Ana Sayfa Blog Sayfa 545

Kara delik yuttuğu yıldıza ait bazı maddeleri geri püskürttü

1

Kara deliğin, yuttuğu bir yıldıza ait bazı maddeleri geri püskürttüğü ilk kez tespit edildi. Bilim insanları, kara deliğin yuttuğu yıldıza ait bazı parçaları geri çıkardığını gözlemleyerek bir tür kozmik geğirme olayını gündeme taşıdılar.

Neredeyse ışık hızına yakın bir plazma hareketi sırasındaki şiddetli alev patlaması anı, kara deliğin yuttuğu yıldıza ait bazı maddeleri geri çıkarmasına sahne oldu. Bahse konu kara delik 300 milyon ışık yılı uzaklıktaki bir galaksinin merkezinde yer alıyor. Araştırmacılar daha öncesinde kara deliklerin yıldızları yuttuklarına ve gizemli dışarı püskürtme, akış (jet) anlarına tanıklık etmişlerdi; ancak şimdiye kadar hiç kimse bu iki olayı birbirine bağlayamamıştı. Bu bağlamda bizler de bu iki olayın bir dizi içerisinde cerayan ettiklerine hiçbir zaman tanık olmamıştık.

kara delik 2

Johns Hopkins Üniversitesi’nin baş araştırmacılarından Sjoert van Velzen; bu olayların son derece nadir olduklarına dikkatleri çekip yıldızlara yönelik tahribatı konik dışarı sızıntı (jet) -ya da alev, plazma fışkırtması- sürecine paralel olarak ilk kez gözlemlediklerini belirtti. Peki, bu gözlem neden bu kadar heyecan verici? Öncelikle astrofizikçilerin; bir kara deliğin büyük miktardaki gazla -bu durumda bütün, sağlam bir yıldızla- beslenmesi halinde çok hızlı hareket eden plazma fışkırtmasının, olay ufkunun yakınından kaçabileceği yönündeki tahminleri doğrulanmış oluyor.

Kara deliğin iç ve dış sınırını ayıran çizgiye “olay ufku” denir. Olay ufkunu geçen bir yıldız, bir gezegen veya bir insan sonsuza dek kaybolur. Yani yıldızın kendisi bir kara deliğe dönüşür. Bir tür yıldız yamyamı olarak bilinen -evrendeki en karanlık uçurumların- kara deliklerin içine giren herhangi bir madde, ışık hızına sahip bile olsa oradan çıkamaz. Ancak bu keşif ile en azından bazı şeylerin kara delikten kaçabilecekleri, belli bir ölçekte de olsa kendilerini sıyırabilecekleri meselesi odaklara yerleşmiş oldu. Çok değil, sadece kısa bir süre öncesine kadar kara deliklerden hiçbir şeyin -ışığın bile- kaçamayacağını düşünüyorduk. Zira kara delikler sahip oldukları çok güçlü yerçekimi sayesinde ışık dahil olmak üzere yakınlarındaki, etraflarındaki her şeyi içine çekebilir. Dolayısıyla bu keşif bahse konu ön kabullerimizi sorgulamış oluyor.

Esasında Stephen Hawking ve Gerard ‘t Hooft gibi araştırmacılar; enerjinin kara delikten kaçabilmesinin mümkün olabileceğini göstermişlerdi. Şimdi de görünüyor ki yutulmuş yıldıza ait bazı maddeler, olay ufkunun çok yakınından kaçmayı başarabilmiş. Yani neredeyse Güneş boyutundaki bu talihsiz yıldıza ait çeşitli maddelerin olay ufkunun yakınına kadar gitmesi ve sonrasında yine neredeyse ışık hızına yakın bir hızla geri püskürtülmesi bu doğrultuda çok önemli bir keşif olarak karşımıza çkıyor.

plazma 1

İmha edilen yıldıza ait ilk gözlem çalışmaları ise Ohio Devlet Üniversitesi’ndeki bir ekip tarafından 2014 yılının aralık ayı başlarında gerçekleştirilmişti. Bu süreçte optik teleskopların kullanıldığı belirtilmişti. Sonrasında van Velzen ve bir grup uluslararası araştırmacı, galaksi yönündeki sıralı radyo teleskopları ile dışarıya alev püskürten plazma hareketini mümkün olan en kısa zamanda yakalayabilmeyi ummuşlardı. Araştırmacılar bir dizi uydu ve teleskop ile X-ray, radyo ve optik sinyallerin resmini almışlar ve doğru yerde, doğru zamanda bahse konu bu olaya tanık olmuşlardı. Bilim insanları; dışarıya doğru sinyal veren ışığın yığılma diski olarak adlandırıldığı yönündeki seçeneği elemişlerdi.

