘’bazı’’ insanlar. Oksijeninin kaynağı olan ağaçları tahrip eden, derelere kimyasal atıklarını bırakan, karnını doyurması için muhakkak gerekli olan tarım alanlarına otel inşaatları yapan, kaçak yapılaşan, tek amacı para kazanmak olupyüreklerimizi paralayan insanlarla karşılaşıyoruz. Bu ve benzeri durumlar nedense, Türkiye’nin bir bölgesinde olduğunda dikkat çekiyor; kimi bölgeler ise tamamen umur dışı kalıyor. İşte Diyarbakır da umrumuzun dışında kalan bölgelerden bir tanesi.
(Kaynak: DİHA)
İş makinesiyle ağaç dikecekmiş
Diyarbakır’da imara açıldığı günden bu yana tartışmaların merkezinde yer alan Kırklar Dağı‘nda; başka ülkelerde olsa şaşırtıcı karşılanacak fakat bizim ülkemizde oldukça alışılmış bir olay yaşandı. Bir kafe işletmecisinin iş makineleri ile dağın Dicle Nehri’ne bakan yamacında giriştiği izinsiz kazı, işletmeci onlarca metrelik alanı tahrip ettikten sonra fark edildi.
Diyarbakır’ın merkez Sur ilçesi sınırları içerisinde yer alan ve imara açıldığı günden bu yana tartışmaların merkezinde yer alan Kırklar Dağı’nda yeni bir işgal girişimi ile karşılaşıldı. Dağın Dicle Nehri’nin üzerine kurulu tarihi On Gözlü Köprüsü‘ne bakan yamacında çalışırken fark edilen iş makineleri, bölgede onlarca metrekarelik alanda kazı yaptı. Birkaç gün süren bu kazıyı ilginç kılan ise; hazine arazisi olan söz konusu alanda başlatılan kazının nehrin diğer kıyısında On Gözlü Köprü’nün diğer girişinde bulunan kafenin işletmecisi tarafından yapılmış olması. Herhangi bir izin belgesine sahip olmadan ve yetkililere danışmadan iş makinelerini alana sokan kafe işletmecisi Efendi Memetoğlu, alanın altını üstüne getirdi. Durum birkaç gün boyunca hiç kimsenin dikkatini bile çekmedikten sonra, Sur Belediyesi ekipleri yaşananları fark edip olaya müdahale etti. Alanda geri dönüşü olmayan tahribata yol açtığı belirtilen Memetoğlu hakkında tutanak tutuldu. Ancak minareyi çalan kılıfını hazırlamış ki; yetkililer kafe işletmecisinin tutanağı imzalamadığını açıkladı. Memetoğlu’nun bu kazıyı neden yaptığı sorusuna ‘‘Ağaç dikmek için’’ cevabını vermesi ise akıllara durgunluk verdi.
(Kaynak: DİHA)
Bu, işletmecinin ilk icraatı değil
Yol açtığı yıkımı ‘’ağaç’’ ile savunan Memetoğlu, daha önce de tarihi On Gözlü Köprüsü’nün hemen yanı başındaki bir alanda kaçak bir kafe yaptırmıştı. Yapının belediye ekipleri tarafından yıkılmasına rağmen kafenin zemini için dökülen betonarme ise hâlâ yerinde duruyor.
Kırklar Dağı hakkındaki tartışmalar, ilk olarak 2010 yılında imara açılması ve ardından bina bloklarının yükselmesiyle gündeme gelmişti. Söz konusu imara açılan alanda 200 konut, alışveriş merkezi ve 27 katlı lüks bir otel projesi hayata geçirilirken, 2014 yılı içerisinde de bir girişimci tarafından Kültür ve Turizm Bakanlığı’na 5 bin kişilik sergi ve kongre merkezi için yatırım belgesi başvurusunda bulunulmuş ve bakanlıktan onay alınmıştı.