Bu yaklaşım ile bir kara deliğin herhangi bir maddeyi emmesine paralel olarak uzaydan yaşanan plazma fışkırtması olayının yutulmuş yıldız kaynaklı olduğu değerlendirmesi şekillenmiş oluyor. Sjoert van Velzen; bir kara delik tarafından yok edilen yıldız üzerine çalışmaların çok güzel bir şekilde karmaşık ve anlaşılmaktan uzak olduğunu belirtirken kolektif gözlemler neticesinde yıldız enkazı akışlarının organize edilebileceklerini ve oldukça hızlı bir dışarıya akış (jet) seçeneğine başvurulmasıyla teori kurulabilmesi noktasında ciddi bir adım atılabileceğini vurguluyor.

Kaynak: Science Alert, Hürriyet

Eksik bırakılan hayatlar ile “Askıya Alınmış Zaman”

0

“Fotoğraflar zamanı askıya alır.”

Natalia Bruschtein’ın Meksika yapımı filmi Askıya Alınmış Zaman ile 21’inci Gezici Festival’de buluştuk. Film, Bruschtein’ın büyükannesi Laura Bonaparte’ın otobiyografisinden etkilenerek çekildiğinden bir belgesel niteliği taşıyor. Bu film ile yönetmen, büyükannesine bir nevi saygı duruşunda bulunuyor ve Plaza de Mayo annelerini anıyor. Dram yanı da ağır basan filmde, dikkatimizi çeken noktalardan biri fotoğrafların önemi. Öyle ki yönetmenin aklına bu filmi çekme fikri geldiğinde büyükannesi ilerleyen yaşının getirisi olan alzheimer hastalığına yakalanır ve anılarını sadece fotoğraflardan hatırlıyor hale gelir. En nihayetinde de “İnsan anımsamayınca ya yerine bir şey üretiyor ya da onu tamamen kaybediyor” diyor Laura. Büyükannesinin hafızası silinmeye başlasa da bu film ile yönetmen toplumun silinmeye meyilli hafızasını canlandırmayı amaçlamakta. 

askıya alınmış zaman 1

Askıya Alınmış Zaman, izlendikten sonra seyircide birçok etki bırakıyor. Ancak kendi adıma konuşmak gerekirse en önem arz eden etkilerinden birinin, insanı yaşadığı coğrafyayı düşünmeye sevk etmesi olduğunu söyleyebilirim. Filmde Laura Bonaparte; çocukları, çocuklarının eşleri ülkeleri için müthiş çabalar sarf etmiş karakterler şeklinde karşımıza çıkıyor. Filmin gerçek hayattan kurgulanarak sinemaya aktarılması ise başka bir çarpıcı noktası. Filmde kendimizden ve Türkiye’den birçok nokta da gözümüze ilişiyor. Arjantin’deki askeri diktatörlük nedeniyle kocasını ve çocuklarını “kaybeden” bir anne karşımıza çıkan kadın Laura Bonaparte. Plaza de Mayo annelerinin kurucusu Laura, Cumartesi Anneleri‘mize ne kadar da benziyor. Bu bağlamda Bonaparte gibi direnişçi bir kadının torunu olan Bruschtein’e teşekkür etmek gerektiğini düşünüyorum. Askıya Alınmış Zaman, Plaza de Mayo hareketini hatırlatmak adına büyük bir hamle olacak gibi gözüküyor.

askıya alınmış zaman 3

Film, diktatörlüğün dünyanın her yerinde aynı zulmü yaşattığının bir kanıtı. Diktatörler, halklar, diller, coğrafyalar farklı ancak çekilen acılar ve gözyaşları aynı. Yaşadığımız coğrafyada da halen anneler, devlet dersinde öldürülen çocuklarının mezarlarını arıyor. Bu bağlamda filmde Laura Bonaparte’ı birçok açıdan gözlemlemenin filmi ve Arjantin’deki askeri diktatörlüğü birebir yaşayan insanları anlamak açısından çok önemli olduğu kanaatindeyim. Laura ne sadece bir anne ne de sadece bir eş. Laura; haklarının farkında olan direnişçi bir kadın, çocuklarına büyük bir sevgiyle bağlı bir anne, işini severek yapan bir psikanalist. Bu filmi torununun çektiğini bilmek ise rahatlatıcı. Fakat bu durum bir yandan da objektifliğini sorgulatıyor.

Yönetmenin kendi cümleleri ile filme bakarsak; “Hayatın paradokslarıyla ilgili bir belgesel yapmak istedim; 35 yılını bir ülkenin hafızasını canlı tutmaya, toplumların tarihinde sıklıkla rastlanan hafızasızlıkla savaşmaya adayan bir kadın nasıl olur da hafıza kaybı gibi bir rahatsızlığa yakalanır? Böyle bir hastalığa yakalanması Laura’ya haksızlık değil mi?”

44 yılını cezaevinde geçiren bu adam dünyayı yeniden keşfediyor

0

Bebekken sizin için her şey yepyeni bir deneyimdir. Meraklı ve şaşkın olursunuz. Her gün yeni bir maceraya uyanırsınız. Şimdi, 69 yaşında tüm bunları başa sarıp tekrar yaşadığınızı düşünün. 44 yılını duvarların ardında geçiren Otis Johnson, bu süre boyunca değişmekte olan dünyadan izole bir hayat sürdü.

Johnson, 25 yaşındayken bir polis memurunu öldürmeye teşebbüs suçundan 44 yıl hapis cezasına mahkum edildi. Online bir haber kaynağı olan Notable’ın haberine göre, Johnson tutuklandığında disket daha yeni icat edilmişti. Bugün pek çok deneyimi ilk kez yaşayan Johnson, dünyaya bir çocuğun gözlerinden bakıyor.

Otis Johnson 2

Al Jazeera, kısa bir süre önce Johnson’ın tutuklanmadan önceki hayatını ve bugün yaşadıklarını anlattığı bir video yayınladı. Johnson, akıllı telefonlardan tutun da jöleli fıstık ezmesine kadar karşılaştığı yeni şeylere verdiği tepkileri anlatıyor.

Johnson’ın ağzından komik ve ilginç ayrıntılar kadar üzücü olaylar da dinliyoruz. Örneğin, her zaman çok önem verdiği aile üyelerine artık ulaşamadığını belirtiyor.

Otis Johnson 3

Bu video size dünyanın büyüyüp değişmeye devam ettiğini ve bunun karşısında yapabileceğimiz tek şeyin değişime kendi hızımızda ayak uydurmayı öğrenmek olduğunu hatırlatacak.

Johnson’ın şaşırtıcı hikayesini aşağıdan izleyebilirsiniz.

Kaynak: The Plaid Zebra

“Evrim, her zaman aynı doğrultuda mı hareket eder?”: TÜBİTAK ve evrim

TÜBİTAK (Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu) 2014 yılında kurumda yeniden yapılanmaya giderek popüler bilim kitaplarına “yerlilik ve kültürel uyum” kriterini getirdi. Bu sene içerisinde de kurum tarafından bastırılıp yayınlanan kitaplar arasından, “manevi değerlere ters düşen” yaklaşık 50 bin tanesini toplatarak inceleme altına alan TÜBİTAK; sakıncalı bulduğu yayınları imha edeceğini açıkladı.

Kitap toplatma kararı ise; Yeniçağ Gazetesi yazarı Arslan Bulut’un, “TÜBİTAK’ta Şamaş mı var?” başlıklı yazısına cevaben TÜBİTAK Başkanı Prof. Dr. Arif Ergin’in yazığı mektup ile su yüzüne çıktı.

“TÜBİTAK’ın evrimi yasaklaması” başlığı altında yaşanan bu tartışmalara ışık tutabilmek için; hazırsanız, sizleri zaman tünelinde ufak bir yolculuğa çıkarmak istiyorum:

Şöyle biraz geçmişe gidiyorum: 1998 senesinde, çocuklara bilimi severek öğretmeyi amaç edinen Bilim Çocuk dergisi TÜBİTAK tarafından yayınlanmaya başlanmıştı. O tarihlerde 9-10 yaşlarında bir çocuk olan ben, görece ufak bir şehirde yaşamama rağmen bu dergiyi zaman zaman takip ederdim ve dergiyi takip eden hatırı sayılır sayıda arkadaşım da yok değildi hani. Şimdi; geçmişe bakıp düşündüğümde, dergideki deney tariflerini bazen başarılı bazen de başarısız sonuçlanacak şekilde uygulamaya çalıştığımızı, derginin verdiği öğretici kartlarla yeni bilgiler keşfettiğimizi, hatta derginin bazı sayılarında “Evrim Teorisi” konusunun işlendiğini de pek tabii ki hatırlıyorum.

Joanna Barnum 1
(Çizer: Joanna Barnum)

41 yıl önce bulunan Lucy (Australopithecus afarensis) hakkında da bilgi bulabileceğiniz o sayı (Bilim Çocuk Dergisi, Mart, 1998)

Zaman çizelgesinde ilerliyorum: Çok ilginçtir, 2008 yılında, görüyoruz ki TÜBİTAK ile ilgili yeni bir karar alınmıştı. Bu tarihe kadar bağımsız bir kurum olarak çalışmalarını sürdüren TÜBİTAK, Başbakanlığa bağlanmıştı. Kurum tarafından yapılan “bazı” çalışmaların, yayınlanan dergilerin ve basılan kitapların “bazı” içeriklerinin “ülkemiz örf ve adetleriyle örtüşmediğini fark etmek” açısından şüphesiz ki önemli adımlardan birisiydi bu adım. Ki hemen bir sene sonrasında da Bilim ve Teknik dergisi ile ilgili sansür iddiaları konuşulmaya başlanıyordu. Derginin, “Darwin 200 yaşında” içerikli kapak görseli yerine, “Küresel iklim değişikliği” içerikli kapak görseli ile raflarda yerini alması, “Acaba sansür mü var?” tartışmalarına sebep olmuştu. (3)

2009’da, “Dünya Astronomi Yılı”nı da görmezden gelen TÜBİTAK; Bilim Çocuk ile Bilim ve Teknik dergilerinin kadrolarını dağıtmış ve bu süreçte bazı yazarlar NTV Bilim dergisine geçmiş ama bu dergi de bildiğiniz üzere kısa süre sonra yayın hayatına son vermişti. 2010 ile beraber de projelere verilen desteği çeşitli sebeplerle kesmeye başlayan kurum; Ali Nesin’in kurduğu Matematik köyüne de destek vermeyerek, köyün haciz ile karşı karşıya kalması konusunda yaşanan yoğun tepkilere rağmen seyirci kalmıştı. Bir sene sonrasında da, TÜBİTAK’ın lise öğrencileri için düzenlediği Ortaöğretim Öğrencileri Arası Araştırma Projeleri Yarışması’na, “Ramanujan Asalların Genelleştirilmesi” başlıklı matematik projesiyle katılan Barış Paksoy, “Seviye üstü çalışma olduğundan projeniz reddedildi” e-postasıyla karşılaştığında tabiri caizse gözlerine inanamıyordu. (4)

Takvimler 2011 yılını gösteriyorken; TÜBİTAK, “siber saldırılarla mücadele” amaçlı bir tatbikat düzenlemişti. Savunma Sanayi Müsteşarlığı’nın tatbikata gönüllü olması ile beraber kurum, müsteşarlığın bilgi işlem sistemine saldırılar düzenlemiş ve müsteşarlığın birçok sistemine girilebildiğini fark etmişti. Bunun üzerine müsteşarlığın bazı bilgi yönetim sistemlerini daha korunaklı hale getiren kurumun; müsteşarlığın, “yüzde yüz güvenliği nasıl sağlarız?” sorusu karşısındaki cevabı ise görenleri oldukça şaşırtıyordu: Fişleri çekin. (5)

Ve, evet, günümüzdekiTÜBİTAK, evrimi yasakladı sürecinin en önemli aşaması 2013 yılı: Bu tarihte, kurum artık “evrim teorisi” içerikli kitapların basımını durdururken, bu iddiaların doğru olmadığı konusunda da açıklama yapmıştı.

2013 yılının ortalarına kadar herhangi bir yasak olmadığını savunan TÜBİTAK; konunun, “yayın hakkı sözleşmelerinin yenilenmesi süreçleri ve telif hakları” ile alakalı olduğunu ısrarla savunmuştu. Fakat; 2013 temmuz ayında “Matematiksel Evrim Lisans Üstü Yaz Okulu” projesinin kurum tarafından, “evrimin hala tartışmalı bir konu” olduğu gerekçesiyle kabul görmemesi bilim çevrelerince skandal bir karar olarak görülmüştü.

24 Kasım 2015’te Google, Lucy’nin keşfinin 41. yılını kutlamak için Lucy’nin yer aldığı bir doodle hazırladı. Dünyanın neredeyse bütün ülkelerinde yayınlanan bu doodle, Suriye ve İran gibi birkaç ülke ile beraber Türkiye’de de yayınlanmadı.

Sonuç olarak: İnançların, inanışların bilim ile karşı karşıya getirilmemesi gerektiğini düşünüyorum. Bu tarz “kitap toplatmalar” ile ne dini inançlara ne de bilime katkı sağlanacaktır.

Alternatif bir doğa evi: Isınmak için yazlık evi sera ile çevrelediler

1

Havaların soğuduğu ve karanlıklaştığı kış aylarında insanlar ısınmak için birçok farklı ve yaratıcı formüle başvurabiliyor. Bu doğrultuda kat kat giyinmek şeklindeki sağduyulu genel yaklaşımdan ziyade ­doğalgaz faturasının maliyetini azaltmaya yönelik­ ev içinde çadır kurmak gibi daha eğlendirici fikirlere yönelmek de pekala mümkün olabiliyor.

Ancak belki de bugüne kadar rastladığımız en sıradışı yaklaşımlardan birisi, ısınmak için mevcut ev çevresine bir sera inşa edilmesi yönündeki çalışmadır. İşte İsveç, Stockholm yakınlarındaki bu aile de tam olarak bunu yaptı.

Yazlık evlerini tamir ettiren aile, bu yapıya bir de sera ekledi ve seranın çevresini 4 milimetrelik tek bölmeli cam ile donattı. Esasında Naturhus (Doğa Konut) diye bilinen bu fikir ilk kez 1970’li yıllarda İsveçli mimar Bengt Warne tarafından ortaya atılmıştı. 

naturhus 1

Ev sahipleri Marie Granmar ve Charles Sacilotto, Warne’nin çalışmasından ilham alarak birkaç yıl önce kendi Naturhus versiyonlarını inşa etmek için kolları sıvadılar. Yazlık evlerinin etrafına geleneksel bir sera kurdular. Bütün bunlar yaklaşık 84 bin dolara mal oldu. Warne’nin Naturhus için esas niyeti güneş ışınlarını toplayabilen bir ev inşa etmekti. Öyle ki bu evde; enerji üretimi, suyun ve havanın temizliği süreci doğanın periyodik akışlarından yararlanılarak gerçekleştirilebilecek ve İskandinav ikliminde olduğu gibi organik gübre üretimi yapılabilecekti. Bu noktada Granmar ve Sacilotto çifti de benzer ilkelere sahip.

Öncelikle onlar kendi santrifüj atıksu arıtma sistemlerini inşa ettiler. Böylece idrarı, katı maddelerden ayrıştırabildiler ­arındırılmış bir hale getirdiler­ ve sonrasında da kendi bahçeleri için hazır hale getirdiler. Sera aileye bahçe sezonu sürecini uzatmaları için imkân sunmuş oldu. Aile incir gibi Akdeniz’e özgü bitkileri de ayrıca yetiştirebiliyor. Güverte veya çatı katı olup olmadığı herhangi bir fark yaratmaksızın evin dış alanları şimdi yıl boyunca kullanılmaya uygun. Aile bu çalışmasıyla ısınma maliyetini azalttığı gibi yaşamları için fazladan bir alan da yaratmış oldu. Bu; kutu gibi evden dışarı çıkma ve seranın etkisi altında yaşama şeklindeki yaratıcı ve özgürleştirici fikir, evi sıcak tutmakla sınırlı kalmayıp aynı zamanda hava yoluyla gelebilecek öğelerden de bahse konu evi koruyabiliyor. Bu çalışma, son derece sıcak ve güneşli iklimlerde işe yaramasa bile daha soğuk kuzey iklimleri için ısınma faturalarını indiren ve tarım sezonunu uzatan yönüyle çok önemli bir alternatif olarak kesinlikle dikkate alınmayı hak ediyor.

naturhus 5naturhus 2naturhus 3naturhus 4naturhus 6naturhus 7naturhus 8

Kaynak: Treehugger

Yavaş (Tembel) Pazar: İklim değişikliğine basit bir çözüm

0

Pazar günlerini dinlenme ve yenilenme günü olarak kullanmak hem kişisel sağlığımız hem de gezegenimizin sağlığı için iyi olabilir!

Hükûmetlerin aydınlanmasını ve karbon emisyonlarını azaltmak için kanunlar çıkarmasını bekleyemeyiz. Bu çok acil bir konu. Ertelemeksizin şu an harekete geçmeliyiz. Halkın görüşü ve tüm insanların şu an harekete geçmesi karar alıcılar üzerinde oldukça etkili.

Bu hedefe ulaşmak için yapabileceğimiz şey çok basit: Pazar günlerini fosil yakıtsız gün ya da düşük karbon günü ya da en azından enerji tasarrufu günü ilan edebiliriz. Bugün, bu hafta başlayabiliriz. Tek başımıza ya da çevremizle ortak bir kararla başlayabiliriz. Karbon emisyonlarının azaltılmasının uzun yolculuğu şu an ve burada başlayabilir.

Çok zaman önce değil, yakın zamanlarda pazar günleri; dinlenmek, ibadet veya ailelerin bir araya gelmesi gibi amaçlar için kullanılırdı. Fakat biz pazar günlerini alışveriş yapmak, uçmak ya da arabayla seyahat etmek için kullanır olduk. Felaketi yakın kılmaya yarayan karbon emisyonumuzu attırmak yerine pazar günlerini “gaia” için, “gezegenimiz” için değiştirmemiz şart.

Düşük Karbon Salımı Günü 1

Gereksiz ve acil olmayan fosil yakıt kullanımını haftada bir gün azaltmak sıkıntı olmayacaktır. Rahatlıkla süpermarketleri, alışveriş merkezlerini ve akaryakıt istasyonlarını kapatabiliriz. Hareketliliğimizi basit gerekliliklere indirgeyebilir ve ekonomiye de hiçbir açıdan zarar vermemiş oluruz.

Düşük Karbon Salımı Günü 4

Pazar günleri aile ve arkadaşlarla daha keyifli geçecektir. Bahçemizi düzenleyebilir, yazabilir, çizebilir, yürüyebilir, ekmek pişirebilir ya da basitçe zamanımızı düşünerek geçirebiliriz. Bu kişisel sağlığımıza iyi geldiği gibi gezegenimize de iyi gelecektir. Böylece arkadaşlarımıza vakit ayırabilecek, çocuklarımızla oyun oynayabilecek ve ailemizle zaman geçirebileceğiz. Pazar günlerini düşük karbon salınımı günü ilan ederek karbon salınımımızı bir hamlede yüzde 10 olarak azaltacak ve aynı zamanda kendimizi daha sağlıklı ve mutlu hissedeceğiz. Pazarları zahmetli bir gün olmaktan çıkarıp dinlenme günü yapma konusunda teşvik edin.

Düşük Karbon Salımı Günü 3 tembel pazar

Küresel ısınma ya da iklim değişikliği oturmuş tüketme alışkanlığımızın bir eseridir. Karbon salınımının dışsal etkileri içsel olan tüketme arzumuz ile doğrudan bağlantılıdır. Eğer 7 gün 24 saat yarıştaymış gibi yaşarsak gezegeni kirlettiğimiz gibi kendi içimizi de kirleteceğiz. Hız modern çağın bir laneti. Küresel ısınmanın çözümü çok basit: Yavaşlamak. Yavaş güzeldir. Her günümüzü yavaşlatamasak bile en azından pazar günlerini yavaşlatabiliriz. Dini inancınıza ya da çalışma günlerinize göre yavaşlatacağınız günü belirleyebilirsiniz, pazar olmak zorunda değil. En azından pazar günleri tüketici olmak yerine sakince yaşayabiliriz.

Başlık Görseli: Harry Campbell

Kaynak: The Guardian

Cecil “anısına”: Fransa aslan avı ticaretini yasaklıyor

Aslan Cecil’in katledilmesini izleyen birkaç ay boyunca, protestolar ve imza kampanyalarına rağmen birçok ülke avcılık ve “av ganimetleri” konusunda kararlı adımlar atmaya yanaşmamıştı. Avustralya ve Botsvana gibi ülkelerin yer aldığı “kısa” listeye Fransa da dâhil oldu, aslan avı ticareti yasaklandı.

Aslan avı ticaretine dair hiçbir iznin yasa önünde geçerliliği kalmazken, çevre bakanı Ségolène Royal yasağın diğer türler için de geçerli olabileceğini belirterek ekledi: “Bu konuyu Avrupa Birliği ülkeleri ile görüşecek ve tartışmaya açacağız.”

2010 yılından bu yana Fransa’ya getirilen “ganimet” sayısı 100’ü aşıyor. Diğer Avrupa ülkelerinde de durum farklı değil, bu nedenle Fransa’nın kararı, yasağın genişlemesi için büyük önem taşıyor.

Türlerin popülasyonunu inceleyerek av ticaretinin yasaklanması ya da sürdürülmesi hususunda karar alan Avrupa Birliği Bilimsel İnceleme Grubu ise geçtiğimiz eylül ayında Tanzanya, Zambiya ve Mozambik’ten yapılacak ithalatın “uygun” olduğuna karar vermişti.

aslan avı yasaklanıyor

Bilim insanları ise, avcılık ve yaşam alanının yok edilmesine bağlı olarak, orta ve batı Afrika’da aslan popülasyonunun gelecek 20 yılda yarıya ineceğini belirtiyor.

Kaynak: The Guardian

Petri kabında sanat: “Yıldızlı Geceler”

Bilim ve sanatın önceden de buluşmalarına tanık olmuşsunuzdur mutlaka. Ama bu sefer önceden denk gelmediğiniz bir alanda birbirlerini tamamladılar. Petri kabında sanat: “Yıldızlı Geceler.” Bilimin sınırı olmadığı gibi sanatın da sınır tanımadığının güzel bir örneğini bu sefer yaratıcı mikrobiyologlar gözlerimizin önüne serdi.

Amerikan Mikrobiyoloji Topluluğu’nun düzenlediği “İlk Agar Sanat Yarışması” ile bakteriler kullanılarak yaratılan sanat eserleri görücüye çıktı. Çoğu sanatçı için bakteriler bir sanat aracı olmasa da ortaya çıkan sonuçlar yaratıcılığın sınır tanımadığını gösterdi.

1. olan eser Nöronlar
1’inci olan eser Nöronlar

Kanvas tuvaller yerine burada petri kabına yerleştirilen “agar” kullanıldı. Agar, petri kabında bakterilerin büyüyüp gelişebilmesi için kullanılan jöle kıvamındaki besi yeridir.

USA Today dergisine yaptığı açıklamada Emily Dilger, Amerikan Mikrobiyoloji Topluluğu sözcüsü “Bakterilerin agarda gelişme esnasında ortaya çıkan renklerine göre sanatçılar kullanmak istedikleri bakterileri seçtiler” diye belirtti.

Yarışmanın sonuçları eylülde duyuruldu; eserler arasında Van Gogh‘un Yıldızlı Geceler eserinin de birebir örneği vardı.

3. olan eser Hasat Mevsimi
3’üncü olan eser Hasat Mevsimi
Halkın seçimi Hücreden Hücreye
Halkın seçimi Hücreden Hücreye

Başlık Görseli:  – Yıldızlı Geceler petri kabı uyarlaması

Doğa ile iç içe yeni bir film: Born Wild

0

Aly Nicklas ve Alisa Geiser‘in yönetmenliğini yaptığı Born Wild serisi, çocuklarını yaban hayatında yetiştirmek isteyen üç annenin hikâyesini konu alıyor.

Belgesel tadındaki bu film serisi, gençlerin ve çocukların hayatındaki eksik noktayı bularak insanları doğaya ve yaban hayatının sakinliğine çağırıyor. Projenin gerçekleşmesi için fon arayışı içindeki üç anne, konuyla ilgili çeşitli bilim insanların görüşlerini alırken filmde doğanın çocuklar üzerindeki etkisini yansıtmaya çalıştıklarını belirtti. Serinin ilk bölümünü Wild Child ismiyle yayınlamayı planlayan takım Brooke Froelich ve oğlu Huck, Morgan Brechler ve kızı Hadlie, Shannon Robertson ile iki çocuğu Skye ve Bodhi’den oluşuyor.

Doğa-ile-içiçe-yeni-bir -film-born-wild-6

Kapalı kapılar ardında aynı düşüncelere sahip olan ya da benzer deneyimler yaşamış aileleri de yanlarında görmek istediklerini söyleyen üçlü ”Amacımız çocukları teknolojiden uzak bir biçimde doğada yetiştirebilmek” dedi.

Yabana olan tutkusu ile tanınan Aly Nicklas & Alisa Geiser ikilisinin yönetmenlik koltuğunda oturduğu projenin yapımcılığını Meredith Meeks üstleniyor. Yapım aşamasında zaman zaman zorlandıklarını dile getiren aileler ”Çekimleri dağlarda ve nehir kıyılarında gerçekleştiriyoruz. Bu süreçte yorulup efor sarf etmek bir yana, çıkış yolumuzu kendimiz buluyoruz. Bazen fırtınalarla karşılaşıyoruz ya da çölün sıcaklığı bunaltıcı gelebiliyor. Ancak aile olmanın gerçek hissini almak ve yaptığımız işi gelecek kuşaklara aktarabilmek bizim için önemli” şeklinde konuştu.

Doğa-ile-içiçe-yeni-bir -film-born-wild-1

Teknoloji biz izin verdiğimiz sürece hayatımıza müdahale edebilir!

Proje için başlatılan araştırmalarda sıradan bir çocuğun günde sadece 30 dakika dışarıda vakit geçirdiğini öğrenen ailelerin vermek istediği asıl mesaj belli: Teknoloji biz izin verdiğimiz sürece dışarı çıkmamızı engelleyebilir ya da bir diğer ifadeyle günlük yaşamımız ve teknoloji arasında kuracağımız denge, gelişmekte olan dünyayı daha iyi anlamamıza yardımcı olacaktır.

Doğa-ile-içiçe-yeni-bir -film-born-wild-2Doğa-ile-içiçe-yeni-bir -film-born-wild-7Doğa-ile-içiçe-yeni-bir -film-born-wild-4Doğa-ile-içiçe-yeni-bir -film-born-wild-3Doğa-ile-içiçe-yeni-bir -film-born-wild-5

Kaynak: The Plaid Zebra, Kickstarter

Direklere bağlanan montlar evsizler için umut oluyor

İnsanlık olarak maalesef ki masum kalamıyoruz. İçimizde hep bir kuşku, hep bir şüphe varken gerçekten yardıma muhtaç insanlar için “Belki de ihtiyacı yoktur” diye düşünebiliyoruz. Gerçekten olayın özüne ve en derinine inemiyoruz ve hep beşeriyet olarak sığ düşüncelere kendimizi bırakıyoruz.

Nova Scotia, Halifax sakinleri son zamanlarda sokaklarda ilginç bir manzarayla karşı karşıya geldiler; sokak direklerine giydirilmiş montlar. İlk başta bu kıyafetler, birisinin unuttuğu veya kaybettiği eşyalar gibi durabilir; fakat yakından bakınca montların üzerinde birer etiket olduğu ve üzerinde bir yazı yazdığı görülebiliyor. Etikette şöyle yazıyor: “Biz kayıp değiliz! Eğer soğuktan üşüyorsanız; çekinmeyin, ısınmak için beni alın.”

Evsizler-direklere-baglanan-montlar4

Çocuklar da projenin içinde

Her yıl Tara Smith-Atkins, evsizleri soğukta donmaktan korumak için çabalıyor. Eski ve kullanılmayan montları evsizlere vermek için her yıl uğraşıyor ve bu yıl da çocukları bu konuda bilinçlendirmek için bir projeye imza attı. Çocuklar da bu proje için yanlarında fazladan eldiven ve atkı getiriyorlar.

Tara Smith-Atkins, çocukların kıyafetleri direğe bağlamasıyla onlara önemli bir ders vermeyi amaçlıyor ve şöyle diyor: “Biz sokakta bir saatimizi harcayıp, ‘Üşüdük’ diyerek arabalarımıza geri dönerken; evsizler hep soğukta yaşıyorlar ve bazen o kadar soğukta hayatlarını sürdürmekten, sıcak bir yer için ağlıyorlar.” Onlara yardım eden sadece bir kadın değil; onun arkasından gelen ve bu işi severek yapan bir sürü genç yardımcısı var.

Evsizler-direklere-baglanan-montlar1

Gelecek yıl ise Tara Smith-Atkins, farklı bir projeye imza atmayı planlıyor; astıkları her montun cebine 5 dolar koymak ve evsizlere sıcak yemek imkânı sunmak. Bu umut dolu projelerden umarız ki dünyamızda daha çok görürüz.

Evsizler-direklere-baglanan-montlar2Evsizler-direklere-baglanan-montlar3Evsizler-direklere-baglanan-montlar5Evsizler-direklere-baglanan-montlar6Evsizler-direklere-baglanan-montlar7Evsizler-direklere-baglanan-montlar8

Kaynak: My Modern Met